Çevrenin Korunması-Mülkiyet Hakkı İlişkisi

Mülkiyet hakkıyla ilgili önemli konulardan bir tanesi de çevredir. Konunun önemi, mülkiyet hakkı kullanılırken çevre konusuna dikkat edilmesi zorunluluğudur. Çevre konusu, mülkiyet ilişkileri ve mülkiyet yaklaşımları açısından en çok tartışmanın yaşandığı konuların başında gelmektedir. Çünkü mülkiyet hakkının kullanılması çoğu kez takım müdahalelerle çevre etkileri yaratmakta, çevrenin kirlenmesine ve bozulmasına yol açmaktadır (Sirmen, 1988: 282).

1924 ve 1961 Anayasalarında çevre konusunu düzenleyen bir hüküm yer almamaktadır. Bu konu ilk defa 1982 Anayasası’nda yer almıştır. 1982 Anayasa tasarısını hazırlayan Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu tarafından hazırlan tasarıda çevre konusu 64. maddede şu şekilde düzenlenmişti (Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu Raporu, Sayfa: 21, Alıntı: Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 7, Sayfa: 91):

“B. Çevrenin korunması

Madde 64 – Herkes, dengeli ve sağlıklı bir tabiî çevrede yaşama hakkına sahiptir. Devlet, her türlü çevre kirlenmesini önleyici ve tabiî çevreyi koruyucu ve geliştirici önlemleri alır.”

Danışma Meclisi Anayasa Komisyonunun raporunda 64. maddeyle ilgili olarak şu gerekçelere yer verilmiştir (Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu Raporu, Sayfa: 35, Alıntı: Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 7, Sayfa: 155):

“Endüstri toplumunun son yıllarda ortaya çıkan sorunlarından çok önemlisi çevre sorunlarıdır, insanlık, tabiatın kendisine sağladığı ortam şartlarının korunması gereğine inandıktan sonra, gerekli tedbirleri almanın yollarını aramıştır.

Mevzuatta yer alan klasik çevre koruma hükümlerinin yetersizliği anlaşıldıkça yeni çareler ve düzenlemeler bulunmuştur.

Çevre korunmasının Anayasada yer alması kanun koyucu için yol göstericidir.”

Danışma Meclisinde yapılan görüşmelerden sonra madde aşağıdaki şekilde kabul edilmiştir (Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 10, Sayfa: 515)

“B. Çevrenin korunması

Madde 64 – Herkes, dengeli ve sağlıklı bir tabiî çevrede yaşama hakkına sahiptir. Devlet, her türlü çevre kirlenmesini önleyici ve tabiî çevreyi koruyucu ve geliştirici önlemleri alır.”

Maddenin Danışma Meclisindeki ikinci görüşmelerinde Anayasa Komisyonunun verdiği önerge sonucu “Herkes, dengeli ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Devlet, her türlü çevre kirlenmesini önleyici ve tabiî çevreyi koruyucu, geliştirici ve ağaçlandırmayı teşvik edici tedbirleri alır” şeklinde değiştirilmiş ve bu haliyle kabul edilmiştir (Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 10, Sayfa: 612)

Anayasa tasarısı, Danışma Meclisinde kabul edildikten sonra, maddelere uygun olarak gerekçeler hazırlanmıştır.  Milli Güvenlik Konseyine sunulan bu tasarıda çevreyle ilgili bu maddenin gerekçesi, şu şekilde düzenlenmiştir (Danışma Meclisince Kabul Edilen Anayasa Tasarısı ve Gerekçesi, Sayfa: 31):

“Çevrenin korunması

Sanayileşen toplumların son yıllarda karşılaştıkları önemli sorunlardan biri çevre kirlenmesidir. Sanayileşme ve bununla gelişen kırsal kesimden şehirlere göç, tabiatı kaldıramayacağı bir yükle karşılaştırmış, sonuçta tabiattaki insan – tabiî bitki örtüsü ve su ilişkilerindeki dengeler bozulmuştur. Flora değişmeye başlamış, tabiat, sular, topraklar ve hava o derece kirlenmiştir ki, artık bu üç ortamdan hayat çekilmeye veya insanlar için büyük tehlikeler oluşturmaya başlamıştır. Ülkemizde de, çevrenin kirlenmesi denizlerimizin diplerini bozmaya, havası kirli şehirleri yaşanmaz hale getirmeye, bütün bu sorunlarla insanlarımıza karşı tehlikeler hâsıl etmiştir. Eskiden hissedilmeyen fakat sön yıllarda hissedilen çevre kirlenmesi şimdi dengeli ve sağlıklı çevre bilincini yaratmıştır. Bu sebeple, komşuluk ilişkileri içinde duman, toz ve gürültü çıkarmama gibi tabirler, ya da Umumî Hıfsızsıha Kanunu tedbirlerinin yetmediği anlaşılmış, Devletin daha etkili tedbirleri alması gerekli olmuştur. Çevreyi koruyan mevzuat kadar eğitim ve Devlet denetimi de gereklidir. Çevreyi koruyucu fiilî tedbirler ve faaliyetler de gereklidir. Suların temizlenmesi, artıkların değerlendirilmesi veya örtülmesi, hava kirliliği için filtreleme ve süzme, ağaçlandırma ve benzeri tedbirler böyledir. Çevre korunmasının bu önemi ve son yıllarda kazandığı boyutlar, ferde Devlete karşı dengeli ve sağlıklı çevrede yaşama yolunda bir sosyal hak tanınmasını zorunlu kılmaktadır. Bu sebeple Devlet hem kirlenmeyi önlemeli, hem de tabiî çevrenin korunması ve geliştirilmesi, bu arada ağaçlandırılması için gereken tedbirleri almalıdır.”

Anayasa tasarısı Danışma Meclisinde kabul edildikten sonra Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu tarafından değerlendirilmiştir. Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu tarafından Danışma Meclisince kabul edilen 61 ve 62. maddeler birleştirilmek suretiyle “sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” kenar başlıklı 56. madde olarak düzenlenmiş ve sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama, sosyal bir hak haline dönüştürülmüştür (Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu Raporu, Sayfa: 75, Alıntı: Milli Güvenlik Konseyi Tutanak Dergisi, Cilt: 7, Sayfa: 471). Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu tarafından benimsenen metin şu şekildedir:

“A. Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması

Madde 56 – Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.

Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.

Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler.

Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir.

Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabilir.”

Milli Güvenlik Konseyinde yapılan görüşmelerde maddede herhangi bir değişiklik yapılmamış ve madde aynen kabul edilmiştir (Milli Güvenlik Konseyi Tutanak Dergisi, Cilt: 7, Sayfa: 355)

Çevre-Mülkiyet Hakkı İlişkisi

Özellikle bireysel mülkiyetin tanınmasının ve kar maksimizasyonu amacının esas alınmasının çevre sorunlarına neden olup olmadığı konusu kapitalistler ile Marksistler arasında tartışmalara neden olmuştur. Marksistler, kapitalizmin temel ilkelerinden olan özel mülkiyet, piyasa ekonomisi ve kar maksimizasyonu gibi olguların çevre sorunlarına neden olduğunu belirterek bu sorunların ortadan kaldırılması için doğal kaynakların özel mülkiyet konusu olmaktan çıkarılması gerektiğini vurgulamaktadırlar.

Buna karşılık kapitalistler çevre sorunlarının temelinde çevre yönünden önem taşıyan alanların özel mülkiyet dışı tutulmasını görmektedirler. Kapitalist düşünceyi savunan yazarlara göre çevre alanlarının ortak mülkiyette bulunması, insanların bu alanları korumakta isteksiz davranmasına neden olmaktadır. Tarihi alanlar, sulak alanlar, ormanlar, milli parklar gibi alanların özel mülkiyet dışı tutulması bunların tahrip edilmesini önleyememiştir (Bıçkı, 2001: 39).

Kapitalist mülkiyet anlayışının en katı şekli mülkiyet hakkına hiçbir şekilde müdahale edilemeyeceğini savunur. Bu anlayışa göre malikin mülkiyet hakkını kullanması, çevre sorunlarına neden olsa dahi mülkiyet hakkı kısıtlanamaz. Bundan dolayı bu yaklaşımda bir işletmenin denize, nehre döktüğü atıklar, çıkardığı zehirli gazlar üzerinde durulmamıştır (Sirmen, 1988: 283).

Sosyal mülkiyet açısından bakıldığında, çevre yönünden önemli olan kaynakların özel mülkiyet dışı tutulduğu, üstelik özel mülkiyet hakkına da pek çok sınırlama getirildiği görülmektedir. Sosyal devlet anlayışında çevresel uygulamalar, mülkiyet hakkına kamu yararı amacıyla getirilen sınırlamalardır.

1961 ve 1982 Anayasalarımız da sosyal mülkiyet anlayışını benimsemiştir. 1982 Anayasamızın 56. maddesinde “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devlet’in ve yurttaşların ödevidir” hükmü yer almaktadır. Bu madde çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek konusunda devlete ve vatandaşlara ödevler yüklemektedir.

Ancak Anayasa’nın çevre ile ilgili maddelerini sadece 56. maddeyle sınırlı olarak düşünmemek gerekir. Örneğin Anayasa’nın 43. maddesi, kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu, kıyılardan yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetileceğini hüküm altına almıştır. 44. madde devlete toprağın verimli olarak işletilmesini korumak ve geliştirmek, erozyonla kaybedilmesini önlemekle görevini, 45. madde ise tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önleme görevini yüklemiştir. Kamulaştırmayı düzenleyen 46. madde yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması gibi çevresel yönden önem taşıyan alanların kamulaştırılmasında devlete taksitlendirme kolaylığı sağlamaktadır. 57. madde devletin konut ihtiyacını karşılayacak tedbirler alırken şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama esasını dikkate almasını hükme bağlamıştır. 63. maddeye göre devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır. 169. madde ile de ormanların korunması ve genişletilmesi de devletin görevleri arasında önem ve özellikle belirtilmiştir. Bu maddelerin hemen hepsi hem devlete, hem de bireye çevrenin korunması açısından pek çok ödev yüklemektedir.

Ayrıca Anayasa’nın mülkiyet hakkını düzenleyen 35. maddesi mülkiyet hakkının çevresel amaçlarla sınırlandırılmasına imkan tanırken, mülkiyet hakkının toplum yararına aykırı olarak kullanılamayacağını belirtmektedir. Buna göre malik mülkiyet hakkını çevreye zarar verici şekilde kullanamayacaktır (Gürseler, 2008: 203).

Bu ödevlerin yerine getirilmesi için de (diğer mevzuatın yanı sıra) 2872 sayılı Çevre Kanunu çıkarılmıştır. Bu Kanun’la çevrenin kirletilmemesi konusunda herkese belirli ödevler yüklenmiştir. Kanun’un bu konudaki temel yaklaşımı, “kirletmek yasaktır, kirleten öder” şeklindedir. Kanun’un 8. maddesi kirletme yasağını düzenlemektedir. Madde hükmüne göre her türlü atık ve artığı, çevreye zarar verecek şekilde, ilgili yönetmeliklerde belirlenen standartlara ve yöntemlere aykırı olarak doğrudan ve dolaylı biçimde alıcı ortama vermek, depolamak, taşımak, uzaklaştırmak ve benzeri faaliyetlerde bulunmak yasaktır. Kirlenme ihtimalinin bulunduğu durumlarda ilgililer kirlenmeyi önlemekle; kirlenmenin meydana geldiği hallerde kirleten, kirlenmeyi durdurmak, kirlenmenin etkilerini gidermek veya azaltmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdürler. Kanun’un 3. maddesi ise kirletenin ödemesi hususunu düzenlemektedir. Madde hükmüne göre kirlenme ve bozulmanın önlenmesi, sınırlandırılması, giderilmesi ve çevrenin iyileştirilmesi için yapılan harcamalar kirleten veya bozulmaya neden olan tarafından karşılanır. Kirletenin kirlenmeyi veya bozulmayı durdurmak, gidermek veya azaltmak için gerekli önlemleri almaması veya bu önlemlerin yetkili makamlarca doğrudan alınması nedeniyle kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan gerekli harcamalar 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre kirletenden tahsil edilir.

Ancak çevre ve mülkiyet ilişkisini sadece çevrenin kirletilmemesi olarak değerlendirmemek gerekir. Planlama, konut, özel çevre koruma bölgeleri, sulak alanlar, milli parklar, ormanlar gibi pek çok husus çevrenin korunması ile yakından ilgilidir. Örneğin sulak alanlarda malikin inşaat yapma hakkı kısıtlanmakta ve sadece belirli faaliyetlere izin verilmektedir. Örneğin mutlak koruma alanlarında hiçbir inşaat yapılamamaktadır. Sulak alan bölgelerinde mevcut arazi kullanımı dışında yeni tarımsal alanlar açılamaz, mevcut tarım arazilerinde suni gübre ve tarım ilaçları kullanılamaz, ağaç kesimi yapılamaz. Kuş gözlem kuleleri, gözlemevleri, seyir amaçlı yaya yolları, içme, kullanma ve sulama suyu projelerine ait zorunlu tesisler madensel tuzların çıkarılması, su ürünleri istihsali ve bunlara ait zorunlu tesisler Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü izni ile yapılır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak şurası bir gerçektir ki sulak alanlarda malikin mülkiyet hakkı, çevrenin korunması amacıyla kısıtlanmaktadır. Benzer şekilde milli park olarak belirlenen alanlar, Bakanlar Kurulu kararıyla milli park olarak ilan edildikten sonra kamulaştırılabilmektedir. Milli Parklar Kanunu’nun 5. maddesine göre milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanı sınırları içinde kalan yerlerdeki gerçek ve tüzelkişilere ait taşınmazlar ile her türlü tesisler, hazırlanacak planın gerçekleşmesi için gerekli görüldüğünde, Orman ve Su İşleri Bakanlığınca[1] kamulaştırılır.

Bunun yanı sıra Medeni Kanunumuz da mülkiyet hakkı kullanılırken başkalarına zarar verilmesini yasaklamaktadır. 743 sayılı Kanun’un 661. maddesine göre bir kimse mülkünü kullanırken, özellikle sınai işler yaparken komşusuna zarar verecek her türlü taşkınlıklardan çekinmeğe mecburdur. Özellikle zarar veren ve taşınmazın mevkiine, mahiyetine ve mahalli örfe göre komşu arasında hoş görülebilecek dereceyi geçen gürültüler ve sarsıntılar yapmak; duman, kurum ve rahatsızlık veren sair toz, buğu, koku çıkartmak yasaktır.

Buna benzer bir hüküm de 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 737. maddesinde yer almıştır. Madde hükmü şu şekildedir: “Herkes, taşınmaz mülkiyetinden doğan yetkileri kullanırken ve özellikle işletme faaliyetini sürdürürken, komşularını olumsuz şekilde etkileyecek taşkınlıktan kaçınmakla yükümlüdür.

Özellikle, taşınmazın durumuna, niteliğine ve yerel adete göre komşular arasında hoş görülebilecek dereceyi aşan duman, buğu, kurum, toz, koku çıkartarak, gürültü veya sarsıntı yaparak rahatsızlık vermek yasaktır.

Yerel adete uygun ve kaçınılmaz taşkınlıklardan doğan denkleştirmeye ilişkin haklar saklıdır.”

Sirmen, bu hükümleri mülkiyet hakkına dışarıdan getirilen bir sınırlama değil, mülkiyet hakkının muhtevasında bulunan bir ödev olduğu görüşünü vurgulamıştır (Sirmen, 1988: 284). Bundan dolayı malik mülkiyet hakkını kullanırken bu ödeve uygun davranmak zorundadır.

[1] Bu Bakanlık 03.06.2011 tarihli ve 636 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kaldırıldığı ve 29.06.2011 tarihli ve 644 sayılı Orman ve Su İşleri Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 30. maddesine göre mevzuatta bu Kanun Hükmünde Kararname ile Orman ve Su İşleri Bakanlığına devredilen birimlerle ilgili görevler nedeniyle Çevre ve Orman Bakanlığına yapılmış olan atıflar Orman ve Su İşleri Bakanlığına yapılmış sayılacağı burada adı geçen bakanlığı Orman ve Su İşleri Bakanlığı olarak kabul etmek gerekir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.