1961 Anayasasında Mülkiyet Hakkı: Sosyal Mülkiyet Yaklaşımı

Öncelikle belirtmek gerekir ki 1961 Anayasası da herkesin mülkiyet ve miras haklarına sahip olduğunu hüküm altına alarak özel mülkiyeti kabul etmiştir. Bundan dolayı mülkiyet hakkını tümüyle ortadan kaldıran bir düzenleme mümkün olmadığı gibi, devletin mülkiyet hakkına Anayasa’ya aykırı şekilde müdahalede bulunması da söz konusu değildir. Üstelik Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesi de özel mülkiyetin tanınmasını zorunlu kılmaktadır. Anayasa Mahkemesi’ne göre de “mülkiyet hakkını tanımayan bir devlet sisteminin; kamu yararı düşüncesine dayansa bile, Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen demokratik bir hukuk devleti sistemi olduğu savunulamaz” (Anayasa Mahkemesi’nin 12.10.1976 tarihli ve E: 1976/38, K: 1976/46 sayılı kararı)

Ancak 1961 Anayasası’ndaki mülkiyet anlayışı 1924 Anayasası’ndaki mülkiyet anlayışından oldukça farklıdır. 1961 Anayasası, mülkiyet hakkını sosyal bir hak olarak görmüştür. Aslında sosyal devlet anlayışı 1961 Anayasası’nın geneline hakim olan bir ilkedir. 1961 Anayasası’nın hazırlayan Anayasa Komisyonu hazırladığı gerekçede sosyal devlet ilkesine oldukça sık atıf yapmıştır.[1]

Fakat “sosyal devlet” kavramı Temsilciler Meclisi üyeleri arasında endişelere neden olmuştur. Bu endişenin temel nedeni tasarının 2. maddesinde yer alan “sosyal devlet” kavramının sosyalizmi kastedip kastetmediği ve tasarıda benimsenin sosyal devlet anlayışının mülkiyet hakkını tanıma konusunda şüphelere yol açabileceğidir.[2]

Sosyal devlet ve sosyal mülkiyet anlayışı konusundaki ikinci endişe ise sosyal mülkiyet anlayışının bireysel menfaate oranla, toplumsal menfaate fazlasıyla ağırlık vermesidir. Özellikle iktisadi kalkınma amacıyla yapılacak yatırımlarda mülkiyet hakkına müdahale edilmesi konusu oldukça tartışılmıştır. İktisadi kalkınmaya büyük önem verilmekle ve bu amaçla mülkiyet hakkına müdahalede bulunulabileceği kabul edilmekle beraber Temsilciler Meclisinin bazı üyelerinde, bu müdahalelerde aşırıya kaçılabileceği endişesi söz konusu olmuştur. Özellikle kamulaştırma müessesesinin düzenlendiği 38. maddenin Anayasa Komisyonu tarafından yazılan ilk halinde “Kalkınma plânına giren tesislerin kurulması” amacıyla yapılacak kamulaştırmalarda kamulaştırma bedelinin taksitle ödenebileceğinin belirtilmesi bu endişeyi doğurmuştur.[3]

Fakat bu endişelere rağmen, netice itibarıyla 1961 Anayasası’nın sosyal mülkiyet anlayışını benimsediğini rahatlıkla söylemek mümkündür. Gerçekten de mülkiyet hakkını koruyan 36. madde, bu hakkın kamu yararı amacıyla sınırlanabileceğini, ayrıca bu hakkın kullanılmasının toplum yararına olmayacağını öngörmüştür. 36. maddenin gerekçesinde “Birinci fıkra ile ikinci fıkranın birinci cümlesinin izahına lüzum yoktur, İkinci fıkranın ikinci cümlesi hükmü ise, 19 ncu yüzyılın ikinci yansından ve bilhassa 20. yüzyılın başlarından bu yana bütün medeni memleketlerde hâkim olan ve bugün genel olarak kabul edilen bir temayülün mahsulüdür. Artık mülkiyet hakkı Roma Hukukundaki anlamda, ferdin toplum menfaatini dahi hesaba katmaksızın istediği gibi kullanabileceği bir hak hudutsuz bir hürriyet niteliğini taşımamaktadır. Batı medeniyetinin öncüleri olan ve kolektif iktisat temayüllerinden çok uzak bulunan memleketlerde, hatta eski hukukumuzda dahi mülkiyet anlayışı, mülkiyetin aynı zamanda sosyal karaktere sahip bir hak olduğu yolundadır. Medeni Kanunumuzun mülkiyet anlayışı da bu istikâmettedir. Sözü geçen hükmün bazı anayasalarda olduğu gibi, Anayasa’mızda da yer alması kanun koyucuya yol gösterecek, içtihatlara istikâmet gösterecek ve genel olarak fertler üzerinde terbiyetkâr tesire sahip olacaktır.” denilerek Anayasa’nın sınırsız bir mülkiyet hakkı öngörmediği, tam aksine mülkiyet hakkının soysal yönüne de önem verdiği gösterilmiştir.

Bunun yanı sıra Anayasa’nın başlangıç kısmında Anayasa’nın amacı “insan hak ve hürriyetlerini, milli dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurmak” olarak ifade edilmiştir. Başlangıç kısmının demokratik hukuk devletinin sosyal temellerine vurgu yapması anlamlıdır. Ayrıca Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan sosyal devlet ilkesi de mülkiyetin sosyal yönü ağır basan bir hak olduğunu göstermektedir (Zevkliler, 1977: 576). Üstelik Anayasa’nın başta kamulaştırma, devletleştirme, toprak mülkiyeti olmak üzere pek çok maddesi mülkiyet hakkının sınırlandırılması sonucunu doğuracak hükümler ihtiva etmiştir. Bu kapsamda Anayasa özellikle taşınmaz mülkiyeti söz konusu olduğunda mülkiyet hakkını daha da kısıtlamayı uygun görmüştür (Zevkliler, 1977: 563).

Mülkiyet hakkının; temel hak ve özgürlüklerin sınıflandırılmasında kullanılan “kişinin hak ve ödevleri”, “sosyal ve iktisadi haklar ve ödevler” ile “siyasi haklar ve ödevler” ayrımında sosyal ve iktisadi haklar ve ödevler altında düzenlenmesi de sosyal mülkiyet anlayışının benimsendiğini göstermektedir.

Bu anlamda mülkiyet hakkı, artık dokunulamaz bir hak değildir, mülkiyet hakkı kişiye sadece haklar değil, topluma karşı bazı ödevler yükleyen bir haktır (Etgü, 2009: 131). 1961 Anayasası bireysel menfaat ile toplumsal menfaat arasında bir denge kurmayı amaçlamıştır. Ancak belirtmek gerekir ki bu dönemde dahi bireysel mülkiyet kural, mülkiyet hakkının sınırlanması ise istisnadır (Eren, 1974: 793).

Anayasa Mahkemesi 1961 Anayasası döneminde birey/toplum dengesinde, sosyal devlet ilkesinin doğal bir sonucu olarak, topluma ağırlık veren bir tutum izlemiştir (Eren, 1974: 793). Anayasa Mahkemesi bu dönemde verdiği kararlarında mülkiyet hakkının, 1961 Anayasası’nda sınırsız bir hak olarak tanınmadığını; fert yararı ile toplum yararının karşılaştığı alanlarda, toplum yararının üstün tutulduğunu (Anayasa Mahkemesinin 28.04.1966, E: 1966/3, K: 1966/23 kararı); Anayasa koyucunun mülkiyet hakkının toplum yararı bir tarafa bırakılmak suretiyle istenildiği gibi kullanılabilen bir hak olarak görmediğini (Anayasa Mahkemesinin 21.09.1966, E: 1966/14, K: 1966/36 kararı) vurgulamıştır. Anayasa Mahkemesi bir kararında (02.06.1964, E: 1964/13, K: 1964/43) şu görüşü belirtmiştir: “Mülkiyet hakkı geçen yüzyılın ferdiyetçi doktrinlerinin etkisi altında malikin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, kutsal ve doğal haklardan sayılırken günümüzde bu görüş değişmiş ve mülkiyet hakkı, malikine toplum yararına bazı ödevler ve görevler yükleyen sosyal bir hak olarak görülmeye başlanmıştır”

Mülkiyet hakkının sosyal bir nitelik taşımasının iki önemli sonucu ortaya çıkar. Bunlardan birincisi, devletin temel görevi sadece kişilerin mevcut mülklerini korumak değil, fakat bundan da önemlisi toplumun zayıf kesimlerinin mülkiyete erişebilmeklerini sağlamaktır. İkinci olarak bireysel yarar ile toplum yararı karşı karşıya geldiği zaman toplum yararına üstünlük tanınacaktır. 36. maddede kamu yararının gerektirdiği hallerde mülkiyet hakkının kanunla sınırlanabileceği açıkça belirtilmiştir.

Bu konuda üzerinde durulması gereken bir konu da 1961 Anayasası’nın benimsediği mülkiyet anlayışının 743 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun benimsediği mülkiyet anlayışından farklı olup olmadığıdır. Gerçekten de 743 sayılı Kanun’un 618. maddesi malikin mülkiyetindeki şeyde kanunlar dairesinde dilediği gibi tasarruf etmek hakkına sahip olduğunu hüküm altına almıştır. Bu hüküm mülkiyet hakkının sanki kapitalist bir bakış açısıyla düzenlendiği izlenimini doğurmaktadır. Bunda, Kanun’un aynen iktibas edildiği İsviçre Medeni Kanunu’nun bireyci görüşlerin ağır bastığı, buna karşılık mülkiyetin sosyal fonksiyonunun henüz benimsenmediği bir dönemde hazırlanmış olmasının da etkisi söz konusudur (Zevkliler, 1977: 577). Bundan dolayı 743 sayılı Kanun’un benimsediği mülkiyet anlayışının 1961 Anayasası’ndan farklı olduğu görülmektedir. Ancak anayasalar en üst hukuk normları oldukları ve kanunlar anayasaya aykırı olamayacakları için 1961 Anayasası döneminde 743 sayılı Kanun, 1961 Anayasası’nın mülkiyetin sosyal fonksiyonuna verdiği ağırlık dikkate alınarak yorumlanmıştır (Eren, 1977: 185). Üstelik hukuk tekniği de bir mevzuat normu yorumlanırken sadece ilgili hükmün değil, hukuk düzeninin tamamının dikkate alınmasını gerektirmektedir. Bundan dolayı 743 sayılı Kanun’un 618. maddesi, 1961 Anayasası’nın 36. maddesi dikkate alınarak yorumlanmalıdır. Böyle bir yorum tarzı benimsendiğinde 1961 Anayasası döneminde de sosyal mülkiyet anlayışının geçerli olduğu görülecektir.

[1] Anayasa Komisyonu sosyal devlet anlayışı ile ilgili olarak şu hususlara değinmiştir: “Çağımızın karmaşık sosyal ve iktisadî dünyası içinde daha fazla hürriyet ise, iktisadî ve sosyal bakımdan zayıf olan kişileri, grupları korumak, (bunların maddî ve manevî varlıklarını geliştirme şartlarını hazırlamak ve ‘bunlara klâsik kişi hak ve hürriyetleri yanında iktisadî ve sosyal haklar tanımakla kabildir. Zamanımızın demokratik devleti bu ödeve sahiptir. Devlet hayatı içinde, bu himayenin ve hizmetlerin sağlanmasını, bu alandaki engellerin kaldırılmasını istemek de sosyal bir haktır. Türkiye’de, çağdaş bir demokrasinin gereklerini yerine getirmek için bu yolda yürümek zorundadır. Tasarı, sosyal ve iktisadî haklar bölümü, kişinin, aile ve meslek grubu gibi kategorilerin göreceği ve talep edeceği himayelerin nelerden ibaret olduğunu belirtmektedir. Çünkü tasarı, kişinin yalnız hürriyete değil, sosyete içinde bir iktisadi ünite olarak varlığını devam ettirmeye de haklı olduğunu kabul etmektedir. Tasarı, bu fasılda tanıdığı ve sağladığı iktisadî ve sosyal haklarla sosyal adaleti gerçekleştirme amacını da gütmüştür. Bu cümleden olmak üzere, Türkiye’deki iktisadî ve sosyal münasebetler alanında tek başına veya bir meslek grubu içinde yer alan insana; çalışabildiği müddetçe kabiliyet ve bilgisine göre bir iş ve meslek edinme hakkı; bir meslek işinde gelişme ve ilerleme hakkı, gördüğü işe karşılık haklı ve âdil bir ücret alma imkânı; işini ve mesleğini maddi ve manevi gücünü, sıhhatini koruyacak, israf olunmaktan alıkoyacak şartlar içinde görme hakkı; kendi elinde olmayan sebeplerle işini göremeyecek hale geldiği zaman yapabileceği bir yeni işe intibak etmek imkânı; keza, elinde olmayan sebeplerle çalışamayacak bir hale geldiği zaman da kendisini ve ailesini sefalete düşmekten koruyacak garantiler elde etmek hakkı; iş ve meslekî menfaatlerini mensub olduğu grup içinde ve bu grup ile beraber diğer gruplara karşı koruma hakkı gibi imkânlar geniş ölçülerde tanınmıştır. Nihayet, bizzat aile olarak, bir meslek olarak bazı sosyal müesseseler de himaye edilmiştir. Hülâsa insana ve onun içinde bulunduğu türlü gruplara böyle imkânlar tanınmıştır. Devlete de bu hususta bir ödev ve onu yerine getirmek üzere de sosyal ve iktisadî bakımdan teşkilâtlanma vecibesi yüklenmiştir. (…) Bu sosyal meselenin mesut bir şekilde çözümü demokrasinin gerçek teminatı olacaktır.” (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 5, Sayfa:7-8)

[2] Üyelerden Cahit Zamangil endişelerini şu şekilde dile getirmiştir (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 2, Sayfa: 684, 685): “Bugünkü haliyle ikinci madde Türkiye’nin içinde yaşadığı, benimsediği ve 40 yıllık mücadelesinin, oluş tarihinin ifadesini teşkil eden siyasî nizamını tam ve berrak olarak ifade ediyor ve fakat iktisadî nizamını ise kanaatimizce eksik ifade ediyor. (…) İktisadî düzenin dayandığı direklerden birisi çalışmak ise, ötekisi de mülkiyet hakkıdır. (…) Bu Anayasa, mülkiyet hakkını tanımaktadır. (…) Bununla beraber, mademki 2 nci madde iktisadî nizamın bazı unsurlarını söylemiş ve öteki unsurlarını söylememiştir, bu bir boşluktur. Bu boşluk çok tereddütlere yol verir. Halbuki mülkiyet mevzuu ise her türlü tereddüt ve tefsirden uzak tutulması lâzım gelen bir anlamdır. (…) Binaenaleyh biz Anayasamızın ilk maddesinde bir tarif verirken unsurları tam olarak verirsek Türkiye’nin demokrasi ve iktisadî nizam anlayışlarında bölünmüş dünyada yerinin neresi olduğunu daha birinci sayfasını çevirir çevirmez anlamış oluruz. Bu vuzuha, ihtiyaç vardır. Neden? Çünkü tereddüde sevk eder? (…) Bizim yerimiz Batı demokrasileri arasındadır. Bunu şu yazış tarzının verdiği tereddütten kurtarmalıyız. Eğer Muhterem Komisyon, bu yazış tarzının mutlak zaruretine kani ise, o zaman maddeyi ikmal etmek lâzım gelir. Bu takdirde, madde; “Türkiye Cumhuriyeti, demokratik ve lâiktir; insan hak ve hürriyetlerine, çalışma ve sosyal adalet ilkelerine – buraya kadar aynen – ve mülkiyet hakkına dayanır.” Böylece, iki unsur yerine, üç esaslı unsuru ile iktisadî düzen belirtilince, hiçbir tereddüt kalmaz.”

[3] Fethi Çelikbaş bu konuda şunları vurgulamıştır (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 2, Sayfa: 462, 463, 464): “İşte komisyon (…) kalkınmayı hürriyet rejimi içinde gerçekleştirmek lüzumu üzerinde duruyor. Kişi hürriyetleri ile kalkınmayı bağdaştırmak, hürriyet ve kalkınma sentezini yapmak. Fakat tasarının bende bıraktığı umumî intiba odur ki, komisyon, insan hak ve hürriyetleriyle bunların teminatı ve kalkınma konusunda bir tercih yapıyor, kalkınmayı ön plâna alıyor. Hâlbuki bu mevzuda kalkınmayı hürriyet rejimi ile bağdaştırmak meselesi mühimdir. Bazı memleketler insan hak ve hürriyetini tercih etmiyor, kalkınma ile hürriyeti bağdaştırmada nazik olan bir nokta da hürriyeti bir kenara itip kalkınmaya daha fazla bağlanma lüzumunu hissetmiştir. Halbuki kalkınmayı hürriyet rejimi içinde gerçekleştirmek pekâlâ mümkündür. Vatandaşların hak ve hürriyetlerini, iktidarı elinde tutanların lütuf ve ihsanına bırakmaya mütemayil olanlarla birlikte değilim. Komisyonun gerekçesinin yer yer taşıdığını sandığım manası ile, tasarının ilgili kısımlarında yer alan bazı hükümlerinden hemen çıkardığım bu istikametteki neticelere şahsan taraftar olamıyorum. İnsanın mümeyyiz vasfını onun hürriyetinde görüyor ve bunun iktidara karşı teminatını mülkiyette buluyorum. (…) (K)omisyon plânlı kalkınmada da Devlet bağlanmış, onu daha önemli telâkki etmiş görünmektedir. (…) Ama plân mevzuunda yine tasarıdan ayrıldığım bir nokta, Devletin imkânlarını hesaplamadan, ben halka hizmet ediyorum, faydalı şeyler yapacağım, diyerek arkadaşların bahsettiği taksitli istimlâke, veresiye vatandaş malının istimlâkine mesağ vermesi halidir. Bu anlayış beni endişeye sevk eder arkadaşlar. Vatandaşın elindeki beş, on veya elli dönüm arazisini alacaksınız, parasını taksitlerle ödeyeceksiniz. Büyük kalkınma plânları yapacak bu devletin mal sahibi vatandaşa imalının parasını vermesi imkânlarından mahrum olduğunu söylemeye imkân yoktur. Hele bizde bir başka mahzur da vardır. Türkiye para istikrarı bakımından, emsali memleketlere nazaran süratle parası düşmüş bir memlekettir. Mal bedelini on, on beş yılda ödeyeceğiz, dendiği zaman, Birinci Dünya Harbinden sonra bazı memleket paralarını, köylerde bizle gösterdikleri gibi bir vaziyete düşmemiz mümkündür. Büyük rakamlı paraların peş para etmediğini görmek. Bütün bu mahzurlar bertaraf edilebilir. (…) Bu itibarla ben tasarının bu mevzulara müteallik hükümlerle üzerimde konuşan arkadaşlarımdan geniş ölçüde ilham alarak, bu boşlukların doldurulacağı kanaatini taşıyorum.”

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.