1982 Anayasasına Göre Tabii Servet ve Kaynakların İşletme Hakkı

Anayasa’nın 168. maddesine göre, Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan doğal servetlerin ve kaynakların aranması ve işletilmesi hakkı Devletindir. Devlet bu hakkını bizzat kullanabileceği gibi, belli bir süre için gerçek ya da tüzelkişilere de devredebilir. Aynı kural uyarınca, hangi doğal servet ve kaynağın arama ve işletmesinin, Devletin gerçek ve tüzelkişilerle ortak olarak ya da doğrudan gerçek ve tüzelkişiler eliyle yapılabileceği, yasanın açık iznine bağlı tutulmuştur. Bu durumda gerçek ve tüzelkişilerin uyacakları koşulların, Devletçe yapılacak gözetim ve denetimin yöntem ve esasları ile yaptırımlarının yasada yer alması zorunlu görülmüştür.

Anayasa Mahkemesine göre Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan doğal zenginlikler ve kaynaklarının aranma ve işletilmesinin ilke olarak Devletin görevi sayılması, Anayasa koyucunun bu işleri “kamu hizmeti” niteliğinde gördüğünün açık kanıtıdır (21.6.1979, E: 1979/1, K: 1979/30)[1].

Ancak 168. madde tabii servet ve kaynakların işletme hakkının özel sektöre devredilebileceğini de öngörmektedir. Burada temel amaç özel sektörün hız ve verimliliğinden yararlanmaktır. Temel amaç, kamusal ya da özel girişim ayırımı yapmaksızın, doğal servetlerin ve kaynakların, bu arada madenlerin, ekonomik kurallara dayalı “hız”, “yön” ve “verimlilik” koşullarıyla, yararlanılabilir değerlere dönüştürülmesi ve ulusal gelire yeterince katkılarının sağlanmasıdır. Devlete ait olan arama ve işletme hakkının gerçek ve tüzel kişilere devredilmesine olanak veren Anayasa’nın 168. maddesinin gerekçesinde şöyle denilmektedir: “Devletin arama ve işletmeyi süresinde gerçekleştirememesi sonucu özel teşebbüs de devreye girmektedir. Amaç, millî servetin işletilmesini ve millî gelirin artırılmasını bir an önce sağlamaktadır.”

3213 sayılı Maden Yasası’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan genel gerekçe bölümünde de, Anayasa’nın 168. maddesinin gerekçesine koşut olarak daha somut biçimdeki şu açıklamalara yer verilmiştir:

Madencilik, sürat ve ileri teknoloji isteyen, dış rekabet sistemine bağlı olarak çalışması gereken, yüksek sermaye ve kredi ihtiyacı ile geniş çevresi olan bir sektördür. Mevcut Kanunla Türkiye’nin maden potansiyeli atıl kalma durumuna kadar gerilemiştir. Arama ve işletme safhasında potansiyeli bilinen 40-50 bin maden sahasından bu gün için yaklaşık 5000 adedi faal durumdadır. Bu sebeplerle Kanunun uygulanmasında karşılaşılan güçlükler de dikkate alınarak, madencilik faaliyetlerine hız, yön ve verimlilik getirmek amaçlanmıştır.”

İşletme Hakkının Devlete Ait Olmasının Sonuçları

1. Devlet Hakkı

Devlet hakkı, işletilen tabi servet ve kaynakların bir kısmının bedelsiz olarak devlete verilmesidir. İşletme hakkı devlete ait olduğu için devlet özel sektöre devrettiği işletme hakkı karşılığında, üretilen petrol ya da madenin belirli bir kısmını devlet hakkı olarak almaktadır. Petrol Kanunu’nun 56. maddesine göre arayıcı, her arama sahası için, hektar başına 1, 2, 3. yıllar için 40; 4 ve 5. yıllar için 80; 5. yıldan sonra her yıl için 120 Türk Lirası devlet hakkı ödemek zorundadır. Aynı Kanun’un 69. maddesine göre işletmeciler her işletme sahası için hektarı başına 1. yıl için 225, 2. yıl için 300, 3. yıl için 375, 4. yıl için 450, 5. yıl için 600, 6. ve müteakip yıllar için 750 Türk Lirası yıllık Devlet hakkı ödemekle mükelleftirler. Bakanlar Kurulu, bu miktarları on katına kadar artırabilir. Kanun’un 78. maddesi de bir arayıcı veya işletmeciyi arama veya işletme sahasından ürettiği petrolün sekizde birini Devlet hissesi olarak ödemekle mükellef kılmaktadır.

Maden Kanunu’nun 14. maddesi de madenlerden alınacak devlet hakkını düzenlemektedir.

5686 sayılı Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu’nun 10. maddesine göre akışkanın doğrudan ve/veya dolaylı kullanıldığı tesislerin gayrisafi hasılatının % 1’i tutarında idare payının, her yıl haziran ayı sonuna kadar ilgili il özel idaresine ödenmesi gerekmektedir.

2. Devletin Uygun Gördüğü Madenleri Bizzat İşletmesi

Anayasa’nın 168. maddesi işletme hakkın özel sektöre devrini zorunlu kılmamaktadır. Devlet, uygun gördüğü madenleri bizzat kendisi işletebilir. Ne 1961 Anayasası’nın 130. maddesi ve ne de 1982 Anayasası’nın 168. maddesi madenlerin özel sektör eliyle işletilmesini zorunlu kılmıştır. Bundan dolayı devlet tarafından işletilmesi uygun görülen madenlerin devlet tarafından işletilmesi ve bunlardan özel sektör tarafından işletilen madenlerin işletme hakkının, devlet tarafından uygun görülen zamanda geri alınabilmesi mümkündür.

Bu konudaki ilk uygulama 30/05/1940 tarihli ve 3867 sayılı Ereğli Kömür Havzasındaki Ocakların Devletçe İşlettirilmesi Hakkında Kanun’dur. Bu Kanun’un 1. maddesiyle Bakanlar Kurulu, Ereğli kömür havzası dahilindeki kömür ocaklarının tamamının veya bir kısmının Devletçe işlettirilmesine karar vermeye yetkili kılınmıştır. Kanun daha önceden imtiyaz sahibi özel hukuk kişileri tarafından işletilen kömür ocaklarının bedeli ödenmek suretiyle devlet tarafından devralınmasına imkan tanımıştır.

1978 yılında çıkarılan 2172 sayılı Devletçe İşletilecek Madenler Hakkında Kanun ile, özel hukuk kişileri tarafından işletilen bazı madenlerin kamulaştırılarak devlet tarafından işletilmesi öngörülmüştür. Bu Kanun, Devletçe işletilecek madenlerle ilgili olarak daha önce özel kişilere verilmiş arama ruhsatnameleri ve işletme haklarının geri alınması usulünü düzenleyen genel bir kanun niteliğindedir. Kanun’un 1. maddesiyle Bakanlar Kurulu belirli bölgelerde belirli cins madenlerin Devletçe aranmasına ve işletilmesine bu madenlerle ilgili olarak daha önce gerçek kişilerle özel hukuk tüzel kişilerine verilmiş arama ruhsatnameleri ve işletme haklarının geri alınmasına karar vermeye yetkili kılınmıştır. Bu Kanun’a dayanılarak çıkarılan 4 adet Bakanlar Kurulu kararlarıyla bazı madenlerin devlet tarafından işletilmesine karar verilmiştir.  31.10.1978 tarihli ve 7/16681 no.lu kararname ile bir bölgedeki bor tuzlarının Etibank eliyle işletilmesi, 31.10.1978 tarih 7/16699 no.lu kararname ile 5 bölgedeki demir yataklarının Türkiye Demir Çelik İşletmeleri Kurumu eliyle işletilmesi, 31.10.1978 tarih 7/16682 no’lu ve 28.11.1978 tarih 7/16826 no.lu kararnamelerle de 11 bölgedeki kömür ve asfaltitlerin Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu eliyle işletilmesine karar verilmiştir.

2172 sayılı Kanun ve bu Kanun’a dayanılarak çıkarılan kararnamelerle, özel sektör tarafından işletilen madenlerin devletçe devralınması, Anayasa Mahkemesi tarafından mülkiyet hakkına aykırı bulunmamıştır (21.6.1979, E: 1979/1, K: 1979/30)[2]. Anayasa Mahkemesi bu kararında, madenlerin işletilmesi için özel sektöre ruhsat verilmesini yönetsel sözleşme olarak nitelendirmiştir. Mahkeme’ye göre bir kamu hizmeti niteliğinde olan maden arama ve işletme faaliyetinin özel teşebbüs eliyle veya onun katılmasıyla görülebilmesi, Devletin arama izni vermesi ya da Devletle özel teşebbüs arasında işletme konusunda bir “yönetsel sözleşme” yapılması şeklinde olmaktadır. Bunun doğal bir sonucu olarak yönetim hukukunun genel ilkelerine göre, yönetsel izin ve sözleşmelere yönetimce tek yanlı olarak her zaman son verilebilir. Ancak, maden işletmesinin Anayasa’nın 130. maddesinden kaynaklanan özgün nitelikleri ve özellikle işletmenin öğelerinden birini oluşturan maden rezervinin Devletin hüküm ve tasarrufunda bulunması nedeniyle burada yönetim hukukunun genel tümüyle uygulanmasına da olanak bulunmamaktadır.

Madenlerin işletme hakkının devletçe geri alınması, Anayasa Mahkemesi tarafından devletleştirme olarak kabul edilmemiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak değer tespit işlemlerinin devletleştirme kurumuna göre yapılmasına gerek olmadığı gibi işletmenin tüm aktif ve pasifleriyle birlikte devralınmasına da gerek bulunmamaktadır (21.6.1979, E: 1979/1, K: 1979/30)[3]. Anayasa Mahkemesine göre genel olarak bir özel teşebbüsün devletleştirilmesinde, işletmenin tüm aktif ve pasifinin devralınması zorunlu ise de, madenlerin aranma ve işletilmesinin, Devletçe yerine getirilmesi gereken kamu hizmeti niteliğinde olmaları ve bu alanda çalışan özel teşebbüslerin, Devletçe her zaman sona erdirilebilecek yönetsel izin ve sözleşmelere dayanmaları nedeniyle izin ya da sözleşmeyi sona erdiren Devletin, işletmenin tüm aktif ve pasifini değil, yalnızca maden arama ruhsatnamesi ve işletme hakkı ile ayrılmaz bir bütün oluşturan değerleri devralmasını doğal saymak gerekir. Bu bakımdan, peştamallık gibi maddesel varlığı bulunmayan ve madenin devletçe işletilmesinde kullanılması söz konusu olmayan değerlerin devralınmamasında Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmamaktadır. Ayrıca, maden işletmesinin öğelerinden birini oluşturan yer altındaki maden rezervi, Devletin hüküm ve tasarrufunda olduğundan, bunun saptanıp değerlendirilmesine olanak yoktur.

10.06.1983 tarihli ve 2840 sayılı “Bor Tuzları, Trona ve Asfaltit Madenleri ile Nükleer Enerji Hammaddelerinin İşletilmesini, Linyit ve Demir Sahalarının Bazılarının İadesini Düzenleyen Kanun” ile bor tuzları, uranyum ve toryum madenlerinin aranması ve işletilmesinin Devlet eliyle yapılacağı öngörülmüştür. Bu Kanun’un 2 nci maddesinde, “Bor tuzları, uranyum ve toryum madenlerinin aranması ve işletilmesi Devlet eliyle yapılır. Bu madenler için 6309 sayılı Maden Kanunu gereğince gerçek ve özel hukuk tüzelkişilerine verilmiş olan ruhsatlar iptal edilmiştir” hükmü yer almıştır.

04.06.1985 tarihinde kabul edilen 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 49. maddesinde “2840 sayılı Kanun hükümleri saklıdır. Ancak, bu Kanunun yürürlük tarihinden sonra bulunacak bor, trona ve asfaltit madenlerinin aranması ve işletilmesi bu Kanun hükümlerine tabidir. Bunların ihracına ait usul ve esaslar Bakanlar Kurulunca tesbit edilir.” hükmü yer almıştır. 3213 sayılı Kanun, 49. maddesi ile 04.06.1985 tarihinden sonra bulunacak bor madenlerinin işletilmesini, yeniden özel mülkiyet konusu yapmış, fakat bor ürünlerinin ihracatı konusunda sınırlama getirerek, ihracatın usul ve esasları konusundaki yetkiyi Bakanlar Kuruluna vermiştir. Ancak, söz konusu düzenleme, bu madenlerin işletilmesi konusundaki devlet tekelini ortadan kaldırmamıştır. Buna göre, 2840 sayılı Kanun’un verdiği tekel hakkı, Maden Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra da devam etmektedir.

3. Tabii Servet ve Kaynaklarla İlgili İşletme Faaliyetleri İçin
Kamulaştırma Yapılabilmesi

1982 Anayasası’nın 168. maddesinde tabii servet ve kaynaklarla ilgili faaliyetler için kamulaştırma yapılabileceğine dair bir hüküm yer almamaktadır. Ancak gerek Maden Kanunu ve gerekse Petrol Kanunu, maden ve petrol kaynaklarının işletilmesi için gerekli olan taşınmazların kamulaştırılmasına dair hükümler ihtiva etmiştir.

Petrol Kanunu’nun 87. maddesine göre petrol hakkı sahibi; arama işletme veya belge sahasında veya civarında petrol ameliyatı için lüzumlu olan arazinin kullanma hakkını, arazi özel mülkiyet konusu ise anlaşma veya kamulaştırma yolu ile iktisap edebilir. Anlaşmaya dayanan kullanma hakkı 3 yıldan fazla sürdüğü takdirde özel mülkiyet konusu arazinin maliki de petrol hakkı sahibinden bu arazinin kamulaştırılmasını isteyebilir. Kamulaştırılan arazinin mülkiyeti Hazineye, kullanma hakkı kamulaştırma bedelini ödeyen petrol hakkı sahibine ait olur.

5686 sayılı Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu’nun 12. maddesi de işletme faaliyetleri için kamulaştırma yapılmasını düzenlemektedir. Madde hükmüne göre arama ruhsatı sahibi, arama faaliyetleri yapılacak alanda, özel mülkiyete konu taşınmazın sahibi ile anlaşamaması halinde, idareye müracaat ederek irtifak hakkı talebinde bulunabilir. İşletme ruhsatı süresince sadece sondaj yerleri ve isale hattı, kaptaj gibi gerekli olan yerler için taşınmazın sahibi ile anlaşma sağlanamaz ise ruhsat sahibi, idareye müracaat ederek kamulaştırma veya irtifak hakkı talebinde bulunabilir. Talep, idarece incelenip değerlendirildikten sonra uygun bulunması halinde kamu yararı kararı alınır. İrtifak ve kamulaştırma işlemleri, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine göre yürütülür. İrtifak ve kamulaştırma bedelleri ve masrafları ruhsat sahibince ödenir. Kamulaştırılan taşınmaz, tapuya idare adına tescil edilip, faaliyetler devam ettiği sürece ruhsat sahibi adına tahsis edilir. Kamulaştırılan taşınmazın, faaliyetler için lüzum kalmadığının idarece tespiti halinde, Kamulaştırma Kanunu’nda öngörülen usûl ve esaslara göre belirlenecek rayiç bedeli ödenmek kaydıyla kamulaştırılan yerin eski sahibine iade edileceği hususu, ruhsat sahibi ve taşınmazın eski sahibine tebliğ edilir. Eski sahibinin taşınmazı altı ay içerisinde almak istememesi durumunda taşınmaz idareye kalır.

3213 sayılı Maden Kanunu, 46. maddesinde işletme faaliyeti için gerekli olan taşınmazların kamulaştırılabileceğini öngörmektedir. Maddenin ilk şeklinde “İşletme ruhsatı safhasında işletme sahası özel mülkiyete konu gayrimenkul, taraflarca anlaşma sağlanmaması halinde ruhsat sahibinin talebi üzerine Bakanlıkça 2942 sayılı Kanun hükümlerine göre kamulaştırılabilir.” hükmü yer almaktaydı.

Anayasa Mahkemesi bu fıkra ile ilgili olarak vermiş olduğu 22.9.1993 tarihli ve E: 1993/8, K: 1993/31 sayılı kararında[4] madencilik faaliyet için kamulaştırma yapılmasını Anayasa’nın 46. maddesine aykırı bulmamıştır. Anayasa Mahkemesine göre bu düzenlemedeki temel amaç doğal servetlerin ve kaynakların, bu arada madenlerin, ekonomik değerlere dönüştürülmesi ve ulusal gelire yeterince katkılarının sağlanmasıdır. Hiç kuşkusuz, bu tür bir hukuksal rejimin özünde, ulusal ekonomiyi güçlendirip kamusal hizmetlere akacak kaynakları zenginleştirme beklentisi ağırlık kazanacağından, kamu yararı vardır. Bu alandaki kamu yararı, bir yandan ekonomik gelişme ve büyümenin yasal dinamiğini, öte yandan hukuksallığın vazgeçilmez ölçü-normunu oluşturmaktadır. Bir başka anlatımla, devlete ait bulunan doğal servetlerin aranması ve işletilmesi hakkının kamudan özel sektöre devredilebilmesinin yasallığı, kamu yararının varlığıyla sınırlı ve geçerlidir. Bu nedenle, 3213 sayılı Maden Yasası’nın 46. maddesinin son fıkrasında, özel mülkiyet konusu taşınmazın satışı hakkında anlaşma sağlanamaması durumunda, işletme ruhsatı sahibi özel girişimci lehine ilgili Bakanlığın 2942 sayılı Kamulaştırma Yasası’nı uygulayabilme olanağının bulunması, kamu yararı dışında kabul edilebilir hiçbir nedene dayandırılamaz. Bu nedenle maden işletmeciliği için özel kişiler lehine olsa bile kamulaştırma yapılması 46. maddeye aykırı değildir.

Ancak Anayasa Mahkemesi kamulaştırılan taşınmazın kamulaştırma amacı ortadan kalktıktan sonra eski malikine iade edilmesine yönelik olarak Maden Kanunu’nun 46. maddesinde herhangi bir düzenleme yapılmamasını Anayasa’ya aykırı bulmuştur. Mahkemeye göre işletme ruhsatı konusu madenin tükenmesinin, ruhsat süresinin sona ermesinin ya da herhangi bir evrede maden alanının maden çıkarma amacı dışında kullanılmasının, dayanılan kamu yararı etkeninin haklılığını ve kabul edilebilirliğini de sona erdirmesi gerekir. Böyle bir durumun ortaya çıkmasıyla, taşınmazı gerçek kişiler ya da özel hukuk tüzelkişileri yararına kamulaştırılmış olan malikin, taşınmazını geri isteme hakkı doğmalıdır. Anayasa Mahkemesine göre geri alma istemine ilişkin eksikliği giderici bir düzenlemenin, 3213 sayılı Kanun’un 46. maddesinde yer almasının hukuksal zorunluluğu şu noktada ortaya çıkmaktadır: Mülkiyeti Devlete ait araziler üzerinde de gerçek kişiler ya da özel hukuk tüzelkişileri lehine işletme ruhsatı verilebilir. Ancak, taşınmazın mülkiyeti yine Devlette kalır. Oysa, itiraz konusu kural uyarınca özel mülkiyetteki taşınmazların aynı amaçla kamulaştırılması sonunda mülkiyet hakkı, yararına kamulaştırma yapılan işletme ruhsatı sahibi gerçek kişi ya da özel hukuk tüzelkişisi adına tescil edilir. Bu durum ise, kamulaştırma amacından sapmalara, dolayısıyla mülkiyet hakkının özüne dokunan sınırlamalara yol açar. Bu anlamda, kamulaştırılan taşınmazın eski malike geri verilmemesi mülkiyet hakkına da aykırılık oluşturur. Daha önce de belirtildiği üzere, Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik kararlarına göre, taşınmaz malikinin kamulaştırma yolu ile değiştirilmesinin nedeni, kamu yararının karşılanması zorunluluğunun, özel mülkiyet hakkının korunmasından daha üstün tutulmasıdır. Buna göre kamulaştırma yapıldıktan ve işin niteliği bakımından belli süre içinde taşınmaz malın kamu yararının gerektirdiği yönde kullanılmaya başlanılmamış olması durumunda kamu yararının zorunlu kıldığı gereksinimin kalmamış ya da gerçekleşmemiş olması sonucu doğmakta ve dolayısıyla kamulaştırmayı haklı gösteren neden ortadan kalkmış bulunmaktadır. Bu durumda özel mülkiyet hakkının korunmasını engelleyen neden ortadan kalkınca taşınmazın önceki malike geri verilerek mülkiyet güvencesi kuralına uyulması zorunluğu belirmektedir.

Kamulaştırmada, bir yanda kamunun yararı, diğer yanda kamulaştırılan taşınmaz malikinin hakları vardır. Bundan dolayı mülkiyet hakkının anayasal güvenceye bağlandığı bir hukuk düzeninde kamulaştırma yetkisi kullanılırken, karşılıklı hak ve yararların bağdaştırılması gerektiğine kuşku yoktur. Çok ayrık bir yöntem olarak uygulanan gerçek kişi ya da özel hukuk tüzelkişisi yararına kamulaştırmada, özel mülkiyet konusu bir taşınmazın kamu gücü kullanılarak özel kişiler arasında el değiştirilmesinin nedeni, işletme ruhsatı sahibi özel girişimcilerin yararlarının, taşınmaz maliklerinin kişisel yararlarından üstün tutulması biçiminde algılanamaz. Burada ancak, işletme ruhsatı sahibi kişiler eliyle yürütülen belli süreli maden işletme çalışmaları konusunda gerçekleştirilecek kamu yararının karşılanması gereksiniminin, eski malikin yararından üstün tutulması söz konusudur. Bu yöntemle kamulaştırılan özel mülkiyete konu taşınmaz, başka bir kamu hizmetine de özgülenemeyeceğinden, işletme ruhsatı sahibinin mülkiyetine geçecektir. Bu durumda, taşınmazın işletme ruhsatı sahibi adına kamulaştırılması yapıldıktan sonra, kamulaştırma amacının sona ermesiyle ya da daha kârlı görülen amaç dışı bir kullanıma açılmasıyla, kamu yararı koşulu da hukuksal varlığını yitirmiş olacaktır.

Kamulaştırma Kanunu’nun 23. maddesinde öngörülen kimi koşulların gerçekleşmesi durumunda önceki malike tanınan taşınmazı geri alma hakkı, Maden Kanunu’nun 46. maddesi gereğince üçüncü kişiler yararına yapılan kamulaştırmalarda da bu tür kamulaştırmanın niteliğine uygun biçimde öncelikle düzenlenmelidir.

İtiraz konusu kuralda, maden işletme ruhsatı sahibi gerçek kişiler ya da özel hukuk tüzelkişileri yararına yapılan kamulaştırma sonunda, taşınmaz özel hukuk kişilerinin adına tescil edilmektedir. Onların mülkü olmaktadır. Bu sonuç, taşınmazın kamu yararı kalmamış olsa da kamulaştırma amacının dışında kullanılmasını olanaklı kılmakta, önceki malîkin ve kamu yönetimleri adına yapılan kamulaştırmalarda geçerli olan ölçüde, koşulları yasayla belirlenmesi gereken taşınmazını geri alma hakkının bulunmaması nedeniyle mülkiyet hakkı güvencesinin ihlâline yol açmaktadır.

Bu düzenleme mülkiyet hakkının özüne dokunduğu için Anayasa’nın 13. maddesine de aykırıdır. Çünkü, kamulaştırma amacının herhangi bir evrede sona ermesi ya da maden işletme ruhsatı kapsam ve konusu dışında daha kârlı projelere dönüştürülmesi durumunda, önceki malikin taşınmazını geri alma hakkının, Kamulaştırma Kanunu’nun 23. maddesi kapsamında, gerçek kişiler ya da özel hukuk tüzelkişileri adına yapılan kamulaştırmalarda da geçerli olabileceği itirazlı kuralda öngörülmemiştir. Oysa, Anayasa’nın 13. maddesinin ikinci fıkrasına göre, temel hak ve özgürlüklerle ilgili genel ve özel sınırlamalar öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz. Aksine bir durumda, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun düşmeyen bir sınırlamayla, anayasal güvence altındaki mülkiyet hakkının özüne dokunulmuş olur.

[1] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 14.1.1980/16869

[2] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 14.1.1980/16869

[3] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 14.1.1980/16869

[4] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 16.04.1994/21907

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.