AİHM Kararlarının Uygulanması

AİHM kararlarının etkin şekilde uygulanması, hem Sözleşme’nin temel hedefi olan insan haklarının korunması yönünde önemli faydalar sağlamakta, hem de Mahkeme’nin iş yükünün artmasını önlemektedir.

Sözleşmenin 46. maddesine göre Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkeme’nin kesinleşmiş[1] kararlarına uymayı taahhüt ederler. Bu kararların uygulanmasını denetlemek Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin görevidir. Bundan dolayı Mahkeme’nin kesinleşmiş kararı, kararın uygulanmasını denetleyecek olan Bakanlar Komitesi’ne gönderilir.

Ancak, Sözleşmeye taraf devletlerde kesin hüküm kavramı yerleşmiş olduğundan Mahkemenin kesinleşmiş kararları, ulusal mahkemeler tarafından verilen kararları ya da ulusal makamlar tarafından yapılan işlemleri kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Zaten Sözleşme’nin 41. maddesinde Mahkeme’nin Sözleşme’nin ihlal edildiğini tespit etmesinden bahsedildiği için ihlal kararının, iç hukukta doğrudan etki doğurmaması normaldir.

Mahkeme kararı, diğer devletler açısından yol gösterici nitelikte olmakla beraber, sadece davanın tarafları açısından sonuç doğurur (Akkan, 2010: 7). Bu anlamda sorumlu devlet Mahkeme kararını uygulamak getirmek zorundadır.

Mahkeme’nin kesinleşmiş kararlarının uygulanmasının takibi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin yetkisindedir. Bakanlar Komitesinin, Mahkeme kararlarının yerine getirilmesinde dikkate alacağı bazı hususlar Bakanlar Komitesi yerine görev yapan Delegeler Komitesi’nin 10.01.2001 tarihli 736. toplantısında kararlaştırılmıştır. Buna göre;

“Bakanlar Komitesi,

1- Mahkeme tarafından hükmedilmiş adil tazminatın, varsa kanunu faiziyle birlikte, ödenip ödenmediğini, karara uymak için ilgili devletin gerekli yolları seçmedeki takdir hakkını da göz önünde bulundurarak ve gerekiyorsa,

2- İhlalin sona erdirilmesi ve mağdur tarafın, Sözleşme’nin ihlalinden önceki durumuna, mümkün olduğunca kavuşturulması için alınması gerekli bireysel tedbirlerin alınıp alınmadığını,

3- Tespit edilen ihlallerin benzerlerinin engellenmesi veya devam eden ihlallere son verilmesi için genel tedbirlerin kabul edilip edilmediğini,

İnceleyecektir.” (Akkan, 2010: 9)

Bakanlar Komitesi, Mahkeme kararını yerine getirilmesi amacıyla davalı devlete bir bildirimde bulunurken, kararın nasıl yerine getirileceğine ilişkin herhangi bir öneride bulunmamaktadır (Akkan, 2010: 7). Aynı şekilde Mahkeme’de kararlarında sadece ihlale ve tazminata hükmetmekte, kararının ne şekilde uygulanacağı konusunda ayrıntılı ifadelere yer vermemektedir. Mahkemenin kesinleşmiş kararlarının ne şekilde uygulanacağı sorumlu devletin takdirindedir. Bir başka ifade ile Sözleşmeci devletler Mahkemenin ihlale hükmettiği kararı yerine getirecekleri vasıtaları seçmekte özgürdürler. Sözleşmeye taraf devletlerin Sözleşme uyarınca birincil yükümlülükleri olan, garanti altına alınan hak ve özgürlükleri sağlamaya bağlanan seçim serbestîsinin bir yansımasıdır (AİHM’nin Brumarescu/Romanya kararı, Çev: Seymenoğlu, 2001).

Fakat bu konuda iki hususa dikkat etmek gerekir. İlk olarak AİHM kararlarının ne şekilde yerine getirileceğine ilişkin takdir hakkı, sorumlu devletlere Mahkeme kararlarını yerine getirip getirmeme konusunda bir takdir hakkı vermez. Mahkeme kararları yerine getirilmek zorundadır. Kararın yerine getirilmemesinin ciddi yaptırımları söz konusudur. Avrupa Konseyi Statüsünün 8. maddesine göre “Avrupa Konseyi’nin üçüncü madde hükümlerini ciddi surette ihlal eden, her üyesi temsil hakkından bir müddet için mahrum edilebilir ve Bakanlar Komitesi tarafından yedinci maddedeki şartlar dahilinde Konsey’den çekilmeye davet edilebilir. Bu davet nazarı itibara alınmadığında Komite, bizzat Komite’nin tayin edeceği tarihten itibaren bahis mevzuu üyenin artık Konsey’e mensup olmadığına karar verebilir.” Bu madde gereğince, AİHM’nin kararlarının yerine getirilmemesi durumunda, Bakanlar Komitesi sorumlu devleti Konsey üyeliğinden çekilmeye davet edebilir, bu davetin gereği yerine getirilmezse, Bakanlar Komitesi sorumlu devletin Konsey üyeliğini sonlandırabilir. Fakat Konsey bugüne kadar bu yaptırımlara başvurmamıştır (Cengiz, 2008: 346).

İkinci olarak Mahkeme, Assanidze/Gürcistan davasında sadece ihlale hükmetmekle yetinmemiş, sorumlu devletin Mahkeme kararını ne şekilde yerine getireceğini de açıkça karara bağlamıştır (Akkan, 2010: 8). Aynı şekilde Mahkeme 01.03.2011 tarihli Kaba/Türkiye kararında Mahkeme kararının yerine getirilmesi açısından en uygun çözümün Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kararının bozulması ya da başka bir yolla ortadan kaldırılması ve başvuranlar talep ederse yargılamanın AİHS’nin 6/1 maddesinin gereklerine uygun olarak yeniden başlatılması olduğuna karar vermiştir. Aynı durum Mehmet ve Suna Yiğit/Türkiye davası için de geçerlidir.

Sözleşme’ye taraf devletler de kesinleşmiş kararların uygulanması bağlamında hayata geçirdikleri yeni yasal ve idari düzenlemeler ile aldıkları diğer önlemleri (buna tazminatın başvurucuya ödenmesi de dahildir) Bakanlar Komitesi’nin bilgisine sunmakla yükümlüdürler (Cengiz, 2008: 345). Bakanlar Komitesi de üye devletlerin AİHM kararlarının uygulanması konusundaki faaliyet ve çabaları konusunda kararlar yayınlamaktadır.

Avrupa Konseyi Statüsünün 8. maddesine göre “Avrupa Konseyi’nin üçüncü madde hükümlerini ciddi surette ihlal eden, her üyesi temsil hakkından bir müddet için mahrum edilebilir ve Bakanlar Komitesi tarafından yedinci maddedeki şartlar dahilinde Konsey’den çekilmeye davet edilebilir. Bu davet nazarı itibara alınmadığında Komite, bizzat Komite’nin tayin edeceği tarihten itibaren bahis mevzuu üyenin artık Konsey’e mensup olmadığına karar verebilir.” Bu madde gereğince, AİHM’nin kararlarının yerine getirilmemesi durumunda, Bakanlar Komitesi sorumlu devleti Konsey üyeliğinden çekilmeye davet edebilir, bu davetin gereği yerine getirilmezse, Bakanlar Komitesi sorumlu devletin Konsey üyeliğini sonlandırabilir. Fakat Konsey bugüne kadar bu yaptırımlara başvurmamıştır (Cengiz, 2008: 346).

Mahkeme’nin kesinleşmiş kararlarının yerine getirilmesi konusunda; eski halin iadesi, tazminat ya da yeniden yargılanma gibi seçenekler akla gelmektedir.

1. Eski Halin İadesi

Mahkeme kararının yerine getirilmesinin en uygun yolu eğer mümkün ise, eski halin iadesinin sağlanmasıdır. Çünkü Sözleşmeci Devlet Sözleşmeye aykırı tasarrufları ortadan kaldırmak ve tasarrufun yapılmasından önceki durumu yeniden ihya etmek zorundadır (Ünal, 1994: 63). Bir başka ifadeyle, aleyhine ihlal kararı verilen devlet, ihlalin tüm sonuçlarını kaldırmakla ve mümkün olduğu kadar ihlal öncesi durumu tesis etmekle (restitutio in integrum) yükümlüdür.

Bakanlar Komitesi yerine görev yapan Delegeler Komitesi’nin 10.01.2001 tarihli 736. toplantısında alınan karara göre Bakanlar Komitesi, ihlalin sona erdirilmesi ve mağdur tarafın, Sözleşme’nin ihlalinden önceki durumuna, mümkün olduğunca kavuşturulması için alınması gerekli bireysel tedbirlerin alınıp alınmadığını incelemekle yükümlüdür.

Mahkeme de, bu konuda Papamichalopoulos/Yunanistan davasında şu kararı vermiştir: “Sözleşme’nin ihlal edildiğine ilişkin bir karar sorumlu devlete, ihlale son verme ve ihlalin sonuçlarını ihlalden önceki duruma geri getirecek şekilde tazmin etme hukuki yükümlülüğünü yükler” (Akkan, 2010: 8). Örneğin devlet bir taşınmaza haksız yere el koymuş ise AİHM’nin ihlal kararı üzerine, kamusal bir sakınca olmadığı takdirde, söz konusu taşınmazı iade etmek durumundadır.

Ancak ihlalin yapısı eski halin iadesi (restitutio integrum) için elverişli değilse ya da iç hukuk buna cevaz vermiyorsa veya kısmen cevaz veriyorsa Mahkeme Sözleşme’nin 41. maddesi gereği tazminata hükmedebilmektedir.

2. Yargılamanın Yenilenmesi

Daha önce de vurgulandığı üzere mahkemenin ihlal yönünde verdiği kararlar iç hukukta kendiliğinden sonuç doğurmaz ve iç hukuk açısından kesin hüküm niteliği kazanmış yargı kararlarını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Üstelik pek çok durumda da tazminat ödenmesi bile, ihlaline karar verilen durumun telafisini sağlamamaktadır.

Özellikle adil yargılanma hakkının ihlaline karar verildiği durumlarda mağdurun cezasının infazına devam edilmesi durumunda, mağdura sadece tazminat ödenmesi gerçek anlamda bir çözüm sağlamamaktadır.

Bundan dolayı Sözleşme’ye taraf pek çok devlet AİHM’nin ihlal kararını, yargılamanın yenilenmesi nedeni olarak kabul etmektedir. Örneğin Avusturya, Lüksemburg, Norveç ve İsviçre açısından AİHM tarafından verilen ihlal kararları, yargılamanın yenilenmesi nedenidir.[2]  

Ülkemizde de Avrupa Birliğine uyum sürecinde gerek idari gerekse adli yargı mevzuatında yapılan düzenlemelerle, AİHM tarafından verilen ihlal kararları yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak kabul edilmiştir.

Örneğin 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 53. maddesine 5/07/2003 tarihli ve 4928 sayılı Kanun’un 6. maddesiyle eklenen (ı) bendi ile; idari yargı mercilerince verilen hükmün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin veya eki protokollerin ihlali suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması yargılamanın yenilenmesi nedeni sayılmıştır. (ı) bendine göre yapılacak yargılamanın yenilenmesi taleplerinde başvuru süresi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıldır. Bu süreler, dayanılan sebebin istemde bulunan yönünden gerçekleştiği tarihi izleyen günden başlatılarak hesaplanır.

Benzer bir düzenleme 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda yapılmıştır.  Söz konusu Kanun’un 445. maddesinin 1. fıkrasına 23.01.2003 tarihli ve 4793 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle eklenen 11 no’lu bende göre hükmün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin veya eki protokollerin ihlali suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması yargılamanın yenilenmesi nedenidir.

Kanun’un 447. maddesine 23.01.2003 tarihli ve 4793 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle eklenen 3. fıkra hükmüne göre AİHM’nin ihlal kararı üzerine yapılacak yargılamanın yenilenmesi taleplerinde süre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıldır.

Benzer bir düzenleme 1086 sayılı Kanun’u yürürlükten kaldıran 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 375. maddesinde yer almıştır. Maddenin (i) bendine göre kararın, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlali suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması yargılamanın iadesi nedenidir.

AİHM tarafından verilen ihlal kararları ceza yargılamasında da, yargılamanın yenilenmesi nedenidir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesinin (f) bendine göre ceza hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin ve hükmün bu aykırılığa dayandığının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması halinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde yargılamanın yenilenmesi istenebilir.

3. Tazminat

Sözleşmenin 41. maddesi, bir devletin müdahalesi nedeni ile zarar gören tarafa ödenmesi gereken tazminatı düzenlemektedir. 41. maddeye göre Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve sorumlu devletin iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.

Bu konuda şu yazımıza bakabilirsiniz: AİHM Tarafından Tazminata Hükmedilmesi

4. Mevzuat Değişikliği

AİHM’nin ihlal kararları, iç hukuka ilişkin mevzuat konusunda kendiliğinden sonuç doğurmaz. Bir başka ifadeyle ihlal kararı, ihlale neden olayı düzenleyen iç hukuk mevzuatının kendiliğinden yürürlükten kalkmasına neden olmaz.

Bunun yanı sıra Sözleşme’nin taraf devletlere AİHM kararlarını uygulama yükümlülüğü getiren 46. maddesi de Sözleşme’nin iç hukuka yansıtılmasını zorunlu kılmaz. 

Her ne kadar AİHM İrlanda/Birleşik Krallık kararında Sözleşme’nin iç hukuka yansıtılmasının Sözleşme’yi hazırlayanların niyetini daha iyi yansıtacağını ifade etmişse de genel kabul edilen görüşe göre taraf devletlerin bu yönde bir yükümlülükleri bulunmamaktadır (Arslan, 2000: 275).

Ancak bir uygulamanın AİHM tarafından sürekli olarak mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirildiği durumlarda, Sözleşme’ye taraf devletten, mevzuatını Sözleşme’ye uygun hale getirmesi beklenmektedir. Bakanlar Komitesi yerine görev yapan Delegeler Komitesi’nin 10.01.2001 tarihli 736. toplantısında alınan karara göre Bakanlar Komitesi, tespit edilen ihlallerin benzerlerinin engellenmesi veya devam eden ihlallere son verilmesi için genel tedbirlerin alınıp alınmadığını inceleyecektir (Akkan, 2010: 9).

Bundan dolayı mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirildiği durumlarda üye ülkeler genellikle mevzuat değişikliğine gitmektedirler. AİHM ihlal kararlarının istikrar kazandığı konularda mevzuat değişikliği yapılması, hem sorumlu devlete yönelik dava sayısını azaltması hem de AİHM’nin iş yükünü önemli ölçüde hafifletmesi bakımından önem taşımaktadır.

AİHM tarafından verilen ihlal kararları Türk hukukunu da etkilemiştir. Bu kapsamda bazı kanunlarda değişiklikler yapılmıştır. Örneğin AİHM’nin kamulaştırma bedellerinin geç ödenmesi konusunda verdiği ihlal kararları ve Avrupa Birliğine uyum çalışmaları kapsamında Anayasa’nın 46. maddesi yeniden düzenlenerek geç ödenen kamulaştırma bedellerine kamu alacakları için uygulanan en yüksek faiz oranının uygulanması benimsenmiştir. Maddenin son fıkrasına göre “…herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanır.”[3]

Ayrıca Türkiye’nin güneydoğusunda yaşanan çeşitli olaylar nedeni ile AİHM tarafından verilen ihlal kararları doğrultusunda 17.07.2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kabul edilmiştir.

Bunun yanı sıra Kamulaştırma Kanunu’nun 38. maddesinin uygulanmasından kaynaklanan ve AİHM tarafından mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirilen sorunları çözebilmek amacıyla Kamulaştırma Kanunu’na 8/06/2010 tarihli ve 5999 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle eklenen geçici 6. maddeyle, taşınmazlarının mülkiyeti kamu idarelerine geçirilen maliklere tazminat hakkı tanınmıştır.

AİHM’nin mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin kararları nedeniyle iç hukukumuzda yapılan bir diğer değişiklik, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesine 5841 sayılı Kanun’la eklenen cümleyle, 10 yıllık zamanaşımı süresinin kamu malları için de geçerli olacağının hüküm altına alınmasıdır. 5841 sayılı Kanun’la 12. maddeye eklenen cümle ile 10 yıllık hak düşürücü sürenin “iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızın” tüm taşınmazlar hakkında uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.

Ayrıca, 5841 sayılı Kanun ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen geçici 10. madde ile “3402 sayılı Kanun’un 12 nci maddesinin üçüncü fıkrası hükmü, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır.” hükmü getirilmiştir.

5841 sayılı Kanun’un genel gerekçesinde 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinde yer verilen 10 yıllık hak düşürücü sürenin taşınmaz malın niteliğine bakılmaksızın, özel mülkiyete konu olsun veya olmasın, devletin hüküm ve tasarrufundaki taşınmazları da kapsayacak biçimde düzenlenmiş olduğu, bu durumun Kanun’un gerekçesinde de açıkça belirtildiği, buna rağmen, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından on yıllık hak düşürücü sürenin, devletin hüküm ve tasarrufunda olduğu iddia olunan taşınmazlar yönünden işlemeyeceğinin, bu taşınmazlar için 10 yılı aşkın süre geçse dahi her zaman davaya konu edilebileceğinin kabul edildiği belirtilmiştir. Gerekçeye göre Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesinde yer alan “Tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur” hükmüne rağmen Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun uygulaması nedeniyle 10 yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra tapudaki kayda güvenerek taşınmaz edinen iyi niyetli kişilerin tapuları zaman sınırlaması olmaksızın iptal edilerek taşınmazları ellerinden alınmaktadır. Bu uygulama ise, tapuya güvenerek taşınmaz satın alan iyi niyetli kişilerin tapularının herhangi bir bedel ödenmeksizin iptaliyle sonuçlandığından bu durum tapuya güven ilkesini işlemez hale getirmekte ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesini ihlal ettiğinden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Türk Devleti aleyhine ihlal kararı verilmesine sebep olmaktadır.

[1] AİHM kararlarının kesinleşmesi Sözleşme’nin 44. maddesinde düzenlemiştir. Buna göre, Büyük Dairenin verdiği kararlar kesindir. Daire kararları ise taraf devletlerin, davayı Büyük Daire’ye götürülmeyeceğini beyan etmeleri veya karardan itibaren 3 ay içinde davanın Büyük Daire’ye götürülmemesi, son olarak da Büyük Daire istemi reddederse karar kesinleşmektedir.

[2] AİHM tarafından verilen ihlal kararlarının yargılamanın yenilenmesi nedeni olması açısından Avrupa ülkelerinin durumu için bkz. Ünal, Ş. (2000) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının Türk İç Hukukuna Etkileri, Anayasa Yargısı Dergisi, Yıl: 2000, Cilt: 17 s: 63-85, s:63

[3] Fakat Kamulaştırma Kanunu’nda Anayasa’nın 46. maddesine paralellik sağlamak amacı ile yapılması gereken değişiklikler yapılmamıştır. Kamulaştırma Kanunu’nda geç ödeme halinde uygulanacak faiz oranı hakkında hüküm bulunmadığı gibi taksitle ödeme halinde de (Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen) kamu alacakları için uygulanan en yüksek faiz oranı değil, devlet borçları için uygulanan en yüksek faiz oranı uygulanacaktır. Kamulaştırma Kanunu’nun 3. maddesindeki bu hükmün Anayasa’nın 46. maddesine aykırı olduğu gayet açıktır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.