AİHM’nin Kıyıda Kalan ve Tapuları İptal Edilen Taşınmazlar Hakkında Görüşü

Makalemizi paylaşır mısınız?

Bilindiği üzere kıyılar Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerdir ve bu özellikleri gereği özel mülkiyete konu olamazlar. Ancak günümüzde kıyıların kamunun ortak kullanımına ayrılan yerler olduğunun kabul edilmesine ve kıyılar üzerinde özel mülkiyet kurulmasına izin verilmemesine rağmen ülkemizde 1972 yılına kadar yürürlükte olan yasal mevzuat, kıyılarda özel mülkiyet oluşmasına izin vermiş, hatta teşvik etmiştir.

Fakat 1982 Anayasası’nın 43. maddesi ve 04.04.1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu, kıyıların Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu, dolayısıyla özel mülkiyete konu olamayacağını hüküm altına aldığı için 1990 yılından sonra, kıyıda kalan taşınmazlar hakkında tapu iptali davası açılmaya başlanmıştır. Bu kapsamda kıyıda kalan taşınmazlar için mahalli maliye kuruluşları (defterdarlıklar ve malmüdürlükleri) tarafından tapu iptali davası açılmaktadır.

Bu konuda şu yazılarımıza bakabilirsiniz: Kıyılarda Milli Emlak Tarafından Açılan Tapu İptali Davaları

Açılan davalar neticesinde kıyıda kalan taşınmazların tapuları iptal edilmekte, bu durum da özellikle taşınmazları bir başka kişiden bedel ödeyerek satın alan kişilerin mağduriyetine neden olmaktadır. Üstelik bu kişilerin açtıkları davalar neticesinde AİHM Türkiye’yi tazminata mahkum etmektedir.

Kıyıda kalması nedeni ile tapusu iptal edilen taşınmaz sahipleri, iç hukuktan sonuç alamamaları nedeni ile AİHM’nde Türkiye aleyhine tazminat davası açmaktadırlar. AİHM’nin kıyıda kalması ile tapuları iptal edilen taşınmazlar hakkında verdiği kararlar genellikle aynı unsurlar içermektedir. Bu konuda şu ana kadar tarafımızca tespit edilen davalar; Aslan ve Özsoy/Türkiye, Edip Uslu/Türkiye, Gümüşoğlu ve Diğerleri/Türkiye, Kalyoncu/Türkiye, Kutluk/Türkiye, Terzioğlu ve Diğerleri/Türkiye Moğol/Türkiye, Doğrusöz ve Aslan/Türkiye, Mehmet Ali Miçoğulları/Türkiye, N.A. ve Diğerleri/Türkiye, Tozkoparan ve Diğerleri/Türkiye, Tuncay/Türkiye davalarıdır.

Kabul Edilebilirlik Kriterleri

Bu konuda açılan davalarda Mahkeme konunun esasına girmeden önce başvuruyu kabul edilebilirlik kriterleri açısından değerlendirmektedir.

Kabul edilebilirlik kriterlerinden ilki altı ay kuralıdır. Bu kurala göre AİHM’ne, iç hukuktaki nihai karardan itibaren altı ay içinde başvurulması gerekmektedir. AİHM, altı aylık başvuru süresinin, tapu iptaline ilişkin Yargıtay kararının tapusu iptal edilen taşınmaz malikine tebliğ tarihinden itibaren işlemeye başladığını vurgulamaktadır. Zorunlu olmamakla beraber eğer karar düzeltme talebinde bulunulmuş ise karar düzeltmeye ilişkin kararın tebliğ tarihi, altı aylık sürenin başlangıcında dikkate alınır (AİHM’nin 30.01.2007 tarihli, Aslan ve Özsoy/Türkiye kararı).

Eğer tapu iptaline karşılık olarak Hazine aleyhine tazminat davası açılmış ise bu durumda, bu davaya ilişkin olarak Yargıtay’ın kesinleşmiş kararının taşınmaz malikine tebliğ tarihi esas alınmaktadır (AİHM’nin 16.12.2008 tarihli Terzioğlu ve Diğerleri/Türkiye kararı)[1].

Eğer kıyıda kalan taşınmazların tapularının iptaline ilişkin nihai mahkeme kararı, taşınmaz malikine tebliğ edilmemişse altı aylık süre taşınmaz malikinin nihai mahkeme kararını “itiraza mahal bırakmayacak” şekilde öğrendiği tarihte başlar (AİHM’nin 03.06.2008 tarihli Kutluk ve Diğerleri/Türkiye kararı). Ancak bu durumda sorumlu hükümet; davacıların ya da avukatlarının AİHM’ne başvurunun yapılmasından altı aydan daha fazla bir süre önce Yargıtay kararı hakkında bilgi sahibi olduklarını itiraza mahal bırakmayacak nitelikte bir kanıtla ispatlamak durumundadır (AİHM’nin 03.06.2008 tarihli Kutluk ve Diğerleri/Türkiye kararı).

Aksi takdirde başvurunun altı aylık süre kuralına uyularak yapıldığı karine olarak kabul edilir. Mahkeme 03.06.2008 tarihli Kutluk ve Diğerleri/Türkiye kararında bu konuda şu yorumu yapmıştır: “Mevcut davada, Yargıtay hukuk dairelerinin kararları taraflara tebliğ edildiği halde nihai iç hukuk kararı teşkil eden 13 Mayıs 2002 tarihli Yargıtay kararı başvuranlara ya da avukatlarına tebliğ edilmemiştir. İhtilaf konusu parsel 10 Temmuz 2003 tarihinde Hazine adına tescil edilmiştir. Tebliğ yükümlülüğü yerine getirilmediği ve Hükümet tarafından başvuranların ya da avukatlarının mevcut başvurunun yapılmasından altı aydan daha fazla bir süre önce Yargıtay kararı hakkında bilgi sahibi olduklarını gösteren itiraza mahal bırakmayacak nitelikte bir kanıt sunulmadığı cihetle AİHM altı ay süresi kuralına riayet edildiği kanaatine varmaktadır.  Bu gerekçeye istinaden AİHM itirazı reddeder.”

Türk Hükümeti tarafından kabul edilebilirliğe ilişkin olarak ileri sürülen ikinci itiraz ise iç hukuk yollarının tüketilmemiş olmasıdır. Örneğin Berber/Türkiye davasında Türk Hükümeti Yargıtay’ın “kıyılarda iptal edilen tapular için taşınmaz malikine tazminat ödenmesi gerektiği, bu kapsamda tapusu iptal edilen taşınmaz maliklerinin Hazine aleyhine tazminat davası açabilecekleri” yolundaki kararlarını hatırlatarak, iç hukukta Hazine aleyhine tazminat davası açmayan davacıların iç hukuk yolunu tüketmiş sayılamayacağını ileri sürmüştür.

AİHM, bu ön itirazı da kabul etmemiştir. Mahkemeye göre Hükümetin gösterdiği medeni ve idari hukuk yolları başvuranın tapusunun ancak kanuna aykırı olarak iptal edilmesi halinde kullanılabilecek yollardır (AİHM’nin 30.05.2006 tarihli Doğrusöz ve Aslan/Türkiye kararı, Adalet Bakanlığı, İNHAK BB, 2010/g). Oysa tapu iptaline ilişkin kararlar Anayasa’nın 43. maddesine, Kıyı Kanunu’na, Tapu Kanunu’nun 33. maddesine göre alınmaktadır. Üstelik Hükümet tarafından ileri sürülen kararların hiçbiri malike tazminat ödenmesiyle sonuçlanmamıştır. Bu gerekçelerle AİHM, Türk Hükümeti’nin sunduğu iç hukuk yolunun etkin olduğunun kanıtlanamadığı, bu yolun tüketilmesinin davacıdan beklenilemeyeceğine karar vermiştir (AİHM’nin 13.01.2009 tarihli Berber/Türkiye kararı). Mahkemeye göre tazminata ilişkin etkin bir iç hukuk yolu bulunmamaktadır.

Kanaatimizce Mahkeme’nin Yargıtay tarafından verilen taşınmaz maliklerinin Hazine aleyhine tazminat davası açabilecekleri” yolundaki kararları etkin bir iç hukuk yolu olarak görmemesi hatalıdır. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, aşağıda açıklanacağı üzere 23.10.2007 tarihli ve E: 2007/6214, K: 2007/9985 sayılı kararı ile; kıyıda kalan ve tapusu iptal edilen taşınmazlar için maliklerinin tazminat yoluna başvurulabileceğini kabul etmiştir. Bu karar kıyıda kalması nedeniyle tapusu iptal edilen taşınmazlarla ilgili olup, taşınmaz malikine iç hukukta dava açma hakkı tanımaktadır.

AİHM, bu kararların tapunun ancak kanuna aykırı olarak iptal edilmesi halinde kullanılabileceğini iddia etmişse de Yargıtay 1. Hukuk Dairesi söz konusu kararında kıyıda kalması nedeniyle tapusu iptal edilen taşınmazlardan ve hatta AİHM’nin kıyıda kalması nedeniyle tapusu iptal edilen bir taşınmazla ilgili olarak verdiği Doğrusöz ve Aslan/Türkiye kararından bahsetmiştir. Dolayısıyla bu kararlar (AİHM’nin iddiasının aksine) tam da kıyıda nedeniyle tapusu iptal edilen bir taşınmazla ilgilidir. Dolayısıyla bu iç hukuk yolu, tüketilmesi gereken bir iç hukuk yoludur ve AİHM’nin bunu kabul etmemesi ciddi bir talihsizlik olmuştur.

Mülkiyet Hakkına Yapılmış Bir Müdahalenin Varlığı

Ön itirazları bu şekilde değerlendiren AİHM, kendisine yapılan başvuruları esastan incelerken, öncelikle mülkiyet hakkına yapılan bir müdahale olup olmadığını, ikinci olarak müdahalenin üç kural analizinde hangi kural kapsamına girdiğini, son olarak ise müdahalenin Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinde sayılan şartları taşıyıp taşımadığını değerlendirmektedir.

Mahkemeye göre; kıyıda kalan taşınmazların tapusunun iptal edilmesi mülkiyet hakkına müdahale anlamı taşır. Müdahalenin yargı kararı ile olmasının önemi yoktur.

Müdahalenin Niteliği

Mahkeme, mülkiyet hakkına yapılan müdahaleleri, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinden esinlenerek, 3’e ayırmaktadır. Üç kural analizi olarak tabir edilen bu analiz yöntemi, mülkiyet hakkına devlet tarafından yapılabilecek müdahaleleri sınıflandırmaktadır. Mahkeme kıyıdaki taşınmazlarının tapularının iptal edilmesinin üç kural analizinde, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesi kapsamında (ikinci kural) mal ve mülkten yoksun bırakma niteliğinde olduğunu vurgulamıştır (AİHM’nin 11.10.2005 tarihli N.A. ve Diğerleri/Türkiye kararı).

Müdahalenin Gerekli Şartları Taşıyıp Taşımadığı

Mahkeme, müdahalenin varlığını tespit ettikten sonra bu müdahaleyi çeşitli kriterlere göre değerlendirmekte ve ihlalin bulunup bulunmadığına karar vermektedir. Bu konuda dikkate alınan ilk kriter müdahalenin kamu yararına olup olmadığıdır. Çünkü Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci fıkrası herhangi bir kimsenin ancak kamu yararı sebebiyle mal ve mülkünden yoksun bırakılabileceğini; ikinci fıkrası ise devletlerin, mülkiyetin genel çıkarlara uygun olarak kullanılmasını düzenlemek için gerekli gördükleri kanunları çıkarabileceklerini öngörmektedir. Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinde yer alan hangi kural uygulanırsa uygulansın mülkiyet hakkına yapılacak müdahalenin kamu yararına olması gerekir. AİHM, kıyılarla iligili davalarda, bu konuya ilişkin olarak yaptığı değerlendirmede müdahalenin kamu yararına olduğuna karar vermektedir. Mahkeme, kıyıda bulunan taşınmazların herkesin kullanımına açık tutulması gerektiğine, bu nedenle tapuların iptal edilmesinin kamu yararı amacına hizmet ettiğine ve keyfi olarak değerlendirilemeyeceğine karar vermiştir (AİHM’nin 11.10.2005 tarihli N.A ve Diğerleri/Türkiye kararı).

Örneğin, N.A/Türkiye davasında Mahkeme kamu yararına uygunluk ilkesi açısından şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Mahkeme ayrıca, başvurucuların mülklerinden yargısal bir kararla yoksun bırakıldıklarını, bu kararın da hiç bir şekilde keyfi bir karar olmadığını kaydeder. Ulusal mahkemelerin gösterdikleri gerekçeleri göz önünde tutan Mahkeme, başvurucuların mülklerinden “kamu yararı” için yoksun bırakıldıklarında tereddüt bulunmadığını kabul etmektedir. Mahkeme, söz konusu arazinin deniz kıyısında bulunduğunda ve herkese açık kamusal bir alan olan sahilin bir parçası olduğunda tarafların mutabık olduğunu gözlemlemektedir. Gerçekten de bu durum, Alanya Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından belirtilmiştir. O halde mülkiyetten yoksun bırakma, meşru bir amaca sahiptir.”

Milli Emlak Kitabı

Dikkate alınan ikinci kriter “hukuk tarafından öngörülme” dir. Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi, herhangi bir kimsenin, ancak kamu yararı sebebiyle ve hukuk tarafından öngörülen koşullara uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabileceğini öngörmektedir. Mahkeme bu konuya ilişkin olarak yaptığı değerlendirmede müdahalenin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 43. maddesine, Kıyı Kanunu hükümlerine, Tapu Kanunu’nun 33. maddesine ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 16. maddesine dayanılarak yapıldığını, dolayısıyla hukuk tarafından öngörülme şartının gerçekleştiği kanaatine varmıştır (AİHM’nin Doğrusöz ve Aslan/Türkiye kararı, Adalet Bakanlığı, İNHAK BB, 2010/g). Mahkeme Doğrusöz ve Aslan/Türkiye davasında konu hakkında şu yorumu yapmıştır: “AİHM, Samandağ Hukuk Mahkemesi’nin, arsayı Hazine adına tescil etme kararının kanun tarafından öngörüldüğünü kaydeder. Zira bu karar, Kıyı Kanunu hükümlerine, Anayasa’nın 43. maddesine, Tapu Kanunu’nun 33. maddesine ve Kadastro Kanunu’nun 16. maddesine dayanmış ve Anayasa Mahkemesi’nin içtihatları doğrultusunda olmuştur” (İNHAK BB, 2010/g).

AİHM’nin mülkiyet hakkına yapılan müdahaleleri incelerken kullandığı bir diğer kriter “uluslararası hukukun genel ilkelerine uygunluk”tur. Çünkü Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin 1. paragrafının 2. cümlesine göre mülkiyet hakkına yapılacak müdahalelerin uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olması gerekmektedir. Ancak AİHM içtihatlarına göre “uluslararası hukukun genel ilkelerine uygunluk” kriteri yalnızca “vatandaş olmayanlar” açısından uygulanabildiği, bir devletin kendi uyruğunda bulunan kişilerin mülkiyet hakkına yapmış olduğu müdahaleler bu kriter kapsamına girmediği için Türk vatandaşları tarafından açılan davalarda bu kriter uygulanmamaktadır. Henüz “Türk vatandaşı olmayan” bir kişi tarafından açılan ve karara bağlanan bir dava bulunmadığı için Mahkemenin buradaki yorumu bilinmemektedir.

Bir diğer kriter ise “ölçülülük”tür. Müdahalenin ölçülülük ilkesine uygunluğu, müdahalenin yapısı ile bu müdahale sonucu elde edilmek istenilen amaç arasında makul bir ilişki bulunmasını ifade etmektedir. Bu ilkeye göre; müdahalede kullanılan yöntem, elde edilmek istenilen amaç bakımından uygun bir araç olmalıdır. Birden çok yöntemin bulunması halinde mülkiyete en az müdahalede bulunacak yöntemin seçilmesi gerekir. AİHM tarafından şu ana kadar karara bağlanan davalarda ölçülülük ilkesi konusuna henüz değinilmediği görülmektedir. Bu, bir anlamda Mahkemenin, müdahalenin ölçülülük ilkesine uygunluğunu zımnen kabulü olarak da yorumlanabilir. Ayrıca, kıyıların herkesin ortak mülkiyetinde olması gerektiği, burada özel mülkiyet bulunamayacağı dikkate alındığında tapu iptali davası açılmasının tek yol olduğu, bu nedenle de ölçülülük ilkesinin kendiliğinden gerçekleştiği de dikkatlerden kaçmamalıdır.

Son ve en önemli kriter olan “orantısallık” ise kıyıda kalan taşınmazların tapularının iptal edilmesi nedeniyle Türkiye’nin tazminat ödemesine neden olmaktadır. Çünkü bu şekilde mülkiyet hakkına yapılan müdahaleler AİHM tarafından orantısallık ilkesine uygun olmadığı gerekçesiyle mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirilmektedir. AİHM içtihatlarına göre; müdahale meşru bir amaca hizmet ediyor olsa bile müdahalede kamusal yarar ile bireysel yarar arasındaki dengenin de gözetilmesi gerekir. Yani müdahale sonucu kamunun sağladığı yarar ile bireysel yarar arasında makul bir dengenin olması gerekir (AİHM’nin Doğrusöz ve Aslan/Türkiye kararı, Adalet Bakanlığı, İNHAK BB, 2010/g). Bu makul denge de tazminat ödenmesi ile kurulabilecektir. Taşınmazın değeriyle orantılı bir tazminat ödenmemesi ise taşınmaz malikinin “kişisel ve haddinden fazla yük” taşımak zorunda kalmasına ve gerekli dengenin kurulamamasına neden olur. Tazminat ödemesi olmadan taşınmazın tapularının iptal edilmesi ise ancak istisnai durumlarda haklı olarak kabul edilebilir. Kıyıda açılan tapu iptali davaları ise bu istisnai duruma girmemektedir, dolayısıyla kişiye taşınmazın değeriyle orantılı uygun bir tazminat ödenmesi gerekir (AİHM’nin Doğrusöz ve Aslan/Türkiye kararı, Adalet Bakanlığı, İNHAK BB, 2010/g).

Her ne kadar ödenecek tazminatın mülkün tam değerini yansıtması şart değilse (AİHM’nin 20.05.2008 tarihli, Edip Uslu/Türkiye kararı) de Mahkeme, mülkün değeriyle makul orantıda bir ödeme yapılmadan mülkün elden alınmasının, normal olarak orantısız bir müdahale oluşturacağına ve hiç tazminat ödenmemesinin ancak çok istisnai durumlarda haklı görülebileceğine karar vermiştir.

Bu nedenle, Mahkeme, tazminat ödenmeksizin kıyıda bulunan taşınmazların tapularının iptal edilmesinin bireysel ve kamusal yararlar arasındaki dengeyi bozduğunu, bunun da mülkiyet hakkının ihlali anlamına geldiğini belirtmiştir.

Kıyı Kenar Çizgisi Nedeniyle İptal Edilen Tapular İçin Tazminat Alınabilir mi?

AİHM’nin Tazminat Standardı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, kıyı iptalleri konusunda verdiği ihlal kararlarında belirgin bir tazminat standardı bulunmamaktadır. Bu kararlar arasındaki tek ortak nokta; mülkiyet hakkına yapılan müdahalenim kamu yararına olduğu durumlarda tazminatın mülkün tam değerini yansıtması zorunluluğunun bulunmamasıdır.

Bu husus AİHM tarafından Doğrusöz ve Aslan/Türkiye davasında (İNHAK BB, 2010/g) şu şekilde vurgulanmıştır: “AİHM, tespit edilen ihlalin temelinde mülke el konmasının yasaya aykırılığından ziyade tazminat ödenmemiş olması yatıyorsa, tazminatın mülkün tam değerini yansıtmasına gerek olmadığını hatırlatmaktadır.”

Tazminatın, mülkün tam değerini yansıtmadığı böyle bir durumda, kaçınılmaz sonuç, taşınmaz malikine ödenecek tazminatın tamamen “takdire dayalı” ya da Mahkeme tarafından ifade edildiği şekilde “götürü” şekilde belirlenmesidir.

Gerçekten de Mahkeme, kıyılar konusunda açılan davalarda ihlale hükmettikten sonra, Hükümetçe taşınmaz malikine ödenecek tazminatı tamamen “takdiri” olarak belirlemektedir. Kıyı davaları açısından, taşınmaz malikleri tarafından talep edilen tutar ile Mahkeme tarafından hükmedilen tazminat tutarları aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

Dava AdıMalik Tarafından Talep Edilen Tutar (Avro)Mahkemece Hükmedilen Tazminat Tutarı (Avro)Fark (Avro)
Gümüşoğlu ve Diğerleri/Türkiye37.390,0029.000,008.390,00
Doğrusöz ve Aslan/Türkiye29.000,0026.000,003.000,00
Berber/Türkiye50.300,0050.300,000,00
Edip Uslu/Türkiye56.300,0050.000,006.300,00
Kalyoncu/Türkiye100.000,0010.000,0090.000,00
Kutluk/Türkiye144.651,0015.500,00129.151,00
M. Ali Miçoğulları/Türkiye78.300,0015.000,0063.300,00
Aslan ve Özsoy291.000,00150.000,00141.000,00

Tablodan da açıkça anlaşıldığı üzere Mahkemenin tazminat konusunda belirgin bir standardı bulunmamaktadır. Mahkeme, bazı durumlarda taşınmaz maliklerinin taleplerine yakın bir tazminat tutarına hükmederken bazen de hükmedilen tazminat miktarı taşınmaz maliklerinin taleplerinin çok uzağında kalmaktadır.           

[1] Terzioğlu ve Diğerleri/Türkiye kararında bu hususu şu şekilde ifade etmiştir: “AİHM, 23953/05 no’lu başvuruda, tapu iptaline ilişkin kararın, katipliğe 27 Mayıs 2002’de geri gönderildiğini gözlemler. Ancak başvuran, mülkiyetine ilişkin tapunun iptalini müteakiben mülkiyet kaybı ve kendisine ait dört dükkanın yıkılması nedeniyle tazminat davası açmıştır. İlgili takibat, Yargıtay’ın başvuranın, kararın düzeltilmesine ilişkin talebini reddettiği 17 Mart 2005’te sona ermiştir. AİHM, Hükümet’in benzer bir itirazının, N.A. ve Diğerleri/Türkiye davasında AİHM tarafından reddedilmiş olduğunu hatırlatır (karar, no. 37451/97, 14 Ekim 2004). AİHM, mevcut davada farklı bir sonuca varmak için gerekçe görmemektedir.”

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2463 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.