Danıştay 9. Dairesi, E: 2016/15550, K: 2016/5897 (takdir komisyonu kararı varken asgari m2 birim değerleri takdiri yoluna gidilemeyeceği)

Dokuzuncu Daire

Esas No : 2016/15550

Karar No : 2016/5897

Özeti: Emlak vergisi mükellefleri bakımından bağlayıcı olduğu kadar davalı idare içinde bağlayıcılığı tartışmasız olan ve hukuken varlığını koruyan takdir komisyonu kararına rağmen, yasal usule uyulmaksızın yeniden asgari ölçüdeki metrekare birim değerlerinin takdiri yoluna gidilmesinde isabet görülmediği hakkında.

Temyiz isteminde Bulunan:

Karşı Taraf: Pursaklar Belediye Başkanlığı

İstemin Özeti: Davacının sahibi bulunduğu taşınmazlar nedeniyle 2015 yılı için tahakkuk ettirilen emlak vergisinin ve dayanağı asgari ölçüdeki arsa metre kare birim değerinin tespitine dair takdir komisyonu kararının iptali istemiyle açılan davayı süre aşımı nedeniyle reddeden Ankara 6. Vergi Mahkemesi’nin 03/02/2016 tarih ve E:2015/951, K:2016/180 sayılı kararının; dilekçede ileri sürülen sebeplerle bozulması istenilmektedir.

Cevabın Özeti : Yasal dayanaktan yoksun olan temyiz isteminin reddi gerektiği yolundadır.

Tetkik Hakimi Düşüncesi : İleri sürülen iddialar usule ve hukuka uygun Vergi Mahkemesi kararının bozulmasını gerektirecek nitelikte bulunmadığından temyiz isteminin reddi gerekeceği düşünülmektedir.

TÜRK MILLETI ADINA

Hüküm veren Danıştay Dokuzuncu Dairesince işin gereği görüşüldü:

Uyuşmazlikta davacının sahibi bulunduğu taşınmazlar nedeniyle 2015 yılı için tahakkuk ettirilen emlak vergisinin ve dayanağı asgari ölçüdeki arsa metrekare birim değerinin tespitine dair takdir komisyonu kararının iptali istemiyle açılan davayı süre aşımı nedeniyle reddeden Vergi Mahkemesi kararının; davanın, takdir komisyonu kararının öğrenildiği tarihten itibaren süresinde açıldığı, Anayasa’nın 125. maddesi gereği idarenin her türlü ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu ve etkili biçimde sağlanmasının gerektiği ileri sürülerek bozulması istenilmektedir.

2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın, “Temel Haklar ve Ödevler” başlıkh İkinci Kısmında yer alan 36. maddesinde, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmü yer almıştır. 03.10.2011 tarihinde kabul edilen değişiklikle Anayasainın 40. maddesine “Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.” hükmü eklenerek, yasama, yürütme ve yargı organlarına yapılacak işlemlerde ve verilen kararlarda başvurulacak kanun yolları ile ilgili mercii ve başvuru süresini gösterme yükümlülüğü getirilmiştir. Söz konusu değişikliğin gerekçesinde ise, bireylerin yargı ya da idari makamlar önünde sonuna kadar haklarını arayabilmelerine kolaylık ve imkan sağlanmasının amaçlandığı, son derece dağınık mevzuat karşısında kanun yolu, merci ve sürelerin belirtilmesinin hak arama, hak ve hürriyetlerin korunması açısından zorunluluk haline geldiği belirtilmiştir. 90. maddesinin son fıkrasında ise, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacağı kurala bağlanmıştır.

Ülkemizin, 20.03.1952 tarihinde imza altına alarak kabul ettiği ve 19.03.1954 tarihli 8662 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6366 sayılı İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi ve Buna Ek Protokolün Tasdiki Hakkında Kanun ile uygun bulunarak onaylanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Adil Yargılanma Hakkı” başlıklı 6. maddesinde ; “Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.” kurali yer almıştır.

Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazliğı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazliğın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmekte olup Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), mahkemeye etkili erişim hakkını “hukukun üstünlüğü” ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul etmekte ve hukuki belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiği durumlarda bu hakkın ihlal edildiğine karar vermektedir. (Geffre/Fransa, B. No: 51307/99, 23.01.2003)

Bu nedenle mahkemeler usul kurallarını uygularken bir yandan adil yargılanma hakkını ihlal edebilecek aşırı şekilcilikten, diğer yandan da yasalar tarafından düzenlenen usul kurallarının ortadan kaldırılması sonucunu doğurabilecek aşırı esneklikten kaçınmalıdırlar. (Walchli/Fransa, B. No: 35787/03, 26/7/2007) Hukuk kurallarının ve idari işlemlerin sürekli dava tehdidi altında bulunması hukuk devletinin unsurları olan hukuki istikrar ve hukuki güvenlik ilkeleriyle bağdaşmaz. Bu nedenle hak arama özgürlüğü ile hukuki istikrar ve hukuki güvenlik gerekleri arasında makul bir denge gözetilmelidir.

Mahkemeye erişim hakkı adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biridir. Mahkemeye ulaşmayı aşırı derecede zorlaştıran ya da imkansız hale getiren uygulamalar mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir. Bununla birlikte dava açma ya da kanun yollarına başvuru için süre ve şekil gibi birtakım koşullar öngörülmesi, dava açmayı imkansız kılacak ölçüde katı olmadıkça hukuki belirlilik ilkesinin gereği olup mahkemeye erişim hakkına aykırılık oluşturmaz. Ne var ki öngörülen koşulların açıkça hukuka aykırı olarak yanliş uygulanması ya da yorumlanması nedeniyle kişiler dava açma ya da kanun yollarına başvuru hakkını kullanamadığı takdirde mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğinin kabulü gerekir (Remzi Durmaz, B. No: 2013/1718, 2/10/2013; Kamil Koç, B. No: 2012/660, 7/11/2013; Neriman Polat, B. No: 2012/1223, 5/11/2014)

Hukuki güvenlik ve belirlilik ilkeleri, hukuk devletinin ön koşullarından olup hukuki güvenlik, hukuk kurallarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini; belirlilik ilkesi ise, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya mahal bırakmayacak şekilde açık, net ve anlaşılabilir olmasını ifade etmektedir.

Mahkemeye etkili erişim hakkı, mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını, dava açmak veya kanun yoluna başvurmak isteyen kişilerin ilgili mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili firsatlara sahip olmasını gerektirmektedir.

Belli bir hakkın mahkemede ileri sürülebilmesi ya da hak arama hürriyeti kapsamında bir davanın açılabilmesi için öngörülecek süreler hukuk güvenliği ilkesinin gereği olup adil yargılanma hakkının ihlali olarak değerlendirilemez. Anılan süreler, mahkemelerin zamanın geçmesi nedeniyle güvenilirliği kalmayan, eksik ya da ulaşılması zor kanıtlara dayanarak uzak geçmişte meydana gelmiş olaylar hakkında karar vermelerini istemekle oluşabilecek adaletsizlilderin önüne geçmek ve hukuk güvenliğini sağlamak gibi önemli ve meşru amaçlara hizmet ederler. Süre sınırlaması getiren bu müdahaleler, devletin takdir yetkisi içinde olup ulaşılmak istenen meşru amaçla orantıli oldukça ve hakkın önünü zedelemedikçe Anayasaida yer alan hak arama hürriyetini engellemiş sayılmazlar (Stubbings ve diğerleri/Birleşik Krallik, B. No: 22083/93, 22095/93; 22/10/1996)

Milli Emlak Kitabı

Öte yandan, dava açma hakkını engelleyen süre aşımına ilişkin yasa kuralları her vatandaşın kolaylikla anlayabileceği açıkhk ve belirginlikte olmalıdır. Aksi halde kişilerin adil yargılanma hakları elinden alınmış olur. Ayrıca, temel hak ve hürriyetlere ilişkin yasa kuralları, hakkın kullanımını daraltan değil genişleten şekilde yorumlanmalidır.

Nitekim, AİHM, süre koşulu gibi dava açmaya ilişkin usul koşullarının birden fazla yoruma neden olabilecek nitelikte ise, mahkemeye erişim hakkı kapsamında o yorumlardan birinin davayı açmak isteyen kişileri engelleyecek şekilde katı bir şekilde kullanılmama veya söz konusu koşulların katı bir uygulamaya tabi olmaması gerektiğini ifade etmiştir. (Beles/Çek Cumhuriyeti B. No: 42273/99, 12.11.2002)

Çünkü mahkemeye erişim hakkı konusunda, usul kurallarının katı yorumlanması durumunda, dolaylı bir şekilde mahkemeye erişim hakkının kısıtlanmasının gündeme geldiği, bunun da hak ihlali kapsamında değerlendirildiği görülmektedir. Hak arama özgürlüğü ve mahkemeye erişim hakkının, idari eylem ve işlemden doğrudan etkilenen kişiler açısından temin edilmesi bir gerekliliktir.

Mülkiyet hakkı, Anayasanın 35. maddesinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek-1 Nolu Protokolünün 1. maddesinde koruma altına alman temel haklardan olup bu hakkın kullanımına ilişkin müdahaleler için hak sahibinin Anayasanın 36. maddesinde yer alan “hak arama hürriyeti” ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/1. maddesinde yer alan “adil yargılanma hakkı” kapsamında mahkemelere başvuruda bulunmak ve hukuki korunma isteme hakkına sahip olduğu açıktır.

Usul kurallarının, hukuki güvenliğin sağlanması ve yargılamanın düzgün bir şekilde yürütülmesi sonucu adaletin tecelli etmesine hizmet etmek yerine kişilerin davalarının yetkili bir mahkeme tarafından görülmesi bakımından bir çeşit engel haline gelmeleri durumunda, mahkemeye erişim hakkı ihlal edilmiş olacaktır (Efstathiou ve diğerleri/Yunanistan, B. No: 36998/02, 27/7/2006)

Ayrıca 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu’nun 7. maddesinde, dava açma süresinin özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde vergi mahkemelerinde otuz gün olduğu, bu sürenin tahakkuku tahsile bağlı olan vergilerde tahsilatın, tebliğ yapılan hallerde veya tebliğ yerine geçen işlemlerde tebliğin, tevkif yoluyla alınan vergilerde istihkak sahiplerine ödemenin, tescile bağlı vergilerde tescilin yapıldığı ve idarenin dava açması gereken konularda ise ilgili merci veya komisyon kararının idareye geldiği tarihi izleyen günden başlayacağı düzenlemesine yer verilmiştir.

İdare hukuku ilkelerine göre, idari işlemler tesis edildikleri andan itibaren yürürlük kuvvetini ve doğruluk karinesini haizdirler. Bu husus idarenin tek taraflı kararlarına kişinin uyma zorunluluğunu doğurur. Bu ilkenin tabii sonucu olarak da idari işlemlerde devamlılık ve istikrar esastır. Kamu düzeninin bozulmaması için idari istikrar prensibine verilen önem nedeniyle yukarıda yer verdiğimiz 2577 sayılı Yasa hükümleri ile dava açma süresi sınırlandırılmıştır.

Bununla birlikte, dava açma süresi ile koruma altına almanın idari istikrar ve kamu düzeni olduğu, idareye güven ilkesi ile bağdaşmayacak fıiller sonucu tesis edilen işlemlerin bu korumadan faydalanmasının söz konusu olamayacağı açık olup, idarelerce kurallara aykırı bir şekilde işlem tesis edildiğinin öğrenildiği tarihte artık yeni bir hukuksal durumun ortaya çıktığının kabulü ve dava açma süresinin de bu tarihten itibaren başlatılmasının gerekeceği açıktır.

Diğer yandan 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 49/b maddesinde; takdir komisyonlarının arsalara ve araziye ait asgari ölçüde birim değer tespitine ilişkin dört yılda bir yapacakları takdirlerin, tarh ve tahakkuk işleminin yapılacağı sürenin başlangıcından en az altı ay önce karara bağlanacağı, arsalara ait olanların takdirin ilgili bulunduğu il ve ilçe merkezlerindeki ticaret odalarına, ziraat odalarına ve ilgili mahalle ve köy muhtarlıkları ile belediyelere, araziye ait olanların il merkezlerindeki ticaret ve ziraat odalarına ve belediyelere imza karşılığında verileceği, büyükşehir belediyesi bulunan illerde takdir komisyonu kararlarının, vali veya vekalet vereceği memurun başkanlığında, defterdar veya vekalet vereceği memur, vali tarafından görevlendirilecek tapu sicil müdürü ile ticaret odası, serbest muhasebeci mali müşavirler odası ve esnaf ve sanatkarlar odaları birliğince görevlendirilecek birer üyeden oluşan merkez komisyonuna imza karşılığında verileceği, merkez komisyonunun kendisine tebliğ edilen kararları onbeş gün içinde inceleyeceği, inceleme sonucu belirlenen değerleri ilgili takdir komisyonuna geri göndereceği, merkez komisyonunca farkh değer belirlenmesi halinde bu değerin ilgili takdir komisyonlarınca yeniden takdir yapılmak suretiyle dikkate alinacağı, kesinleşen asgari ölçüde arsa ve arazi birim değerlerinin, ilgili belediyelerde ve muhtarlıklarda uygun bir yere asılmak suretiyle tarh ve tahakkukun yapıldığı yılın başından Mayıs ayı sonuna kadar ilan edileceği hükme bağlanmıştır.

Emlak vergisinin tarh ve tahakkukuna ilişkin esaslar, bina vergisi için 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’nun 11. maddesinde, arazi vergisi için ise 21. maddesinde düzenlenmiştir. Her iki madde de, “Verginin Tarh ve Tahakkuku” başlığın’ taşımakta ve birbirine paralel hükümler içermektedir. Anılan maddelerde, emlak vergisinin, ilgili belediye tarafindan dört yılda bir defa olmak üzere takdir işlemlerinin yapıldığı yılı takip eden bütçe yılının Ocak ve Şubat aylarında, 29. maddeye göre hesaplanan vergi değeri esas alınarak yıllık olarak tarh olunacağı, bildirim posta ile gönderilmiş ise vergi, bildirim verme süresinin son gününü takip eden yedi gün içinde tarh olunacağı, bu suretle tarh olunan vergilerin, tarh edilen tarihte tahakkuk etmiş sayılacağı ve mükellefe bir yazı ile bildirileceği, yapılan tarh ve tahakkuku takip eden yıllarda, 29’uncu maddeye göre tespit edilen vergi değeri üzerinden hesaplanan emlak vergisinin, her bütçe yılının başından itibaren o yıl için tahakkuk etmiş sayılacağı, bir il veya ilçe hududu içerisinde birden fazla belediye olması halinde, belediye ve mücavir alan sınırları dışında bulunan binaya ait bina vergisini tarha yetkili olacak belediyenin, ilgili valiler tarafından belirleneceği kuralı mevcuttur.

Emlak vergisinin tarh ve tahakkuku ile ilgili yukarıda bahsedilen maddelerde yer alan “Bu suretle tarh olunan vergiler, tarh edilen tarihte tahakkuk etmiş sayılır ve mükellefe bir yazı ile bildirilir.” kuralı, mükellef adına tarh edilen emlak vergisinin ödenmesinden önce mükellef tarafindan öğrenilmesinin sağlanması amacıyla getirilmiş bir düzenleme olup bunun yanısıra mükellef tarafından adına yapılan emlak vergisi tarhiyatına karşı açılan davada, dava açma süresinin de söz konusu yazının mükellefe tebliğ edilip edilmemiş olmasına göre belirlenmesi gerekmektedir. Zira, takdir komisyonlarınca dört yılda bir olmak üzere takdir edilen asgari birim değerleri esas alınarak belediyelerce hesaplanarak tarh olunan emlak vergisi mükelleflere bildirilmemekte, mükellefler haklarında yapılan emlak vergisi tarhiyatını ancak ödeme sırasında öğrenebilmektedirler.

Arsalara ve araziye ait asgari ölçüdeki birim değer tespiti takdir komisyonlarınca dört yılda bir yapılmakta olup, kesinleşen asgari ölçüdeki metrekare birim değerleri esas alınarak hesaplanan bina ve arazilere ilişkin emlak vergisi, takdirin yapıldığı yılı takip eden bütçe yılının Ocak ve Şubat ayında yıllık olarak tarh olunur ve tarh edilen tarihte tahakkuk etmiş sayılarak Kanunda mükellef olarak belirtilenler tarafindan birinci taksiti Mart, Nisan ve Mayıs aylarında, ikinci taksiti ise Kasım ayında olmak üzere iki eşit taksitte ödenir.

Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 49. maddesinin (b) fikrasının üçüncü paragrafı “takdir komisyonlarının bu kararlarına karşı kendilerine karar tebliğ edilen daire, kurum, teşekküller ve ilgili mahalle ve köy muhtarlıkları onbeş gün içinde ilgili vergi mahkemesi nezdinde dava açabilirler. Vergi Mahkemelerince verilecek kararlar aleyhine onbeş gün içinde Danıştay’a başvurabilirler” şeklinde iken, bu paragrafin ilk cümlesi Anayasa Mahkemesince Anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiş olup, iptal kararı esasen takdir komisyonu kararlarına karşı dava açabileceklerle ilgili olmasına rağmen, dava açma süresini içeren cümle tamamen iptal edildiğinden, takdir komisyonu kararlarına karşı açılacak davalarda 2577 sayılı idari yargılama Usulü Kanununun 7. maddesinde yer alan yasal dava açma süresinin uygulanması gerekmektedir.

213 sayılı Kanun’un mükerrer 49. maddesinin son fıkrasında; kesinleşen asgari ölçüde birim değerlerinin ilgili belediyelerde ve muhtarlıklarda uygun bir yere asılmak suretiyle tarh ve tahakkukun yapıldığı yılın başından Mayıs ayı sonuna kadar ilan edileceği belirtilmektedir. Maddede yer alan “kesinleşme” tabiri dava açılmayarak dava açma süresinin dolması ya da dava açılarak sonuçlanması anlamını taşıdığından, herhangi bir değerin ya da bedelin kesinleşmesinden sonra değiştirilmesi kanunen ve hukuken mümkün olamayacaktır.

Bütün bu hususların göz önüne alınması halinde 213 sayılı Kanun’un mükerrer 49. maddesi ile arsa ve arazi metrekare birim değerleri yönünden davanın açılması ve devamı özel olarak düzenlendiğinden, maddede kesinleşen değerlerin ilanından bahsedilerek Kanun Koyucu tarafından verginin tahakkuk ettirildiği yılın başından önce vergi değerinin kesinleşmesi sağlanmak istenildiğinden ve belediyelerce kesinleşen bu değerler esas alinarak tarh ve tahakkuk yapıldığından, takdir komisyonlarınca dört yılda bir belirlenen arsa ve arazi asgari metrekare birim değerlerinin kesinleşmesinden sonra belediyelerce olağan dönemde oluşturulan takdir komisyonlarınca değer takdir edildikten sonra kesinleşen değerlerin yeniden oluşturulan takdir komisyonu kararı ile değiştirilmesi de mümkün değildir.

Dosyanın incelenmesinden; 2014-2017 dönemlerinde uygulanmak üzere emlak vergisine esas asgari ölçüdeki arsa metrekare birim değerlerinin 2013 yılında takdir komisyonunca belirlendiği ve bu miktarların dava açilmaksızın kesinleştiği, daha sonra yapılan incelemede değer takdirine esas olarak 2013 yılı değerleri esas alınacakken 2009 yılına ait değerlerin alındığından bahisle yukarıda yer verilen 2577 sayılı Yasainın 7. maddesine göre komisyon kararının idareye tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde dava açarak iptalini istemek yerine Gelir idaresi Başkanlığı’ndan anılan kararın, 213 sayılı Kanun’da yer alan vergi hatası kapsamında olup olmadığı ve bu konuda takdir komisyonu teşekkülünden sonra yeniden asgari ölçüdeki arsa metrekare birim değerlerinin tespit edilip edilemeyeceğine yönelik özelge alarak emlak vergisi mükellefleri bakımından bağlayıcı olduğu kadar davalı idare için de bağlayıcılığı tartışmasız olan ve hukuken varlığını koruyan takdir komisyonu kararına rağmen, yukarıda yer verilen yasal usule uyulmaksızın yeniden asgari ölçüdeki metrekare birim değerlerinin takdiri yoluna gidildiği ve bu rayiç bedeller üzerinden tarh olunan emlak vergisinin idarece mükellefe bildirim yükümlülüğüne uyulmadığı ve davacı tarafindan öğrenilmesiyle idareye yapılan düzeltme başvurusunun reddi üzerine bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Olayda uyuşmazlik konusu alan içerisinde kalan kısımlar için 2013 yılında alınan takdir komisyonu kararına karşı süresi içerisinde dava açılmadığı, söz konusu değerin yasada belirtilen kurum ve kuruluşlar açısından kesinleştiği, belirtilen bu değerin düşük veya yüksek olduğu yolundaki iddiaların hukuki ihtilaf niteliği taşıdığı ve ancak olağan dönemdeki komisyon kararının süresinde vergi mahkemesinde açılmış bir davada incelenebileceği bu durumda kesinleşen değer yerine kaim olmak üzere düzeltme hükümleri uyarınca yeniden birim değer takdir edilmesinde hukuka uyarlık bulunmadığı açıktır.

Bu durumda, davacı tarafindan 2015 yılı için yeniden belirlenen asgari ölçüdeki arsa metrekare birim değerlerini, adına tahakkuk ettirilen emlak vergisi nedeniyle öğrenmesi nedeniyle davalı idareye yapılan başvurunun 03.06.2015 tarih ve 3308 sayılı yazı ile reddi üzerine otuz günlük yasal süre dolmadan açılan davada süre aşımı bulunmadığı anlaşılmakta olup uyuşmazliğın esası hakkında karar verilmesi gerekirken Vergi Mahkemesince; emlak vergisine esas arsa metrekare birim değerlerinin 07.11.2014 tarihinde askıya çıkarıldığı, 07.12.2014 tarihinde askıdan indirilmesinden yani kesinleşmesinden sonra asgari arsa metrekare birim değerlerinin tespitine ilişkin takdir komisyonu kararına ve tahakkuk eden vergilere karşı dava açmak için öngörülen otuz günlük süreden sonra 16.06.2015 tarihinde kayda giren dilekçe ile açılan davanın süre aşımı nedeniyle reddine karar verilmesinde isabet bulunmamaktadır.

Ayrıca vergisi uyuşmazlik konusu tahakkuk işleminin de oluşan hukuki duruma göre karara bağlanması gerektiği tabüdir.

Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulüne, Ankara 6. Vergi Mahkemesi’nin 03/02/2016 tarih ve E:2015/951, K:2016/180 sayılı kararının bozulmasına, bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 gün içinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, 09/06/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2699 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü