1961 Anayasasının Hazırlık Çalışmalarında “Mülkiyet Hakkı” Konusu

Makalemizi paylaşır mısınız?

1961 Anayasası dönemin şartlarına uygun olarak, kuvvetli bir temel hak ve özgürlükler rejimi getirmiştir. Bu Anayasa devlet/birey dengesinde bireye ağırlık vermiş ve temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesini temel hedef olarak benimsemiştir. Gerçekten de 1961 Anayasasının 10. maddesinde “herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir” hükmü yer almış ve Devlet; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, fert huzuru, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşamayacak surette sınırlayan siyasi, iktisadi ve sosyal bütün engelleri kaldırmak ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamakla yükümlü kılınmıştır.

1961 Anayasası tasarısı Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu tarafından hazırlanmış, Temsilciler Meclisinde iki kez görüşüldükten sonra Milli Birlik Komitesi tarafından değerlendirilmiş, Milli Birlik Komitesince değiştirilen maddeler tekrar Temsilciler Meclisinde görüşülmüş, Temsilciler Meclisinin tekrar değiştirdiği maddeler ise Kurucu Meclis tarafından karara bağlanmıştır.

Anayasa Komisyonu tarafından hazırlanan tasarıda mülkiyet hakkı 36, 37 ve 38. maddelerde yer almıştır. 36. madde mülkiyet hakkıyla ilgili genel kuralı, 37. madde toprak mülkiyetini, 38. madde ise kamulaştırma ve millileştirmeyi düzenlemektedir. Anayasa Komisyonu tarafından hazırlanan tasarıdaki maddeler aşağıdaki gibidir:

“II. Mülkiyet Hakkı

a) Mülkiyete ait genel kural

Madde 36 – Herkes mülk edinme hakkına sahiptir.

Mülkiyet hakkının kazanılması, kullanılması ve sınırları kanunla düzenlenir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.

b) Toprak mülkiyeti

Madde 37 – Toprağın verimli olarak işletilmesini sağlamak ve toprak mülkiyetinde sosyal adaleti gerçekleştirmek amacıyla değişik tarım bölgelerine veya çeşitlerine göre kişilerin sahibolabileceği toprağın genişliği, kanunla tesbit edilebilir.

Devlet, çiftçinin işlediği veya işliyebileceği toprağa ve işleme araçlarına doğrudan doğruya veya ortaklaşa sahibolmasmı sağlıyacak tedbirleri alır.

Toprak dağıtımı, ormanların küçülmesi veya diğer toprak servetlerinin azalması sonucunu doğuramaz.

c) Kamulaştırma ve millileştirme

Madde 38 – Devlet ve diğer kamu tüzelkişileri, kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartiyle, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların, kanunda gösterilen esas ve usullere göre, tamamını veya bir kısmını edinmeye veya bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkilidir.

Kalkınma plânına giren tesislerin kurulması, çiftçinin toprak sahibi kılınması, ormanların devletleştirilmesi veya yeni orman yetiştirilmesi amacıyla, gerçek ve tüzelkişilerden, kanunla gösterilen esas ve usullere göre alınan taşınmaz malların karşılığı taksitle ödenebilir.

Kamu hizmeti veya tekel niteliği taşıyan veya alan özel faaliyet ve teşebbüslerin tamamı veya bir kısmı, millî menfaatlerin gerektirdiği hallerde, karşılığı kanunla gösterilen esas ve şekillere göre ödenmek şartiyle ve kanunda belirtilen usullere uygun olarak millîleştirilebilir.”

Anayasa Komisyonu Raporunda 36. maddenin gerekçesi olarak şu ifadelere yer verilmiştir (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 2, Sayfa: 22): “Birinci fıkra ile ikinci fıkranın birinci cümlesinin izahına lüzum yoktur. İkinci fıkranın ikinci cümlesi hükmü ise, 19 ncu yüz yılın ikinci yarısından ve bilhassa 20 nci yüzyılın başlarından bu yana bütün medenî memleketlerde hâkim olan ve bugün genel olarak kabul edilen bir temayülün mahsulüdür. Artık mülkiyet hakkı, Roma hukukundaki anlamda, ferdin toplum menfaatini dahi hesaba katmaksızın istediği gibi kullanabileceği bir hak, hudutsuz bir hürriyet niteliğini taşımamaktadır. Batı medeniyetinin öncüleri olan ve kollektif iktisat temayüllerinden çok uzak bulunan memleketlerde ve hatta eski hukukumuzda dahi mülkiyet anlayışı, mülkiyetin aynı zamanda sosyal karaktere sahip bir hak olduğu yolundadır. Medenî Kanunumuzun mülkiyet anlayışı da bu istikamettedir. Sözü geçen hükmün bazı anayasalarda olduğu gibi, Anayasamızda da yer alması, kanun koyucuya yol gösterecek, içtihatlara istikamet verecek ve genel olarak fertler üzerinde terbiyetkar tesire sahibolacaktır.”

Anayasa Komisyonu Raporunda 37. maddenin gerekçesi olarak şu ifadelere yer verilmiştir (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 2, Sayfa: 22): “Halkımızın büyük çoğunluğunu teşkil eden köylünün (çiftçinin) fiilen toprağa sahibolabilmesini sağlamak, Devletin başta gelen vazifelerindendir. Aksi halde hem iktisadî hayatımızın refah istikametinde seyretmesine ve hem de sosyal huzurun muhafazasına imkân yoktur. Aynı mülâhazalarla, birçok memleketin yalnız alelade kanunlarında değil, bizzat anayasalarında dahi 37 nci maddenin ilk cümlesindeki hükme benzer hükümlere yer verilmiştir. Esasen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunumuzla bu istikamette adımlar atılmış ise de, kifayetsiz olan bu gidişin memleket ihtiyaçlarına cevap verir bir vüs’ata sahibolabilmesi için böyle bir direktifin Anayasaya yerleştirilmesi uygun görülmüştür. Birinci ve ikinci fıkradaki hükümler birbirini tamamlamakta ve bu sınırlamanın totaliter olduğu gibi devlet çiftlikleri yaratmak ve kollektif iktisadi tesis etmek maksadiyle değil, sadece çiftçiyi toprak sahibi yapmak (sosyal adaleti gerçekleştirmek) gayesiyle caiz olduğunu belirtmektedir. Üçüncü fıkradaki kaydın lüzumu kolayca takdir edilir.”

Anayasa Komisyonu Raporunda 38. maddenin gerekçesi olarak şu ifadelere yer verilmiştir (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 2, Sayfa: 22 – 23):

“Birinci fıkradaki kamulaştırma esası, 1924 tarihli Anayasamızın 74. maddesinin birinci fıkrasında da yer alan malûm klâsik formüldür.

İdari irtifaklar tesisi de bir ihtiyaca cevap vermektedir. Esasen tatbikatta fiilen bu yola gidilmiştir.

Milli Emlak Kitabı

İkinci fıkradaki hüküm, iktisaden geri kalmış bir devletin iktisadî ve sosyal kalkınmasını gerçekleştirebilmesi için kabul edilmesi zarurî olan bir kayıtır. Yalnız sosyal devlet mefhumu değil, teminat altına alma maksadiyle hukuk mefhumlarını gayelerine göre uygulayan ve geliştiren liberal hukuk ve devlet anlayışı dahi, toplumun geleceğini göz önünde bulundurunca ferdî hürriyet ve hakları devamlı olarak teminat altma alma maksadiyle bu yoldaki istisnalara cevaz verecektir.

Yürürlükteki Anayasamızın 74. maddesinin 2. fıkrası hükmü esasen bu istisnayı çiftçinin toprak sahibi kılınması ve ormanlarla ilgili istimlâkler bakımından derpiş etmiştir. Tasarıda yapılan ilâve «Kalkınma plânına giren tesislerin kurulması» maksadiyle yapılacak kamulaştırmalara ilişkindir. Aynı ihtiyaçları duyan ve kalkınmasını demokratik prensiplere uygun olarak gerçekleştiren Hindistan Anayasasının ilham ettiği bu hükmün, memleketimizin ihtiyaçlarını karşılamak bakımından tamamen yerinde olduğuna şüphe edilemez.

Üçüncü fıkra hükmüne gelince:  Anayasamız özel teşebbüsü kaide olarak kabul etmiş ve ticaret, sanayi ve her alanda çalışma ve faaliyet hürriyetini genel surette ilân etmiştir. (39 ncu madde) Fakat, fertlerin mesleklerini seçme hürriyetine ve iktisadî alanda faaliyette bulunabilme hakkına sahibolmaları, toplum için hayatî önemi olan meslek kollarının belli şartlar altında sosyalleştirilmesine ve belli teşebbüslerin millîleştirilmesine engel olamaz. Bu ihtimallerin kabul edilmesi, özel teşebbüs esasının ve meslek hürriyetinin haklı ve lüzumlu istisnaları sayılmak gerekir. Millîleştirme yoluna gidilebilmesi için bir kaç şartın bir arada gerçekleşmesi gerekmektedir. Faaliyet ve teşebbüsün kamu hizmeti niteliği alması şarttır. Bu da kâfi değildir. Ayrıca millî menfaatlerin sosyalleştirmeyi gerektirmesi lâzımdır. Nihayet kanundaki usullere uymak ve bedelinin de yine kanundaki esas ve şekillere göre ödenmesi zaruridir.”

Tasarıda ilk dikkat çeken nokta 36. maddede mülkiyet hakkının değil, mülk edinme hakkının düzenlenmesidir. Madde metninde “mülk edinme” ibaresi geçmektedir. Maddenin Temsilciler Meclisinde yapılan görüşmelerinde de sadece mülk edinme hakkını düzenlediği, buna karşılık mevcut mülkiyeti koruma ve kullanma hakkını düzenlemediği yolunda eleştiriler olmuş ise de tasarıyı hazırlayan Anayasa Komisyonu’nun sözcüsü Muammer Aksoy bunun yalnızca mülk edinme hakkını değil, aynı zamanda mevcut mülkiyeti koruma ve kullanma hakkını da kapsadığını vurgulamıştır (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 4, Sayfa: 87). Komisyon sözcüsüne göre tasarıda “mülk edinme” ibaresinin kullanılması 1924 Anayasası’nın 74. maddesinde yer alan “temellük” kelimesinin Türkçeleştirilerek tasarıya alınmasından kaynaklanmaktadır.

İkinci husus yalnızca mülkiyet hakkının düzenlenmiş olması, buna karşılık miras hakkının düzenlenmemiş olmasıdır. Zaten bu nokta Temsilciler Meclisinde yapılan görüşmelerde de sık sık dile getirilmiştir. Miras hakkı konusundaki temel endişe, mülkiyet hakkının anayasal koruma altına alınmadığı durumlarda ağır vergiler yoluyla mirasın büyük bir kısmının devlete geçirilebilmesi ihtimalidir.[1] Bu eleştirilere karşılık Anayasa Komisyonu sözcüsü Muammer Aksoy açıklamalarında mülkiyet hakkının, miras hakkını da ihtiva ettiğini vurgulamıştır. Komisyon sözcüsüne göre miras hakkı, mülkiyet hakkının doğal bir parçasıdır. Miras hakkının tanınmadığı bir mülkiyet hakkının tam bir mülkiyet hakkı olduğunu söylemek mümkün değildir.[2] Fakat Anayasa Komisyonu başkanının ve sözcüsünün “miras hakkının, mülkiyet hakkının bir parçası olduğu” yolundaki savunması üyeleri tatmin etmemiştir. Buna paralel olarak, miras hakkının da madde metninde açıkça yer alması gerektiğine yönelik eleştiriler çoğalmıştır. Bu eleştiriler Anayasa Komisyonu tarafından kabul edilmiş ve mülkiyet hakkını düzenleyen 36. madde aşağıdaki şekilde yeniden tasarımlanmıştır (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 3, Sayfa: 252):

“Madde 36 – Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Mülkiyet hakkının kullanılması, kamu yararına aykırı olamaz. Mülkiyet hakkının sınırları ve miras hakkının sınırları kanun ile düzenlenir”

Maddede dikkat çeken ilk husus, Temsilciler Meclisinde daha önceden yapılan eleştirilerin dikkate alınarak miras hakkının da 36. madde kapsamına alınmasıdır. Anayasa Komisyonu aslında mülkiyet hakkının miras hakkını da kapsadığı görüşündedir, ancak maddenin kapsamından doğacak yanlış anlamaları önlemek amacıyla miras hakkı da maddeye dahil edilmiştir.[3]

Maddenin bu halinde bir başka tartışma konusu ortaya çıkmıştır. Üyelerden bazıları mülkiyet hakkının kişisel bir hak olduğunu, bundan dolayı sosyal hak ve ödevler kısmında değil, kişi hakları bölümünde düzenlenmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 3, Sayfa: 252). Bu eleştirilere göre mülkiyet hakkı gibi şahsi bir hakkın, sosyal ve ekonomik haklar bölümünde değil, klâsik kişisel haklar ve hürriyetler bölümünde yer alması gerekir. Mülkiyet hakkı şahsi bir haktır. Mülkiyet hakkının, sosyal ve ekonomik haklar bölümünde düzenlenmesi şu şekilde bir sakınca doğurur. Ekonomik ve sosyal haklar bölümünün sonunda bulunan bir madde (51. madde) iktisadi ve sosyal hakların gerçekleşmesi için Devlete malî ve iktisadi kaynaklarının yeterliği ölçüsünde bunu yerine getirmek görevi yüklemektedir. Oysa ki mülkiyet hakkının korunması açısından 51. maddenin uygulanması düşünülemez. Üstelik tarihî gelişim içinde mülkiyet hakkı, kişisel hak ve hürriyetler arasında yer almıştır. Fakat, ileri sürülen bu görüşler ve verilen önergeler Temsilciler Meclisi tarafından kabul görmemiş ve mülkiyet hakkı sosyal ve ekonomik haklar bölümünde düzenlenmiştir.

Maddenin bu haliyle ilgili ikinci mesele mülkiyet hakkının kanunla “sınırlanacağı mı” yoksa “düzenleneceği mi” konusundadır. Necip Bilge bu konuda şu eleştirilerde bulunmuştur (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 3, Sayfa: 254): “Komisyonun teklifinde ‘Mülkiyet hakkının kullanılması sınırları kanunla düzenlenir’ denilmektedir. Bendeniz, düzenleme kelimesini yerinde bulmuyorum, yerinde görmüyorum. Çünkü bu şekilde, olursa, yani düzenleme kelimesi kullanılırsa, kanunun sınırlamadığı, yani düzenlemediği yerde bu haklar kullanılamaz demektir.” Necip Bilge’nin bu konuda verdiği önerge kabul edilmiş ve komisyonca maddeye son şekli şu şekilde verilmiştir (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 3, Sayfa: 282): “Madde 36 – Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”

Madde ilk görüşmelerde bu haliyle kabul edilmiştir.

Maddenin Temsilciler Meclisindeki ikinci görüşmelerinde de çeşitli tartışmalar söz konusu olmuştur. Bunların başında da kamu yararı kavramının, kişiler lehinde mülkiyet hakkına getirilecek sınırlamaları da kapsayıp kapsamadığı gelmektedir. Kapsamadığı görüşünde olan bazı üyeler (Esat Çağa) maddeye “Türk Medeni Kanununun fert lehine kabul etmiş olduğu tahditler saklıdır” şeklinde bir fıkra ilavesini teklif etmişlerdir (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 4, Sayfa: 494). Buna karşılık Anayasa Komisyonu sözcüsü kişi lehine getirilen sınırlamaların da kamu yararı kavramına dahil olduğunu vurgulamıştır.[4] Neticede bu ve diğer önergeler kabul edilmemiş ve madde olduğu gibi kabul edilmiştir (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 4, Sayfa: 495).

Maddenin Milli Birlik Komitesinde yapılan görüşmelerinde maddeye arsa spekülasyonun önlenmesine dair bir hüküm konması teklif edilmiştir. Buna gerekçe olarak da 36. maddenin arsa spekülasyonunu önlemeye yeterli olmaması gösterilmiştir  (Milli Birlik Komitesi, Genel Kurul Toplantısı Tutanakları, Cilt: 6, Sayfa: 16). Yapılan tartışmalarda bir sonuca varılamaması üzerine madde yeniden düzenlenmek üzere geri gönderilmiştir. Bu amaçla kurulan beş kişilik bir komisyon bu hükmün, mülkiyet hakkını düzenleyen 36. maddeye değil, toprak mülkiyetini düzenleyen 37. maddeye eklenmesini önermiş ve bu husus kabul edilmiştir (Milli Birlik Komitesi, Genel Kurul Toplantısı 87. Birleşim Tutanakları, Cilt: 6, Sayfa: 19) Dolayısıyla 36. madde Temsilciler Meclisinde kabul edildiği şekliyle benimsenmiştir.

“Sosyal ve İktisadi Haklar” arasında düzenlenen bu hak 1961 Anayasası’nda şu şekilde yer almıştır:

“Madde 36 – Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”

[1] Örneğin Şefik İnan Temsilciler Meclisi’ndeki görüşmelerde bu konuda şunları vurgulamıştır (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 2, Sayfa: 389): “Fakat Anayasa Komisyonumuz, mülkiyet hakkını tanıyan maddeden önce, ‘Aile Türk toplumunun temelidir.’ maddesini tedvin etmekle beraber, aile ve mülkiyet müesseselerinin zarurî neticesi olan veraset hakkından hiç bahsetmemiştir. Bu noktayı meskût geçmiştir. Halbuki çok faydalandığı Alman Anayasasında, İtalyan Anayasasında, veraset ve vasiyet hakkı da anayasa hükmü olarak teminat altına alınmıştır. Batı medeniyetinin, hür dünyanın temel müesseselerinden birisi de budur. İnsanları, hürriyet içinde çalışmaya, çok çalışmaya teşvik eden bir muharrik de budur. Ananevî müesseselerimiz arasında bulunan, Batı medeniyet âleminin Anayasalarında yer alan bu müessesenin, İkinci Cumhuriyetin Anayasasında da, sarahaten yer alması şarttır. Çünkü aksi takdirde, ilerde, bazı sapık tatbikata yol açılabilir.” Benzer bir eleştiri Fethi Çelikbaş tarafından yapılmıştır (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 2, Sayfa: 462, 463): “İtiraf edelim ki, komisyon, maalesef sosyal devlet anlayışına verdiği ehemmiyeti vatandaş hak ve hürriyetinin, siyasî iktidar karşısında en kuvvetli maddi teminatını teşkil eden mülkiyet ve miras hakkına vermekten açıkça çekinmiştir. (…) İtalyan Anayasası mülkiyet hakkına bizim tasarıda olduğundan daha fazla önem verdikten başka miras müessesesini de gayet açık olarak kanun metnine sokmuştur. Bizde miras müessesesi unutulmuş; miras hakkında bahis yok”

[2] Komisyon sözcüsü bu konuda şunları vurgulamıştır (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 2, Sayfa: 491): “Mukayeseli hukuk metodu bize göstermektedir ki, nerede mülkiyet hakkı kabul edilirse mülkiyetin yanı başında onun tabiî bir parçası olarak miras hakkı da tanınacaktır. Bunu tanımadığımız zaman, o hak mülkiyet hakkı olmaz, sadece intifa hakkı olur. Eğer bu hak tanınmayacaksa, mülkiyetin bazı alanlarda tanınmaması şeklinde bahis konusu olacaktır. (…) Aynı esası kabul etmiş olan eski Anayasamızda miras hakkında bir hüküm yoktur. Malûmu ilâm kabilinden de olsa muhakkak bulunsun derse arkadaşlar, bunu koymakla da hiçbir şey kaybedilmez. Ama konulması için de bir zaruret yoktur. Bu hak esasen mülkiyet hakkında mündemiç bulunduğuna göre, miras hakkını tanıdıktan sonra «mülkiyet tanınmıştır, miras da tanınmıştır, mahdut bir ayni hak olan rehni de tanıyalım, Anayasaya koyalım» diyerek, medenî hukuktaki bütün hakları Anayasaya koymak cihetine mi gideceğiz? Mirası Anayasaya koymamışsak, kelimelerden tasarrufu esas ittihaz ettiğimiz için böyle yapmışızdır; yoksa bir kasdı mahsusa dayanmamaktadır.” Komisyon sözcüsü Muammer Aksoy bir başka konuşmasında şu ifadeleri kullanmıştır (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 3, 41. Birleşim, Sayfa: 46-47): “Alman ve İtalyan anayasaları bir tarafa bırakılırsa, Sovyet ve faşist blokların haricindeki anayasalarda, miras hakkından bahsedilmediğini görürüz. Çünkü mirassız, mülkiyet hakkı tam olmaz. Aksi halde ona intifa hak ki derler. Sovyetler de dâhil olmak üzere mülkiyeti tanıdığı nispette mirası da kabul etmek mecburiyetinde kalmış, fakat burjuva hukuk nizamına zıt pek çok anayasa mevcuttur. Moğolistan Anayasasında dahi miras hakkı kabul edilmiştir. Buna karşılık, hürriyet ve mülkiyet temelini kabul etmiş birçok hukuk devletinde, miras hakkı Anayasada ayrıca belirtilmemiştir. Şu halde, ne Anayasada miras hakkını görmek, hukuk devleti bakımından yeni bir emniyet sebebi teşkil öder; ne de miras hakkının Anayasada yer almaması, endişeye yol açar.”

[3] Anayasa Komisyonu Sözcüsü Muammer Aksoy bu hususu şu şekilde izah etmiştir (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 3, sayfa: 256): “Bu yeni metinde, miras hakkı açıkça belirtilmiştir. Eskiden bunun açıkça zikredilmemesinin sebebi, miras hakkının mülkiyet hakkına esasen dâhil bulunduğu mülâhazatıdır. Ama bazı arkadaşlar, bunun zikredilmemesinden dolayı hassasiyet gösterip de, başka manalar çıkardığı içindir ki, Komisyon bunu zait telâkki ettiği, yani zaten madde hükmüne dâhil telâkki ettiği halde, bir yanlış anlaşılmayı bertaraf etmek maksadıyla açıkça kaydetme yolunu tercih etmiştir.”

[4] Komisyon sözcüsü bu konuda şunları ifade etmiştir (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 4, Sayfa: 495): “Fakat meseleyi Anayasa açısından incelediğimiz zaman, bütün kayıtlamaları, mülkiyet hakkının, «doğrudan doğruya veya dolayısıyla kamu yararı mülâhazasıyla kayıtlanması» olarak, geniş bir kategori isinde toplamak mümkündür. Esasen bâzı tabirlerin, bir dar, bir de geniş olmak üzere, iki ayrı mana ve şümulde kullanıldığına, ilk defa tesadüf etmekte değiliz. Ahmet’in Mehmet’in değil de, bütün bir kategoriye giren belli olmıyan sayısız kişinin, meselâ komşuların makul ve makbul menfaatlerinden dolayı mülkiyet hakkının tahdidi bahis konusu olduğu zaman da, yine kamu yararı mülâhazası hakimdir. Ancak, belli bir kategoriye giren fertlerin menfaatleri dolayısıyla, yani vasıtalı bir kamu yararı bahis konusudur. Evet komşuluk hakkına yarattığı kayıtlamalar, kamu yararının getirdiği kayıtlamalardır.”

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2462 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.