Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Gözüyle Kadastro ve Tapu Sicili Uyuşmazlıkları

Suat ŞİMŞEK-Daire Başkanı, Milli Emlak Genel Müdürlüğü

 

NOT: Bu makale Terazi Hukuk Dergisinin Nisan-2013 sayısında yayımlanmıştır.

1. Giriş

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1 No’lu Protokolün 1. maddesi[2] mülkiyet hakkını korumaktadır. Bu madde mülkiyet hakkının korunması bakımından büyük önem taşımaktadır. Zira mülkiyet hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle iç hukukta yasal ve idari yollara başvuran, fakat bu yollardan istediği sonucu elde edemeyen kişiler, uyuşmazlığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM/Mahkeme) önüne götürmektedir.

Kadastro ve tapu sicili uyuşmazlıkları da mülkiyet hakkı ile ilgili önemli unsurlar ihtiva etmektedir. Çünkü bu uyuşmazlıkları doğrudan taşınmaz mülkiyeti ile ilgilidir ve taşınmaz mülkiyeti konusunun, mülkiyet hakkı kapsamına girdiğine kuşku yoktur.

Kadastro ve tapu sicili ile ilgili uyuşmazlıkların AİHM yargılaması bakımından çeşitli yönleri bulunmaktadır. Bunlardan en önemlilerinden bir tanesi, kadastro yolu ile taşınmaz edinme konusudur. Bu konu, kadastro yoluyla taşınmaz edinmenin, Ek 1 No’lu Protokolün 1. maddesi anlamında mülkiyet hakkının kapsamına girip girmeyeceği açısından önem taşımaktadır.  İkinci husus, AİHM’nin, kadastro davalarında yerel mahkemelerin ve Yargıtay’ın özellikle mülkiyete ve kazandırıcı zamanaşımına ilişkin kararlarına, bu kararlar açıkça dayanaktan yoksun ve keyfi olmadığı sürece, saygı gösterilmesidir. Ayrıca kadastro ve mülkiyete ilişkin davaların uzun sürmesi, hem mülkiyet hakkıyla, hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkıyla yakından ilgilidir. Bir diğer önemli konu ise tapu siciline güven ilkesidir. Tapu siciline güvenilerek edinilen taşınmazların, sonradan orman ya da mera gibi kamu malı olması durumunda, taşınmazın tapusunun bedel ödenmeksizin iptal edilmesi AİHM tarafından mülkiyet hakkının ihlali olarak görülmektedir.

İşte bu çalışmada AİHM’nin kadastro ve tapu sicili konusunda mülkiyet hakkına yapılan müdahalelere[3] bakış açısı incelenecektir.

2. Kadastro İşlemleri

2.1. Kadastro İşlemlerinin Mülkiyet Hakkı Kapsamına Girip Girmediği

AİHM içtihatlarında sık sık belirtildiği üzere Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, mevcut mülkü ya da mülk edinme konusunda yakın ve meşru beklentileri korumaktadır. Miras, bağış, vasiyet ya da başka herhangi bir yolla taşınmaz edinimi Ek 1 No’lu Protokolün 1. maddesi kapsamında korunmamaktadır. Mahkemeye göre, Sözleşme mekanizmalarının işleyebilmesi için mevcut mülke ya da mülk edinme konusunda meşru bir beklentiye ihtiyaç vardır.

Burada “mevcut mülk” ifadesinden kastedilen her hangi bir malın (taşınır ya da taşınmaz olması fark etmez) belli bir dönem boyunca malikin mülkiyetinde bulunmasıdır. Bu şekilde belli bir dönem boyunca malikin mülkiyetinde bulunan mala yapılan müdahaleler, mevcut mülke yapılan müdahale olarak kabul edilmektedir. Mahkeme kararlarına göre bir unsurun, mülkiyet hakkının getirdiği bu korumadan yararlanabilmesi için fiilen mevcut ve ileri sürülebilir olması gerekir[4]. 1. maddenin metninde geçen “maliki olduğu şeyler (his possessions/ses biens)”, “mülkiyeti kullanma (use of property/usage des biens)” kelimelerinin bu izlenimi doğurduğuna dikkat çeken Mahkeme’ye göre Sözleşme’nin hazırlık çalışmaları da bunu açıkça teyit etmektedir[5]: Sözleşme’yi hazırlayanlar, bu maddenin öncüleri olan tasarılarda bu konu için sürekli olarak “mülkiyet hakkından” ve “mülkiyete haktan” söz etmişlerdir[6]. Bu nedenle Mahkeme Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin sadece mevcut mülke ve mülk edinme konusundaki meşru beklentilere yapılan müdahaleleri kapsadığını; buna karşılık mülk edinme hakkını içermediğini; bundan dolayı veraset veya vasiyet yoluyla[7], kadastro[8] veya bağış yolu ile taşınmaz edinimi edinme hakkını ya da yabancıların henüz tapuda kendi adlarına tescil edilmemiş taşınmazları edinme hakkını[9] güvence altına almadığını vurgulamaktadır. Mahkemeye göre bu madde “herkesin kendi mülküne” riayet edilmesi hakkı ile sınırlı olup, sonucu itibariyle mevcut mallar içindir. Bu anlamda Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi mülkiyete hakkı (right to property) değil, mülkiyet hakkını (right of property) korumaktadır[10].

Mevcut mülkün yanı sıra, belli şartla altında, mülk edinme konusundaki meşru bir beklenti de Ek 1 No’lu Protokolün 1. maddesi ile getirilen korumadan yararlanabilir. Aslında Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinde meşru beklentilerin de mülkiyet hakkı kapsamına girebileceğine dair herhangi bir ışık bulunmamaktadır. Ancak AİHM, 1. maddenin yalnızca mevcut mülkü koruduğuna dair yerleşik içtihadının ortaya çıkardığı sakıncaları bir nebze olsun hafifletebilmek amacıyla meşru beklenti yaklaşımını benimsemiştir. Çünkü Mahkemenin mevcut mülk yaklaşımı katı bir şekilde uygulandığında alacak hakları, tazminat hakları, sosyal güvenlikten kaynaklanan haklar, ruhsatlar, müşteri kitlesi, imar planlarına dayalı beklentiler gibi ekonomik hayatın vazgeçilmez unsurları mülkiyet hakkının kapsamı dışında kalmaktadır. Bundan dolayı Mahkeme mevcut mülk kavramını yumuşatarak bu kavramın yanı sıra ikinci bir mülkiyet kategorisi daha oluşturmuştur. Buna göre mülkiyet hakkı sadece mevcut mülkü değil, meşru beklentileri de korumaktadır.

Meşru beklenti mülkiyet hakkının ileride doğacağına dair hukuki bir umudu ifade eder[11]. Burada akla hangi tür beklentilerin meşru beklenti olarak değerlendirileceği sorusu gelecektir. Mahkemenin bu konudaki ilk kararlarında meşru beklenti kavramının dar kapsamlı olarak değerlendirildiği, ancak sonradan verdiği bazı kararlarda meşru beklenti kavramının kapsamının genişletildiği görülmektedir[12]. Mahkeme bu kararlarında meşru beklenti kavramını daha ziyade alacak hakları, tazminat hakları gibi çok yakın ve kesin beklentiler için uygulamıştır. Yakın ve kesin olma ifadesi ile kastedilmek istenen, bu beklentinin (Strech/Birleşik Krallık ya da Pine Valley Developments/İrlanda davalarında olduğu üzere) bir mevzuat hükmüne ya da (Peresos Kampania Naviera /Belçika, Gratzinger ve Granzingerova kararlarında olduğu üzere) bir içtihada dayanmasıdır. Örneğin bir alacak hakkının meşru beklenti sayılabilmesi için bir yargı kararına dayanması veya bir idari organın kararına dayanması veya kanundan kaynaklanması gerekir[13]. Her ne kadar bir umudun olabileceği anlaşılabilir olsa da meşru bir beklenti sadece bir umuttan ziyade daha somut bir nitelikte olmalı ve bir kanun maddesine ya da yargı kararı gibi bir hukukî belgeye dayanmalıdır (Maltzan ve diğerleri/Almanya davası, Miraiiles/Fransa davası). Zaten Türkçeye “meşru beklenti” olarak çevrilen ibarenin Mahkeme tarafından kullanılan İngilizce şekli “legitimate expectation” dur. Burada kullanılan expectation kelimesi ise kuru umuttan ziyade hukuki değeri olan talepleri ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Bir mevzuat ya da içtihada dayanmayan beklentiler uzak ve kesin olmayan beklenti olarak nitelendirilmektedir[14]. Zaten bir mevzuat ya da içtihada dayanmayan kuru umut Mahkeme tarafından “hope” kelimesiyle karşılanmaktadır[15]. Uzak ve kesin olmayan bir beklenti de mülk kavramı kapsamında değerlendirilmemektedir. Öte yandan iç hukukun doğru şekilde yorumlanması ve uygulanması konusunda bir tartışmanın bulunması ve başvurucunun talebinin ulusal mahkemeler tarafından reddedilmesi halinde, meşru bir beklentinin ortaya çıktığı söylenememektedir. Bu husus özellikle tapuda kayıtlı olmayan taşınmazların zilyetlikle iktisabı konusunda kendisini hissettirmektedir. Mahkeme Aksoy ve Diğerleri/Türkiye davasında, zilyetlikle iktisap koşullarının gerçekleştiği yolundaki iddiaları, meşru beklenti tanımı içerisinde görmemiştir.

Kadastro yolu ile taşınmaz edinimini de bu genel prensip ışığında değerlendirmek gerekir. AİHM içtihatlarına göre, kadastro öncesinde herhangi bir mülkiyet yoksa (taşınmaz başvurucu adına tescilli değil ise) kadastro işlemleri sonucu mülkiyet hakkının ihlal edilmesi söz konusu olmayacaktır[16]. AİHM’nin kadastro yolu ile taşınmaz edinilmesi konusundaki görüşünü Balcı/Türkiye kararı üzerinden inceleyelim. Önce davaya neden olayları açıklayalım. 1971 yılında Remzi Balcı isimli başvurucu, aynı köyde ikamet eden bir başka şahıstan tarla vasfında bir taşınmaz satın almıştır. Satıcı, taşınmazın tapu senedi olmaksızın otuz yılı aşkın bir süredir zilyetliğinde bulunduğunu söylemiştir. Ödeme resmi olmayan şekilde yapılmış ve taraflar yazılı bir satış sözleşmesi yapmamışlardır. 1974 yılında bölgede başlayan kadastro çalışmaları neticesinde, ihtilaf konusu bu taşınmaz 370 ve 590 parsel numarası altında iki parsel halinde tapuya tescil edilmiştir. 370 no’lu parsel, başvurucunun taşınmazı önceki zilyedinden satın aldığını ve o tarihten bu yana aralıksız olarak kullandığını belirten tanık beyanlarına istinaden başvurucu adına tescil edilmiştir. 590 no’lu parsel ise orman olarak Hazine adına tescil edilmiştir. Başvurucu, 1983 yılında Hazine aleyhine tapu iptali ve dava açmış ise de dava reddedilmiş ve kanun yollarından geçerek kesinleşmiştir. İç hukuktaki yargılamalarda mahkemeler “taşınmazın ormandan açılmış olduğunu, uzun yıllar süren yoğun bir zirai faaliyetin, doğal orman örtüsünü ortadan kaldırdığını, buna rağmen taşınmazın hiçbir zaman başvurucunun mülkiyetinde bulunmayan yağmalanmış orman olarak kabul edilmesi gerektiğini” ifade etmişlerdir. Ancak ihtilaf konusu taşınmaz 29.05.2000 tarihinde Hazine tarafından, tarla vasfı ile üçüncü bir kişiye satılmıştır.

Başvurucu, yerel mahkemenin kendisini herhangi bir tazminat ödenmeksizin mülkiyetinden mahrum bırakmasından şikayetçi olmuşlardır. Başvurucuya göre Mahkeme Hazinenin ihtilaflı taşınmazın kamu malı olduğu yönündeki talebini üstün tutmuştur. Başvurucu geniş açıdan bakıldığında kanıtların (örneğin bilirkişi raporları, tanık beyanları) kendi lehine olduğunu, Mahkemenin 590 nol’lu parseli yanlış bir şekilde kamu malları kapsamında olan bozulmuş orman olarak nitelendirdiğini ileri sürmüştür. Başvurucu son olarak taşınmazın tarla niteliği ile üç kez el değiştirmesinin kamulaştırmanın hukuka aykırı olduğunu gösterdiğini ileri sürmüştür.

AİHM, 1 No’lu Protokolün 1. maddesinin yalnızca kişilerin mevcut mülkleri için uygulanabileceğini, bu nedenle mülkiyetin tekrar ihdas edilmesi konusundaki zayıf bir beklentinin mülk olarak kabul edilemeyeceğini vurguladıktan sonra önündeki davada öncelikle, bu prensibin ışığında başvurucuların mülke ya da ihtilaf konusu mülkten barışçıl şekilde yararlanma konusunda meşru bir beklentiye sahip olup olmadığını değerlendirmesi gerektiğini vurgulamıştır. AİHM, 590 parsel no’lu taşınmazın hiçbir zaman başvurucu adına tescil edilmediğini, dolayısıyla başvurucunun Ek 1 No’lu Protokolün 1. maddesi anlamında mülk olarak nitelendirilebilecek herhangi bir varlığa sahip olmadığını vurgulamıştır. Yetkili makamların taşınmazın orman olarak sınıflandırılmasına ilişkin kararlarının ve yerel mahkemelerin bu sınıflandırmayı onaylamasına ilişkin kararlarının, dava konusu taşınmaz hakkında başvurucunun mülkiyet hakkına bir müdahale olduğu söylenemez. Başvurucu, herhangi bir hak iddia edemez. Hazinenin yasal malik olarak bu taşınmazı üçüncü bir kişiye satması, bu konuda bir fark yaratmaz.

Yerel mahkemelerin iç hukukun ve kanıtların yorumlanmasında ve uygulanmasında hata yaptığını iddia eden başvurucu görüşlerini değerlendiren Mahkeme, maddi hatalarla ve ulusal mahkemeler tarafından verilen kararlarla ilgili iddialarla ilgili olarak sınırlı bir güce sahip olduğunu ve kendi görüşünü ulusal mahkemelerin ihtilaf konusu taşınmazın fiziki karakteri ve sahipliği konusundaki kararının yerine koyamayacağını ifade etmiştir. Bu gerekçelerle Mahkeme, başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

2.2. Mülkiyete İlişkin İç Hukuk Mahkemelerinin Yorumları

Kadastro davalarının bir diğer yönü de, kadastro mahkemelerinin ve Yargıtay’ın bir taşınmazın mülkiyetinin kime ait olduğu konusundaki yorumlarıdır. Özellikle kazandırıcı zamanaşımı konusundaki kararlar ve içtihatlar zaman zaman AİHM’de dava konusu edilmektedir. Bu konuyu değerlendirmeden önce, daha önce yaptığımız bir saptamayı tekrarlayalım: AİHM’nin iç hukuk mahkemelerinin mülkiyete ilişkin kararlarını değerlendirmeye geçebilmesi için, ortada, kadastro öncesinde mevcut bir mülk söz konusu olmalıdır. Bu kapsamda kadastro öncesinde tapulu olarak tasarruf edilen taşınmazların mülkiyetinin kadastro işlemi sonucu kaybedilmesi de Ek 1 No’lu Protokolün 1. maddesi kapsamına girmektedir.

Böyle bir mevcudiyetin söz konusu olduğu durumlarda, AİHM’nin iç hukuk mahkemelerinin mülkiyete ilişkin kararlarını değerlendirme konusundaki görüşü oldukça istikrarlıdır: AİHM, açıkça dayanaktan yoksun olmadığı sürece, iç hukuk yargıcının yaptığı yoruma saygılı davranacağını vurgulamaktadır. AİHM, keyfi bir uygulama söz konusu olmadığı sürece, iç hukukta yapılan yorumun uygunluğuna karar vermenin kendi görev alanına girmediğini ifade etmektedir. Mahkeme, maddi hatalarla ve ulusal mahkemeler tarafından verilen kararlarla ilgili iddialarla ilgili olarak sınırlı bir güce sahip olduğunu ve kendi görüşünü ulusal mahkemelerin ihtilaf konusu taşınmazın fiziki karakteri ve sahipliği konusundaki kararının yerine koyamayacağını ifade etmiştir[17].

Bu husus, Aksoy ve Diğerleri/Türkiye davasında da açıkça vurgulanmıştır. Bu davada başvurucular, uzun süredir zilyetliklerinde bulunan taşınmazların kendi adlarına tescili için asliye hukuk mahkemesinde dava açmışlardır. Asliye hukuk mahkemesi sözü edilen taşınmazlar üzerinde yapılan çeşitli bilirkişi incelemeleri ve yerinde tespitlerin ardından 12.04.2000 tarihli kararlarla bu talepleri reddetmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi kararını Yargıtay Genel Kurulu’nun “hak kazandırıcı süre yoluyla bir taşınmazın iktisabının kadastro işleminin kesinleştiği tarihten itibaren yirmi yıllık bir sürenin geçmesi halinde mümkün olabileceği” yönündeki prensip kararına dayandırmıştır. Bu başvuruda sözü edilen taşınmazlara ilişkin kadastro tespiti 19.04.1986 tarihinde tamamlanmış ve 18.03.1987 tarihinde kesinleşmiştir. Dolayısıyla olağanüstü zamanaşımı koşulları gerçekleşmemiştir. Başvuranlar tarafından önce 14 Nisan 2003’te daha sonra Ekim 2003’te yapılan temyiz başvuruları Yargıtay tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine başvurucular, AİHM’nde dava açmışlar ve Yargıtay’ın ve ilk derece mahkemelerinin kazandırıcı zamanaşımına ve mülkiyete ilişkin kararlarının tartışılır nitelikte olduğunu ileri sürmüşlerdir. AİHM, bu iddiaları kabul edilemez bulmuştur. Mahkemeye göre keyfi bir uygulamanın bulunmadığı bir durumda iç hukukta yapılan yorumun uygunluğuna karar vermek, AİHM’nin görev alanına girmemektedir.

2.3. Mevcut Mülkün Kamu Malı Olduğu Gerekçesiyle Elden Alınması

Mahkeme’nin açıkça dayanaktan yoksun olmadığı sürece iç hukuk yargısal makamlarının kararlarına saygılı olduğu yukarıda belirtilmişti. Bu bölümde de Mahkeme’nin açıkça dayanaktan yoksun saydığı bir durumu açıklayalım. Bu konu da kadastro öncesinde şahıslar adına tescilli olan taşınmazların tapularının, bunların kamu malı olduğu gerekçesiyle, kadastro çalışmalarında veya kadastro dışı (örneğin dava) yollarla ve bedel ödenmeksizin iptal edilmesidir.

Türk hukukunda, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesine göre tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunmaktadır. Bu madde gereğince tapu sicilindeki bir tescile dayanarak ayni hak elde eden kişinin edinimi korunmaktadır. Ancak Yargıtay’ın kamu malı niteliğindeki taşınmazlarda tapu siciline güven ilkesinin geçerli olmayacağı yönünde istikrarlı kararları mevcuttur. Yargıtay’a göre tescile tabi olmayan (özel mülkiyete konu edilemeyecek) bir taşınmaz hakkında her nasılsa sicil oluşturulması, bu yerin hukuksal durumunu ve kamu malı niteliğini değiştiremez. Bu gibi yerler için alınan tapu kayıtları hukuken değer taşımazlar ve yok hükmündedirler[18]. Dolayısıyla bu gibi yerler için tapu siciline güven ilkesi geçerli olmamaktadır. Tapu sicilinde yapılan devir veya satıştan sonra bu alanların kamu malı olduğu anlaşılırsa, edinen kişi iyi niyetli olsa bile taşınmazın tapusu iptal edilmektedir. Böyle bir durumda, tapusu iptal edilen kişiler, taşınmazın kamu malı olduğunu bilmediklerini ileri sürememektedirler[19].

AİHM, taşınmaz maliki iyi niyetli olduğu sürece, taşınmazın tapusunun kamu malı olduğu gerekçesiyle, bedel ödenmeksizin iptal edilmesinin mülkiyet hakkına aykırı bulmaktadır. Özellikle, orman ve 2/B olan alanlarında kalan taşınmazların, kamu malı gerekçesiyle, tapularının iptal edilmesi AİHM tarafından mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirilmektedir. Bu iptal iki şekilde olmaktadır: Kadastro çalışmalarında ve kadastro çalışmaları dışında. Ancak hangi şekilde olursa olsun, öncesinde şahıslar adına kayıtlı olan taşınmazların tapularının bedel ödenmeksizin iptal edilmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı bulunmaktadır.

Öncelikle mevcut mülkün, kadastro işlemleri sırasında kaybını değerlendirelim. Özellikle orman, mera gibi kamu malları açısından bu durum söz konusu olmaktadır. Böyle bir durumda kadastro öncesinde kişiler adına tescil edilen taşınmazlar, kadastro tespiti esnasında ya da tespitten sonra kamu idarelerince açılan davalar neticesinde kişilerin mülkiyetinden çıkmaktadır. AİHM, verdiği bazı kararlarda bu gibi durumların mülkiyet hakkının ihlali anlamına geldiğini vurgulamıştır. Mahkeme, bu alanların orman ya da mera olarak tapuya tescil edilmelerini ya da özel sicillerine kaydedilmelerini kamu yararına bulmakla beraber, kadastro öncesinde kişilerin mülkiyetinde bulunan bu taşınmazların tapularının beden ödenmeksizin iptal edilmesinin mülkiyet hakkına aykırılık teşkil ettiğini vurgulamaktadır.

Devecioğlu/Türkiye davası, bu konuya güzel bir örnek teşkil etmektedir. Bu davada başvurucuların tapulu mülkiyetinde bulunan taşınmazlar orman kadastro komisyonu tarafından orman olarak tespit edilmiştir. Bu tespitten sonra Orman Genel Müdürlüğü tarafından açılan davalar neticesinde taşınmazların tapuları iptal edilerek orman vasfı ile Hazine adına tescil edilmiştir. Açılan dava neticesinde AİHM, AİHS’de çevrenin genel olarak korunmasının teminatını veren madde bulunmamasına karşın, ne olursa olsun, günümüz toplumunda böyle bir korumanın giderek artan derecede önemli bir husus olduğunu kaydetmiş ve başvuranların, ormanların korunması adına “kamu yararına” mülklerinden mahrum edildiklerinin şüphe götürmez olduğu kanısına varmıştır. Mahkemeye göre, bu mahrum bırakma meşru bir amaç gütmektedir. Ancak kadastro öncesinde başvurucuların mülkiyet hakkının bulunduğuna değinen AİHM, “değeriyle orantılı olarak makul bir meblağ ödemeden mülkün alınmasının normal olarak orantısız müdahale teşkil edeceği ve hiç tazminat ödenmemesinin yalnız istisnai koşullarda AİHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında haklı olabileceği” yolundaki içtihadına atıfta bulunmuştur. Mevcut davada başvuranların, uğradıkları zarar için mülklerinin Hazine’ye geçmesi nedeniyle herhangi bir tazminat alamadıklarını vurgulayan AİHM, mülkün korunmasıyla kamu çıkarının gerektirdikleri arasında kurulması gereken adil dengenin bozulduğuna ve AİHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi ihlal edildiğine karar vermiştir. AİHM, Papastavrou ve Diğerleri/Yunanistan kararında da orman olduğu gerekçesi ile tapuları iptal edilen maliklerin mülkiyet haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir.

Türk hukukunda bu kişilerin, Medeni Kanunun 1007 maddesine dayanarak dava açma hakları bulunmaktadır. 1007. madde hükmüne göre tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Taşınmazlarına ait tapular, kamu malı olduğu gerekçesi ile iptal edilen kimseler 1007 maddeye dayanarak dava açabilmektedirler. Çünkü aslında kamu malı olan taşınmazlar Devlet tarafından tapu siciline tescil edilmektedir. Bu nedenle, Devlet, hatalı olarak yapılan tescilden sorumlu olmalıdır. Ancak AİHM, Turgut ve Diğerleri/Türkiye davasında Türk Hükümeti tarafından yapılan iç hukuk yollarının tüketilmediği yolundaki ilk itirazı, bu konuda etkin bir iç hukuk yolu olmadığı gerekçesi ile reddetmiştir. Mahkeme, Hükümetin itirazını reddederken şu hususlara dikkat çekmiştir:

à Hükümet tarafından sunulan itirazlar tapuya tescil kaydının kanunsuz olarak iptaline ilişkindir, oysaki mevcut başvuruda, kadastro mahkemesi ormanlık arazilerin özel mülkiyet teşkil edemeyeceği yönünde yürürlükte bulunan orman yasası hükümlerine uygun olarak başvuranların tapularını iptal etmiştir. AİHM, Hükümet tarafından sunulan kararlarda, ulusal mahkemelerin, bir kamu görevlisinin kusurundan kaynaklanmasa bile iyi niyetli tapu sahiplerinde zarara neden olan tapu kayıtlarının, “bir hatanın” ardından yapıldığı değerlendirmesinde bulunduklarını not etmektedir; oysaki bu başvuruda hiçbir şey, başvuranların tapularının bir hata ya da kusur nedeniyle iptal edildiğini göstermemektedir.

à İç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin yükümlülük; gerçek anlamıyla normal yolla, yeterli ve kabul edilebilir başvuru şekilleri ile sınırlıdır. AİHS; işlenen ihlale ilişkin, uygun ve müsait başvuru yollarının tüketilmesini öngörmektedir. Bu başvuru yolları sadece teoride değil uygulamada da yeterli düzeyde emniyeti hasıl olmalıdır, aksi takdirde arzu edilen etkililik ve ulaşılabilirlikten uzak kalırlar.

AİHM, orman alanı içerisinde yer alan veya orman alanı içindeyken orman özelliğini yitirmiş bir taşınmazın (31 Aralık 1981 tarihinden önce, 6831 sayılı kanunun 2/B maddesi uyarınca) edinimini yasaklayan iç hukuk hükümleri göz önüne alındığında, Hükümet’in söz konusu yöntemin hangi ölçüde etkili, yeterli ve ulaşılabilir olduğunu hiçbir şekilde belirtmediği kanaatindedir.

à Türk Yüksek Mahkemelerindeki yargılamaların sonucuna ilişkin olarak yorumda bulunmayan AİHM, bu davada, söz konusu taşınmazın niteliği hakkındaki kararı yıllardır bekleyen başvuranlara, tazminat elde edebilmek için yeniden dava açmalarını istemenin uygun olmadığı kanaatindedir.

Mevcut mülkün kadastro dışında yapılan işlemler (dava vb.) kaybı da mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirilmiştir. Bu konuda en güzel örnek Turgut ve Diğerleri/Türkiye davasıdır. Her iki davada da kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazların tapuları, orman oldukları gerekçesi ile iptal edilmiş ve taşınmazları Hazine adına tescil edilmiştir. AİHM, taşınmazların tapularının orman olmaları nedeni ile iptal edilmelerinin kamu yararına uygun olduğunu vurgulamakla beraber iptal edilen tapulara karşı herhangi bir tazminat ödenmemesini mülkiyet hakkına aykırı bulmuştur.

Mahkeme, tapusu iptal edilen kişilerin iyi niyetli olduklarını, Devlet tarafından verilen tapulara dayanarak mülkiyet hakkı sahibi olduklarını vurgulamıştır. Mahkemeye göre, Devlet tarafından verilen bu tapuların, sonradan geçersiz olduğunun ileri sürülmesi mümkün değildir. İç hukuk ve uygulamaya göre, mülkiyete ve taşınmazın niteliğine ilişkin bu tip bir kısıtlamanın tapu sicili kayıtlarına girmesi gerektiğini vurgulayan Mahkeme, tapu sicilinde yer almayan hususların kişilerin iyi niyetini etkilemeyeceğine karar vermiştir. Başka bir anlatımla Mahkeme, kamu malları konusunda tapu siciline güven ilkesinin geçerli olmayacağına ilişkin Türk içtihadının tam aksine karar vermiştir.

3. Kadastro Davalarının Uzun Sürmesi

Ülkemizde kadastro davalarında karşılaşılan en önemli sorunlardan bir tanesi, yargılama süresinin uzunluğudur. Bazı davaların 50-60 yıl gibi uzun süreler devam ettiği bilinen bir gerçektir. Kadastro davalarındaki bu gecikme, malikin taşınmazına kavuşmasını ve onun üzerinde kullanma, yararlanma gibi tasarruflarda bulunmasını engellemektedir. Bu açıdan bakıldığında yargılama sürecindeki bu uzunluk mülkiyet hakkını ihlal eder bir nitelik taşımaktadır. Ancak, yukarıda da açıklandığı üzer, AİHS mülkiyet edinme hakkını değil mevcut mülkü korumaktadır. Bu nedenle AİHM yargılama sürecinin uzunluğunu mülkiyet hakkının korunmasını düzenleyen 1 No’lu Protokolün 1. maddesi açısından değil Sözleşmenin adil yargılanma hakkını düzenleyen 6/1 maddesi kapsamında değerlendirmektedir.

Söz konusu madde hükmüne göre“Her şahıs gerek medeni hak ve vecibeleriyle ilgili nizalar gerek cezai sahada kendisine karşı serdedilen bir isnadın esası hakkında karar verecek olan, kanuni, müstakil ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve aleni surette dinlenmesini istemek hakkını haizdir.”

Maddede kadastro ya da daha genel olarak mülkiyet davaları açısından dikkat çekici nokta davaların makul bir süre içerisinde sonuca bağlanması zorunluluğudur.

Makul süre şartı değerlendirilirken iç hukukta ilk açılan dava ile (varsa) Yargıtay’ın nihai kararı, (yoksa) AİHM’ne başvuru tarihi arasında geçen süre dikkate alınmaktadır. Nalbant/Türkiye kararında Mahkeme, yargılamanın 6/1 maddesinde belirtilen “makul süre” zorunluluğunu karşılayıp karşılamadığının tespitinde dikkate alınacak sürenin; kadastro mahkemesinde dava açma tarihi olan 08.08.1972 tarihinde başlayıp Yargıtay’ın kararın düzeltilmesi talebini reddettiği 29.04.2004 tarihine kadar olduğunu vurgulamıştır.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta mevcuttur: AİHM’nin yargı yetkisi (ratione temporis) Türkiye’nin bireysel başvuru hakkını tanıdığını Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bildirdiği tarih olan 28.01.1987’den sonra geçen sürelerin dikkate almasına izin vermektedir[20]. Dolayısıyla kadastro davalarında adil yargılanmaya ilişkin süreler hesaplanırken 18.01.1987 tarihinden itibaren geçen süreler dikkate alınmalıdır.

Kadastro davalarının süre yönü, yukarıda kısaca özetlenen Aksoy ve Diğerleri/Türkiye davasında açıkça görülmektedir. Bu davada yargılama süreci sekiz yıl sürmüştür. Başvurucular, iç hukuk yollarının bu şekilde tüketilmesi üzerine AİHM nezdinde dava açmışlardır. Başvuranlar, diğer hususların yanı sıra, yargılamanın uzunluğundan şikayetçi olmuşlardır. Yargılama süresinin uygunluğunun davanın şartları ışığında ve davanın karmaşıklığı, başvuran ve ilgili mercilerin tutumu ve ihtilafta yer alan başvuran için neyin tehlikede olduğu gibi, içtihadında yerleşmiş ölçütlere bakılarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatan AİHM, sekiz yıllık bir sürenin adil yargılama hakkı açısından uzun bir süre olduğuna ve başvurucuların adil yargılanma haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir. AİHM’nin Devecioğlu/Türkiye, Dökdemir ve Diğerleri/Türkiye, Ezel Tosun/Türkiye, Meşrure Sümer/Türkiye gibi kararlarında da kadastro konusunda uzun süren yargılamaların adil yargılanma hakkının ihlali oluşturduğunu vurgulamıştır.

4. Yüzölçümü Düzeltmeleri

Kadastro Kanununun 41. maddesi ölçü, sınırlandırma ve tersimat hatalarından kaynaklanan yüzölçümü düzeltmelerine imkan tanımaktadır. Bu madde gereğince kadastro müdürlüklerince resen yüzölçümü düzeltilmesi yapılarak taşınmaz malikine bildirilmektedir. Taşınmaz maliki, tebligat tarihinden itibaren 30 gün içinde asliye hukuk mahkemesinde dava açmadığı taktirde yapılan işlem kesinleşmektedir.

AİHM; Şen/Türkiye davasında 41. madde kapsamında yapılan düzeltmelerin mülkiyet hakkının ihlali olarak yorumlanamayacağına karar vermiştir. Bu davada başvurucu 1985 yılında bir taşınmaz satın almıştır. Belli olmayan bir tarihte, otoriteler taşınmazın yüzölçümünde 1951 yılında yapılan bir tersimat hatası bulunduğunu, bu nedenle yüzölçümünün düzeltilmesi gerektiğini bildirmişlerdir. Başvurucu, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinde Hazine aleyhine dava açmıştır. Mahkeme, bir bilirkişi raporuna dayanarak, başvurucunun satın aldığı taşınmazın gerçek yüzölçümünde bir azalma olmadığı, bu nedenle başvurucunun herhangi bir kaybı olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar vermiş, bu karar Yargıtay tarafından onanarak kesinleşmiştir. İç hukuk yollarından sonuç alamayan başvurucu, AİHM’nde mülkiyet hakkının ihlal edildiği gerekçesi ile dava açmıştır.

Yapılan yüzölçümü düzeltmesinin sadece taşınmazın tapudaki yüzölçümünü etkilediğini belirten AİHM, taşınmaza fiziki olarak bir müdahalede bulunulmadığını gözlemlemiştir. Bu nedenle Mahkeme, başvurucunun yüzölçümü düzeltmesi nedeni ile gerçek bir kaybı olmadığına ve mülkiyet hakkına yapılan bir müdahale bulunmadığına karar vermiştir.

5. Sonuç

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi mülkiyet hakkını korumaktadır. Kadastro ve tapu siciline uyuşmazlıklar da mülkiyet hakkı kapsamına girdiği için kadastro ve tapu sicili ile ilgili uyuşmazlıklar da zaman zaman AİHM nezdinde dava edilmektedir.

AİHM, kadastro davalarında öncelikle, kadastro öncesinde mevcut bir mülk bulunup bulunmadığına bakmaktadır. Eğer davacının, kadastro öncesinde adına kayıtlı bir taşınmaz söz konusu değilse, Mahkeme davayı reddetmektedir. Çünkü AİHM içtihatlarına göre Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi, yalnızca mevcut mülkü ya da mülk edinme konusunda meşru beklentileri korumaktadır. Bu nedenle kadastro öncesinde bir mülkiyet söz konusu değilse Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin uygulanma imkanı bulunmamaktadır. Mahkeme Aksoy ve Diğerleri/Türkiye davasında, zilyetlikle iktisap koşullarının gerçekleştiği yolundaki iddiaları, meşru beklenti tanımı içerisinde görmemiştir.

Kadastro öncesinde bir mülkiyet söz konusu ise AİHM, yine de konuya temkinli yaklaşmaktadır. Mahkeme, açıkça dayanaktan yoksun olmadığı sürece, bir taşınmazın mülkiyetinin kime ait olduğu konusunda iç hukuk makamlarının vermiş olduğu kararlara saygılı olduğunu ifade etmektedir. Mahkeme’ye, açıkça dayanaktan yoksun olmadığı sürece, göre iç hukuk makamlarının vermiş olduğu kararları sorgulamak AİHM’nin görev alanına girmemektedir.

Ancak AİHM, kadastro öncesinde şahıslar adına tescilli olan taşınmazların, kadastro çalışmalarında ya da sonrasında, kamu malı olduğu gerekçesiyle ve bedel ödenmeksizin iptal edilmesini, mülkiyet hakkının ihlali olarak yorumlamaktadır. Mahkeme’ye göre, özellikle ormanların korunması açısından bu tür uygulamalar tercihe şayan olsa da, bir taşınmazın tapusunun bedel ödenmeksizin iptal edilmesi, bireysel menfaat ile kamunun genel menfaati arasındaki adil dengeyi bozmaktadır. Ancak dikkat etmek gerekir ki AİHM, tapuların iptal edilmesini değil, iptal edilen tapular karşılığında taşınmaz malikine herhangi bir tazminat ödenmemesini mülkiyet hakkına aykırı bulmaktadır.

Mahkeme kadastro davalarının uzun sürmesini de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesiyle korunan adil yargılanma hakkının ihlali anlamına geldiğine karar vermektedir.

Son olarak şunu belirtelim; AİHM Şen/Türkiye davasında verdiği kararında, Kadastro Kanunu’nun 41. maddesi kapsamında yapılan yüzölçümü düzeltmelerin mülkiyet hakkının ihlali olarak yorumlanamayacağına karar vermiştir. Mahkemeye göre yüzölçümü düzeltmeleri, yalnızca taşınmazın tapudaki yüzölçümünü değiştirmektedir, taşınmazın kendisine fiili bir müdahale söz konusu değildir.

Kaynakça

Doğru, Osman (2012) “AİHM’nin Marckx/Belçika kararı” Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi İnsan Hakları Hukuku Projesi, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtihatları, Erişim Adresi: http://ihami.anadolu.edu.tr/aihmgoster.asp?id=33, Erişim Tarihi:21.10.2012

Grgiç ve Diğerleri (2007) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamında Mülkiyet Hakkı, Çeviren: Özgür Heval Çınar ve Abdulcelil Kaya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Ek Protokollerinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz Kitap, Avrupa Konseyi, İnsan Hakları El Kitapları, No: 10, 2007

Şimşek, Suat (2010) Türk Hukukunda ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2010

Gemalmaz, H. Burak (2009) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, Beta Yayınları, İstanbul, 2009

[1] Maliye Bakanlığı, Maliye Uzmanı, suat_simsek@milliemlak.gov.tr

[2] “Mülkiyetin Korunması” başlıklı bu maddenin 6366 sayılı Kanun’la onaylanmış metni şu şekildedir:

“Her hakiki veya hükmi şahıs mallarının masuniyetine riayet edilmesi hakkına maliktir. Herhangi bir kimse ancak âmme menfaati icabı olarak ve kanunun derpiş eylediği şartlar ve devletler hukukunun umumi prensipleri dâhilinde mülkünden mahrum edilebilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, emvalin umumi menfaate uygun olarak istimalini tanzim veya vergilerin veyahut sair mükellefiyetlerin veyahut da para cezalarının tahsili için zaruri gördükleri kanunları yürürlüğe koymak hususunda malik bulundukları hukuka halel getirmez.”

[3] Çalışmamızın başlangıcında, bir hususu belirtmek faydalı olacaktır. Devletin ve diğer kamu idarelerinin bir işlem ya da eyleminin AİHM tarafından “mülkiyet hakkına müdahale” olarak nitelendirilmesi, yapılan işlemin ya da eylemin mutlaka “mülkiyet hakkının ihlali” olduğu anlamına gelmemektedir. Bu anlamda “mülkiyet hakkına müdahale” olarak değerlendirilen her işlem/eylem “mülkiyet hakkının ihlali” olarak değerlendirilmemektedir. “Mülkiyet hakkına müdahale” teşkil eden işlem ve eylemler, ancak Sözleşme’de aranan şartların karşılanmaması durumunda haksız bir müdahale olarak değerlendirilmekte ve “mülkiyet hakkının ihlali” olarak nitelendirilmemektedir.

[4] Grgiç ve Diğerleri (2007) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamında Mülkiyet Hakkı, Çeviren: Özgür Heval Çınar ve Abdulcelil Kaya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Ek Protokollerinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz Kitap, Avrupa Konseyi, İnsan Hakları El Kitapları, No: 10, 2007, s: 6

[5] Şimşek, Suat (2010) Türk Hukukunda ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2010, s: 627

[6] Doğru, Osman (2012) “AİHM’nin Marckx/Belçika kararı” Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi İnsan Hakları Hukuku Projesi, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtihatları, Erişim Adresi: http://ihami.anadolu.edu.tr/aihmgoster.asp?id=33, Erişim Tarihi:21.10.2012

[7] Doğru, Osman (2012) “AİHM’nin Marckx/Belçika kararı” Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi İnsan Hakları Hukuku Projesi, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtihatları, Erişim Adresi: http://ihami.anadolu.edu.tr/aihmgoster.asp?id=33, Erişim Tarihi:21.10.2012

[8] AİHM’nin Balcı/Türkiye kararı, Yargıtay AİHM Karar Arama Sistemi, Erişim Adresi: http://www.yargitay.gov.tr/aihm/upload/52642_99.pdf, Erişim Adresi: Erişim Tarihi: 11.09.2012

[9] AİHM’nin Apostolidi ve Diğerleri/Türkiye kararı, Erişim Adresi: http://www.kararara.com/aihm/turkce3/aihm11748.htm, Erişim Tarihi: 21.12.2012

[10] Gemalmaz, H. Burak (2009) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, Beta Yayınları, İstanbul, 2009, s: 136

[11] Gemalmaz, H. Burak (2009) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, Beta Yayınları, İstanbul, 2009, s: 139

[12] Şimşek, Suat (2010) Türk Hukukunda ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2010, s: 631

[13] Gemalmaz, H. Burak (2009) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, Beta Yayınları, İstanbul, 2009, s: 153

[14] Şimşek, Suat (2010) Türk Hukukunda ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2010, s: 632

[15] Gemalmaz, H. Burak (2009) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, Beta Yayınları, İstanbul, 2009, s: 140

[16] Buna karşılık kadastro öncesinde malik adına kayıtlı taşınmazların kadastro çalışmaları esnasında malikten başkası adına tespit ve tescil edilmesi mülkiyet hakkına müdahale teşkil edecektir.

[17] AİHM’nin Balcı/Türkiye kararı, Yargıtay AİHM Karar Arama Sistemi, Erişim Adresi: http://www.yargitay.gov.tr/aihm/upload/52642_99.pdf, Erişim Adresi: Erişim Tarihi: 11.09.2012

[18] Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 27.02.1980, E:1980/1-967, K:1980/1365

[19] Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 13.05.2003, E:2003/1718, K:2003/5965

[20] AİHM’nin Ezel Tosun/Türkiye kararı, Yargıtay AİHM Karar Arama Sistemi, Erişim Adresi: http://www.yargitay.gov.tr/aihm/upload/33379_02.pdf

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.