AİHM’nin Millileştirme Uygulamalarının AİHS’ne Uygunluğu Konusundaki Görüşleri

AİHM genel olarak millileştirme işleminin devletlerin takdir hakkı kapsamına girdiği görüşündedir. Mahkemenin millileştirme konusunda esas dikkat ettiği nokta millileştirme işlemi karşılığında millileştirilen şirketin malikine uygun bir tazminat ödenip ödenmediğidir. Ödenmişse sorun yoktur, ancak uygun bir tazminat ödenmeksizin yapılan millileştirmeler mülkiyet hakkının ihlali sonucunu doğudur.

AİHM’nin bu konudaki görüşünü Lithgow ve Diğerleri/Birleşik Krallık kararı üzerinden inceleyelim. Bu davanın konusu, 1977 tarihli Hava ve Deniz İnşaat Sanayi Yasası uyarınca, başvurucuların bu alandaki şirketlerinin millileştirilmesidir.

Her ne kadar başvurucuların esas şikayetinin millileştirme işleminin kendisinin değil, bu işlem sonunda elde edilen tazminatın düşük olması olsa da Mahkeme bu davada millileştirme işleminin geçerlilik koşullarını da incelemiştir. Mahkeme yapılan millileştirme işlemini kamu yararına olma, hukuk tarafından öngörülme, uluslararası hukukun genel İlkelerine uygun olma, orantısal olma, ölçülülük şartları açısından değerlendirmiştir.  

AİHM içtihadına göre devletin mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin kamu yararına olup olmadığı konusunda geniş bir takdir yetkisi bulunmaktadır. Mahkemeye göre neyin kamu yararına olduğu konusunda ulusal makamlar uluslararası bir yargıca göre daha iyi bir konumdadırlar. Bu nedenle Mahkeme açıkça dayanaktan yoksun olmadığı sürece mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerde kamu yararının bulunup bulunmadığı konusunda ulusal makamlara geniş bir takdir yetkisi tanımaktadır. Bundan dolayı millileştirme ile güdülen amaç da kamu yararının sağlanması olduğuna göre devletlerin uygun gördükleri şirketleri millileştirme hakları vardır.

Başvurucular bu davada şirketlerin millileştirilmesini karşılığında yeterli bir tazminat alamadıklarını, bu nedenle mülkiyet haklarına yapılan müdahalede kamu yararı bulunmadığını ileri sürmüşler ise de bu görüşleri Mahkeme tarafından benimsenmemiştir. Mahkemeye göre kamu yararı bulunup bulunmaması, bizzat müdahalenin kendisi ile ilgilidir. Tazminat konusunun kamu yararı ile ilgisi yoktur. Mahkemeye göre tazminat ödeme yükümlülüğü, kamu yararı şartından değil, bir bütün olarak okunduğunda, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin yapısından anlaşılmaktadır. Oysa ki kamu yararı şartı, mülkiyeti elden alma işleminin gerçek saiki ve haklılığıyla ilgilidir. Bu nedenle Mahkeme, müdahalenin kamu yararına olmadığı itirazını reddetmiştir.

Başvurucular, yeterli bir tazminat ödenmeden yapılan müdahalenin keyfi bir özellik taşıdığını, bu nedenle de müdahalenin de hukuk tarafından öngörülme koşuluna uymadığını iddia etmişlerdir. “Hukukun öngördüğü şartlara tabi olarak” deyimi, ilk olarak, yeterince ulaşılabilir ve açık nitelikteki iç hukuk hükümlerinin varlığını ve bunlara uygunluğu gerektirir” şeklindeki içtihadını hatırlatan Mahkeme mevcut davada müdahalenin bir kanun ile öngörüldüğünü bu nedenle de hukuk tarafından öngörülme şartının gerçekleştiğini vurgulamıştır.

Başvurucular, müdahalenin uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olmadığını iddia etmişlerdir. AİHM, istikrarlı içtihadına uygun olarak bu itirazı reddetmiştir. Mahkemeye göre bu kural, yalnızca vatandaş olmayanlar açısından uygulanabilir bir kuraldır. Vatandaş olanlar için yapılan müdahalelerin uluslararası hukukun genel ilkelerine uyması yönünde zorunlu bir şart yoktur.

Mahkeme’nin dikkate aldığı bir diğer kriter ise orantısallıktır. Orantısallık ilkesi, mülkiyet hakkına müdahale edilirken kamunun sağladığı menfaat ile tazminat ödenmesi sonucu bireyin sağladığı menfaat arasında kurulması gereken dengeyi ifade etmektedir. Yani müdahale yapılırken bireylere müdahale ile orantısız bir külfet yüklenmemelidir. Bu ilke aynı zamanda mülkiyet hakkına yapılan müdahale karşılığına bireye müdahale ile orantılı bir tazminat ödenmesini gerekli kılmaktadır. Ancak orantısallık ilkesi, her durumda tam bir tazminat hakkını güvence altına almamaktadır. Büyük sosyal projelerde olduğu gibi kamu yararının gerekli kıldığı durumlarda ödenecek tazminat mülkün tam değerinden daha az olabilmektedir.

Bu davada da başvurucular, mülklerinin kendilerinden alınmasına karşılık tam bir tazminat alamadıklarını iddia etmişlerdir. Fakat Mahkeme; seçilen değer tespit yönteminin (Değer tespit yöntemi olarak borsadaki hipotetik piyasa fiyatının belli bir dönem esas alınarak ortalaması alınmıştır) mevcut yöntemler içerisinde en uygun görünen yöntem olduğu, referans dönemi boyunca şirket hissedarlarının temettü haklarının devam ettiği, mülkiyet hakkına yapılacak müdahale karşılığında ödenecek tazminatın devir gününden itibaren, İngiltere Bankasının asgari kredi faiz oranının ortalamasına yakın bir oranda faiz içerdiğini, bu nedenle Birleşik Krallık Hükümetinin enflasyon karşısında herhangi bir tazminat ödememe konusundaki takdir hakkının açıkça dayanaktan yoksun olmadığı, tazminatın belli oranda faiz içerdiğini, bu nedenle tazminatın geç ödenmesinin adil dengenin bozulmasına neden olamayacağı gerekçeleri ile orantısallık şartının gerçekleştiği ve diğer tüm şartlar da dikkate alındığında yapılan millileştirme işleminin mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.