İslam Hukukunda Miras Kurumları

İslam miras hukuku, miras kurumları olarak hem vasiyeti, hem de kanuni mirasçılığı kabul etmiştir. Buna karşılık miras sözleşmesi kurumu İslam hukukunda uygulanmamıştır. Aslında ne Kur’an-ı Kerim’de, ne de hadislerde miras sözleşmesini yasaklayan bir hüküm bulunmamaktadır (Berki, 1981: 119). Aksine, miras sözleşmesiyle murisin terekesinden hisse alınabilir.

Ancak miras sözleşmesi yapılan kişi terekenin hakları kadar borçlarından da sorumlu olduğu için bu sorumluluk dolayısıyla özellikle terekenin borçlarının fazla olduğu durumlarda ya eline hiç bir şey geçmez veya murisin arzusu hilâfına pek az bir meblâğ geçer. Bu nedenle miras sözleşmesine İslam hukuku uygulamasında pek rastlanılmamıştır.

İslam Hukukunda Vasiyet

İslam hukukunda “bir kişinin, ölümünden sonra tahakkuk etmek ve teberru olmak üzere, bir şeyi bir başkasına mülk olarak vermesi” olarak tanımlanan (Kahraman, 2000: 1) vasiyet İslam miras hukukunun en önemli kurumlarından biridir. Vasiyet yapana “musi”, bırakılan mala “musa bih”, mal bırakılan kişiye “musa leh” denir.

Vasiyet kurumu hem Kur’an-ı Kerim’de, hem de hadislerde yer almaktadır. Örneğin Bakara Suresi’nin 2. ayetinde “Sizden birinize ölüm yaklaştığı zaman, eğer mal bırakıyorsa, ana-babaya ve yakınlarına münâsip bir şekilde vasiyyette bulunması farz kılındı” ayeti yer almaktadır. Hz. Muhammed de “Vasiyyet etmek istediği bir şeyi olup da bu isteği yanında yazılı olmadan iki gece geçirmesi, müslümanın harcı değildir” buyurmuştur.  Ölüm tehlikesi yaklaştığı zaman vasiyet yapılmak istenirse, Maide Suresi’nin 106. ayeti gereği, vasiyet etmek isteyen kişinin iki müslüman şahit bulundurması gerekir. Eğer kişi seyrüseferde ise şahitlerin müslüman olma zorunluluğu yoktur.

İslam Hukukunda Kanuni Mirasçılık

İslam miras hukukunda vasiyet kurumunun yanı sıra kanuni mirasçılık da kabul edilmiş, hatta Kur’an-ı Kerim’de bazı mirasçıların alacakları pay açıkça belirtilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de uygulamada en çok geçen mirasçıların (alt soy, üst soy, eş, erkek ve kız kardeş ve bunların alt soyu) mirasçılığı ve payları belirtilmiş, bunun dışındaki mirasçıların ve bunların paylarının tespiti sünnet, icma ve içtihada (hukukçulara) bırakılmıştır (Berki, 1953: 3). Ancak bu durum, geleneksel Arap miras hukuku ile İslam miras hukukunun çatışmasını da beraberinde getirmiştir (Coulson, 1997: 279).

İslam hukuku, son mirasçı olarak devletin mirasçılığını benimsemiştir. Buna göre mirasçısı olmayan kişinin bıraktığı mallar Hazine’ye (Beytülmal’e) kalır.

İslam hukukuna göre kanuni miras hükümleri vasiyetten sonra gelir. Buna göre öncelikle vasiyet hükümleri icra edilir, kanuni miras ise ancak vasiyet yerine getirildikten sonra uygulanır (Kahraman, 2000: 1). Zaten mirasla ilgili hükümlerin yer aldığı Nisa Suresi’nin pek çok ayetinde kanuni mirasçıların hisselerinin, ancak vasiyet yerine getirildikten ve terekenin borçları ödendikten sonra verileceği belirtilmiştir. Örneğin bu Sure’nin 10. ayetinde “Bu hükümler yapılmış olan vasiyetin tenfizden borçların ödenmesinden sonra tatbik olunur.” denilerek vasiyetin önceliği vurgulanmıştır.

Vasiyet kurumunun bu önceliğine karşılık kanuni mirasçıların da hakkı korunmuştur. Öncelikle İslam fakihlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüşe göre kanuni mirasçılara vasiyet yapılamaz. Buna göre kanuni mirasçılara vasiyet mümkün değilken, bunun dışındaki yakınlara vasiyet mümkündür (Kahraman, 2000: 2).

Kanuni mirasçılara vasiyetin engellenmesindeki amaç kanuni mirasçılar arasında adaletsizliğe yol açmamaktır (Berki, 1981: 116). Bu düşünceye göre, miras bırakan çocuklarından veya eşlerinden birine kanunî pay sahibi oldukları halde mallarının bir kısmını veya tamamını vasiyet etse, lehine vasiyet yapmamış olduğu çocuk veya eşleri aleyhine bir durum ortaya çıkarmış olur. Bundan dolayı kanuni mirasçılara vasiyet yapılamaz (Berki, 1981: 116).

Ayrıca saklı pay kurumu benimsenerek miras bırakanın, tüm mal varlığını vasiyet etmesi engellenmiştir. Buna göre mirasçıların payları çeşitli olsa bile tasarruf nisabı daima üçte birdir (Berki, 1981:112), bundan dolayı terekenin üçte birinden fazlasının vasiyet edilmesi mümkün değildir  (Kahraman, 2000: 5). İslam miras hukukuna göre miras bırakan terekenin üçte birinden fazlası üzerinde vasiyette bulunamaz, aksi halde vasiyeti mahkeme kararı ile tenkis edilir (Berki, 1953: 4).

Mirasçı Olabilecekler

İslam hukukuna göre miras hakkının çeşitli kaynakları, yani sebepleri söz konusudur. Bunların başında da nikah gelir. Buna göre sahih nikah akdi ile evlenen eşler (ikisi de müslüman olmak şartıyla) birbirine mirasçı olur.

İkinci kaynak nesep yani akrabalıktır. Aralarında kan ya da kayın hısımlığı bulunan kişiler (müslüman olmak şartıyla) birbirine mirasçı olma hakkına sahiptirler. Bu anlamda müslüman akrabalar birbirlerine mirasçı olabilirler.

Müslüman kişinin müslümana mirasçı olması bakımından İslam ülkesinde ya da dışında ikamet ediyor olması önemli değildir. Çünkü hangi ülkede bulunursa bulunsun, hangi hükümdara bağlı olursa olsun, hangi ırka mensup olursa olsun bütün müslümanlar için hukuk tektir (Nallina,1954: 546). Bundan dolayı dar’ül harpte ikamet eden bir müslüman dar’ül islamda ikamet eden bir müslümana mirasçı olabilir (Kaya, 1998: 340). Çünkü müslümanların başka devletlerde ikamet etmeleri, onların birbirlerine mirasçı olmalarına engel teşkil etmez.

Üçüncü kaynak veladır. Efendi, azat ettiği kölesine mirasçı olabilir, ancak bunun tam tersi söz konusu değildir. Son kaynak ise devlettir. İslam hukukuna göre mirasçı bırakmadan vefat eden kişiye devlet mirasçı olur.

Mirasçı Olamayacaklar

İslam hukuku bazı kişilerin mirasçı olamayacağını kabul etmiştir.

Örneğin köleler ve miras bırakanı öldüren katil/katiller mirasçı olamaz.

Ayrıca gayrimüslim müslümana, müslüman da gayrimüslime mirasçı olamaz (Schacht, 1986: 175).

Zimmî olarak adlandırılan gayrimüslimler ancak kendi aralarında mirasçı olabilirler. Örneğin zimmî bir kadınla evli olan müslüman ne karısına miras bırakabilir ne de ona mirasçı olabilir. Böyle bir durumda herkes kendi dinlerinden gelen kişilere miras bırakırlar. Eğer kendi dininden kimse yok ise miras zimmîye değil, devlete kalır (Bozkurt, 1987: 133).

Zimmî bir kadınla evli olan müslümanın çocukları var ise bu çocuk İslam hukuku bakımından müslüman sayıldığı için babasına mirasçı olabilmesine rağmen annesine mirasçı olamaz (Bozkurt, 1987: 133). Buna karşılık Şiiler müslümanın zimmiye mirasçı olabileceğini, fakat zimmilerin müslümanlara mirasçı olamayacağını kabul ederler.

Ancak gayrimüslimlerin farklı dinden olmaları durumunda (örneğin miras bırakanın Hıristiyan, mirasçının Yahudi olması gibi ya da tam tersi) mirasçılığın söz konusu olup olmayacağı konusunda mezhepler arasında görüş ayrılığı söz konusudur. Malikiler bu durumda mirasçılığın söz konusu olamayacağını, Hanefi ve Şafiler ise olabileceğini kabul etmişlerdir (Bozkurt, 1987: 134). Üstelik gayrimüslimlerin birbirlerine mirasçı olabilmeleri için her ikisin de İslam ülkesinde yaşıyor olması gerekir. İslam ülkesinde yaşayan gayrimüslim, İslam ülkesi dışında yaşayan akrabalarına mirasçı olamayacağı gibi onlara miras da bırakamaz (Bozkurt, 1987: 133). Zimmiler arasındaki miras ilişkileri kendi dinlerine göre belirlenir.

Mürtedler (dinden dönenler) ise ne mirasçı olma ne de miras bırakma hakkına sahiptirler. Mürtedin malı İslam Devleti’nin hazinesi olan Beytülmale kalır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.