Enflasyon Nedeniyle Paranın Değerinde Meydana Gelen Azalmanın Munzam Zarar Olarak Kabul Edilip Edilmeyeceği

818 sayılı Borçlar Kanunu’nun “Munzam Zarar” başlıklı 105. maddesi “Alacaklının duçar olduğu zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiç bir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir. Bu munzam zarar derhal takdir olunabilirse hakim, esasa dair karar verir iken bu zararın miktarını dahi tayin edebilir.” hükmünü ihtiva etmektedir.

818 sayılı Kanunu yürürlükten kaldıran 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 122. maddesi de aynı hükmü ihtiva etmektedir. “Aşkın zarar” başlıklı madde şu şekildedir:

“Madde 122 – Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür. Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder.”

Madde hükmüne göre borcun geç ödenmesi sonucu alacaklının uğramış olduğu zarar kanuni faizden yüksek ise borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı da ödemek zorundadır.

Peki, enflasyon oranının kanuni faiz oranından yüksek olması halinde alacağın geç ödenmesi nedeni ile uğranılan zarar 105. madde kapsamında tazmin edilebilir mi? Örneğin enflasyon oranının % 100 olduğu bir durumda, kanuni faiz % 30 ise aradaki % 70’lik farkın munzam zarar olarak nitelendirilmesi mümkün müdür?  Yargıtay 1994 yılına kadar verdiği kararlarda geçmiş günler zararının kanuni faiz oranından daha yüksek olması durumunda aradaki farkın 105. madde kapsamında tazmin edilebileceğini vurgulamıştır. Ancak daha sonra Yargıtay Hukuk Daireleri ve Hukuk Genel Kurulu arasında bu konuda görüş ayrılığı ortaya çıktığı görülmektedir. Bu konuda 2, 4, 11 ve 13. Hukuk Daireleri, enflasyon oranı ile kanuni faiz oranı arasındaki farkın munzam zarar olarak tazmin edilebileceğini savunurken; 5, 15, 18. ve 19. Hukuk Daireleri bu farkın munzam zarar olarak nitelendirilemeyeceğini ve alacaklının munzam zararını ispat etmesi gerektiği görüşünü benimsemişlerdir. Hukuk Genel Kurulunun bu konudaki kararlarının ise istikrar kazanmadığı görülmektedir. Hukuk Genel Kurulu bazen 11. ve 13. Hukuk Dairelerinin görüşünü benimserken, bazen de 5 ve 15. Hukuk Dairelerinin görüşleri yönünde karar vermiştir. Bu durumda karşıt görüşleri ayrı gruplar halinde değerlendirmekte fayda vardır:

2, 4, 11 ve 13. Hukuk Dairelerin Görüşleri

Bu Daireler tarafından verilen kararlarda genel olarak enflasyonun olumsuz etkilerinden bahsedilerek enflasyon oranı ile kanuni faiz oranı arasındaki farkın munzam zarar olarak nitelendirilebileceği ve 105. madde kapsamında tazmin edilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Kararlarda özellikle yüksek enflasyonun hüküm sürdüğü dönemlerde kanuni faiz oranının borcun geç ödenmesi nedeni ile alacaklının uğradığı zararı tazmin etmekte bazen yetersiz kaldığı, kanun koyucunun bu gibi durumları düşünerek 105. madde hükmünü getirdiği ifade edilmiştir. [1]

Bu Daireler tarafından verilen kararlara göre, munzam zararı ispat yükü kural olarak alacaklıdadır, hayatın doğal akışı gereği alacağını zamanında tahsil eden alacaklının bu alacağı banka mevduatı, döviz vb. şekillerde değerlendireceğine ilişkin fiili bir karine mevcuttur. Yani alacağını zamanında tahsil eden alacaklı, paranın değerinin düşmesi karşısında kendisini koruyabilmek amacı ile banka mevduatı, döviz vb. alanlara yönelecektir. Bu Dairelere göre yüksek enflasyonun hüküm sürdüğü dönemlerde alacağını zamanında elde eden alacaklının; paranın alım gücü kaybını önlemek için elde ettiği parayı mal veya hizmet yatırımlarına yöneltmesi, banka mevduat faizine devlet tahviline yatırması veya dövize dönüştürmesi, yaşanan hayat gerçeklerine uygun bir davranış olarak benimsenmelidir. Enflasyon olgusu,  belirli düzeylerde devam ettiği müddetçe buna bağlı olarak para değerinin düşmesi, alım gücünün azalmasından alacağını geç tahsil eden alacaklının zarar gördüğü, enflasyondan düşük bir temerrüt faizinin bu zararı karşılamaya yetmeyeceği tartışmasız bir gerçektir. O nedenle hukukumuz da,  para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması şeklinde ortaya çıkan zarar istemlerinin, 105. madde kapsamında yorumlanması kaçınılmazdır. Hal böyle olunca, bu ekonomik olgular davacının ayrıca zararını ispat yönünden kanıt getirmesini ortadan kaldırır normal durumlar ve fiili karineler niteliğinde olduğunun kabulü zorunlu olmaktadır. Bu fiili karinelerin mevcudiyeti yadsınamaz. Üstelik ispat yükümlülüğünün alacaklı açısından bu kadar sıkı kurallara bağlanmaması gerekir. Bu nedenle enflasyonun kanuni faiz oranından yüksek olması durumunda munzam zararın oluştuğunun karine olarak kabul edilmesi gerekir, bu durumda zararın oluşmadığını ispat yükün borçluya aittir.

Bu Dairelere göre enflasyon vb unsurlar HUMK 238. madde kapsamında “maruf ve meşhur” olgulardır ve bunların ayrıca ispat edilmesi gerekmez (13. Hukuk Dairesi, 19.10.2004, E: 2004/5998 K: 2004/14915). Bu durumda enflasyon oranı ile kanuni faiz oranı arasındaki fark munzam zararın oluştuğuna karine teşkil eder ve alacaklı zararını ayrıca ispatlamakla yükümlü değildir. Bu durumda ispat yükü borçluya aittir. Borçlu, borcun geç ödenmesi nedeni ile alacaklının herhangi bir zarara uğramadığını düşünüyorsa bunu ispatlaması gerekir.

Zararın ne şekilde tespit edileceği konusunda ise Daireler arasında görüş farklılıkları mevcuttur. 11. Hukuk Dairesi tarafından verilen 20.01.1983 tarihli ve E: 1982/5774, K: 1983/128 sayılı kararda munzam zararın tespiti konusunda “Memleketimizin içinde bulunduğu ekonomik koşullar, enflasyon hızı, fiyat endeksleri, paranın satın alma gücündeki değişiklikler, ıskonto hadlerinde meydana gelen fark ve sair faktörler göz önünde tutularak (alacağın geç ödenmesi) yüzünden davacının uğradığı zararın ne olabileceği konusunda bu işlerden anlar yetenekli bilirkişi veya bilirkişiler aracılığıyla inceleme yaptırılarak hasıl olacak sonuç dairesinde” bir karar verilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Ancak 11. Hukuk Dairesi tarafından verilen bir başka kararda (08.11.1983, E: 1983/4297, K: 1983/4879) zararın tespit şekli daha farklı şekilde belirilmiştir. Karara göre ne gibi bir zarara uğradığı alacaklıya açıklattırıldıktan sonra ve bu konudaki ispat külfetinin alacaklıya yükletilmesi ve hasıl olacak sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekmektedir. 11. Hukuk Dairesi tarafından verilen 23.05.1996, E: 1996/1416, K: 1996/3723 kararda ise munzam zararın tespitinde banka mevduat faiz oranlarının dikkate alınması gerektiği vurgulanmıştır. Karara göre “Davacının alacağını zamanında tahsil edip vadeli banka mevduat hesabına yatırması her zaman mümkün bulunduğuna göre, takip tarihindeki en yüksek reeskont faiz oranı ile, yine o tarihteki en yüksek vadeli banka mevduat faizi arasındaki farkı BK. 105 maddesi uyarınca davacının geçmiş günler faizi ile karşılanamayan munzam zararını oluşturur.”11. Hukuk Dairesinin munzam zararın tespit şekli konusundaki görüşlerinde daha sonra değişiklik meydana gelmiştir. Daireye göre alacaklının alacağını zamanında elde etmesi halinde 3 aylık vadeli mevduata yatıracağı kabul edilerek elde edeceği gelir hesaplanmalı, hesaplanan bu tutar ile ifa edilen tutar arasındaki fark munzam zarar olarak kabul edilmelidir (25.10.1999, E: 1998/4253, K: 1999/8246; 24.12.1996, E: 1996/4892, K: 1996/9072).

Ancak aynı Daire tarafından verilen 04.10.2005 tarihli ve E: 2004/10700 K: 2005/9181 sayılı kararda zararın tespit şekli daha farklı şekilde açıklanmıştır. Karara göre zararın borçlunun temerrüde düştüğü tarihten, ödemenin gerçekleştirildiği güne kadar geçen süre içerisinde, her yıl itibarı ile gerçekleşen yıllık enflasyon artış oranının, bu oranın eşya fiyatlarına yansıma durumunun, mevduat ve Devlet tahvillerine verilen faiz oranlarının, Türk Lirası karşısında yabancı ülke paralarının değer kazanma/kaybetme durumlarının resmi kuruluşlardan, (gerek görülürse bilirkişi vasıtasıyla) belirlendikten sonra bu süre içerisindeki para değerinin düşmesi, alım gücü azalması nedeniyle alacaklının maruz kaldığı zarar miktarının bu unsurların ortalamalarının alınarak tespit edilmesi, bundan sonra bulunan bu zarar miktarından davacının alacağını tahsil ederken alması gereken temerrüt faizi miktarı düşülerek Borçlar Kanunu’nun 42 ve 43. maddeler de dikkate alınarak belirlenmesi gerekir (11. Hukuk Dairesi 23.09.2004, E: 2003/12262 K: 2004/8731, 19.01.2004, E: 2003/5622 K: 2004/310). Ancak şunu da belirtmek gerekir ki 11. Hukuk Dairesince uygulanan bu yöntem, tali bir yöntemdir, başkaca bir zarar tespit şeklinin mümkün olmadığı durumlarda kullanılabilecektir. Eğer zarar, enflasyon vb. olguların ortalamalarından daha yüksekse ve bu zarar ispat edilebiliyorsa zararın bu şekilde tespiti gerekir. Eğer zarar bu şekilde tespit edilemiyorsa ikame yöntem olan enflasyon vb unsurların uygulanması gerekir (11. Hukuk Dairesi, 16.12.2004, E: 2004/1400 K: 2004/12440).

13. Hukuk Dairesi tarafından verilen 13.02.1997 tarihli ve E: 1996/9985, K: 1997/810 sayılı karar ile munzam zararın tespit şekli şu şekilde açıklanmıştır: “Mahkemece yapılacak iş, davalının temerrüde düştüğü tarihten, davanın açıldığı tarihe kadar geçen zaman zarfında, her yıl itibariyle gerçekleşen yıllık enflasyon artış oranı, mevduat ve devlet tahvillerine verilen faiz oranlarını, TL. karşısında döviz kurlarını gösteren listeyi ilgili resmi kurumlardan araştırmak konusunda uzman bilirkişi düşüncesinden de yararlanmak suretiyle davacı alacaklının maruz kaldığı asgari zarar miktarını Borçlar Kanunu’nun 42/II. maddesi hükmü de dikkate alınmak suretiyle tespit etmek, bulunan zarar miktarından davacının icrada tahsil ettiği temerrüt faizini mahsup ederek bakiyesine davacının munzam zararı olarak hükmetmekten ibarettir.”

5, 15, 18 ve 19. Hukuk Dairelerinin Görüşleri

Bu Daireler tarafından verilen kararlarda[2] genel olarak, enflasyon oranı ile kanuni faiz oranı arasındaki farkın 105. madde anlamında munzam zarar olarak kabul edilemeyeceği vurgulanmıştır. Dairelere göre sadece enflasyon nedeni ile paranın reel değerinin düşmüş olmasından dolayı davacı alacaklı munzam zarar adı altında bir istemde bulunamaz. Enflasyon ve paranın satın alma gücü, döviz kurlarındaki artışlar, devlet tahvili faiz oranları gibi faktörler genel, afakî ve doğrudan davacının zararını ifade etmeyen ekonomik konjonktürel olgular olup zararın oluştuğuna karine teşkil etmez. Buna göre alacaklı, uğradığı zararın kendisine ödenen temerrüt faizinden fazla olduğunu ispat etmek zorundadır. Mücerret enflasyonun ya da bankalarda mevduat için ödenen faizin temerrüt faizinden yüksek oranda olması munzam zararın gerçekleştiği ve kanıtlandığı anlamına gelmez.  Burada davacının kanıtlaması gereken husus enflasyon ve mevduat faizinin yüksekliği gibi genel olgular değil, kendisinin şahsen ve somut olarak geç ödemeden dolayı zarar gördüğü keyfiyetidir. Örneğin, alacağını zamanında tahsil edememekten ötürü, başkasına olan borcunu ödemek için daha yüksek oranda faizle borç aldığını; alacaklı olduğu parayı zamanında alsa idi yabancı para ile ödemek durumunda olduğu borcunu, geçen süre içinde gerçekleşen bu fark sebebiyle daha yüksek kurdan ödemek zorunda kaldığını, yüksek faiz ve komisyon ödeyerek banka kredisi kullanmak zorunda kaldığını, başkasına olan borcunu ödeyememesi nedeni ile icra takibine uğradığını kanıtlamak durumundadır. Enflasyon nedeni ile uğranılan zararın, HUMK 238. madde kapsamında “maruf ve meşhur” olgu olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Bu zarar bizzat alacaklı tarafından ispatlanmalıdır.

Bu dairelerin bu yönde karar vermesinde bakmakla görevli oldukları davaların kamulaştırma ile ilgili olması ve kamulaştırma bedeli nedeniyle açıkçası devleti aşırı bir yük altına sokmama endişesi yattığı ileri sürülmüştür (Ertaş, 2006: 146).

Hukuk Genel Kurulunun Görüşleri

Genel olarak bakıldığında Hukuk Genel Kurulunun bu konudaki kararlarının istikrar kazanmadığı görülmektedir. Hukuk Genel Kurulu tarafından verilen bazı kararlarda 4, 11 ve 13. Hukuk Dairelerinin görüşleri, bazı kararlarda ise tam aksine 5, 15, 18 ve 19. Hukuk Daireleri görüşleri paralelinde karar verildiği görülmektedir.

Hukuk Genel Kurulunun 5, 15, 18 ve 19. Hukuk Daireleri görüşleri paralelinde verdiği kararlarında3095 sayılı Kanun’un enflasyon olgusunun yoğun olarak yaşandığı ve yıllık enflasyonun yüzde otuzlardan yükseklerde bulunduğu tarihlerde kabul edilerek yürürlüğe girdiği, kanun koyucunun buna rağmen faiz ile ilgili iradesini % 30’luk miktar ile açıkladığı, bu nedenle temyize konu davada mevduat faizi getirisinden söz edilip dolaylı yoldan % 30 temerrüt faizinin açılmasının kanun koyucunun yetkisine tecavüz anlamına geleceği vurgulanmıştır.[3]  Buna göre enflasyon oranının kanuni faizden yüksek olması, alacaklının bu fark kadar bir zarara uğradığı konusunda bir karine olarak yorumlanamaz. Ve bu karineye dayanılarak alacaklı munzam zararını ispat külfetinden kurtulamaz. Borcun geç ödenmesinden dolayı istenecek munzam zarar; para değerinin düşüşünden değil, alacaklının kendi öz varlığından,  ekonomik ve sosyal faaliyetlerinden,  toplum içindeki statüsünden ve başına gelen olaylardan kaynaklanması gerekir. Hukuk Genel Kuruluna göre 105. madde kapsamında tazmini istenilebilecek olan zarar borcun zamanın ödenmemesinden muhtemel  kar  ya da farz edilen gelir değildir. 105. maddedeki zarar borçlunun borcun geç ödenmesi nedeni ile bizzat uğradığı zarardır. Örneğin alacaklının, alacağını zamanında tahsil edememesi nedeni ile temerrüt faizinden daha yüksek bir faizle borçlanmak zorunda kalması, borcunu alacaklısına daha yüksek bir faizden ödemek zorunda kalması, başkasına olan borcunu ödeyemediği için icra takibine uğraması, bankadan kredi kullanması nedeni ile faiz ve komisyon ödemesi ya da alacaklının alacağını tahsil edememesi nedeni ile başkasına olan yabancı para cinsinden borcunu daha yüksek bir döviz kurundan ödemek zorunda kalması gibi. Bu nedenle enflasyon gibi güncel ekonomik koşullar gerekçe gösterilerek alacaklı zararı ispat yükümlülüğünden kurtarılamaz. Enflasyon gibi unsurlar Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 238. maddesi anlamında “maruf ve meşhur” olarak kabul edilemez. Çünkü burada kanıtlanması gereken olgular 238. maddede sözü edilen “maruf ve meşhur” olan enflasyon, para değerindeki düşüş ya da mevduat faiz oranlan değil, geç ödeme ile davacının maruz kaldığı zararı doğuran şahsi olaylardır.

Üstelik enflasyon gibi ekonomik koşullar kanuni faiz oranı tespit edilirken kanun koyucu tarafından zaten dikkate alınmaktadır. Bu kapsamda kanuni faiz oranı zaman zaman artırılıp düşürülmektedir. Hal böyleyken enflasyon, yüksek faiz ve paranın değerindeki düşüşlerin Borçlar Kanunu’nun 105. maddesindeki munzam zararın karinesi olarak gösterilip bunların doğurduğu olumsuzluk, uğranılan gerçek zarar olarak gösterilmesi mümkün değildir. Aksi takdirde kanuni faiz oranının hiçbir anlamı kalmayacaktır. Kanun koyucu ekonomik koşulları (enflasyon, faiz oranlar vb.) dikkate alarak kanuni faiz oranını % 30 olarak belirlemiş iken ekonomik gerekçeler ileri sürülerek kanuni faiz oranından fazla bir zararın karine olarak kabul edilmesi yasa koyucunun yetkisine tecavüz anlamına gelir. Yani yasa koyucunun kanuni faiz oranını yasa ile belirlemesinin hiçbir anlamı kalmaz. Yasa koyucu tüm bu ekonomik olumsuzlukları değerlendirip, bunların doğuracağı zarar dolayısıyla tazminat oranını Anayasa’dan aldığı yasa yapma yetkisine dayanarak belirlemiş iken, zımnen bu takdirin yerinde olmadığı ileri sürülüp, aynı ekonomik göstergelere dayanılarak tazmin edilecek zararın geçmiş günler faizinden fazla olduğu kabul edilemez. Bundan dolayı paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma nedeni ile uğranıldığı ileri sürülen zararın 105. madde kapsamında geçmiş günler zararı olarak tazmini mümkün değildir.

Buna karşılık Hukuk Genel Kurulu tarafından verilen bazı kararlarda 11. ve 13. Hukuk Dairelerinin görüşlerine paralel olarak enflasyon olgusunun dikkate alındığı ve enflasyon oranı ile kanuni faiz oranı arasındaki farkın geçmiş günler zararı olarak istenebileceği vurgulanmıştır. [4] Hukuk Genel Kurulunun bu kararlarında ülkemizde enflasyon oranlarının oldukça yüksek (yüzde yüz) olduğu, banka mevduat faizlerinin genel olarak enflasyon oranına yakın bir getiri sağladığı, banka kredi faizlerinin yüzde iki yüze yaklaştığı, kurlardaki artışın her zaman için temerrüt faizini aştığı ifade edilerek böyle bir enflasyonist ortamda bireyin parasını atıl durumda tutmaması ve parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için bir çaba ve girişimlerde bulunması örneğin en azından vadeli mevduat veya kurları devamlı yükselen döviz yatırımlarında değerlendirmesinin, olayların normal akışına, hayat tecrübelerine uygun düşen bir karine olarak kabul edilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Bu durumda, enflasyonist ekonominin olumsuz etki ve sonuçları kamuca az veya çok herkesin bildiği, en önemlisi gerekli olduğu takdirde bilinebilmesinin kolayca gerçekleştirilebileceği ve mahkemelerin de bilgisi altında olan vakıalar olarak kabulü gerekir. Yasal deyimi ile bu durum “maruf ve meşhur” vakıalardır ve bunların HUMK. md. 238/2 gereğince ispatına gerek yoktur. Bu karine kabul edildiğinde artık alacaklının 105. madde kapsamında zararını ispat zorunluluğu bulunmayacaktır. Zararın oluşmadığını ispat yükü borçluya aittir. Bu aşamadan sonra bu karinenin aksini kanıtlayarak, sorumluluktan kurtulmak isteyen borçlunun; somut olayın özellikleri nedeni ile ya alacaklının bir zarara uğramadığını, yada borcunu zamanında ifa etmiş olsa idi dahi alacaklının borç konusu miktarı değeri düşmeyecek bir biçimde değerlendiremeyeceğini ispat etmesi gerekir.

08.10.1999 tarihli ve E: 1997/2, K: 1999/1 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı

Yargıtay Hukuk Daireleri arasındaki bu içtihat ayrılığı, içtihadı birleştirme kararına konu olmuştur. Ancak İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu tarafından verilşen kararda munzam zararın takdiri konusunda Borçlar Kanunu’nun “hakimin takdir hakkı” konusunu düzenleyen 4/2 ve yargılama hukuku bakımından da Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun “hakimin delilleri serbestçe edindiği kanaate göre takdirini” düzenleyen 240. maddesinin uygulanmasının söz konusu olduğu; bu maddeler gereğince hakimin, delilleri serbestçe takdir edip vicdani kanaatine göre hüküm kurması gerektiği, bu yönde alınacak bir içtihadı birleştirme kararının bu maddeleri sınırlandıracağı ve hukukun zaman içinde gelişimini de önleyeceği sonucuna varılmış, bu düşünce ve sakıncalar göz önünde tutularak içtihadın birleştirilmesine gerek görülmemiştir.

Doktrin

Doktrinde, enflasyon nedeniyle paranın değerinde meydana gelen azalmanın munzam zarar olarak kabul edilebileceğini düşünen yazarlar olduğu gibi, bu zararın munzam zarar olarak değerlendirilemeyeceğini, alacaklının zararını ispat etmesi gerektiğini ileri süren yazarlar da mevcuttur. Enflasyon nedeniyle paranın değerinde meydana gelen azalmanın munzam zarar olarak değerlendirilemeyeceğini ileri süren yazarlara göre Medeni Kanun’un 6. maddesinde yer alan “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür” hükmü gereği, alacaklı uğradığı zararı net ve inanılır şekilde ispat etmelidir. Alacaklının zararını ispat etmediği durumlarda sadece enflasyonun varlığının ileri sürülmesi, munzam zararın gerçekleştiği anlamına gelmez (Atlaş, 2001: 126). Bu yazarlar, HUMK’un 238. maddesinde yer alan düzenlemenin de alacaklıyı ispat yükünden kurtarmadığı kanaatindedirler (Atlaş, 2001: 127).

[1] Örneğin 2. Hukuk Dairesi 22.05.2000, E: 2000/4720 K: 2000/6693; 4. Hukuk Dairesi 04.03.1986, E: 1986/685 K: 1986/2012; 11. Hukuk Dairesi 11.12.1997, E: 1997/8193, K: 1997/9122; 23.05.1996, E: 1996/1416, K: 1996/3723; 04.10.2005, E: 2004/10700, K: 2005/9181; 16.12.2004 E: 2004/1400 K: 2004/12440; 13. Hukuk Dairesi, 01.06.1995, E: 1995/267 K: 1995/5451; 13.02.1997, E: 1996/9985, K: 1997/810, 01.11.1999, E: 1998/9711 K: 1999/7773, 01.11.1999, E: 1999/9945 K: 1999/7822; 02.04.2001, E: 2001/2392, K: 2001/3355; 16.05.2002, E: 2002/7994, K: 2002/5671; 27.05.2002, E: 2002/3966 K: 2002/6178; 25.10.2005, E: 2005/9006 K: 2005/15905; 19.10.2004, E: 2004/5998 K: 2004/14915

[2] Örneğin 5. Hukuk Dairesi 12.04.1994, E: 1994/4947 K: 1994/7947; 26.02.2004, E: 2003/14338 K: 2004/1856; 15. Hukuk Dairesi 27.01.1995, E: 1994/4985 K: 1995/363; 07.11.2005, E: 2005/648 K: 2005/5864; 11.05.2005, E: 2004/5092 K: 2005/2927; 21.03.2005, E: 2004/4662 K: 2005/1596; 18. Hukuk Dairesi 22.03.1994, E: 1994/2060 K: 1994/3571;  20.05.2003, E: 2003/3459 K: 2003/4151

[3] Örnek olarak 08.03.1995, E: 1994/5-893 K: 1995/146; 08.03.1995, E: 1994/5-893 K: 1995/146; 29.03.1995, E: 1995/19-48 K: 1995/253, 19.06.1996, E: 1996/5-144, K: 1996/503; 08.11.2000, E: 2000/5-1611 K: 2000/1636; 15.11.2000, E: 2000/5-1637, K: 2000/1692; 15.05.2002, E: 2001/5-1089 K: 2002/401; 15.05.2002, E: 2002/5-296, K: 2002/394; 24.11.2004, E: 2004/5-460 K: 2004/614, 16.06.2004 E: 2004/15-349 K: 2004/365

[4] Örnek olarak 10.11.1999, E: 1998/13-353, K: 1999/929; 25.04.2001, E: 2001/4-355 K: 2001/405; 19.06.2002, E: 2001/13-569 K: 2002/534; 19.06.2002, E: 2002/2-138 K: 2002/532; 05.11.2003, E: 2003/13-657 K: 2003/628

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.