Anayasa Mahkemesi Kararından Sonra Kentsel Dönüşümde Neler Değişti-2

Suat ŞİMŞEK[1]

1) Giriş

Anayasa Mahkemesi 26.7.2014 tarihli ve 29072 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 27.2.2014 tarihli ve E:2012/87, K:2014/41 sayılı kararıyla 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un bazı hükümlerini iptal etmiştir. Bu iptal kararı, afet riskli alanların dönüştürülmesi uygulamalarında çok önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Uygulamanın zaten yeterince hızlı olmadığı dikkate alındığında, bu iptal kararının afet riskli alanların dönüştürülmesi uygulamasına ciddi etkilerinin olacağı düşünülmelidir.

Anayasa Mahkemesi bu kararıyla, afet riskli alanlarda yapılacak dönüşüm uygulamalarını, mülkiyet hakkı yönünden oldukça ciddi bir incelemeye tabi tutmuştur.

Daha önceki çalışmamızda Kanun’un, idare tarafından yapılan tespit, yıkım ve tahliye masraflarında paydaşların müteselsilen sorumlu olmalarını sağlamak üzere tapu kütüğüne müşterek ipotek belirtmesi konulmasını öngören 3. maddenin 1. fıkrasının 7. ve 8. cümleleri ile 5. maddenin 5. fıkrası ile bütçe dışındaki kamu idarelerinin mülkiyetinde bulunan taşınmazların, Çevre ve Şehircilik Bakanlığına devredilmesi veya bu Bakanlığın talebi üzerine TOKİ’ye ve dönüşümü yapacak idareye bedelsiz olarak devredilebilmesine imkan tanıyan 3. maddenin 4. fıkrasının iptaline ilişkin gerekçeleri açıklamıştık.

Bu çalışmada ise 6306 sayılı Kanun’un 4. maddesinin inşaat yasaklarını düzenleyen 1. fıkrasında yer alan “riskli alanlarda, riskli yapıların bulunduğu taşınmazlarda ve rezerv yapı alanlarında bu Kanun kapsamındaki proje ve uygulamalar süresince her türlü imar ve yapılaşma işlemlerini geçici olarak durdurulmasına” dair iptal gerekçeleri irdelenecektir.

2) İmar ve Yapılaşmanın Durdurulmasını Öngören Kural ve Niteliği

6306 sayılı Kanun’un Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen bir diğer hükmü ise 4. maddenin “Bakanlık veya uygulamayı yürütmesi hâlinde TOKİ veya İdare, riskli alanlarda, riskli yapıların bulunduğu taşınmazlarda ve rezerv yapı alanlarında bu Kanun kapsamındaki proje ve uygulamalar süresince her türlü imar ve yapılaşma işlemlerini geçici olarak durdurabilir.” hükmünü ihtiva eden 1. fıkrasıdır. Bu fıkra ile, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı veya uygulamayı yürütmesi hâlinde TOKİ veya dönüşümü yapacak idarenin, riskli alanlarda, riskli yapıların bulunduğu taşınmazlarda ve rezerv yapı alanlarında Kanun kapsamındaki proje ve uygulamalar süresince her türlü imar ve yapılaşma işlemlerini geçici olarak durdurabileceği hükme bağlanmıştı. Anayasa Mahkemesi, bu fıkrayı Anayasa’nın mülkiyet hakkını düzenleyen 35. maddesine aykırı bulmuştur. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin bu kararından sonra riskli alanlarda, riskli yapıların bulunduğu taşınmazlarda ve rezerv yapı alanlarında bu Kanun kapsamındaki proje ve uygulamalar süresince her türlü imar ve yapılaşma işlemlerini geçici olarak durdurulması mümkün değildir.

Öncelikle hükmün, mülkiyet hakkı ile ilgisini açıklayalım. Bireylerin, sahip oldukları taşınmazlarının ve bu taşınmazlar üzerindeki yetkilerinin (kullanma, yararlanma ve tasarruf) mülkiyet hakkı kapsamına girdiğinde kuşku bulunmamaktadır. Bu kapsamda, sahip olunan taşınmaz üzerinde inşaat yapma hakkı da mülkiyet hakkı kapsamına girer. İnşaat yapma hakkının sınırlandırılması ise mülkiyet hakkının sınırlandırılması anlamına gelir. Çünkü mülkiyet hakkının sınırlandırılmasından söz edilebilmesi için, mutlaka bireylerin mülkiyetlerinden tamamen yoksun bırakılmaları gerekmez. Mülkiyet hakkı, kişiye sahibi olduğu şey üzerinde “kullanma”, “yararlanma” ve “tasarruf” yetkileri veren bir haklar demetidir. Bireylerin, taşınmazları üzerinde yapı yapabilmeleri de, onların mülkiyet hakkından doğan bu yetkileri kapsamındadır. Bu hüküm ise, bireylere ait taşınmaz mallar üzerindeki imar ve yapılaşma işlemlerinin durdurulmasını düzenlediğinden, bireylerin mülkiyet haklarının sınırlandırıldığında kuşku bulunmamaktadır. Nitekim, madde gerekçesinde de, dava konusu kuralla taşınmaz mülkiyetine kısıtlamalar getirildiği açıkça ifade edilmiştir.

3) İnşaat Yasağı Uygulamasının Kamu Yararı Kapsamında Değerlendirilip Değerlendirilmediği

Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkının bu şekilde sınırlandırılmasını (kurakl olarak) kamu yararı kapsamında değerlendirmektedir. Anayasa Mahkemesine göre Kanun’un genel ve madde gerekçeleri ile amacı birlikte değerlendirildiğinde, Kanunla nihai olarak afet riski altındaki yerleşim merkezlerinin bulundukları yerlerde dönüştürülmeleri, mümkün olmazsa başka yerlere nakledilmelerinin hedeflendiği, dava konusu kuralla, belirli bir proje dâhilinde bütünlüklü olarak yürütülmesi gereken bu uygulamalar sırasında projeye aykırı yapılaşma yapılmasını engellemek için geçici olarak uygulamaya konu alanlarda ve riskli yapıların bulunduğu taşınmazlarda imar ve yapılaşma işlemlerinin geçici olarak durdurulduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi, belirli bir proje dâhilinde bütünlüklü olarak yürütülmesi gereken dönüşüm uygulamaları sırasında projeye aykırı yapılaşma yapılmasını engellemek için inşaat yasakları uygulanmasının, kamu yararı taşıdığı sonucuna varmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, çeşitli davalarda (örneğin ELIA S.r.l./İtalya) şehir planlarının uygulanması bakımından inşaat yasağı konulmasında kamu yararı bulunduğunu kabul etmiştir. AİHM’ne göre kamu otoritelerinin imar planlarının uygulanması açısından geniş bir takdir hakkı bulunmaktadır ve bu kapsamda yapılacak müdahaleler (örneğin inşaat yasakları) kamu yararı kapsamında değerlendirilmelidir. AİHM, kamulaştırma yapma ve kamulaştırılacak taşınmazlar üzerine inşaat yasağı koyma konusunda Sözleşmeci Devletlere geniş bir takdir yetkisi tanımak eğilimindedir. Mahkemeye göre şehirlerin geliştirilmesi gibi karmaşık ve zor bir süreç içerisinde Devletlere geniş bir takdir hakkı tanımak gerekir. Bu nedenle kamulaştırılacak taşınmazlar üzerine inşaat yasağı konulmasını da bu takdir hakkı kapsamında değerlendirmek gerekir.

4) İnşaat Yasaklarının Uzun ve Belirsiz Olmasının Anayasa’ya Aykırılığı

İnşaat yasaklarında kamu yararı bulunmakla birlikte bu yasakların uzun sürmesi ya da belirsiz olması durumunda, mülkiyet hakkına aykırılık söz konusu olmaktadır.

4.1) Anayasa Mahkemesinin Daha Önceki Kararı

Anayasa Mahkemesinin kimi kararlarında (örneğin 29.06.2000 tarihli ve E:1999/51, K:1999/33 sayılı kararı), uzun süren imar yasaklarının ölçüsüz olduğu ve mülkiyet hakkını ihlal ettiği sonucuna varılmıştır. Örneğin 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 13. maddesinin “Resmî yapılara, tesislere ve okul, cami, yol, meydan, otopark, yeşil saha, çocuk bahçesi, pazar yeri, hal, mezbaha ve benzeri umumî hizmetlere ayrılan alanlarda inşaata ve mevcut bina varsa esaslı değişiklik ve ilaveler yapılmasına izin verilmez” hükmünü ihtiva eden 1. fıkrası, Anayasa Mahkemesinin 29.06.2000 tarihli ve E:1999/51, K:1999/33 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Bu fıkraya göre imar plânlarında maddede belirtilen umumi hizmetlere ayrılan alanlarda inşaat veya bina varsa bunda esaslı değişiklik ve ilaveler yapılması, parsel sahibinin, imar plânının onay tarihinden beş yıl geçtikten sonra başvuruda bulunarak ilgili kamu kuruluşundan maddede belirtilen hizmetlere ayrılan alanların yapımından vazgeçtiğine ilişkin görüş almasına bağlı bulunduğundan, ilgili kamu kuruluşunun umumi hizmetlere ayrılan alanların yapımından vazgeçmemesi durumunda bu alanlarda parsel sahibinin inşaat olanağı bulunmamaktaydı.

Ancak bu inşaat yasağının süresi konusunda belirsizlik söz konusuydu. 3194 sayılı Kanun’un 13. maddesinin itiraz konusu birinci fıkrasında imar plânlarında, resmi yapı, okul, cami, yol, meydan gibi umumi hizmetlere ayrılan yerlerin, imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şeklinin devam edeceği öngörülmüştür. Aynı Kanun’un 10. maddesinde de belediyelerin, imar plânlarının yürürlüğe girmesinden en geç 3 ay içinde bu planı uygulamak üzere 5 yıllık imar programlarını hazırlayacakları belirtilmiş, ancak Yasa’da bu plânların tümünün hangi süre içinde programa alınarak uygulanacağına ilişkin bir kurala yer verilmemişti.

Anayasa Mahkemesi de 13. maddede öngörülen inşaat yasağının süresinin belirli olmamasını mülkiyet hakkına aykırı bulmuştur. Anayasa Mahkemesine göre 13. maddenin birinci fıkrası uyarınca imar planlarında umumi hizmetlere ayrılan yerlerin mevcut kullanma şekillerinin ne kadar devam edeceği konusundaki bu belirsizliğin, kişilerin mülkiyet hakları üzerinde süresi belli olmayan bir sınırlamaya neden olduğu açıktır. İmar plânlarının uygulamaya geçirilmesindeki kamusal yarar karşısında mülkiyet hakkının sınırlanmasının demokratik toplum düzeninin gerekleriyle çelişen bir yönü bulunmamakta ise de, itiraz konusu kuralın neden olduğu belirsizliğin kişisel yarar ile kamu yararı arasındaki dengeyi bozarak mülkiyet hakkını kullanılamaz hale getirmesi, sınırlamayı aşan hakkın özüne dokunan bir nitelik taşımaktadır. Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunup onları büyük ölçüde kısıtlayan veya tümüyle kullanılamaz hale getiren sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaştığı kabul edilemez. Demokratik hukuk devletinin amacı kişilerin hak ve özgürlüklerden en geniş biçimde yararlanmalarını sağlamak olduğundan yasal düzenlemelerde insanı öne çıkaran bir yaklaşımın esas alınması gerekir. Bu nedenle getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsü değil, koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları hep demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir. Özgürlükler, ancak ayrık durumlarda ve demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde sınırlandırılabilmelidir. Demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olması düşünülemez. Demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun, kısıtlamaların, bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıracak ya da ortadan kaldıracak düzeye vardırılmaması gerekir.

4.2) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Görüşü

AİHM de uzun süren inşaat yasaklarının mülkiyet hakkına aykırılık teşkil ettiğine karar vermiştir. AİHM Elia S.R.L./İtalya davasında; 1974 yılında yeşil alan olarak ayrılan ve kamulaştırma yapılacağı gerekçesiyle üzerine kesin inşaat yasağı konulan, ancak 1999 yılına kadar kamulaştırılmayan taşınmaz açısından mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkemeye göre inşaat yasaklarının uzun süre devam etmesi, taşınmaz maliklerinin hem taşınmazdan yararlanamamalarına neden olmakta, hem de kamulaştırma yapılmaması nedeni ile taşınmazlarının bedelini elde etmelerini engellemektedir.

Bu ise kamu yararı ile bireysel menfaat arasında bulunması gereken dengeyi taşınmaz malikleri aleyhine bozmaktadır. Üstelik taşınmaz maliklerine inşaat yasağı süresinin kısaltılması veya taşınmazlarından yararlanamamaları nedeni ile tazminat talebinde bulunma imkanı verilmemesi bu dengeyi daha da bozmaktadır. Mahkeme benzer gerekçelerle Terazzi S.A.S./İtalya davasında; yeşil alan olarak ayrılan arsanın 36 yıldır kamulaştırılmadan ve inşaat izni verilmeden tutulmasını mülkiyet hakkının ihlali olarak nitelendirmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu konudaki görüşü Sporrong-Lönnroth/İsveç kararında da kendini göstermektedir. Kararın özünü ve mülkiyet hukuku bakımından ne ifade ettiğini tam olarak kavrayabilmek için dava konusu olan olayın kısaca açıklanmasında fayda vardır. Hukuki bir kişiliğe sahip olan Sporrong Miras Şirketine (Estate) ait olan bir taşınmaz ile Bayan Lönnroht’a ait olan bir başka taşınmaz hakkında İsveç Hükümeti tarafından, 1947 tarihli İmar Kanunu’nun (Building Act) 44. maddesine dayanarak, 21 Temmuz 1956 tarihinde Stockholm Belediyesine beş yıllık bir süre için kamulaştırma izni verilmiştir.

Belediyenin, bu sürenin dolmasından önce mal sahiplerine ödenecek tazminatı belirleyecek olan mahkemeye dava açması gerekmektedir; bunu yapmaması halinde kamulaştırma izni ortadan kalkacaktır. Kamulaştırma izninden hemen önce 1954 yılında taşınmazın üzerine inşaat yasağı konulmuştur. Kamulaştırma izinleri çeşitli tarihlerde Belediyenin talebi üzerine uzatılmış, ancak 1979 yılında yine Belediyenin talebi üzerine iptal edilmiştir. Bu süre içerisinde taşınmaz üzerine konulan inşaat yasağı, 1 Temmuz 1979 tarihine kadar uzatılmış, bu tarihten sonra kamulaştırma izninin hükümet tarafından iptal edilmesi nedeni ile kaldırılmıştır.

Taşınmazı etkileyen kamulaştırma izni 23 yıl, inşaat yasağı ise 25 yıl sürmüştür. İnşaat yasağı süresi boyunca taşınmaz malikleri taşınmazlarını satmak için teşebbüslerde bulunmuşlar, ancak taşınmaz üzerinde kamulaştırma izni bulunması nedeni ile bu teşebbüsler sonuçsuz kalmıştır. Ayrıca taşınmaz malikleri taşınmazları için kiracı bulmakta da zorlanmışlardır. Taşınmazlarının uzun süre kamulaştırılmaması ve taşınmaz üzerine inşaat yasağı konulması nedeni ile taşınmaz malikleri uğradıkları zararın tazmini için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde İsveç Hükümeti aleyhine tazminat davası açmışlardır.

Taşınmaz malikleri, mülkiyetlerinden resmen ve kesin olarak yoksun bırakılmadıkları halde, söz konusu kamulaştırma izni ve inşaat yasağının mülklerinden yararlanma ve tasarruf etme yetkilerini ağır kısıtlamalara tabi tuttuğunu ve herhangi bir tazminata da meydan vermediğini iddia etmişlerdir. Maliklerin iddiasına göre, söz konusu tedbirler yürürlükte kaldığı sürece, mülkiyet hakları özünden yoksun kalmıştır.

Yapılan yargılama neticesinde Mahkeme Sözleşmeci Devletlerin büyük şehirlerin gelişmeleri gibi karmaşık ve zor bir alanda kendi imar politikalarını uygulamak için geniş bir takdir alanı kullanmalarının doğal olduğunu tespit etmekle birlikte kamulaştırma işleminin uzunca bir süre yapılmamasının taşınmaz malikleri açısından zarar verici nitelikte olduğunu kabul etmiştir. Dahası Mahkemeye göre inşaat yasağının bütün bu dönem boyunca varlığını sürdürmesi, kamulaştırma izinlerinin geçerlilik sürelerinin uzunluğunun zararlı sonuçlarını daha da ileri götürmektedir. Taşınmaz maliklerinin mülkiyet haklarını tam olarak kullanmaları, Sporrong Miras Şirketi olayında toplam yirmi beş yıl, Bayan Lönnroth olayında on iki yıl engellenmiştir.

Bu bağlamda Mahkeme, uzatılmış yasakların mülk sahipleri üzerinde yarattığı olumsuz sonuçları, hukukun üstünlüğü ile yönetilen bir devlette olması gereken durumla bağdaştırılabilir görmediğini kaydetmiştir. Mahkemeye göre iki seri halinde birbirine bağlanan bu tedbirlerin (kamulaştırma izni verilmesi ve taşınmaz için inşaat yasağı uygulanması) yarattığı durum, mülkiyet hakkının korunması ile genel menfaatin gerekleri arasında sağlanması gereken dengeyi bozmaktadır. Taşınmaz maliklerine inşaat yasağı uygulanacak sürenin kısaltılması veya tazminat için talepte bulunma imkanlarının verilmemesi bireyleri aşırı bir yük taşımak zorunda bırakmaktadır. Mahkeme’nin görüşüne göre, başvurucuların gerçekten zarar görüp görmediğini belirlemek gerekli değildir, gerekli dengenin bozulmasına yol açan şey, onların hukuki durumlarıdır. Sonuçları inşaat yasaklarıyla ağırlaştırılmış olan kamulaştırma izinleri, bu nedenle her iki başvurucu bakımından Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesini ihlal etmiştir.

Ancak mülkiyet hakkının ihlal edilmiş olması için inşaat yasaklarının ne kadar bir süre için uygulanması gerektiği konusunda AİHM kararlarında açıklık bulunmamaktadır. Örneğin Mahkeme, Elia S.R.L./İtalya, Terazzi S.A.S./İtalya ve Sporrong-Lönnroht/İsveç davasında verdiği kararlardan farklı olarak Allan Jacobsson/İsveç Davasında (1989) imar planında kalan ve üzerinde yapılaşma olan taşınmazın 13 yıl boyunca inşaat yasağına tabi tutulmasını mülkiyet hakkının ihlali olarak nitelendirmemiştir. Bu davada başvurucu 1974 yılında bir mülk satın almıştır. Bu arazi bir imar uygulama planı kapsamına girmektedir. Bu plana göre, söz konusu arazinin belirli bir bölümüne yeterli su ve kanalizasyon tesisi sağlanmadıkça, hiç bir inşaat yapılamaz. Arazi ayrıca, belediye imar planı hazırlanıncaya kadar çeşitli sürelerle inşaat yasaklarına tabidir. Başvurucu, inşaat yasağından muaf tutulmak ve ikinci bir ev yapmak üzere izin verilmesi için bir çok kez idari makamlara başvurmuş, ancak olumlu sonuç alamamıştır. Böylece taşınmazın bulunduğu bölgede 13 yıldır yapılaşma yasağı sürmüştür. Başvurucu İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’na başvurarak, mülkiyet hakkının, mahkemeye başvurma hakkının ve etkili bir hukuk yoluna başvurma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkeme, inşaat yasağının uzatılmasının, mülkiyetten barışçıl bir biçimde yararlanma hakkına bir müdahale teşkil ettiğini kabul etmekle birlikte yapılaşma yasağının, belediyenin bölgeyi planlama meşru amacıyla orantısız olmadığına karar vermiştir. Ayrıca başvurucu taşınmazı satın alırken taşınmaz üzerindeki kısıtlamaları biliyor olması gerekir. Bu görüşlerle Mahkeme, mülkiyet hakkının ihlal edilmediğine karar vermiştir. Burada Mahkemenin ihlal olmadığı yönünde karar vermesinin iki nedeni bulunduğu görülmektedir. Birincisi inşaat yasağının diğer davalardaki süreler göre daha kısa süreli olmasıdır. Ancak daha önce de belirtildiği üzere ihlalin gerçekleşmesi için inşaat yasağı altında geçmesi gereken en az süre konusunda Mahkeme kararlarında açıklık yoktur. Diğer neden ise başvurucunun taşınmazı satın alırken üzerindeki inşaat yasağının biliyor olmasının gerekmesidir.

4.3) Anayasa Mahkemesinin 6306 sayılı Kanunda Yer Alan Hüküm Hakkındaki Görüşleri

Anayasa Mahkemesi 6306 sayılı Kanun’un 4. maddesinin 1. fıkrasında yer alan inşaat yasaklarının süresinin belirli olmamasını Anayasa’ya aykırı bulmuştur. Bu kuralda, imar ve yapılaşma yasağının, “Kanun kapsamındaki proje ve uygulamalar süresince” devam edeceği belirtildiğini hatırlatan Anayasa Mahkemesine göre Kanun’da, Kanun kapsamındaki proje ve uygulamaların azami süresini gösteren bir kurala yer verilmemiştir; dolayısıyla, kural uyarınca uygulanacak imar yasağının süresinin öngörülebilir azami üst sınırı bulunmamaktadır. Bireyin üzerine aşırı yük yüklenmesine neden olabilecek bu durum, Anayasa’nın 13. maddesinde temel hakların sınırlandırılmasının ölçütleri arasında yer verilen “ölçülülük” ilkesine aykırılık oluşturabilecek ve böylece kamu yararı ile bireyin yararı arasında kurulması gereken dengeyi bozabilecek niteliktedir.

Çünkü bir kuralın kamu yararı amacı taşıması, Anayasa’ya uygunluk bakımından yeterli olmayıp kuralla getirilen sınırlamanın ölçüsüz olmaması, ulaşılmak istenen kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkı arasında adil bir dengeyi bozmaması da gerekir. AİHM içtihatlarında (örneğin Sporrong ve Lönnroth/İsveç, ELIA S.r.l./İtalya) da, birey üzerine aşırı yük yüklenip yüklenmediği, bunun sonucu olarak kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkı arasında adil dengenin sağlanıp sağlanmadığı incelenirken, imar yasaklarının uzun süre devam etmesi ve yasağın süresinin belirsiz olması dikkate alınan hususlar arasında yer almaktadır. Bu gerekçelerle Anayasa Mahkemesi 6306 sayılı Kanun’un 4. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen inşaat yasaklarının süresinin belirsiz olmasını Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı bulmuştur.

5) Sonuç

Anayasa Mahkemesi 6306 sayılı Kanun’un 4. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen inşaat yasaklarını Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı bulmuştur. Aslında Anayasa Mahkemesi ve AİHM, imar planlarının uygulanması ya da kentleşme amacıyla mülkiyet hakkına getirilen sınırlamaları kamu yararı kapsamında değerlendirmektedirler. Anayasa Mahkemesi Anayasa Mahkemesi, belirli bir proje dâhilinde bütünlüklü olarak yürütülmesi gereken dönüşüm uygulamaları sırasında projeye aykırı yapılaşma yapılmasını engellemek için inşaat yasakları uygulanmasının, kamu yararı taşıdığı sonucuna varmıştır.

Bununla birlikte her iki Mahkeme de inşaat yasaklarının süresinin belirsiz olmasını ya da çok uzun sürmesini mülkiyet hakkına aykırı bulmaktadır. Her iki Mahkeme’nin de belirttiği üzere inşaat yasaklarının süresinin belirsiz olması ya da çok uzun sürmesi, bireysel menfaat ile kamu yararı arasında bulunması gereken adil dengeyi bozmaktadır. Bu nedenle, imar yasaklarının uzun süre devam etmesi ve yasağın süresinin belirsiz olması mülkiyet hakkına aykırılık teşkil etmektedir.

  1. Maliye Bakanlığı, Maliye Uzmanı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.