Hakların Anası: Mülkiyet Hakkı

Diğer bütün hakların kendisinden türediğinin kabul edilmesi nedeniyle hakların anası olarak nitelendirilen (Ertaş, 2006: 135) mülkiyet hakkı, bireyin devlete karşı korunması açısından temel hak ve özgürlükler arasında özel bir öneme sahiptir. Ancak mülkiyet kavramı, soyut bir fikir ya da salt bir hukuki mesele olmayıp ilk toplum hayatından bugüne kadar töre ve kurumların sürekli gelişmesi sonucu ortaya çıkan ve iktisadî, sosyal ve ahlâki yönleri olan bir kurumdur (Eren, 1974: 766). Bundan dolayı mülkiyet kavramının anlamı ve boyutları ile hukukî yapısı, toplumların zaman içindeki gelişmeye ve bunun sonucu olarak anayasaların benimsediği toplumsal ve siyasal sisteme göre biçimlenmektedir.

Bunun doğal bir sonucu olarak üzerinde uzlaşılmış bir mülkiyet kavramı olmadığı gibi mülkiyet hakkının niteliği, kapsamı, sınırlandırma amaçlar ve şartları yönünden devletler arasında önemli farklılıklar söz konusu olabilmektedir. Bu anlamda mülkiyet hakkına gerek toplumlar ve gerekse bireyler tarafından dönemin sosyal ve ekonomik koşullarına ve toplumda mevcut değer yargılarına uygun olarak farklı anlamla yüklenilmiştir (Coşar, 1985: 505). Örneğin son zamanlarda Avrupa’da kabul edilen medeni kanunlarda hayvanların eşya olamayacağı düzenlenmiştir, ancak Türk Medeni Kanunu’na göre hayvanların da eşya olarak kabul edilmesi mümkündür (Ertaş, 2006: 137). Üstelik bir devletin farklı dönemlerinde de farklı tanımlamalar görülebilmektedir (Eren, 1974: 765). Her hukuk sistemi kendisine göre bir mülkiyet anlayışı benimsemektedir. Bu nedenledir ki Türkçedeki “mülkiyet”, İngilizcedeki “property”, Fransızcadaki “propriete” kavramları farklı anlamlara gelmektedir.

Mülk ve mülkiyet kavramlarının farklı hukuk sistemlerinde farklı şekilde ele alınışının bir diğer sonucu da uluslararası sözleşmelerde de mülkiyet hakkının tanımının yapılamamış olmasıdır.

Üstelik mülkiyet hakkının içeriği de zaman içinde büyük değişikliklere uğramıştır. 19. yüzyıla kadar mutlak ve sınırsız bir hak olarak kabul edilen mülkiyet hakkı, 20. yüzyıla gelindiğinde sınırsızlık özelliğini gitgide artan bir şekilde yitirmiştir. Gerçekten de mülkiyet hakkı geçen yüzyılın ferdiyetçi doktrinlerin etkisi altında malikin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, kutsal ve doğal haklardan sayılırken günümüzde bu görüş değişmiş ve mülkiyet hakkı malikine toplum yararına bazı ödevler ve görevler yükleyen sosyal bir hak olarak görülmeye başlanmıştır. Bu yüzyıldan itibaren hem mülkiyet hakkının sınırlama sebepleri (imar planları, vergiler, para cezaları, kira kontrolleri gibi) artış göstermiş; hem de mülkiyet hakkının sadece bir hak değil, aynı zamanda topluma karşı bir ödev olduğu anlayışı yaygınlaşmıştır.

Mülkiyet hakkı, genel olarak, bir kimsenin başkasına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla bir şey üzerinde dilediği biçimde yararlanma, tasarruf etme, başkasına devretme, kullanılanın biçimini değiştirme, harcama ve tüketme, hatta yok etme yetkilerini kapsar.

Arapça “mlk” kökünden türetilen mülk kavramı, sahip olunan şeyleri ifade etmektedir. Fakat bu sahip olma, aynı zamanda bir iktidarı, bir gücü de bünyesinde barındırır (Hatemi, 1977: 201). “Mlk” kökünden türetilen malik, melik, melike gibi kelimelerin, sahipliğin yanı sıra egemenlik de ifade etmesi bu yüzdendir (Etgü, 2009: 7). “Mlk” kökünden türeyen sözcüklerde üstün yetki, egemenlik, serbestçe tutma veya evirip çevirme gücü gibi anlamlar sezilmektedir (Hatemi, 1977: 202).

Aynı ilişki, diğer dillerde de görülür. Örneğin Latince de “mülkiyet” anlamına gelen dominium ve proprietas kelimelerinin kökenlerinde “efendi”, “sahip”, “egemen” anlamına gelen sözcükler vardır (Dağlı, 2007: 8). İngilizcede mülkiyet anlamına gelen property ve Fransızca’da mülkiyet anlamına gelen “propriete” kelimelerinin ise proprietas kelimesinden türetildiği konusunda şüphe yoktur. Zaten mülkiyetin ilk ortaya çıktığı dönemlerde, mülkü elde etmek ve korumak için güçlü ya da bir başka deyişle egemen olma zorunluluğu da bu kavramsal yakınlaşmayı onaylar görünmektedir.

Mülkiyet hakkının üç temel unsuru bulunmaktadır. Bunlardan ilki maliktir. Malik mülke sahip olan kişidir, dolayısıyla mülkiyet hakkının öznesidir. Mülkiyet hakkının ikinci unsuru mülktür. Mülk, malik olunan şeydir, dolayısıyla mülkiyet hakkının nesnesidir. Mülkiyetin üçüncü unsuru ise malik ile mülk arasındaki ilişkidir ki buna mülkiyet denmektedir. Bu ilişki; elde bulundurma (zilyetlik), kullanma, yararlanma ya da tasarruf etme şeklinde kendini gösterir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.