AİHM ve Kadastro Uyuşmazlıkları

Makalemizi paylaşır mısınız?

Kadastro işlemlerinin AİHM yargılaması bakımından çeşitli yönleri bulunmaktadır. Bunları;

a) Kadastro yolu ile taşınmaz ediniminin Ek 1 Nolu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında korunmaması,

b) Kadastro davalarında yerel mahkemelerin ve Yargıtay’ın özellikle mülkiyete ve kazandırıcı zamanaşımına ilişkin kararlarının açıkça dayanaktan yoksun ve keyfi olmadığı sürece uygun olup olmadığına AİHM tarafından karar verilememesi,

c) Kadastro ve mülkiyete ilişkin davalarda meydana gelen gecikmelerin adil yargılanma hakkına müdahale teşkil etmesi,

Olarak sıralamak mümkündür.

1. Kadastro Yoluyla Taşınmaz Edinme

AİHM içtihatlarında çeşitli kereler belirtildiği üzere AİHS, mevcut mülkü korumaktadır. Miras, bağış, vasiyet ya da başka herhangi bir yolla taşınmaz edinimi Ek 1 Nolu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında korunmamaktadır.

Mahkemeye göre, Sözleşme mekanizmalarının işleyebilmesi için mevcut mülke ya da mülk edinme konusunda meşru bir beklentiye ihtiyaç vardır. Mülk edinme konusundaki uzak bir beklenti mülkiyet hakkının korunmasından yararlanamaz. Bununla birlikte, belli şartla altında, mülk edinme konusundaki meşru bir beklenti Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin korumasından yararlanabilir.

Bu nedenle, talebin içeriğinde mülkiyetle ilgili menfaat bulunduğunda, eğer iç hukukta bu menfaat için yeterli hukuki temel (örneğin iç hukukta bu menfaatin varlığına dair yerleşmiş içtihat bulunduğunda) varsa bu menfaati edinmiş olan kimse meşru bir beklentiye sahip olarak kabul edilebilir. Öte yandan iç hukukun doğru şekilde yorumlanması ve uygulanması konusunda bir tartışmanın bulunması ve başvurucunun talebinin ulusal mahkemeler tarafından reddedilmesi halinde, meşru bir beklentinin ortaya çıktığı söylenemez.

Kadastro yolu ile taşınmaz edinimini de bu genel prensip ışığında değerlendirmek gerekir. Buna göre kadastro öncesinde herhangi bir mülkiyet yoksa (taşınmaz başvurucu adına tescilli değil ise) kadastro işlemleri sonucu mülkiyet hakkının ihlal edilmesi söz konusu olmayacaktır. Çünkü taşınmaz kadastro öncesinde malik adına kayıtlı değildir. Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi ise kadastro yoluyla mülk edinme hakkını korumamaktadır.

AİHM’nin kadastro yolu ile taşınmaz edinilmesi konusundaki bu görüşünü Balcı/Türkiye kararı (İNHAK BB, 2010/h) üzerinden inceleyelim. Önce davaya neden olayları açıklayalım. 1971 yılında başvurucu (Remzi Balcı), aynı köyde ikamet eden bir başka şahıstan tarla vasfında bir taşınmaz satın almıştır. Satıcı, taşınmazın tapu senedi olmaksızın otuz yılı aşkın bir süredir zilyetliğinde bulunduğunu söylemiştir. Ödeme resmi olmayan şekilde yapılmış ve taraflar yazılı bir satış sözleşmesi yapmamışlardır. 1974 yılında bölgede başlayan kadastro çalışmaları neticesinde, ihtilaf konusu bu taşınmaz 370 ve 590 parsel numarası altında iki parsel halinde tapuya tescil edilmiştir. 370 no’lu parsel, başvurucunun taşınmazı önceki zilyedinden satın aldığını ve o tarihten bu yana aralıksız olarak kullandığını belirten tanık beyanlarına istinaden başvurucu adına tescil edilmiştir. 590 no’lu parsel ise orman olarak Hazine adına tescil edilmiştir. Başvurucuya göre, kendisi bu tescilden haberdar olmamıştır ve sadece 370 no’lu parseli değil aynı zamanda 590 no’lu parseli de ekip biçmeye devam etmiştir. Başvurucu durumdan, yetkili makamların durumun farkına varmaları ve kendisinin taşınmazdan faydalanmasını sona erdirmeleri üzerine, 1983 yılında haberdar olmuştur. Başvurucu, 26.12.1983’te Samsun Asliye Hukuk Mahkemesinde taşınmazın kendi adına tescili için dava açmıştır. Mahkeme tarafından görevlendirilen bir bilirkişi taşınmazı incelemiş ve taşınmazın orman toprağı karakterinde olmadığına karar vermiştir. Samsun Asliye Hukuk Mahkemesi, bilirkişinin kararına katılarak 08.12.1995 tarihinde başvurucunun lehine karar vermiştir. Mahkeme, başvurucunun ilgili mevzuata göre taşınmazın kendi adına tescilini istemesine hak kazandıracak kadar uzun bir süre davasız ve aralıksız zilyetliğinde bulundurduğunu ifade etmiştir. 06.02.1997’de Yargıtay, bu kararı bozmuştur. Yargıtay, taşınmazın ormandan açılmış olduğunu, uzun yıllar süren yoğun bir zirai faaliyetin, doğal orman örtüsünü ortadan kaldırdığını, buna rağmen taşınmazın hiçbir zaman başvurucunun mülkiyetinde bulunmayan yağmalanmış orman olarak kabul edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu bilgiler ışığında Yargıtay, ilk derece mahkemesine kararını yeniden gözden geçirmesini ve buna göre karar vermesini emretmiştir. 13.03.1998 tarihinde Samsun Asliye Hukuk Mahkemesi, Yargıtay’ın bozma kararına uyarak taşınmazın ormandan açıldığına karar vermiş ve açılan davayı reddetmiştir. 08.07.1998 tarihinde Yargıtay, başvurucunun temyiz talebini reddetmiştir. 29.05.2000 tarihinde Hazine ihtilaf konusu taşınmazı, tarla vasfı ile üçüncü bir kişiye satmıştır.

Bunun üzerine başvurucu AİHM nezdinde dava açmıştır. Başvurucu, yerel mahkemenin kendisini herhangi bir tazminat ödenmeksizin mülkiyetinden mahrum bırakmasından şikayetçi olmuştur. Başvurucuya göre Mahkeme Hazinenin ihtilaflı taşınmazın kamu malı olduğu yönündeki talebini üstün tutmuştur. Başvurucu geniş açıdan bakıldığında kanıtların (örneğin bilirkişi raporları, tanık beyanları) kendi lehine olduğunu, Mahkemenin 590 no’lu parseli yanlış bir şekilde kamu malları kapsamında olan bozulmuş orman olarak nitelendirdiğini ileri sürmüştür. Başvurucu son olarak taşınmazın tarla niteliği ile üç kez el değiştirmesinin kamulaştırmanın hukuka aykırı olduğunu gösterdiğini ileri sürmüştür.

AİHM, bu davada, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin yalnızca kişilerin mevcut mülkleri için uygulanabileceğini, bu nedenle mülkiyetin tekrar ihdas edilmesi konusundaki zayıf bir beklentinin mülk olarak kabul edilemeyeceğini vurguladıktan sonra önündeki davada öncelikle, bu prensibin ışığında başvurucuların mülke ya da ihtilaf konusu mülkten barışçıl şekilde yararlanma konusunda meşru bir beklentiye sahip olup olmadığını değerlendirmesi gerektiğini vurgulamıştır.

AİHM, 590 parsel no’lu taşınmazın hiçbir zaman başvurucu adına tescil edilmediğini, dolayısıyla başvurucunun Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında mülk olarak nitelendirilebilecek herhangi bir varlığa sahip olmadığını vurgulamıştır.

Bundan dolayı yetkili makamların taşınmazın orman olarak sınıflandırılmasına ilişkin kararlarının ve yerel mahkemelerin bu sınıflandırmayı onaylamasına ilişkin kararlarının, dava konusu taşınmaz hakkında başvurucunun mülkiyet hakkına bir müdahale olduğu söylenemez. Başvurucu, herhangi bir hak iddia edemez. Hazinenin yasal malik olarak bu taşınmazı üçüncü bir kişiye satması, bu konuda bir fark yaratmaz. Yerel mahkemelerin iç hukukun ve kanıtların yorumlanmasında ve uygulanmasında hata yaptığını iddia eden başvurucu görüşlerini değerlendiren Mahkeme, maddi hatalarla ve ulusal mahkemeler tarafından verilen kararlarla ilgili iddialarla ilgili olarak sınırlı bir güce sahip olduğunu ve kendi görüşünü ulusal mahkemelerin ihtilaf konusu taşınmazın fiziki karakteri ve sahipliği konusundaki kararının yerine koyamayacağını ifade etmiştir. Bu gerekçelerle Mahkeme, Sözleşme’nin 35/3 ve 4. maddeleri anlamında açıkça dayanaktan yoksun olan başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

2. Mevcut Mülkün Kadastro İşlemi Sonucu Kaybı

Yukarıda AİHS’nin yalnızca mevcut mülkü koruduğu ifade edilmişti. Bu kapsamda kadastro öncesinde tapulu olarak tasarruf edilen taşınmazların mülkiyetinin kadastro işlemi sonucu kaybedilmesi Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamına girmektedir.

Bir başka ifadeyle kadastro öncesinde malik adına kayıtlı taşınmazların kadastro çalışmaları esnasında malikten başkası adına tespit ve tescil edilmesi mülkiyet hakkına müdahale teşkil edecektir. Özellikle orman, mera gibi kamu malları açısından bu durum söz konusu olmaktadır. Böyle bir durumda kadastro öncesinde kişiler adına tescil edilen taşınmazlar, kadastro tespiti esnasında ya da tespitten sonra kamu idarelerince açılan davalar neticesinde kişilerin mülkiyetinden çıkmaktadır.

AİHM, verdiği bazı kararlarda bu gibi durumların mülkiyet hakkının ihlali anlamına geldiğini vurgulamıştır. Mahkeme, bu alanların orman ya da mera olarak tapuya tescil edilmelerini ya da özel sicillerine kaydedilmelerini kamu yararına bulmakla beraber, kadastro öncesinde kişilerin mülkiyetinde bulunan bu taşınmazların tapularının bedel ödenmeksizin iptal edilmesinin mülkiyet hakkına aykırılık teşkil ettiğini vurgulamaktadır.

Devecioğlu/Türkiye davası, bu konuya güzel bir örnek teşkil etmektedir. Bu davada başvurucuların tapulu mülkiyetinde bulunan taşınmazlar orman kadastro komisyonu tarafından orman olarak tespit edilmiştir. Bu tespitten sonra Orman Genel Müdürlüğü tarafından açılan davalar neticesinde taşınmazların tapuları iptal edilerek orman vasfı ile Hazine adına tescil edilmiştir.

Açılan dava neticesinde AİHM, AİHS’de çevrenin genel olarak korunmasının teminatını veren madde bulunmamasına karşın, ne olursa olsun, günümüz toplumunda böyle bir korumanın giderek artan derecede önemli bir husus olduğunu kaydetmiş ve başvuranların, ormanların korunması adına “kamu yararına” mülklerinden mahrum edildiklerinin şüphe götürmez olduğu kanısına varmıştır.

Milli Emlak Kitabı

Mahkemeye göre, bu mahrum bırakma meşru bir amaç gütmektedir. Ancak kadastro öncesinde başvurucuların mülkiyet hakkının bulunduğuna değinen AİHM, “değeriyle orantılı olarak makul bir meblağ ödemeden mülkün alınmasının normal olarak orantısız müdahale teşkil edeceği ve hiç tazminat ödenmemesinin yalnız istisnai koşullarda AİHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında haklı olabileceği” yolundaki içtihadına atıfta bulunmuştur. Mevcut davada başvuranların, uğradıkları zarar için mülklerinin Hazine’ye geçmesi nedeniyle herhangi bir tazminat alamadıklarını vurgulayan AİHM, mülkün korunmasıyla kamu çıkarının gerektirdikleri arasında kurulması gereken adil dengenin bozulduğuna ve AİHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

AİHM, Papastavrou ve Diğerleri/Yunanistan kararında da orman olduğu gerekçesi ile tapuları iptal edilen maliklerin mülkiyet haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir.

3. Mülkiyete İlişkin İç Hukuk Mahkemelerinin Yorumları

Kadastro davalarının bir diğer yönü, kadastro mahkemelerinin ve Yargıtay’ın mülkiyet hakkı konusundaki yorumlarıdır. Özellikle kazandırıcı zamanaşımı konusundaki kararlar ve içtihatlar zaman zaman AİHM’de dava konusu edilmektedir.

AİHM’nin bu konudaki görüşü oldukça istikrarlıdır: AİHM, açıkça dayanaktan yoksun olmadığı sürece iç hukuk yargıcının yaptığı yoruma saygılıdır. Keyfi bir uygulama söz konusu olmadığı sürece iç hukukta yapılan yorumun uygunluğuna karar vermek AİHM’nin görev alanına girmemektedir (Aksoy ve Diğerleri/Türkiye davası kararı).

Bu husus, Aksoy ve Diğerleri/Türkiye davasında açıkça vurgulanmıştır. Bu davada başvurucular, uzun süredir zilyetliklerinde bulunan taşınmazların kendi adlarına tescili için asliye hukuk mahkemesinde dava açmışlardır. Asliye hukuk mahkemesi sözü edilen taşınmazlar üzerinde yapılan çeşitli bilirkişi incelemeleri ve yerinde tespitlerin ardından 12.04.2000 tarihli kararlarla bu talepleri reddetmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi kararını Yargıtay Genel Kurulu’nun “hak kazandırıcı süre yoluyla bir taşınmazın iktisabının kadastro işleminin kesinleştiği tarihten itibaren yirmi yıllık bir sürenin geçmesi halinde mümkün olabileceği” yönündeki prensip kararına dayandırmıştır. Bu başvuruda sözü edilen taşınmazlara ilişkin kadastro tespiti 19.04.1986 tarihinde tamamlanmış ve 18.03.1987 tarihinde kesinleşmiştir. Dolayısıyla olağanüstü zamanaşımı koşulları gerçekleşmemiştir. Başvuranlar tarafından önce 14 Nisan 2003’te daha sonra Ekim 2003’te yapılan temyiz başvuruları Yargıtay tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine başvurucular, AİHM’nde dava açmışlar ve Yargıtay’ın ve ilk derece mahkemelerinin kazandırıcı zamanaşımına ve mülkiyete ilişkin kararlarının tartışılır nitelikte olduğunu ileri sürmüşlerdir.

AİHM, bu iddiaları kabul edilemez bulmuştur. Mahkemeye göre keyfi bir uygulamanın bulunmadığı bir durumda iç hukukta yapılan yorumun uygunluğuna karar vermek AİHM’nin üstüne vazife değildir.

4. Kadastro Davalarının Uzun Sürmesi

Ülkemizde kadastro davalarında karşılaşılan en önemli sorunlardan bir tanesi, yargılama süresinin uzunluğudur. Bazı davaların 50-60 yıl gibi uzun süreler devam ettiği bilinen bir gerçektir. Kadastro davalarındaki bu gecikme, malikin taşınmazına kavuşmasını ve onun üzerinde kullanma, yararlanma gibi tasarruflarda bulunmasını engellemektedir. Bu açıdan bakıldığında yargılama sürecindeki bu uzunluk mülkiyet hakkını ihlal eder bir nitelik taşımaktadır.

Ancak, yukarıda da açıklandığı üzere, AİHS mülkiyet edinme hakkını değil, mevcut mülkü korumaktadır. Bu nedenle AİHM yargılama sürecinin uzunluğunu mülkiyet hakkının korunmasını düzenleyen Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi açısından değil, Sözleşme’nin adil yargılanma hakkını düzenleyen 6/1 maddesi kapsamında değerlendirmektedir. Söz konusu madde hükmüne göre “Her şahıs gerek medeni hak ve vecibeleriyle ilgili nizalar gerek cezai sahada kendisine karşı serdedilen bir isnadın esası hakkında karar verecek olan, kanuni, müstakil ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve aleni surette dinlenmesini istemek hakkını haizdir.”

Maddede kadastro ya da daha genel olarak mülkiyet davaları açısından dikkat çekici nokta, davaların makul bir süre içerisinde sonuca bağlanması zorunluluğudur.

Makul süre şartı değerlendirilirken iç hukukta ilk açılan dava ile (varsa) Yargıtay’ın nihai kararı, (yoksa) AİHM’ne başvuru tarihi arasında geçen süre dikkate alınmaktadır. Nalbant/Türkiye kararında Mahkeme yargılamanın 6/1 maddesinde belirtilen makul süre zorunluluğunu karşılayıp karşılamadığının tespitinde dikkate alınacak sürenin; kadastro mahkemesinde dava açma tarihi olan 08.08.1972 tarihinde başlayıp Yargıtay’ın kararın düzeltilmesi talebini reddettiği 29.04.2004 tarihine kadar olduğunu vurgulamıştır.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta mevcuttur: AİHM Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden önceki bir tarihte meydana gelmiş olaylarla ilişkin ihlal iddialarına dayanan başvuruları incelemeye yetkili değildir. Buna zaman bakımından yetki (ratione temporis) denmektedir. AİHM’nin yargı yetkisi (ratione temporis) Türkiye’nin bireysel başvuru hakkını tanıdığını Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bildirdiği tarih olan 28.01.1987’den sonra geçen sürelerin dikkate almasına izin vermektedir (Ezel Tosun/Türkiye kararı). Dolayısıyla kadastro davalarında adil yargılanmaya ilişkin süreler hesaplanırken 18.01.1987 tarihinden itibaren geçen süreler dikkate alınmalıdır.

Kadastro davalarının süre yönü, yukarıda kısaca özetlenen Aksoy ve Diğerleri/Türkiye davasında açıkça görülmektedir. Bu davada yargılama süreci sekiz yıl sürmüştür. Başvurucular, iç hukuk yollarının bu şekilde tüketilmesi üzerine AİHM nezdinde dava açmışlardır. Başvuranlar, diğer hususların yanı sıra, yargılamanın uzunluğundan şikayetçi olmuşlardır.

Yargılama süresinin uygunluğunun davanın şartları ışığında ve davanın karmaşıklığı, başvuran ve ilgili mercilerin tutumu ve ihtilafta yer alan başvuran için neyin tehlikede olduğu gibi, içtihadında yerleşmiş ölçütlere bakılarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatan AİHM, sekiz yıllık bir sürenin adil yargılama hakkı açısından uzun bir süre olduğuna ve başvurucuların adil yargılanma haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir.

AİHM’nin Devecioğlu/Türkiye, Dökdemir ve Diğerleri/Türkiye, Ezel Tosun/Türkiye, Meşrure Sümer/Türkiye gibi kararlarında da kadastro konusunda uzun süren yargılamaların adil yargılanma hakkının ihlali oluşturduğunu vurgulamıştır.

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2463 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.