1. Ana Sayfa
  2. Yorum-Analiz

AİHS’nin Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay Tarafından Uygulanması


AİHS’nin Uygulanması

AİHS Ek 1 No’lu Protokol 19 Mart 1954 tarihli ve 8662 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 6336 sayılı Kanun ile onaylanarak ulusal hukukumuza katılmıştır. Sözleşme’nin ve ek protokollerin iç hukukumuzda doğrudan uygulanması mümkündür.

Çünkü AİHS, Anayasa’nın 90. maddesi gereği, Türkiye’nin taraf olduğu diğer uluslararası sözleşmeler gibi iç hukukumuzun bir parçasıdır. 90. madde hükmüne göre “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz.”

Üstelik Sözleşme’nin, kanunlarla çelişmesi durumunda Anayasa’nın 90. maddesi Sözleşme’ye öncelik tanımaktadır. 90. maddeye 5170 sayılı Kanunun 7. maddesiyle eklenen cümleye göre, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır. 5170 sayılı Kanun’un 7. maddesinin gerekçesinde “Uygulamada usulüne göre yürürlüğe konulmuş insan haklarına ilişkin milletlerarası andlaşmalar ile kanun hükümlerinin çelişmesi halinde ortaya çıkacak bir uyuşmazlığın hallinde hangisine öncelik verileceği konusundaki tereddütlerin giderilmesi amacıyla 90. maddenin son fıkrasına hüküm eklenmektedir” denilmektedir.

Her ne kadar yapılan bu değişiklikten sonra da Anayasanın 90’ıncı maddesine getirilen ek cümlede “temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalar” ifadesi kullanıldığı, bu terim yerine “insan hakları” ibaresinin veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde geçen “insan hakları ve temel özgürlükler” ifadesinin neden kullanılmadığı (Gülmez, 2004: 151), “temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalar” ifadesiyle hangi milletlerarası antlaşmaların kastedildiği, uyuşmazlıkların “kanunlar” dışında, “anayasa” ya da “kanun hükmünde kararnameler” ve diğer düzenleyici yönetsel metinler ve uluslararası antlaşmalar arasında çıkması durumunda ek cümleyle getirilen kuralın uygulanıp uygulanmayacağı, “esas alma” ifadesinin ne anlama geldiği, “farklı hükümlerin” ne anlama geldiği, farklı hükümlerin nasıl, nerede, hangi organlarca saptanacağı, antlaşmanın düzenlediği konuda herhangi bir ulusal yasa bulunmaması durumunda, yargı yerlerince antlaşmanın uyuşmazlığın çözümlenmesinde göz önünde bulundurulup bulundurulamayacağı konusunda önemli tartışmalar yaşansa (Birtane, 2007: 37) da şurası bir gerçektir ki AİHS temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası bir andlaşma olduğu için, Sözleşme ile Türk kanunlarının çelişmesi durumunda Sözleşme hükümlerinin öncelikle uygulanması gerekmektedir.

Bunun yanı sıra Anayasa’nın 91. maddenin metninde “esas alınma” ibaresi yer almakta ise de bunun “öncelikle uygulanma” anlamında algılanması gerekir (Gülmez, 2004:156). Zaten madde gerekçesinde ve Anayasa Komisyonu Raporu’nda da “esas” almanın “öncelikle” uygulama anlamına geldiği belirtilmiştir.

Buna göre AİHS, ulusal hukukumuzda doğrudan uygulanabilir durumdadır ve Sözleşme hükümleri ile kanunlar arasında çelişki olması durumunda Sözleşme hükümlerinin öncelikle uygulanması gerekmektedir.

Üstelik Sözleşme’nin doğrudan uygulanabilmesi için Sözleşme’ye aykırı kanun normunda bir değişiklik yapılmasının da beklenmesine de gerek yoktur (Gülmez, 2004: 157). Çünkü Sözleşme, diğer uluslararası insan hakları belgelerini aşan bağlayıcı bir hukuki metin olarak değerlendirilmektedir. Bir başka ifade ile Sözleşme diğer uluslararası antlaşma ve sözleşmelerden farklı olarak karşılıklılık prensibine dayanmadan kişilerin temel haklarını taraf devletlerden herhangi birinin ihlâl etmesine karsı korumak konusunda objektif yükümlülükler meydana getiren bir uluslararası metindir.

AİHM de Sözleşme’nin 1. maddesinin eski şeklinde yer alan “tanımayı üstlenirler” ibaresinin “tanırlar” şeklinde değiştirilmesini Sözleşme’ye taraf devletlerin Sözleşme’nin iç hukukta doğrudan uygulanmasını istemelerinin bir sonucu olarak kabul etmektedir (İrlanda/Birleşik Krallık kararı).

Sözleşme Türk hukukunun bir parçası olduğu için Türk yargısı tarafından doğrudan uygulanabilir durumdadır, fakat Türk yargı mercilerinin AİHS ve AİHM kararlarını doğrudan uygulamak konusunda çekimser davrandıkları görülmektedir. Bununla birlikte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen kararlar yine de Türk yargısını etkilemektedir. Bu kararların daha çok adli yargı, özellikle de ceza yargısına ilişkin olanları ülkemizde bilinmekte ya da ilgi çekmektedir. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, sadece adli yargıyla ilgili kararlar vermemekte, idari yargı ile ilgili pek çok uyuşmazlık da Mahkeme önüne götürülmektedir (Birtane, 2007: 1).

Sözleşme’nin Anayasa Mahkemesi Tarafından Uygulanması

Anayasa Mahkemesi AİHS’ni ve Ek Protokolleri bağımsız ölçü norm olarak değil, destek ölçü norm olarak kullanmakta ancak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne açıkça yasa üstü ya da anayasal değer tanımamaktadır.

Anayasa Mahkemesi uluslararası sözleşmelerin Türk hukukundaki yerini tanımlama konusunda isteksiz davranmaktadır. Mahkeme, kendi ifadesiyle “usulüne uygun biçimde yürürlüğe konulmuş andlaşma kurallarını da gözetmektedir.” (Anayasa Mahkemesi, 14.02.1997, E: 1996/1, K: 1997/1)[1]

Anayasa Mahkemesi mülkiyet hakkına ilişkin olarak verdiği çeşitli kararlarında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına atıfta bulunmuştur.

Örneğin Anayasa Mahkemesi 3194 sayılı İmar Kanunu’nun inşaat yasakları hakkındaki 13. maddesi ile ilgili olarak verdiği 29.12.1999 tarihli ve E: 1999/33, K: 1999/51 sayılı kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 23.9.1981 tarihli Sporrong ve Lonnroth/İsveç kararında, kamulaştırma izni ile inşaat yasağının uzun bir süre için öngörülmüş olmasının, toplumsal yarar ile bireysel menfaat arasındaki dengeyi bozduğu sonucuna vardığı vurgulanmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Yargıtay Tarafından Uygulanması

Mülkiyet hakkını ilgilendiren davalar açısından bakıldığında Yargıtay’ın AİHS’ni genellikle destek ölçü norm olarak kullandığı görülmektedir. Ancak, Sözleşme hükümlerini iç hukuk hükümleri gibi uygulayarak karar verilmesine hemen hemen hiç rastlanmamaktadır (Birtane, 2007: 62). Yargıtay genellikle AİHM’nin kararlarına atıfta bulunmaktadır.

Bazı durumlarda da Yargıtay AİHM’nin istikrar kazanmış içtihatlarını dikkate alarak kendi içtihadını değiştirmektedir. Örneğin kıyılarda açılan tapu iptali davaları neticesinde AİHM tarafından verilen ihlal kararları üzerine Yargıtay, kıyıda kalması nedeni ile tapusu iptal edilen taşınmazlar için tazminat ödenmesi konusundaki içtihadını değiştirmiştir.

AİHM tarafından verilen Doğrusöz ve Aslan/Türkiye kararına kadar kıyıda tapusu iptal edilen taşınmazlar için tazminat davası açılamayacağını kabul etmekte idi. Ancak 10.05.2006 tarihli ve E: 2002/1262 sayılı Doğrusöz ve Aslan/Türkiye kararından sonra Yargıtay 1. Hukuk Dairesi tarafından verilen 23.10.2007 tarihli ve E: 2007/6214, K: 2007/9985 sayılı karar ile “kıyıda kalan taşınmazına ait tapu kaydı Hazinece açılan tapu iptali sonucunda iptal edilen taşınmaz malikinin tazminat davası açabileceği” vurgulanmıştır.

Söz konusu kararda; mülkiyet hakkının gerek Anayasa ve yasalarla iç hukuk yönünden, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleri ile kabul edilmiş temel haklardan olduğu, mülkiyet hakkının kamu yararının bulunduğu hallerde sınırlandırılabileceği veya tamamen kaldırılabileceği, bu sınırlandırma veya kaldırma gerçekleştirilirken, kamu yararı ile mülkiyet hakkından kısmen veya tamamen yoksun bırakılan kişinin hakkı arasında makul, kabul edilebilir, hak ve adalet dengesini sağlayacak bir oranın kurulmasının asıl olduğu, bu hususun AİHM’nin Doğrusöz ve Aslan/Türkiye kararında açıkça vurgulandığı, devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı tapu ile sağlanan mülkiyet hakkına değer verilmesi, böyle bir yer kıyı kapsamında kalmakla, temel vasfı yani kamu malı olma niteliği değişmemekle birlikte, kişinin söz konusu tapuya dayalı hakkının korunması gerektiği, aksi düşünce tarzının, yani devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek, hiçbir karşılık ödemeksizin iptalini istemesinin, geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi, devletin saygınlığını zedeler nitelikte bir tutum olacağı, bu nedenle kıyılarda daha önceden oluşturulan tapu kaydının iptalinde kamu yararı bulunduğu, bu tapuların iptal edilmesi gerektiği, ancak, kişinin mülkiyet hakkı sona erdirilirken karşılıklı hak dengesinin sağlanması için mülkiyet hakkı sahibine tazminat niteliğinde bir bedelin ödenmesi gerektiği, tapunun iptal edilmesinin yasa dışı bir işlemden değil, kamu yararını gerçekleştirme amacını taşıyan bir işlemden kaynaklanması nedeni ile, tazminatın taşınmazın tam değerini karşılamasının zorunlu olmadığı vurgulanmıştır.

[1] Resmi Gazete T/S: 26.06.1998/23384

Yorum Yap