İslam Hukuku ve Osmanlı Uygulamasında Madenlerin Mülkiyeti

Makalemizi paylaşır mısınız?

İslam hukukunda madenlerin mülkiyeti konusunu, rezervlerin mülkiyeti ve rezervden çıkarılmış olan madenin mülkiyeti olmak üzere iki kısımda incelemek mümkündür.

Çıkarılmış Madenlerin Mülkiyeti

Rezervden çıkarılan madenin özel mülkiyet konusu olduğunda görüş birliği söz konusudur. Maden rezervi kaynaktan çıkarıldıktan sonra özel mülkiyet konu hale gelir. Kaynaktan çıkarılan maden hukuki tabiri ile “ihraz” edilmiş olur ve bu aşamadan sonra özel mülkiyete konu hale gelir. Bir başka ifadeyle mülkiyet hakkı, yalnızca çıkarılan (ihraz edilen) kısımla sınırlıdır.

Henüz Çıkarılmamış Madenlerin Mülkiyeti

Buna karşılık henüz çıkarılmamış maden rezervlerinin hukuki statüsü (özel mülkiyete konu olup olamayacağı) tartışmalı konulardan biridir. Bazı hukukçular, madenler gibi doğal kaynakların da içinde bulunduğu arazinin statüsüne tabi olduğunu, bundan dolayı özel mülkiyette bulunan arazilerde çıkan madenlerin mülkiyetinin de (malikin müslüman olması şartıyla) özel mülkiyete ait olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir (Talegani, 1989:133).

Buna karşılık İslam hukukçularının büyük bir kısmı, madenler konusunda toplum yararını bireysel yarara üstün tutarak, madenlerin devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu, özel mülkiyette bulunan taşınmazlarda bulunsa bile madenlerin mülkiyetinin arazi sahibine ait olmayacağını ileri sürmüşlerdir (Hatemi, 1977:203; Nebhani, 1999: 110).

Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî hukukçular maden rezervlerinin ne arazi malikinin ne de onu bulan kişinin mülkiyetinde olamayacağını ileri sürmüşlerdir. Örneğin Maliki fakihlere göre özel mülkiyette bulunan taşınmazlardaki madenler devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.

İmam-ı Azam Ebu Hanife de aynı görüşü benimsemiş, fakat maden özel mülkiyet altında olmayan bir yerde bulunmuşsa beşte birinin bulanın; madenin bulunduğu yer özel mülkiyet konusu ise, beşte birinin mülk sahibinin olması gerektiğini ileri sürmüştür (Güriz, 1969: 61).

Nebhani ise madenlerin süreklilik arz edip etmemesine, bir başka ifadeyle sınırlı olup olmamasına göre bir ayrım yapmaktadır. Yazar, Tirmizi’nin naklettiği “Ebyad Hz. Muhammed’e gelip bir tuz bölgesinin kendisine verilmesini istemiş, Rasul de bu teklifi kabul etmişti. Ebyad kalkıp gidince Peygamberin yanında bulunan şahıslardan biri; Ey Allah’ın Rasulü ona ne verdiğinizi biliyor musunuz? Ona kaynağı kesilmeyen bir su verdiniz dedi. Bunun üzerine Hz. Muhammed ‘Onu ondan geri alıyorum’buyurdu.” şeklindeki hadisi dikkate alarak süreklilik arz eden madenlerin kamu mülkiyetinde olduğunu vurgulamıştır (Nebhani, 1999: 351).

Yazara göre tuzun maden olarak kabul edilmesi ve Hz. Muhammed’in onu Ebyad’a vermemesi bu hususlarda ferdi mülkiyetin olamayacağına dair illet sayılır ki bu illet, tuzun tükenmeyen tuz kaynağı olarak değil, tükenmeyen maden olarak ele alınmasından kaynaklanmaktadır.

Tükenmeyecek kadar çok olan madenlerin kamu mülkiyeti kabul edilmesi bu türden tüm madenleri kapsar. Söz konusu madenler ister çıkarıldıktan sonra herhangi bir işleme tabi tutulmadan kullanıma sunulan tuz, sürme, yakut gibi madenler olsun, isterse bir takım işlemler sonucu kullanılabilen altın, demir, bakır, kurşun gibi madenler olsun tüm bu madenlerin hepsinin mülkiyeti kamu mülkiyeti kapsamında değerlendirilir. Buna karşılık yazar sınırlı ve tükenebilir madenlerin ferdi mülkiyete verilmesinin ise caiz olduğunu vurgulamaktadır.

Osmanlı İmparatorluğunda Madenler

Osmanlı İmparatorluğu’nda 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi’ne kadar olan dönemde (diğer konularda olduğu gibi) madenlerin statüsünü düzenleyen bir mevzuat bulunmamaktaydı. 1858 tarihine kadar madenler İslam hukukunun belirlediği esaslar çerçevesinde padişah fermanları ve şeyhülislam fetvaları ile idare edilmiştir. Arazi Kanunnamesi’nin yürürlüğe girdiği 1858 yılına kadar devam eden bu dönem içerinde madenlerin devlet mülkiyetinde olduğu görülmektedir. Bu şekilde devletin arazi üzerinde mülkiyet ve denetleme hakkı sağlanmış, dolayısıyla da toprağı kullanma yetkisi olanlar devletin kiracısı olarak görülmüştür.

Arazi Kanunnamesi’nin 107. maddesiyle[1], madenler hukuki statüye kavuşturulmuştur. Kanunname’nin madenlere yaklaşımına bakıldığında bugünkünden farklı bir tutum izlenerek, özel mülkiyette bulunan taşınmazlardan çıkan madenlerin toprağın sahibine ait olması esası benimsenmiştir.

Miri Arazilerdeki Madenlerin Mülkiyeti

Arazi Kanunnamesi’nin 107. maddesine göre kimin tasarrufunda olursa olsun miri araziden çıkan her çeşit madenin mülkiyeti Hazine’ye aittir. Arazi Kanunnamesi bu madenleri “altın ve gümüş ve nühas ve demir ve envaı ahcar ve alçı ve kükürt ve köherçile ve zımpara ve kömür ve tuz madenleri ve maadini saire” şeklinde saymıştır.

İbarede “ve maadini saire” ibaresi kullanıldığı için bu maddenin kapsamına tüm madenler girmektedir. Bu araziyi kullanan mutasarrıfların, madeni çıkarma hakları olmadığı gibi, çıkan madenden pay alma hakları da bulunmamaktadır.

Benzer şekilde miri arazi statüsünde olup da geliri ya da tasarruf hakkı veya her ikisi birden vakfedilen (ki bunlara tahsisat kabilinden vakıf veya gayrisahih vakıf denir) arazide çıkan madenlerin mülkiyeti de Hazine’ye aittir (Çağatay, 1943, 120-122). Vakfedilen bu araziyi kullanan kişilerin ve lehine vakfedilen kişilerin (canib-i vakıf, meşturun-leh) ne madeni çıkarma, ne de çıkan madenden pay alma hakları vardır.

Fakat Arazi Kanunnamesi, gerek miri arazide ve gerekse tahsisat kabilinden vakıf arazide maden çıkarılırken, kullanan kişilerin (mutasarrıfların) ziraattan mahrum kalmaları hususunu da dikkate almış ve bu kişilerin araziyi kullanamamaları nedeniyle uğradıkları gelir kayıplarının kendilerine ödenmesini hüküm altına almıştır.

Metruk, Mevat, Vakıf Arazilerdeki Madenlerin Mülkiyeti

Arazi Kanunnamesi’nin 107. maddesine göre metruk arazide ve mevat arazide bulunan madenin beşte biri (humsu) Hazine’ye, kalan kısmı bulana aittir.[2]  “Fakat gerek arazii miriyede ve gerek zikrolunan arazii mevkufede maadini mezkurenin ihraciyle ziraat ve tasarruftan tatili icap eden miktarı mahallin değer pahası mutasarrıfına verilmek lazim gelir ve arazii metruke ile arazii mevatta bulunan maadinin humsu beytülmale ve bakisi bulan kimseye ait olur.”

Sahih vakıflara ait arazide bulunan madenin mülkiyeti vakfa aittir.

Mülk Arazilerdeki Madenlerin Mülkiyeti

Mülk arazide bulunan madenlerin mülkiyeti ise, arazinin ne şekilde mülk haline geldiğine göre değişmektedir. Arazi Kanunnamesi mülk araziyi dörde ayırmaktadır. 107. madde ise bu türlerde çıkan madenlerin statüsünü ayrı ayrı düzenlemiştir.

Mülk arazi türlerinden sadece köy ve kasaba içinde bulunan arazi ve arsalardan çıkan madenlerin mülkiyeti, tamamıyla malikine bırakılmıştır. Bu madenler üzerinden devlete herhangi bir pay ödenmesi söz konusu olmamıştır. Köy ve kasaba içinde bulunan arazi dışındaki mülk arazide (arazii öşriye ve harciyede) bulunan izabe edilmeye (eritilmek, ıslah edilmek) müsait madenin beşte biri Hazine’ye kalan kısmı ise arazi sahibine, eğer arazi sahibi ile bulucu anlaşmış ise bulan kişiye (Çağatay, 1943, 120-122) ait olur.

Milli Emlak Kitabı

Devletin bu türden topraklardan çıkan madenlerden 1/5 oranında aldığı hak, öşri topraklar için zekât, haraci topraklar içinde haraç niteliğinde olmuştur (Kubalı, 1944: 795). Eğer izabe edilmeye müsait bir madenin çıktığı mülk arazinin maliki, madeni çıkarmaz ise devlet bu madeni ya bizzat kendisi çıkarır ya da çıkaracak başka birine hak tanırdı (Çağatay, 1943, 120-122). Burada madenin işletilmesinin sağladığı fayda arazi malikinin mülkiyet hakkına tercih edilmiştir (Yorulmaz, 1994: 45). Eğer mülk arazilerdeki maden izabe edilmeye müsait değilse tamamı malikine ait olur.

Fakat Arazi Kanunnamesi’nden kısa bir süre sonra (1861 yılında) çıkarılan Maadin Nizamnamesi madenlerin mülkiyeti ile toprağın mülkiyetini birbirinden ayırmıştır (Tamzok, 2008: 181). Üstelik 1869 yılında çıkarılan ve yabancılara taşınmaz edinme imkanı veren Tebaayı Ecnebiyenin Emlake Mutasarrıf Olmaları Hakkında Kanun’a (Sefer Kanunu) paralel olarak 1870 yılında Nizamname’de yapılan değişiklikle, Sefer Kanunu ekinde yer alan protokolü onaylayan devletlerin vatandaşlarına maden işletme hakkı tanınmıştır (Tamzok, 2008: 181). Osmanlı İmparatorluğu yıkılıncaya kadar maden üretiminin mülkiyeti büyük oranda yabancıların elinde olmuştur.

[1] Madde 107 – Her kimin uhdesinde olursa olsun arazii miriyeden bir mahalde zuhur eden altın ve gümüş ve nühas ve demir ve envaı ahcar ve alçı ve kükürt ve köherçile ve zımpara ve kömür ve tuz madenleri ve maadini saire canibi beytülmale ait olup arazi mutasarrıflarının hiç bir madeni zapteylemeğe veyahut çıkan madenden hisse almağa salahiyetleri yoktur. Kezalik tahsisat kabilinden olan arazii mevkufede zuhur eden bilcümle maadin canibi beytülmale ait olup gerek arazi mutasarrıfları tarafından ve gerek canibi vakıftan dahl ve taarruz olunamaz. Fakat gerek arazii miriyede ve gerek zikrolunan arazii mevkufede maadini mezkurenin ihraciyle ziraat ve tasarruftan tatili icap eden miktarı mahallin değer pahası mutasarrıfına verilmek lazim gelir ve arazii metruke ile arazii mevatta bulunan maadinin humsu beytülmale ve bakisi bulan kimseye ait olur. Amma evkafı sahihadan arazide zuhur eden madenler canibi vakfa ait olur. Ve derunu kura ve kasabatta olan mülk arsalarda zuhur eden maadin cümleten sahibine ait olur ve arazii öşriye ve harciyede zuhur edip izabeye kabiliyeti olan madenlerin humsu canibi beytülmale ve bakisi arazi sahibine ait olur. Ve izabe edilmeğe kabiliyetli olmayan maadin cümleten sahibine ait olur. Ve bilcümle arazide bulunup malik ve maadinin ahkamı kütübü fikriyede tafsil olunmuştur.

[2]“arazii metruke ile arazii mevatta bulunan maadinin humsu beytülmale ve bakisi bulan kimseye ait olur.”

İslam Hukuku ve Osmanlı Uygulamasında Madenlerin Mülkiyeti
Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2463 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.