Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamında Mülkiyet Hakkı

Makalemizi paylaşır mısınız?

Avrupa coğrafyasında insan haklarının korunması, özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra hız kazanmıştır.

10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca, 217 A (III) sayılı kararla kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin mülkiyete ilişkin 17. maddesinde “Herkesin tek başına ve başkalarıyla ortaklaşa mal ve mülk edinme hakkı vardır. Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılamaz” hükmü yer almaktadır.[1]

   Her ne kadar hukuki bağlayıcılığı ve hakları koruma mekanizması bulunmasa da Bildiri, o döneme kadar düzenlenen belgeler içinde, insan haklarını somut anlamda ve geniş bir çerçevede ele alması noktasında oldukça önemlidir (Sanioğlu, 2008: 80).

Birleşmiş Milletler bünyesinde İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin kabul edilmesinden sonra insan hakları ile temel özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi amacıyla Avrupa Konseyi kurulmuştur. Avrupa Konseyinde yapılan çalışmalar neticesinde Avrupa devletler hukukunda temel hak ve özgürlükleri düzenleyen ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olarak adlandırılan  “İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi” (AİHS/Sözleşme) 04.11.1950 tarihinde Roma’da imzalanmış ve üye devletlerce (Türkiye tarafından 18.05.1954 tarihinde) onaylanmıştır.

Sözleşme, o güne kadar yayınlanan insan hakları belgelerinde yer alan haklardan nitelik olarak farklı bir özellik göstermemekle birlikte insan haklarının korunması bakımından bir yargı mekanizması öngörmesi sebebiyle bir ilki gerçekleştirmiştir. Önceleri Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Bakanlar Komitesi; 1998 yılında yürürlüğe giren 11 No’lu Protokol’den sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Bakanlar Komitesi tarafından yürütülen bu yargı mekanizmasına bireylere doğrudan başvuru hakkı tanıması da bireyi uluslararası hukukta hak sahibi yapmıştır.

Ancak İngiltere ve İsveç’in mülkiyet hakkının Sözleşme’ye dahil edilmesinin devletlerin siyasi yada sosyal nedenlerle yapacakları millileştirmelere engel teşkil edeceği yönündeki endişeleri nedeni ile mülkiyet hakkının Sözleşme sistemine dahil edilmesi oldukça tartışmalı olmuştur (Carss-Frisk, 2003:4).

Aslında mülkiyet hakkıyla ilgili olarak yapılan tartışmaların doğu ve batı blokları arasında cereyan ettiği, batı bloğunun mülkiyet hakkının korunmasına çabaladığı, buna karşılık başta Sovyet Rusya olmak üzere doğu bloğunun karşı çıktığı şeklinde yaygın bir inanç söz konusudur. Örneğin Dinç, mülkiyet hakkının korunmasının, doğu bloğuna karşı, Kapitalist Avrupa’nın ayırıcı özelliğini oluşturduğunu, kapitalizmin temel unsurunun mülkiyet hakkının temel haklar arasında yer alması olduğunu ve kapitalist batının bunu sağlamak için mülkiyet hakkını Sözleşme’ye bağladığını vurgulamaktadır (Dinç, 2004: 133). Aynı şekilde Dağlı da mülkiyet hakkı konusundaki temel tartışmaların doğu ve batı bloğu arasında cereyan ettiğini vurgulamıştır (Dağlı, 2007: 3).

Ancak Sözleşme’nin hazırlık çalışmaları üzerinde yapılan inceleme ve araştırmalar mülkiyet hakkının sözleşmeye dahil edilmesi konusundaki tartışmaların doğu ve batı blokları arasında değil, batı bloğu içerisinde İngiltere ve İsveç ile diğer devletler arasında geçtiğini ortaya koymuştur. Yapılan görüşmelerde mülkiyet hakkının kapsamı, rolü, fonksiyonu ve mülkiyet hakkının kısıtlanması konusunda önemli görüş ayrılıkları söz konusu olmuştur. Önemli millileştirme faaliyetlerine girişmeyi planlayan İngiltere mülkiyet hakkının Sözleşme sistemine dahil edilmesine karşı çıkmıştır. Üstelik İkinci Dünya Savaşı’nın neden olduğu ekonomik sorunların, yeniden yapılanmak zorundaki devletlerin mülkiyete ilişkin hareket alanlarını daraltması söz konusu olabilecekti. Bu anlamda, Savaş yorgunu Avrupa’da savaşın olumsuz etkilerinin giderilebilmesi amacıyla kentlerde yapılacak kamulaştırma faaliyetleri de Avrupa’nın mülkiyet hakkına biraz daha çekimser bakmasına neden olmuştur (Dinç, 2007: 4). Eğer ki mülkiyet hakkına yönelik abartılı ve katı bir koruma söz konusu olursa bu millileştirme ve yeniden imar faaliyetleri başarısız olabilirdi (Dinç, 2007: 4). Bundan dolayı Avrupa Konseyine üye devletler mülkiyet hakkının Sözleşme metnine dahil edilmesi konusunda mutabakata varamamışlardır (Grgiç vd, 2007: 1).

Dağılan devletlerden oluşan yeni devletlerde yaşayan halkın ya da başka yere göç etmek zorunda kalanlarının durumunun düzenlenmesi gerekliliği de ortaya çıkınca, devletlere seçim yapabilme hakkı tanıyabilmek amacı ile mülkiyet hakkı, AİHS’ne Ek 1 No’lu Protokol ile düzenlenmiştir. Üstelik söz konusu Protokol’ün mülkiyet hakkını düzenleyen 1. maddesi mülkiyet hakkının elde edilmesini içermeyen, bireylerin mülkiyet hakkının alınması durumunda tazminat ödenmesini açıkça öngörmeyen, oldukça dağınık ve çok yönlü yorumlara açık şekilde düzenlenmiştir (Dinç, 2007: 5).

Ek 1 No’lu Protokol Türkiye tarafından 1952 yılında imzalanmış ve yürürlüğe konulmuştur. Protokol’ün “Mülkiyetin Korunması” başlıklı[2] 1. maddesinin 6366 sayılı Kanun’la onaylanmış metni şu şekildedir:

“Her hakiki veya hükmi şahıs mallarının masuniyetine riayet edilmesi hakkına maliktir. Herhangi bir kimse ancak âmme menfaati icabı olarak ve kanunun derpiş eylediği şartlar ve devletler hukukunun umumi prensipleri dâhilinde mülkünden mahrum edilebilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, emvalin umumi menfaate uygun olarak istimalini tanzim veya vergilerin veyahut sair mükellefiyetlerin veyahut da para cezalarının tahsili için zaruri gördükleri kanunları yürürlüğe koymak hususunda malik bulundukları hukuka halel getirmez.”

[1] Şeref Ertaş bir makalesinde şu ifadeyi kullanmaktadır: “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesi’nde mülkiyet hakkı bir insan hakkı olarak düzenlenmemiştir. Bunun sebebi Birleşmiş Milletler Teşkilâtını kuran bir kaç devletin mülkiyet hakkı tanımı üzerinde anlaşamamalarıydı. Sovyetler Birliği zaten o zaman tamamen mülkiyet düşmanı bir rejimdi. Ve diğer bir ülke de Suudi Arabistan’dı. Bunlar tamamen farklı mülkiyet anlayışı içindeydiler. O yüzden Birleşmiş Milletler İnsan Haklan Beyannamesi’nde mülkiyet hakkı bir insan hakkı olarak düzenlenemedi.” Bkz. Ertaş, Ş. (2007) “Mülkiyet Hakkının Yeni Boyutu ve Bu Hakka Getirilen Daraltımların Anayasa ve İnsan Haklarına Uygunluğu”, Türk Medeni Kanunu’nun Yürürlüğe Girişinin 80. Yılı Münasebetiyle Düzenlenen Sempozyum, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara, 2007, s: 138

Oysaki Gemalmaz’ın (2009) haklı olarak eleştirdiği üzere İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin mülkiyete ilişkin 17. maddesinde “Herkesin tek başına ve başkalarıyla ortaklaşa mal ve mülk edinme hakkı vardır. Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılamaz” hükmü yer almaktadır. Bu konuda yapılan geniş bir eleştiri için bkz. Gemalmaz, H. B. (2009) “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı”, Beta Yayınları, İstanbul, 2009, s: 5

[2] Protokol’ün ilk şeklinde 1. maddenin herhangi bir bağlığı bulunmamaktaydı. Bu başlık 11 No’lu Protokol ile maddeye eklenmiştir.

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2463 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.