AİHS Kapsamında Mülkiyet Hakkına Müdahale Şekilleri-2: Mal ve Mülkten Yoksun Bırakma

Makalemizi paylaşır mısınız?

Genel Olarak Müdahale Şekilleri: Üç Kural Analizi

Mahkeme mülkiyet hakkına yapılan müdahaleleri değerlendirilirken “üç kural analizi” olarak tabir edilen bir analiz metodu kullanmaktadır. İlk kez Sporrong-Lönnroth/İsveç davasında (Doğru, 2011/a) ana hatları ile ortaya konulan bu analiz, mülkiyet hakkını koruma altına alan Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesindeki tasnifle doğrudan bağlantılıdır ve mülkiyet hakkına yapılabilecek müdahaleleri sınıflandırmaktadır.[1]

Mahkeme tarafından yukarıda adı geçen Sporrong ve Lönnroth kararında yapılan analize göre mülkiyet hakkına;  mal ve mülk dokunulmazlığı ilkesinin ihlali (birinci kural), mal ve mülkten yoksun bırakma (ikinci kural), mal ve mülkün kullanımının kontrol edilmesi (üçüncü kural) şeklinde müdahale edilebilmektedir.[2] Mahkeme tarafından yapılan analize göre mülkiyet hakkına yapılabilecek müdahaleler şunlardır:

a) Mal ve mülk dokunulmazlığı ilkesinin ihlali (1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin 1. paragrafının ilk cümlesi: “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır.”) Bu konuyla ilgili olarak şu yazımıza bakabilirsiniz: AİHS Kapsamında Mal ve Mülk Dokunulmazlığı İlkesinin İhlali

b) Mülkten mahrum bırakma (1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin 1. paragrafının 2. cümlesi: “Bir kimse, ancak kamu yararı sebebi ile ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.”) Bu konuda şu yazımıza bakabilirsiniz: AİHS Kapsamında Mülkiyet Hakkına Müdahale Şekilleri-2: Mal ve Mülkten Yoksun Bırakma

c) Mal ve mülkün kullanımının kontrol edilmesi (1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin 2. paragrafı: “Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”) Bu konuda şu yazımıza bakabilirsiniz: AİHS Kapsamında Mülkiyet Hakkına Müdahale Şekilleri-3: Mal ve Mülkün Kullanımının Kontrol Edilmesi

Mal ve Mülkten Yoksun Bırakma

İkinci kural olan bu müdahale türünde kişiler hukuki veya fiili olarak mülklerinden yoksun bırakılmaktadırlar. Bu müdahale türü, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci fıkrasının “Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.” hükmünü ihtiva eden ikinci cümlesi ile öngörülmüştür.

AİHM, mülkiyetten yoksun bırakmayı belirli koşullara tabi tutan ikinci cümledeki bu kuralı, mülkiyetten barışçıl biçimde yararlanma hakkına müdahalenin özel bir kategorisi ve aslında en radikal türü olarak kabul etmektedir (AİHM’nin James ve Diğerleri/Birleşik Krallık kararı, Doğru, 2011/c). İkinci cümle, birinci cümlede ifade edilen genel prensibi tamamlamakta ve sınırlandırmaktadır.

Geçici El Koymalar, Mal ve Mülkten Yoksun Bırakma sayılır mı?

Burada “yoksun bırakma” ifadesiyle kastedilen, malikin mülkü üzerindeki haklarından kalıcı olarak mahrum bırakılmasıdır. Geçici el koymalar mülkiyetten yoksun bırakma anlamına gelmemektedir (AİHM’nin Handyside/Birleşik Krallık kararı, Doğru, 2011/f).

Örneğin suç şüphesi ile gözaltına alınan kişinin suç ile doğrudan ilgili eşyalarının zapt altına alınması mülkten yoksun bırakma niteliğinde değildir. Bu nedenle geçici el koymalar, mülkiyetten yoksun bırakmayı düzenleyen ikinci kuralın değil, mülkiyetin kullanılmasının kontrolünü düzenleyen üçüncü kuralın kapsamına girmektedir.

Ek 1 No’lu Protokol’ün İngilizce metindeki “mülkiyetinden yoksun bırakma” ifadesi, tersini düşünmeye yol açabilir. Ancak Fransızca olarak yapılan bir Belçika değişiklik önerisinden kaynaklanan 1. maddenin yapısı, bu cümlenin sadece “malikliğinden yoksun bırakılan kişiye (privé de sa propriété)” uygulanacağını göstermektedir (AİHM’nin Handyside/Birleşik Krallık kararı, Doğru, 2011/f).

Mülkiyetten Yoksun Bırakma mı, Mülkün Kullanımının Kontrol Edilmesi mi?

Burada “mülkiyetten yoksun bırakmak” (ikinci kural) ile “mülkün kullanımının kontrol edilmesi” (üçüncü kural) arasındaki ince çizgi de kendini göstermektedir. Eğer mülke, mülkiyetin kontrolü amacı ile geçici olarak el konulmuş (zapt gibi) ise Raimondo/İtalya davasında (1994) olduğu gibi, üçüncü kural geçerli olacaktır.

Buna karşılık mülkiyete el koyma kalıcı ise, bir başka anlatımla mülkiyet kesin olarak fiili ya da resmi şekilde devlete geçmiş ise (kamulaştırmasız el koyma ya da kamulaştırma gibi) ikinci kural kapsamında mülkten yoksun bırakma söz konusu olacaktır.

Mülkiyetin kullanımının kontrol edilmesi (üçüncü kural) bazı durumlarda mülkiyetin tamamen kamu idaresine geçmesini gerektirmektedir. Bu durum ise “mülkiyetten yoksun bırakmak” (ikinci kural) ile “mülkün kullanımının kontrol edilmesi” (üçüncü kural) arasında bir başka kesişme noktasını oluşturmaktadır. Mahkeme, mülkiyetin fiilen ya da resmi olarak kamu idaresine geçtiği durumları genel olarak ikinci kural kapsamında; buna karşılık (kanuna ve ahlaka aykırı eserlerin müsadere edilmesinde olduğu üzere) mülkiyetin kullanımının kontrolü amacıyla mülkiyetin kamuya geçirildiği durumları üçüncü kural kapsamında değerlendirmektedir.

Bu yaklaşım bazı yazarlar (Gemalmaz, 2009) tarafından tutarsızlık olarak nitelendirilmiştir. Oysaki burada herhangi bir tutarsızlık ya da çelişki bulunmamaktadır.

Eğer mülkiyetin kamu idaresine geçirilmesi mülkiyetin kontrolü amacıyla yapılıyorsa, yani müdahalenin asıl amacı mülkiyeti elde etmek değil, kontrol etmek ise üçüncü kural uygulanmalıdır.

Örneğin Mahkeme Agosi/Birleşk Krallık davasında (Çev: Doğru, 2010/k) ülkeye kaçak olarak sokulmak istenen altın sikkelerin müsadere edilmesini mülkiyetin kullanımının kontrolü olarak değerlendirmiştir. Buna karşılık kamulaştırma ya da kamulaştırmasız el atmada olduğu üzere müdahalenin asıl amacı mülkiyeti elde etmek ise ikinci kural uygulanmalıdır. Dolayısıyla mülkiyetin devlete geçmesi sonucunu doğuran müdahalelerin ikinci ya da üçüncü kural kapsamına girdiğini tayin etmek için müdahalenin amacı kullanışlı bir kriter olarak durmaktadır.

Mal ve mülkten yoksun bırakmanın gerçekleşmiş olabilmesi, bir başka anlatımla ikinci kuralın uygulanabilmesi için mülkiyetin mutlaka resmi şekilde kamu idarelerine geçmesi gerekmemektedir (Karşı görüş Gemalmaz, 2009: 20). Eğer fiilen gerçekleşmiş bir kamulaştırmasız el atma söz konusu ise ikinci kuralın uygulanabilmesi mümkündür.

De Facto Kamulaştırmalar

Ancak de facto olarak yapılan (mülkiyetin resmi olarak kamuya geçirilmediği) müdahalelerin Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin 1. paragrafının 1. cümlesi kapsamında “mülkiyet hakkına müdahale” mi yoksa aynı paragrafın 2. cümlesi kapsamında “mülkten yoksun bırakma” mı olduğunu kestirebilmek her zaman mümkün olmamaktadır.

Milli Emlak Kitabı

AİHM önüne gelen olayların özelliğine göre müdahalenin hangi kural kapsamına girdiğini her olaya göre ayrı olarak değerlendirmektedir. Mahkeme müdahalenin gerçek niteliğinin tespit edilebilmesi için görünenin arkasına geçilerek gerçeğin araştırılması gerektiği görüşündedir.

Burada Mahkemenin kullandığı önemli bir kriter, mülküne müdahalede bulunulan taşınmaz malikinin taşınmazını satma, bağışlama, kiraya verme veya diğer şekillerde tasarruf etme imkanının bulunup bulunmadığıdır. Yapılan müdahalenin mülkiyetten yoksun bırakma olup olmadığı işlemin sonuçlarına ve etkilerine göre belirlenmektedir (Dinç, 2007: 47). 

Buna göre eğer mülkiyet hakkına yapılan müdahale, mülkiyet hakkını kullanılamaz hale getiriyorsa, bir başka ifade ile malikin mülkünden tasarruf etme imkanı kalmamış ise (resmi bir devir ya da tescil olmasa bile) mal ve mülkten yoksun bırakma gerçekleşmiş demektir. Mahkeme davacının taşınmazı üzerinde satış, bağış, miras bırakma, vasiyet gibi herhangi bir tasarruf hakkının bulunmadığı Brumarescu/Romanya davasında mal ve mülkten yoksun bırakmanın gerçekleştiğine, dolayısıyla ikinci kuralın uygulanması gerektiğine karar vermiştir. 

Mahkeme Papamichalopoulos/ Yunanistan davasında hukuki bir kamulaştırma olmamasına rağmen malikin taşınmazı hakkında herhangi bir şekilde tasarrufta bulunmamasının mümkün olmamasını dikkate alarak ikinci kuralın uygulanması gerektiğine karar vermiştir (Dutertre, 2005: 445 – 446).[3]

Buna karşılık eğer malikin mülkünden bir şekilde tasarruf etme imkanı var ise yoksun bırakma söz konusu olmayacaktır. Bu kapsamda inşaat yasakları gibi mülkiyetin kullanımını önemli ölçüde güçleştiren müdahalelerde malikin taşınmazında bir şekilde yararlanma ya da tasarrufta bulunma imkanı var ise mülkiyet hakkına bir müdahale olduğu kabul edilmekle birlikte bu müdahale mülkiyetten yoksun bırakma olarak nitelendirilmemektedir. Bu içtihada göre mülkiyete devlet tarafından yapılan müdahale mülkiyet hakkını tamamen ortadan kaldırmayıp sadece kısıtlıyorsa ikinci kural uygulanamayacaktır (Sarı, 2010: 77).

Mahkeme malikin mülklerini kullanmaya, satmaya, vasiyet etmeye, bağışlamaya veya ipotek etmeye yönelik haklarının devam ettiği Sporrong ve Lönnroth/İsveç davasında (Doğru, 2011/a) mal ve mülkten yoksun bırakmanın söz konusu olmadığına karar vererek davayı birinci kural kapsamında incelemiştir.

Bu davada Mahkeme taşınmaz üzerinde inşaat yapılmasına izin verilmemesine ve taşınmaz maliki taşınmazını kiralamakta zorluk çekmesine rağmen malikin taşınmazı satma imkanını dikkate alarak ikinci kuralın uygulanmayacağını ifade etmiştir. Mahkeme başvurucuların, inşaat yasakları süresince kanunen mülkü kullanabilmelerinin, satabilmelerinin veya diğer tasarruf işlemleri yapabilmelerinin mümkün olması nedeni ile “mülkten yoksun bırakma” değil, “mülkiyet hakkına müdahale” olduğuna karar vermiştir.[4]

AİHM arazi toplulaştırmalarında toplulaştırma alanındaki taşınmazların geçici olarak kamu idaresine geçmesini de mülkiyetten yoksun bırakma olarak kabul etmemiştir. Çünkü toplulaştırmanın tamamlanması sonrasında araziler eski maliklerine iade edilecektir.

Mahkemenin hangi durumlarda mal ve mülkten yoksun bırakmanın gerçekleşmiş sayılacağına ilişkin içtihadı, uluslararası hukukun genel yaklaşımı ile paraleldir (Carss-Frisk, 2003: 34).

Şunu da vurgulamak gerekir ki mülkiyetten yoksun bırakmanın gerçekleşmesi için, mülkiyetin mutlaka kamu idaresine geçmesi gerekmemektedir. Bu noktada mülkiyetin devlete ya da bir başka özel kişiye geçirilmiş olması belirleyici değildir. Eğer mülkiyet devlet tarafından yapılan bir müdahale sonucu özel kişilere geçirilmiş ise mülkten yoksun bırakmanın gerçekleştiğini kabul etmek gerekir (Sarı, 2010: 61).

Ayrıca mülkiyetin resmi olarak devlete geçtiği fakat fiili olarak devletin mülke el koymadığı durumlar da Mahkeme tarafından mal ve mülkten yoksun bırakılma olarak değerlendirilmiştir. Yunanistan’da Kutsal Manastırların mülkiyetinde bulunan taşınmazların mülkiyetinin bir kanun hükmüyle devlet geçirilmesi sonucu açılan Kutsal Manastırlar/Yunanistan davasında Yunan Hükümeti her ne kadar mülkiyetin devlete geçmesinin öngören bir kanun söz konusu olsa da taşınmazlara fiilen el konulmadığını gerekçe göstererek mülkiyetten yoksun bırakmanın gerçekleşmediğini ileri sürmüştür. Ancak bu argüman Mahkeme tarafından kabul edilmemiştir. Kanun’un idareye taşınmazlara el koyma yetkisi verdiğini ve manastırların taşınmazlarına el konulmayacağına ilişkin olarak herhangi bir garantiye sahip olmadığına dikkat çeken Mahkeme mal ve mülkten yoksun bırakmanın gerçekleştiğine karar vermiştir.

AİHM Tarafından Mal ve Mülkten Yoksun Bırakma Olarak Kabul Edilen Uygulamalar

AİHM tarafından ikinci kural kapsamında mal ve mülkten yoksun bırakma olarak kabul edilen müdahalelere; kamulaştırma, kamulaştırmasız el atma, kamulaştırma bedelinin geç ödenmesi, bazı ülkelerde uygulanan ve taşınmaz satışlarında tapuda satış bedelin rayiç değerin altında gösterilmesi durumunda vergi idaresine tanınan ön alım hakkı, kamu kurumlarına zorunlu devir, kanunlar gereği devlete mal intikali, müsadere örnek olarak gösterilebilir.

1. Kamulaştırma

AİHM, kamulaştırmanın ikinci kural kapsamına girdiği yönünde kararlar vermektedir. Çünkü kamulaştırma işleminde kamulaştırmaya konu taşınmazın mülkiyeti kesin olarak kamu idarelerinin mülkiyetine geçmektedir. Kamulaştırma işlemi yargı kararı ile iptal edilmedikçe bireylerin kamulaştırılan taşınmaz üzerinde herhangi bir tasarruf hakkı kalmamaktadır.

2. Kamulaştırmasız El Atma

Resmi ya da bir başka deyişle hukuki kamulaştırmaların (mülkiyetin resmi olarak kamulaştırma yapan idareye geçmesi nedeni ile) mülkiyetten yoksun bırakma anlamına geleceği tartışmasızdır. Ancak mülkten yoksun bırakmak sadece resmi (hukuki) kamulaştırmalar yolu ile değil fiili (de facto) da olabilmektedir. Bu nedenle sadece hukuki durumların değil aynı zamanda fiili durumların da değerlendirilmesi gerekir.

Burada karşımıza bir müdahalenin ne zaman fiili kamulaştırma teşkil edeceği sorunu gündeme gelecektir. AİHM, Sporrong-Lönnroth/İsveç davasında (Doğru, 2011/a) “resmi bir kamulaştırma veya diğer bir deyişle mülkiyet devrinin olmadığı durumda AİHM şikayette bulunulan durumun çeşitli yönlerini dikkate almalı ve konu ile ilgili gerçekleri araştırmalıdır. AİHS pratik ve etkin olan hakları teminat altına almayı amaçladığı için, bu durumun başvurucuların iddia ettiği gibi de facto bir kamulaştırma anlamına gelip gelmediği belirlenmelidir.” görüşüne varmıştır.

Mahkemeye göre, Sözleşmenin temel amacı pratik ve etkili hakların korunması olduğundan, şikayet edilen durumun fiili kamulaştırma sayılıp sayılmayacağının belirlenmesi gereklidir (Papamichalopoulos ve Diğerleri/ Yunanistan kararı). Mahkemeye göre taşınmaz malikinin kamulaştırmasız olarak el konulan taşınmazını satma, bağışlama, kiraya verme veya diğer şekillerde tasarruf etme imkanı var ise bu durumda mal ve mülkten yoksun bırakmayı düzenleyen ikinci kural değil, birinci kural uygulanır. Eğer malikin taşınmazını satma, bağışlama, kiraya verme veya diğer şekillerde tasarruf etme imkanı ortadan kaldırılmış ise ortada resmi bir kamulaştırma olmasa bile ikinci kuralın uygulanması gerekir. Uluslararası hukukun genel ilkeleri ile de örtüşen bu kriter gereğince devlet tarafından yapılan müdahaleler sonucu mülkiyete ilişkin hakların kullanılamaz hale gelmesi söz konusu ise taşınmazın tapusu malik adına olsa bile fiilen mal ve mülkten yoksun bırakmanın gerçekleştiği kabul edilmelidir.

Fiili kamulaştırmaya güzel bir örnek Papamichalopoulos-Yunanistan davasıdır. Bu davada 1967 yılında Yunanistan’da askeri rejimin kurulmasından bir kaç ay sonra, 20 Ağustos 1967 tarihli bir yasa ile başvurucuların taşınmazının da içinde bulunduğu büyük bir arazi herhangi bir hukuki kamulaştırma işlemi olmaksızın Deniz Kuvvetleri Vakfına intikal ettirilmiştir. 1974 yılında demokrasiye geçildikten sonra Hükümet, başvurucuların bu arazi üzerindeki haklarını tanımıştır. 1976 yılında iki başvurucunun babası, söz konusu arazinin bir bölümünün kendilerine ait olduğunu belirten bir mahkeme kararı almış ve bu karar 1978 yılında temyiz mahkemesi tarafından da onanmıştır. Ancak başvurucuların yargı kararının infazını ve taşınmazın kendilerine iadesini sağlama çabaları sonuçsuz kalmıştır. Bunun üzerine başvurucular İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’na başvurarak mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

AİHM burada da üç kural analizini uygulamıştır. Mahkeme öncelikle burada mülkün kullanımının kontrolünün amaçlanmadığını belirtilerek üçüncü kuralın uygulanamayacağını belirtmiştir. Bu belirtmeden sonra Mahkeme ikinci kuralın uygulanıp uygulanmayacağı hususunu değerlendirmiştir. Mahkemeye göre AİHS pratik ve etkin hakları koruma altına aldığı için resmi kamulaştırma yapılmış olmasa bile fiili kamulaştırma yapılıp yapılmadığını ve malikin mülkünden yoksun bırakılıp bırakılmadığının tespit edilmesi gerekmektedir. AİHM Donanma Fonu’nun fiziksel olarak başvurucuların mülkünü ellerinden aldığını ve bu arazi üzerinde inşaat yaptığını, bu tarihten sonra da taşınmaz maliklerinin mülklerini kullanma, satma, miras bırakma imkanlarının kalmadığını dolayısıyla yapılan bu müdahalenin fiili (de facto) kamulaştırma olarak ikinci kural kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

AİHM Yagtzılar ve Diğerleri/Yunanistan davasında (2001) da Türk kökenli on başvurucuya ait arazinin Asya’dan gelen göçmenleri yerleştirmek üzere 1925 yılında Hükümet tarafından alınan ve 1933 yılında kamulaştırma işlemlerine başlanan taşınmazlar için zamanaşımı nedeni ile herhangi bir tazminat ödenmemesinin mülkiyetten yoksun bırakma olarak değerlendirmiş ve başvurucuların mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

Bu kural Brumarescu/Romanya davasında da uygulanmıştır. Başvurucunun taşınmazına devlet tarafından el konulması nedeni ile açılan bu davada AİHM, başvurucunun gerçekte mülkünden mahrum bırakılıp bırakılmadığının incelenmesi için görünen hususların arkasına bakılması ve şikayet edilen durumun gerçeklerinin araştırılması ilkesini uygulamıştır. Mülkiyetin resmi olarak devredilmesi söz konusu olmasa bile başvurucunun evi artık hiçbir şekilde kullanamadığını dikkate alan Mahkeme, resmi bir kamulaştırma olmasa dahi ikinci kuralın gerçekleştiğine karar vermiştir.

3. Kamulaştırma Bedelinin Geç Ödenmesi

Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin 1. paragrafının 2. cümlesi kapsamında mal ve mülkten yoksun bırakmaya güzel bir örnek kamulaştırma bedelinin geç ödenmesidir. Bu davalara konu olan olaylarda kamulaştırma bedeli ile bedel artırım davası sonucu adli yargıca hükmedilen ek kamulaştırma bedeli, kamulaştırmayı yapan idare tarafından geç ödenmekte; ödeme tarihine kadar olan dönem içinse yalnızca kanuni faiz ödenmektedir. Ancak enflasyon oranının kanuni faizden yüksek olması nedeni ile taşınmaz malikleri zarara uğramaktadırlar.

Mahkeme kamulaştırma bedelinin geç ödenmesi halinde enflasyon oranı ile kanuni faiz oranı arasındaki farkın “mülk” olarak değerlendirilebileceğine, bu bedelin ödenmemesinin ise mal ve mülkten yoksun bırakma anlamına geleceğine, dolaysıyla dava konusu durumun mal ve mülkten yoksun bırakmayı düzenleyen ikinci kural kapsamına girdiğine karar vermiştir (Bkz. Aka/Türkiye ve Akkuş/Türkiye davaları).

4. Devletin Öncelikli Satın Alma Hakkı

Mahkeme kararlarına göre bazı ülkelerde uygulanan ve taşınmaz satışlarında tapuda satış bedelin rayiç değerin altında gösterilmesi durumunda vergi idaresine tanınan ön alım hakkı da Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci cümlesi anlamında mülkiyetten yoksun bırakma oluşturur.

Bu tür bir müdahaleye Hentrihc/Fransa davası örnek olarak gösterilebilir. Bu davada, başvurucu tarafından satın alınan taşınmazın satış sözleşmesinde belirtilen satış bedeli Gelirler Müdürlüğü tarafından çok düşük bulunmuş, bu nedenle Gelirler Müdürlüğü Vergi Kanunu’nun 688. maddesinde kendisine verilen yetkiye istinaden önalım hakkını kullanarak satış sözleşmesindeki satış bedelini yüzde on fazlasıyla ve satış masraflarını da ödemek şartı ile taşınmazı satın almaya karar vermiştir. Mahkeme’ye göre ön alım yetkisinin kullanılması, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci cümlesi anlamında mülkiyetten yoksun bırakma oluşturur.

5. Devlet Kurumlarına Zorunlu Devir

Hakansson ve Sturesson/İsveç davasında AİHM, devlet kurumlarına zorunlu olarak yapılan satışların ikinci kural kapsamında mülkiyetten yoksun bırakma anlamına geldiğini vurgulamıştır. Bu davada başvurucular hacizli olan tarım arazisini açık artırmayla satın almışlardır. İlgili yasa hükümlerine göre, bu yolla arazi satın alanlar Tarım Kurulundan araziye zilyet olabilme izni alamadıkları takdirde, iki yıl içinde arazinin zorunlu satışını yapmak durumundadırlar. Başvurucular gerekli izni alabilmek için Kurula başvurmuşlar, ancak söz konusu arazi planlama kapsamına girdiği için izin verilmemiştir. Başvurucuların bu karar aleyhine Bakanlığa yaptıkları başvuru reddedilmiştir. Daha sonra bu arazinin tek alıcısı olan Tarım Kuruluna zorunlu satışı yapılmıştır. Bu satışta başvuruculara araziyi satın alırken ödedikleri fiyattan çok daha düşük bir fiyat ödenmiştir. Başvurucuların hacizli arazinin satışının iptali için mahkemeye yaptığı başvuru duruşma yapılmaksızın reddedilmiştir. Başvurucular İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’na başvurarak mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir. Yapılan yargılama neticesinde Mahkeme söz konusu tedbirlerin, başvurucunun malik olduğu şeyleri barışçıl bir biçimde kullanma hakkına bir müdahale veya mülkiyetten yoksun bırakma oluşturduğuna karar vermiştir.

6. Kanunlar Gereği Devlete Mal İntikali

AİHM, Kutsal Manastırlar/Yunanistan davasında manastırların mülkiyetlerinde bulunan taşınmazların çıkarılan bir yasa ile Devlete devredilmesi zorunluluğunu ikinci kural kapsamında mülkiyetten yoksun bırakma olarak kabul etmiştir. Mahkeme, şu hususu vurgulamıştır:

“1700/1987 sayılı yasanın 3(1)(A) bendine göre bu tür tarımsal ve ormanlık arazilerin sahibi sayılan Devlete aynı yasanın 3(1)(B) bendi gereğince otomatik olarak bu arazileri kullanma hakkı ve zilyetlik tanındığından, bu sadece ispat külfeti ile ilgili usuli bir kural olmayıp söz konusu arazilerin mülkiyetini Devlete intikal ettirecek sonuçlara sahip maddi bir kuraldır. Bu nedenle başvuru manastırların Birinci Protokol’ün birinci maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesindeki mülkiyetten yoksun bırakma anlamında mülkiyet haklarına bir müdahale bulunmaktadır.”

Burada ilgi çekici olan bir husus da şudur: Manastır mallarının devlete devrini öngören bir kanun çıkarılmıştır ancak bu kanun henüz uygulanmamıştır. AİHM mülkiyet devrini öngören kanunun idari işlemlerle henüz uygulanmamış olmasının bu işlemlerin gelecekte de yapılmayacağı güvencesini vermediğini dolayısıyla mülkiyet hakkına yapılmış bir müdahalenin bulunduğuna karar vermiştir.

AİHM, Eski Yunan Kralı ve Diğerleri/Yunanistan davasında da 1994 yılında çıkarılan bir yasa ile Eski Yunan Kralı, kız kardeşi ve teyzesine ait taşınır ve taşınmaz malların tazminatsız olarak devlete intikalinin öngörülmesini mülkiyetten yoksun bırakma olarak değerlendirmiştir.

[1] Burada bir hususu belirtmek faydalı olacaktır. Devletin ve diğer kamu idarelerinin bir işlem ya da eyleminin AİHM tarafından “mülkiyet hakkına müdahale” olarak nitelendirilmesi, yapılan işlemin ya da eylemin mutlaka “mülkiyet hakkının ihlali” olduğu anlamına gelmemektedir. Bu anlamda “mülkiyet hakkına müdahale” olarak değerlendirilen her işlem/eylem “mülkiyet hakkının ihlali” olarak değerlendirilmemektedir. “Mülkiyet hakkına müdahale” teşkil eden işlem ve eylemler, ancak Sözleşme’de aranan şartların karşılanmaması durumunda haksız bir müdahale olarak değerlendirilmekte ve “mülkiyet hakkının ihlali” olarak nitelendirilmemektedir.

[2] Her ne kadar Gemalmaz AİHM’nin Lithgow ve Diğerleri/Birleşik Krallık kararından esinlenerek, bu üç kurala bir de “Yukarıda gösterilen üç ilke birbirinden kopuk ve ilgisiz değildirler; ikinci ve üçüncü kurallar, mülkiyetten barışçıl bir biçimde yararlanma hakkına yönelebilecek müdahalelere ilişkin özel ilkelerdir ve bundan ötürü, bu müdahaleler ilk kuralda ortaya konan genel ilkeler ışığında yorumlanmalıdır” şeklinde bir dördüncü kural olduğunu ifade etmişse de bu ilke bir kuraldan ziyade kurallar arasındaki ilişkiyi tanımlamaya daha yakındır. Gemalmaz, H. B. (2009) “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı”, Beta Yayınları, İstanbul, 2009, s:22

[1] Burada bir hususu belirtmek faydalı olacaktır. Devletin ve diğer kamu idarelerinin bir işlem ya da eyleminin AİHM tarafından “mülkiyet hakkına müdahale” olarak nitelendirilmesi, yapılan işlemin ya da eylemin mutlaka “mülkiyet hakkının ihlali” olduğu anlamına gelmemektedir. Bu anlamda “mülkiyet hakkına müdahale” olarak değerlendirilen her işlem/eylem “mülkiyet hakkının ihlali” olarak değerlendirilmemektedir. “Mülkiyet hakkına müdahale” teşkil eden işlem ve eylemler, ancak Sözleşme’de aranan şartların karşılanmaması durumunda haksız bir müdahale olarak değerlendirilmekte ve “mülkiyet hakkının ihlali” olarak nitelendirilmemektedir.

[2] Her ne kadar Gemalmaz AİHM’nin Lithgow ve Diğerleri/Birleşik Krallık kararından esinlenerek, bu üç kurala bir de “Yukarıda gösterilen üç ilke birbirinden kopuk ve ilgisiz değildirler; ikinci ve üçüncü kurallar, mülkiyetten barışçıl bir biçimde yararlanma hakkına yönelebilecek müdahalelere ilişkin özel ilkelerdir ve bundan ötürü, bu müdahaleler ilk kuralda ortaya konan genel ilkeler ışığında yorumlanmalıdır” şeklinde bir dördüncü kural olduğunu ifade etmişse de bu ilke bir kuraldan ziyade kurallar arasındaki ilişkiyi tanımlamaya daha yakındır. Gemalmaz, H. B. (2009) “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı”, Beta Yayınları, İstanbul, 2009, s:22

[3] Mahkeme bu davada konuyla ilgili olarak şu yorumu yapmıştır (Dutertre, 2005: 445 – 446): “Müdahale 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci fıkrasına göre mülkün kullanımının düzenlenmesi amacıyla yapılmamıştır. Ayrıca, başvurucular hiçbir zaman resmi bir kamulaştırmayla da karşı karşıya kalmamışlardır. 109/67 sayılı Yasa söz konusu arazinin mülkiyetini Donanma Fonuna devretmemiştir. Sözleşme’nin amacı “pratik ve etkili” hakların korunması olduğundan, şikayet edilen durumun başvurucuların iddia ettiği gibi fiili kamulaştırma sayılıp sayılmayacağının belirlenmesi gereklidir. Hatırlanmalıdır ki 1967’de, zamanın askeri hükümeti tarafından yürürlüğe konan bir yasaya göre, Donanma Fonu, aralarında başvurucuların arazisinin de bulunduğu büyük bir araziye el koymuş; orada bir donanma üssü ile subaylar ve aileleri için bir askeri kamp kurmuştur. Bu tarihten itibaren, başvurucular mülklerini ne kullanabilmişler, ne de satabilmiş, hibe edebilmiş, ipotek ettirebilmiş veya hediye olarak verebilmişlerdir; Donanmanın mülkünü kendisine iade etmesi için nihai bir mahkeme kararı çıkartabilen tek kişi olan Bay Petros Papamichalopoulos’un arazisine girmesine dahi izin verilmemiştir. Mahkeme, söz konusu arazinin elden çıkarılabilmesi imkânının tamamen ortadan kalkmasının, şimdiye kadar şikâyete konu olan durumu telâfi etme girişimlerinin başarısız olduğu da dikkate alındığında, başvurucuların mal ve mülklerinin dokunulmazlığına saygı duyulmasını isteme haklarını ihlâl edecek şekilde; fiili bir kamulaştırmaya konu olmalarına varan ciddi sonuçlara yol açtığına karar vermiştir.”

[4] Mahkeme bu kararında şu hususları vurgulamıştır (Doğru, 2011/a):“İlk önce, İsveç yetkili makamlarının başvurucuların mülklerini kamulaştırmadığı hatırlanmalıdır. Bu nedenle başvurucular, hiçbir zaman resmen “sahibi oldukları şeylerden yoksun” bırakılmamışlardır; mülklerini kullanmaya, satmaya, vasiyet etmeye, bağışlamaya veya ipotek etmeye devam etmişlerdir. Resmen bir kamulaştırma, yani mülkiyetin nakli yapılmadıkça, Mahkeme görünüşün ardına geçmek ve şikayet konusu durumdaki gerçekleri araştırmak zorunda olduğunu hissetmektedir. Sözleşme, hakları “pratik ve etkili” bir şekilde güvence altına almayı tasarladığından, başvurucuların savunduğu gibi bu durumun fiili kamulaştırma (de facto expropriation) olup olmadığını belirlemek zorundadır. Mahkeme’ye göre, şikayet konusu sonuçlar, söz konusu mülkleri tasarruf etme imkanının daraltılmasından kaynaklanmıştır. Bu sonuçlar, istikrasız hale gelen mülkiyet hakkı üzerindeki kısıtlamalardan ve mülklerin değeri üzerine doğmuş kısıtlamanın sonuçlarından kaynaklanmıştır. Bununla birlikte söz konusu hak özünden bazı şeyler yitirmekle birlikte, tümüyle kaybolmamıştır. Söz konusu tedbirlerin sonuçları, mülkiyetten yoksun bırakmaya indirgenebilecek türden değildir. Mahkeme bu bağlamda, başvurucuların mülkleri Stockhlom’deki kamulaştırma izinlerinden ve inşaat yasaklarından etkilenmesi nedeniyle satma imkanının daha da zor hale gelmesine rağmen, mülklerini kullanabilme ve satabilme imkanına sahiptir. Hükümetin verdiği bilgiye göre, bir çok satış gerçekleşmiştir. Bu nedenle, bu davada birinci fıkranın ikinci cümlesini uygulama imkanı yoktur.”

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2463 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.