1961 Anayasası Döneminde Kıyılarımız

Makalemizi paylaşır mısınız?

1961 Anayasası sosyal ve iktisadi hak ve ödevleri içeren niteliği ile yenilik getiren bir anayasa olmasına karşı, kıyılar ile ilgili bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Sadece söz konusu Anayasa’nın 38. maddesinde 1971 yılında yapılan değişiklik ile kıyıların korunması amacıyla kamulaştırma yapılmasına ve bedelinin 10 yılda ödenmesine cevaz verilmiştir.

Her ne kadar 38. maddede yapılan bu değişiklik bazı yazarlarca (Pala, 1975: 4) “kıyıların herkesin serbest ve eşit kullanımına açılmasını ve özel mülkiyetin sona erdirilmesini” sağlayacak düzenlemelerin yapılmasını zorunlu kıldığı şeklinde yorumlanmışsa da 1961 Anayasası döneminde kıyıların hukuki statüsünü düzenleyen özel bir kanun çıkarılmamıştır.

Anayasa Mahkemesi bu dönemde kıyıları 1961 Anayasası’nın 130. maddesinde “Tabii servetler ve kaynaklar, Devletin hüküm ve tasarrufundadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir” biçiminde yer alan hüküm kapsamında değerlendirmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 16.02.1965 tarihli ve E: 1963/126, K: 1965/7 sayılı kararı ile 25.02.1986 tarihli ve E: 1985/1, K: 1986/4 sayılı kararlarında, doğal servet ve kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında olmasının ne anlama geldiği açıklanmıştır. Bu kararlara göre Anayasa, tabii servetleri ve kaynakları özel mülkiyet düzeninin kapsamı dışında bırakmakta, onlara Devletin, devlet olma niteliği ile eli altında tuttuğu nesneler düzeni içinde yer vermektedir. Her iki düzen başka başka koşullara ve kurallara bağlıdır; değişik niteliktedir; aralarında birbirlerine karıştırılmalarını önleyecek bellilik ve kesinlikte sınırlar vardır. Anayasa, tabii servetlerin ve kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu açıklamakla aynı zamanda bunların mülkiyet konusu olamayacağını da hükme bağlamıştır.

Bu yıllarda özellikle Yargıtay kıyıların 743 sayılı Medeni Kanun’un 641. maddesi anlamında “yararı kamuya ait mallar” ve 766 sayılı Tapulama Kanunu’nun 2. maddesi[1] anlamında “sahipsiz yerler” kapsamında olduğu gerekçesiyle kıyıda kalan taşınmazların tapuya tescil edilemeyeceğine karar vermeye başlamıştır.

Yargıtay’ın bu kararlarında kıyıların, denizlerin devamı ve bütünleyici parçası olduğu, ondan ayrılmasının mümkün olamayacağı, denizden yararlanmanın kıyıları vasıtası ile olacağı, bundan dolayı kıyıların hiç kimsenin özel mülkiyetinde olamayacağı vurgulanmıştır (Pala, 1975: 8).

Örneğin Yargıtay Hukuk Bölümü İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu’nun 13.03.1972 tarihli ve E: 1970/7, K: 1972/4 sayı kararında kıyıların ister kumluk, çakıllık, ister taşlık, kayalık olsun denizlerin devamı olup ondan ayrılmasının mümkün olamayacağı vurgulanmıştır. Bu anlamda Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan denizlerin tamamlayıcı parçası niteliğindeki kıyıların da Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunun kabulü gerekmektedir.

Hukuk Genel Kurulu’nun 17.07.1968 tarihli ve E: 1968/1559, K: 1968/575 sayılı kararında deniz kenarında bulunan kumluk sahaların ve Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu ve özel mülkiyete konu olmayacağı ifade edilmiştir (Anal, 2001: 17).

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin 15.02.1973 tarihli ve E: 1967/6513, K: 1973/854 sayılı kararında kıyının özel mülkiyete konu olamayacağı vurgulanmıştır. Bu kararların yanı sıra Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 04.11.1967 tarihli ve E: 1967/396, K: 1967/505; 7. Hukuk Dairesi’nin 09.10.1969 tarihli ve E: 1969/5125, K: 1963/6645 sayılı kararlarında da “kumsal, taşlık, kayalık gibi, tarıma elverişli bulunmayan kıyıların denizin ayrılmaz parçası olup; kamunun yararlandığı yerleri oluşturduğu ve özel mülkiyete konu edilemeyeceği” ifade edilmiştir (Pala, 1975: 19).

Yargıtay’ın bu yöndeki kararlarının ve toplumda kıyı bilincinin yavaş yavaş ortaya çıkmasının etkisiyle 6785 sayılı (mülga) İmar Kanunu’na 1972 yılında 1605 sayılı Kanun ile eklenen ek 7. maddeyle deniz, göl ve nehir kenarlarının hukuki statüsü düzenlenmeye çalışılmıştır. Bu maddeye göre deniz, göl ve nehir kıyılarında 10 metreden az olmamak üzere Bayındırlık ve İskân Bakanlığınca tespit edilecek mesafe dahilinde özel kişilerce umumun istifadesine ayrılmış olmayan bina inşa edilemeyecek, mevcutlara ise ilave yapılacaktır.

En önemlisi de, artık bu yerlerde denizi doldurmak veya bataklığı kurutmak suretiyle özel mülkiyet adına arazi ve arsa kazanılmayacaktır ki, bu hüküm 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun yukarıda sözünü ettiğimiz 8 ilâ 14. maddelerinin zımnen ilgası anlamına gelmektedir.1972 yılından itibaren kıyılardaki uygulamalar, İmar Kanunu’nun Ek 7-8 inci maddelerine dayanılarak hazırlanan Yönetmelik ile Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın genelgeleriyle yürütülmeye çalışılmıştır.

[1] Söz konusu maddenin konumuzu ilgilendiren kısmı şu şekildedir:

“Tarıma elverişli olmayan sahipsiz yerler ile aynı nitelikte olan sahipsiz kayalar, tepeler, dağlar ve Orman Kanunu uyarınca orman sayılan yerler, tapulamaya tabi tutulmaz.”

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2463 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.