AİHM Tarafından Mal ve Mülkün Kullanımının Kontrol Edilmesi Olarak Kabul Edilen Durumlar

Mal ve mülkün kullanımının kontrolü mülkiyet hakkına yapılan müdahale türlerinden birisidir. Bu konuda şu yazımıza bakabilirsiniz: AİHS Kapsamında Mülkiyet Hakkına Müdahale Şekilleri-3: Mal ve Mülkün Kullanımının Kontrol Edilmesi

AİHM tarafından mal ve mülkün kullanımının kontrolü olarak değerlendirilen çeşitli durumlar aşağıda incelenmiştir.

1. Kamu Alacağı Nedeniyle Özel Mülkiyette Bulunan Mallara El Konulması

Vergi borçlarını tahsil etmek için kişilerin mülkiyetinde bulunan mallara devlet tarafından el konulması üçüncü kural kapsamında değerlendirilmektedir. Üçüncü kuralın bu yönünün uygulanmasına iyi bir örnek Gasus Dosier und Fordertechnik/Hollanda davasıdır. Burada bir Alman firması bir Hollanda firmasına mal tedarik etmiştir, ancak taraflar alıcı firma malların bedeli ödeyinceye kadar satıcı firmanın bunların mülkiyetini elinde tutacağı konusunda anlaşmıştır. Satış bedelinin satıcının eline geçmesinden önce, Hollandalı alıcının ödenmemiş vergi borcu olduğu gerekçesiyle Hollanda vergi yetkilileri mallara el koymuştur. Alman satıcı Hollanda yetkilileri tarafından mallara el konulmasının Ek l No’lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca mülkiyet hakkının ihlali anlamına geldiğini iddia etmiştir. AİHM, mallara el konulmasının devletin vergi toplama mekanizmalarının bir parçası olduğu gerekçesiyle davanın mal ve mülkün kullanımının kontrolünü düzenleyen üçüncü kurala göre ele alınması gerektiğine karar vermiştir.

2. Malların Zapt ve Müsadere Edilmesi

Zapt, özel mülkiyette bulunan mallara çeşitli nedenlerle (suç işlemek amacı ile kullanıldığı, suçtan elde edildiği, ülkeye kaçak olarak sokulduğu, genel ahlaka aykırı olduğu vb.) geçici olarak el konulmasıdır. Müsadere ise bu malların mülkiyetinin kamu üzerine geçirilmesidir. AİHM içtihatlarına göre çeşitli nedenlerle zapt edilen (geçici olarak el konulan) malların durumu Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci fıkrası (üçüncü kural) kapsamına girmektedir.

Örneğin AİHM Raimondo/İtalya (1994) davasında, hakkında ceza soruşturması açılan kişinin bazı malları hakkında uygulanan el koyma (zapt) tedbirinin üçüncü kural kapsamına girdiğini tespit etmiştir.

El koyma tedbiri, başvurucuyu Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci fıkrası anlamında mülkiyet hakkından yoksun bırakmayıp ikinci fıkraya göre mülkiyetin kullanmasını engellemektedir.

Mahkeme bu davada şunları vurgulamıştır: “İtalya’daki içtihada göre, bu davada söz konusu olduğu gibi bir el koyma, geriye alınamaz bir karar verilene kadar, mülkiyetin Devlet’e devredilmesi gibi bir etkiye sahip olamazdı. Bu durumda böyle bir karar yoktu çünkü Bay Raimondo 16 Ekim 1985 tarihli Catanzaro Bölge Mahkemesi’nin kararına itiraz etmişti. Bu nedenle, burada da, 1. madde’nin 2. fıkrası geçerlidir.”

Vendittelli/İtalya davasında da Mahkeme, ceza yargılaması prosedürü kapsamında gerçekleştirilen el koymaların mal ve mülkten yoksun bırakma niteliği taşımadığına, bunun mülkiyetin kullanımının kontrol edilmesi olarak değerlendirilmesi gerektiğine karar vermiştir.

Müsadere işleminin hangi kural kapsamına gireceği konusu ise davadan davaya değişmektedir. Mahkeme Handyside/Birleşik Krallık davasında (İHAMİ; 2011/f) müsadere işleminin hangi müdahale türüne gireceği konusunun olaydan olaya farklılık göstereceğini ifade etmiştir.

Eğer müsadere işlemi belli durumların önlenmesi ya da belirli politikaların uygulanması amacı ile yapılıyor ise, üçüncü kural kapsamına girmektedir. Bunların ayırt edici özelliği el koyma ve müsadere işlemlerinin mülkiyeti elde etmek amacıyla değil, belirli bir politikayı uygulamak amacıyla yapılıyor olmalarıdır. Örneğin ülkeye belirli malların sokulmasının yasaklanması ve bu malların yasa dışı yollardan ülkeye sokulurken yakalanması üzerine el konulması AİHM tarafından Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci fıkrası anlamında mülkiyetin kontrol edilmesi olarak telakki edilmektedir.

Mahkeme, Agosi/Birleşik Krallık davasında (Çev: Doğru, 2010/k) ülkeye sokulması yasak olan malların kaçak yollardan ülkeye sokulmaya çalışılırken yakalanması üzerine bu mallara el konulmasının Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci fıkrası anlamında mülkiyetin kullanımının kontrol edilmesi anlamına geldiğine karar vermiştir.

AİHM Handyside/Birleşik Krallık davasında (İHAMİ; 2011/f) genel ahlaka aykırı bulunan bir yayının yetkili makamlarca toplatılmasının ve daha sonra imha edilmesinin Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci paragrafı anlamında mülkiyetin kullanımının kontrolü niteliğinde olduğuna karar vermiştir. Bu olayda Başvurucu Richard Handyside tarafından yayınlanan Küçük Kırmızı Ders Kitabı isimli ders kitabının 1069 adet nüshasına, hakkında yapılan şikayetler üzerine kitabın yayın ve satışıyla ilgili broşürler, posterler, kartlar ve yazışmalarla birlikte incelenmek üzere el konulmuştur. AİHM bu davada el koymanın (zapt) müdahale türlerinden hangisinin kapsamına girdiğini belirlemeye çalışmıştır. Mahkemeye göre el koyma “mülkiyetten yoksun bırakma” kapsamına girmemektedir. Çünkü şikayet edilen el koyma geçicidir. El koyma, başvurucunun, malikliğini sürdürdüğü mal ve mülkünü belirli bir süre dilediği gibi kullanabilmesini önlemekten başka bir şey değildir; hakkında açılan dava beraatla sonuçlandığında, onları geri alacaktır. Bu koşullarda Mahkeme, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. fıkrasının ikinci cümlesinin, bu davada uygulama yeri bulunmadığı kanaatine varmıştır. Buna göre el koyma, mülkiyetin kullanımının kontrolü ile ilgili olup, üçüncü kuralın kapsamına girmektedir.

Buna karşılık el koyma ve müsadere işlemi belli durumların önlenmesi ya da belirli politikaların uygulanması amacı ile yapılmıyorsa, yani amaç bir politika uygulamak değil de, mülkiyeti elde etmek ise ikinci kuralın uygulanması gerekir.

3. İmar Hukuku Kapsamındaki Müdahaleler

Günümüzde planlı gelişmenin temel araçlarından biri sayılan imar planları, getirdikleri hükümler ve kısıtlamalar nedeniyle aynı zamanda en çok tartışmaya neden olan konuların da başında gelmektedir. Bu kapsamda özellikle imar planında getirilen kullanım kararları nedeniyle uygulanan inşaat yasakları dava konusu yapılmaktadır. Bunun yanı sıra devletler, çevrenin korunması ve sağlıklı yapılaşmanın sağlanabilmesi amacıyla gerek imar mevzuatı ve gerekse imar planları vasıtasıyla çeşitli önlemler alabilmektedirler. Bu kapsamda kişilerin kendi arazilerinde yapacakları yapılar için inşaat ruhsatı ve yapı kullanma izni zorunluluğu getirilmekte, ayrıca yapılacak yapının imar mevzuatına ve imar planlarına uygun olması gerekmektedir.

Planlama ve kentleşme konusunda alınan bu önlemler, 3. kural kapsamında mülkiyetin kullanımının kontrolü olarak değerlendirilmelidir. Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci paragrafıyla devlete tanınan mülkiyetin kullanımının kontrol edilmesi şeklindeki yetki, imar planları konusunu da kapsamaktadır. Çünkü imar planlarını hem taşınmazın belirli bir amaçla (konut, ticaret, sanayi gibi) kullanılmasını zorunlu kılmakta, hem de bu taşınmazlar üzerinde inşaat yapılmasını inşaat ruhsatına ve yapı kullanma iznine tabi kılmaktadır. Mahkeme, Charpman/Birleşik Krallık davasında başvurucunun idareden izin almaksızın kendisine ait arazi üzerinde karavanı içerisinde yaşamını sürdürmesine ilişkin yasaklamanın mülkiyetin kullanımının kontrolü anlamına geldiğine dikkat çekmiştir (Dağlı, 2007: 68). Mahkeme, Gallego Zarfa/ İspanya davasında işyeri açma ruhsatı verilmesinin belirli şartlara bağlanmasını mülkiyetin kullanımının kontrolü olarak nitelendirmiştir.

Mahkeme, inşaat yasaklarını da “mülkiyetin kullanmanın kontrolü” olarak görmektedir (AİHM’nin Sporrong ve Lönnroth/İsveç kararı, Doğru, 2011/a). Mahkeme inşaat yasakları nedeni ile açılan Allan Jacobbson/İsveç davasında da üçüncü kuralın geçerli olduğunu ifade etmiştir. Bu davada başvurucu 1974 yılında bir mülk satın almıştır. Bu arazi bir imar uygulama planı kapsamına girmektedir. Bu plana göre, söz konusu arazinin belirli bir bölümüne yeterli su ve kanalizasyon tesisi sağlanmadıkça, hiç bir inşaat yapılamaz. Arazi ayrıca, belediye imar planı hazırlanıncaya kadar çeşitli sürelerle inşaat yasaklarına tabidir. Başvurucu, arazinin ikiye bölünmesine izin verilmesi için, inşaat yasağından muaf tutulmak ve ikinci bir ev yapmak üzere izin verilmesi için birçok kez idari makamlara başvurmuş, ancak olumlu sonuç alamamıştır. Böylece taşınmazın bulunduğu bölgede 13 yıldır yapılaşma yasağı sürmüştür. Başvurucu İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’na başvurarak, mülkiyet hakkının, mahkemeye başvurma hakkının ve etkili bir hukuk yoluna başvurma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkeme’ye göre, başvurucunun taşınmazı kamulaştırmaya veya zorunlu satışa tabi tutulmamıştır. Olayda sadece imar uygulama planının hazırlanması sürerken yapılaşma yasağı getirilerek, ikinci fıkraya göre mülkiyetin kullanılması kontrol altına alınmıştır. Bu nedenle burada üçüncü kural uygulanacaktır.

4. Kira Kontrolleri

AİHM içtihatlarına göre devlet tarafından uygulanan kira kontrolleri (kira bedellerinin yasa yada idari düzenlemeler ile sınırlandırılması) Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin 2. paragrafı kapsamında mülkün kullanımının kontrolü anlamına gelmektedir.

Bu konuya güzel bir örnek Mellacher ve Diğerleri/Avusturya davasıdır. Kısaca özetlemek gerekir ise bu davaya konu olan olayda başvurucuların mülkiyetinde bulunan ve 1978 yılında yapılan sözleşme ile kiraya verilen taşınmazın kira bedeli 1981 yılında çıkarılan bir yasa ile kiracılar lehine düşürülmüştür.

AİHM, kira bedelinin yasa ile düzenlenmesi yönündeki bu tedbirlerin ne hukuki ve ne de fiili bir kamulaştırma olmadığı sonucuna varmıştır. Başvurucuların mülkleri devredilmediği gibi; mülklerini kullanma, kiralama veya satma hakkından da yoksun bırakılmamışlardır. Başvurucuları taşınmaz gelirlerinin bir bölümünden yoksun bırakan söz konusu önlemler, mülkün kullanılmasının kontrolü niteliğindedir. Buna göre olayda, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci fıkrası (üçüncü kural) uygulanacaktır.

Mahkeme, bu davada uygulanacak kural ile ilgili olarak şu yorumu yapmıştır (Boyar, 2011/e): “Mahkeme alınan önlemlerin ne resmi ne de fiili kamulaştırma anlamına gelmediğine karar vermiştir. Başvurucuların mülkünün devri söz konusu değildir ve mülklerini kullanma, kiralama veya satma haklarından yoksun bırakılmamışlardır. İtiraz konusu önlemler başvurucuları mülklerinden elde ettikleri gelirin bir bölümünden yoksun bıraksa da, mevcut şartlar altında ancak mülklerinin kullanımının düzenlenmesi anlamına gelmektedir. Buna göre, 1. madde’nin ikinci fıkrası uygulanır.”

5. Ruhsat İptali

Mahkeme Fredin/İsveç davasında taşocağı ruhsatının iptal edilmesinin mülkiyetin kullanımının kontrolü anlamına geldiğini ifade etmiştir. Bu davada başvurucu çiftin sahip olduğu arazide taş ocağı bulunmaktadır. Başvurucunun anne ve babası 1963 yılında bu arazide taş çıkarma ruhsatı almışlardır. Aynı yıl yasa değişikliği yapılarak yeni yasanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra taş çıkarma ruhsatının iptal edilebilmesi mümkün hale gelmiştir. Söz konusu ruhsat 1987 yılında iptal edilmiştir. Başvurucular İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’na başvurarak mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir. Mahkeme ruhsat iptalinin mülkiyetten yoksun bırakma olarak yorumlanamayacağını ifade etmiştir. Mahkemeye göre, ruhsatın iptali mülkiyetin kullanılmasını kontrol amacıyla alınmış bir tedbirdir. Bu nedenle de dava konusu olayda üçüncü kuralın uygulanması gerekir.

6. İflas Eden Tacirin İflas Masasına Dahil Mallar Üzerindeki Haklarının Yasaklanması

AİHM’ne göre iflas eden tacirin iflas masasına dahil mallar üzerindeki haklarının yasaklanması da Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci fıkrası anlamında mülkiyetin kontrolü anlamına gelmektedir.

Bu müdahale türüne en güzel örneklerden birisi Luordo/İtalya davasıdır. Bu davada başvurucunun hissedarı olduğu bir şirketin 1982 yılında bir mahkeme tarafından borçlarını ödemekten acz içinde olduğuna ve 1984 yılında da iflasına karar verilmiştir. İflas kanununa göre malvarlığındaki malların idaresi ve tasarrufu tasfiye memuruna geçmiştir.

Tasfiye memuru aynı zamanda malvarlığı ile ilgili dava açmaya ve davalı olmaya yetkilidir. Başvurucuya gönderilen mektuplar tasfiye memuruna teslim edilmek durumundadır; o da bunları dikkatle okumak ve mali menfaatlerle ilgili olanları elinde tutmakla yetkilidir. Başvurucu yargıcın izni olmadan oturduğu yerden ayrılamamaktadır.

Mahkeme, müflisin malvarlığını idare etmekten ve tasarrufta bulunmaktan yasaklanmasının, iflas alacaklarının ödenmesini sağlamayı amaçlayan bir tür mülkiyetin kontrolünü oluşturduğunu ifade etmiştir. Bu nedenle burada mal ve mülkün kullanılmasının kontrolünü düzenleyen üçüncü kuralın uygulanması gerekir.

7. Vergi ile İlgili Uyuşmazlıklar

Vergilerin ya da para cezalarının ödenmesinin sağlanması amacıyla konulan tedbirler, AİHM tarafından, genel olarak üçüncü kural kapsamında değerlendirilmektedir  (Grgiç vd, 2007: 46; Gümüşkaya, 2010: 103).

Örneğin Mahkeme Gasus Dosier-Und Fördertechnik GmbH/Hollanda davasında vergi borcu nedeniyle yapılan haczin devletin vergi toplama mekanizmasının bir parçası olduğuna ve bu nedenle de devletlerin vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamasını mümkün kılan ikinci paragraf (üçüncü kural) kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine karar vermiştir (Carss-Frisk, 2003: 37).

Mahkeme 22.07.2003 tarihli Sa Cabinet Diot ve Sa Gras Savoye/Fransa davasında vergi ile ilgili olarak devlet tarafından alınan önlemlerin Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci fıkrası (üçüncü kural) kapsamına girdiğini vurgulamıştır. Bu davada başvurucular ticari faaliyetlerinden ötürü KDV ödemekle yükümlü sigorta şirketleridir. Ancak 1 Ocak 1978’de yürürlüğe giren Avrupa Toplulukları Konseyinin 6. Direktifi, sigorta ve reasürans muamelelerinin KDV’den muaf tutulmasını öngörmektedir. 30 Haziran 1978 tarihinde çıkarılan bir başka Konsey direktifi, Fransa’ya 6. Direktifi uygulaması için ek süre tanımıştır. Ancak bu yeni direktif geriye yürürlü bir etkiye sahip olmadığı için, 6. Direktif 1 Ocak 1978 ile 30 Haziran 1978 tarihleri arasında uygulanabilir durumda kalmıştır. Başvurucu şirketler 6. Direktife dayanarak, 1978 yılı için hataen ödedikleri KDV’nin kendilerine iadesini talep etmişlerdir. Başvurucuların talepleri özellikle bir iç hukuk hükmünün iptali için bir Avrupa Konseyi direktifine dayanılamayacağı gerekçesiyle idare mahkemeleri ve Yüksek İdare Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Başvurucu şirketlerin daha sonra yeniden yaptıkları başvurular Yüksek İdare Mahkemesi tarafından 9 Aralık 1998’de reddedilmiştir. Başvurucu şirketler 1978 yılı için ödedikleri KDV’nin iade edilmemesi nedeniyle Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesindeki mülkiyet hakkının ihlalinden şikayetçi olmuşlardır. AİHM burada 3. kuralın uygulanması gerektiğini belirtmiştir.

Eğer kamu idareleri tarafından mülkiyet hakkına dönük olarak yapılan uygulamalar “vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak” amacını taşımıyorsa, yani uygulama (fazla ve yersiz alınan verginin iade edilmemesinde ya da geç iade edilmesinde olduğu üzere) belirgin bir vergi politikasına dayanmıyorsa ve vergi teşkilatının yanlış uygulamalarından kaynaklanıyorsa AİHM, konuyu öncelikle ikinci kural kapsamında değerlendirmektedir.

Örneğin Kustannus Oy Vapaa Ajattelija AB ve Diğerleri/Finlandiya davasında fazla ve yersiz olarak alınan verginin iade edilmemesi ikinci kural kapsamında değerlendirilmiştir (Gümüşkaya, 2010: 104). Mahkeme Hentrich/Fransa davasında ön alım yetkisinin kullanılmasının, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin 2. cümlesi anlamında mülkiyetten yoksun bırakma (ikinci kural) oluşturduğunu ifade etmiştir.

Ancak kanaatimizce Mahkeme’nin bu davadaki değerlendirmesi eleştiriye açık, hatta hatalıdır. Daha az tapu harcı ödemek amacıyla tapudaki satış bedeli düşük gösterildiği iddia edilen bir taşınmaz hakkında Gelirler Müdürlüğü tarafından ön alım hakkı kullanılması dolayısıyla açılan bu davada davacının yakındığı temel konu, taşınmazın ön alım hakkı kullanılarak devlet mülkiyetine geçirilmesidir.

Elbette ki burada bir “mülkiyetten yoksun bırakma” söz konusudur. Ancak bir müdahalenin hangi kural kapsamında kaldığını doğru bir şekilde değerlendirebilmek için sadece müdahalenin sonucuna bakmak yetmez, müdahalenin amacı daha büyük bir önem taşmaktadır. Mahkeme önüne gelen benzer vergi davalarında dava konusu olay mülkiyetten yoksun bırakma olsa dahi konuyu ikinci kural kapsamında değil, üçüncü kural kapsamında çözümlemektedir (Yaltı, 2006: 71). Bu davada da müdahalenin amacı vergi benzeri bir gelir olarak tapu harcının taşınmazın gerçek değerini yansıtacak şekilde yatırılmasının sağlanmasıdır. Amaç vergi ve benzeri gelirlerin tahsilini sağlamak olduğuna göre ön alım hakkının kullanılmasının da üçüncü kural kapsamında değerlendirilmesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Mahkeme’nin bu yaklaşıma uygun olarak verdiği kararlar da bulunmaktadır. Örneğin vergi borcu nedeniyle yapılan bir haciz dolayısıyla açılan Gasus Dosier-Und Fördertechnik GmbH/Hollanda davasında AİHK davanın mal ve mülkten yoksun bırakmayı düzenleyen ikinci kural kapsamında incelenmesi gerektiğini vurgulamış (Sarı, 2010: 133) ise de Mahkeme buna katılmamış ve davanın, devletlere vergi politikası uygulama yetkisi veren üçüncü kural kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine karar vermiştir.

Eğer müdahale vergi politikası kapsamında yapılmamışsa, bir başka ifadeyle müdahale vergi idaresinin yanlış uygulamasından kaynaklanıyor ama “mülkiyetten yoksun bırakma” söz konusu değilse dava birinci kural kapsamında incelenmektedir. Örneğin Mahkeme, fazla alınan verginin iade edilmemesi nedeniyle açılan S. A. Dangeville/Fransa davasında verdiği kararında konuyu birinci kural kapsamında incelemeye karar vermiştir. Aynı şekilde fazla ve yersiz alınan verginin iadesinde kamu idaresi tarafından faiz ödenmemesi de birinci kural kapsamında incelenmiştir (AİHM’nin Eko-Elda Avee/Yunanistan kararı, Çeviren: Candan, 2006)

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.