İslam Hukukunda Taşınmazlar Üzerinde Özel Mülkiyet Kurulup Kurulmayacağına Dair Tartışmalar

Makalemizi paylaşır mısınız?

Kur’an-ı Kerim’de taşınmaz mal mülkiyeti konusunda açık hüküm olmadığı için İslâm toprak hukukunun temelleri, İslam hukukçuları tarafından atılmıştır. Kur’an, miras ve cezada olduğu gibi, eşya hukuku alanında esaslı düzenlemeler getirmemiştir. İslam hukukçuları, dinin desteği ve karışması olmaksızın, Kur’an’ın genel ilkeleri ve Hz. Muhammed’in uygulamasını dikkate alarak  (Çalış, 2002:158) aklın ve geleneklerin yardımıyla kendine ait özellikler taşıyan, oldukça karışık bir toprak mülkiyeti sistemi geliştirmişlerdir (Güriz, 1969: 55).

Fakat İslam toprak hukukunun esaslarının bu şekilde İslam hukukçuları tarafından tespit edilmesi, uygulamanın (İslami esaslar dikkate alınmakla birlikte) devletten devlete farklılık göstermesine neden olmuştur (Barkan, 1980:146).

Bu kapsamda her devlet İslami usulleri dikkate alarak fakat kendi örf ve adetini de ihmal etmeksizin kendine özgü bir eşya hukuku sistemi benimsemiştir. İslam devletlerindeki eşya hukuku prensipleri İslâmî prensiplere, şeriat esaslarına aykırı düşmeyen bir takım kanunlara dayanmaktadır ve bu yüzden millî karakter arz etmektedir. Bundan dolayı tüm İslam devletlerinde uygulanan tek bir eşya hukuku sisteminden söz etmek de mümkün değildir (Çalış, 2002:158).

Kur’an-ı Kerim’de ferdî mülkiyet hakkının konusu olarak belirtilen şeyler arasında, toprağın da yer aldığını açıkça gösteren hiç bir ayete rastlanmamasına rağmen (Hatemi, 1977: 203) İslam hukukçularının çoğu İslam hukukunda mülkiyete sahip olma konusunda taşınırlarla taşınmazlar arasında herhangi bir fark olmadığı görüşündedirler (Çalış, 2002: 145). Bu anlamda taşınırlar özel mülkiyete konu olabildiği gibi taşınmazlar da özel mülkiyete konu olabilmektedir.

Ancak bazı İslam hukukçuları taşınırlar üzerinde özel mülkiyet olabileceğini kabul etmekle beraber taşınmazların özel mülkiyete konu olamayacağını ileri sürmüşlerdir. İslam pozitif hukukuna göre taşınmazların statüsünü açıklamadan önce, taşınmazların özel mülkiyete konu olup olmayacağı yönündeki bu tartışmalara değinmekte fayda görüyoruz.

Taşınmazların özel mülkiyete konu olup olamayacağı konusunda üç temel görüş ileri sürülmüştür. Bunlardan birincisi taşınmaz malların da tıpkı taşınır mallar gibi özel mülkiyete konu olabileceğini ileri süren görüştür. İkinci görüşe göre taşınmazlar kesinlikle özel mülkiyete konu olamaz. Üçüncü görüş ise taşınmazların özel mülkiyete konu olabileceğini kabul etmekle beraber, mülkiyetin devamının toprağın işlenmesine bağlı olduğunu vurgulamıştır.

Taşınmazlarda özel mülkiyet olabileceğini savunanlar…

İslam hukukçularının büyük bir kısmı taşınmazların özel mülkiyete konu olabileceğini kabul etmiştir. Örneğin Nebhani, toprağın gerek rekabesinin ve gerekse menfaatinin özel mülkiyete konu olabileceğini vurgulamıştır (Nebhani, 1999: 192). İslam pozitif hukuku da bu görüşü benimsemiştir. 

Bu görüşü ileri sürenlerin dayandıkları temel nokta Kur’an-ı Kerim’de lafzen de olsa insanlara mülkiyet izafe edilmesidir. Üstelik Hz. Muhammed’in sünneti de toprakta özel mülkiyetin tanınması yolundadır. Hz. Muhammed savaş yolu ile elde edilen toprakların beşte dördünü ganimet olarak savaşa katılanlara dağıtmıştır. Devlet reisinin savaş yoluyla elde edilen ganimet niteliğindeki araziyi bu şekilde mülk olarak dağıtma yetkisi İslam hukukunun taşınmazlar açısından da özel mülkiyeti kabul ettiğini göstermektedir.

İslam hukukunda toprağın özel mülkiyete konu olabileceğini savunan yazarlar ve hukukçular; toprağın özel mülkiyete konu olabilmesinin İslamiyet öncesi Arap toplumunda da söz konusu olduğunu, İslamiyet’in özel mülkiyeti açıkça yasaklamadığını, dolayısıyla özel mülkiyete cevaz verdiğini ileri sürmektedirler (Çalış, 2002: 151).

Bu görüşe göre Müslümanlarla gayrimüslimler arasında düzenlenen ve Medine Vesikası olarak bilinen metin, gayrimüslimlerin mevcut mülklerini muhafaza etmelerini sağlamıştır. Dolayısıyla İslamiyet, kendisinden önceki dönemde mevcut olan özel mülkiyet uygulamasını açıkça yasaklamadığına göre İslamiyet’in de özel mülkiyeti benimsediği kabul edilmelidir.

Ayrıca gönül rızası ile İslamiyet’i kabul eden ülkelerde toprak mülkiyeti açısından özel mülkiyete izin verildiği de bilinmektedir (Çalış, 2002: 157). Bunun yanı sıra İslamiyeti kabul etmemekle beraber, İslam devleti ile zimmet anlaşması yapan bazı ülkelerde gayrimüslim halkın sahip olduğu topraklara dokunulmamıştır. Bu hususlar da İslamiyet’in özel mülkiyeti kabul ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Toprakta özel mülkiyetin söz konusu olduğunun önemli bir diğer göstergesi de mülk olarak verilen iktalardır. İslam devletlerinde başkanlık yapmış olan kişiler hükümranlık hukukundan istifade ederek pek çok defalar temliken iktalar yapmışlardır (Barkan, 1980: 237). Bu şekilde verilen topraklar, mülkiyet hukuku bakımından sahiplerinin tam mülkiyetindedir.

Son olarak ölü (mevat) arazinin ihya yolu ile mülk edinilmesinin mümkün olduğu dikkate alındığında özel mülkiyetin taşınmazlar açısından da söz konusu olduğu sonucuna varılır (Barkan, 1980: 250). Bu görüşü savunanlar Hz. Muhammed’in bir hadisinde yer alan “Ey Müslümanlar, her kim başka bir müslümanın üzerinde hak iddia etmediği bir boş araziyi işlerse onun üzerinde hak sahibi olur. Arazi onun olur.” şeklindeki ifadeleri, özel mülkiyetin İslamiyet tarafından benimsendiği şeklinde yorumlamışlardır (Talegani, 1989: 122).

Taşınmazlarda özel mülkiyet olamayacağını savunanlar

İkinci görüşe göre taşınmazlar üzerinde özel mülkiyet kurulamaz, şahıslar topraktan emekleri karşılığı yararlanma hakkına sahiptirler, üstelik yararlanma hakkı da emeğin devamına bağlıdır (Çalış, 2002: 146). Toprağın işlenmesi bırakılırsa yararlanma hakkı da sona erer.

Bu görüşü savunanlardan Muhammed Bâkır es-Sadr, İktisâdunâ isimli eserinde mülkiyeti emekle açıklamakta ve mülkiyetin temelinin emek olduğunu, kişilerin eşya üzerindeki emekleri devam ettiği sürece mülkiyet hakkına sahip olduklarını vurgulamaktadır. Buna göre bir nesnenin oluşturulmasında, yetiştirilmesinde ya da meydana getirilmesinde emeği olan kişi onun maliki olur. Bu anlamda kişiler denizden çıkarılan ürünler, işleme sonucu ortaya çıkan eşyalar gibi kişinin emeği sonucu ortaya çıkan mülk üzerinde tam bir mülkiyet hakkına sahiptirler (Çalış, 2002: 147).

Sadr’a göre kişinin mülkiyete sahip olması, yalnızca “oluşumunda insan emeğinin olduğu” nesneler üzerinde söz konusudur. Bu yaklaşıma göre bir nesnenin oluşumunda insan emeği söz konusu ise o nesne özel mülkiyete konu olabilir, bunun aksine bir nesnenin oluşumunda insan emeği yoksa o nesne özel mülkiyete konu olamaz. Sadr bu konuda şunları vurgulamaktadır (Çalış, 2002: 147): “İşte İslâm’da özel mülkiyet, oluşumunda insan emeğinin etkisi bulunan nesnelerle sınırlıdır. Bu alan İslam’ın özel mülkiyete müsaade ettiği çerçeveyi oluşturmaktadır. Şahıs, eşya üzerinde emeğinin etkisi devam ettiği sürece malik olabilir ve faydalanma, kiraya verme vb. mülkiyet haklarından istifade edebilir.”

Bu anlamda toprağın oluşumunda insanların herhangi bir emeği olmadığı için toprağı işleyen insan sadece taşınmazın yararlanma hakkına sahip olur, toprağın rekabesi (kuru mülkiyeti) her halükarda devlete aittir (Çalış, 2002: 147).

Şahıslar toprağın yalnızca kullanma hakkına sahip olur ki bu kullanma hakkı da ancak toprak işletildiği sürece devam eder. Toprak işletilmediği zaman kişinin yararlanma hakkı da sona erer.

Mahmut Talegani ve Hüseyin Hatemî de Sadr’la aynı kanaattedirler. Bunlardan Talegani, kişilerin toprak üzerinde mülkiyet hakkı bulunamayacağını, kişilerin yalnızca yararlanma hakkına sahip olabileceğini vurgulamıştır (Talegani, 1989: 124, 125). Yazara göre mutlak mülkiyet yalnızca insan emeğinin ürünü olan şeylerle sınırlıdır, bundan dolayı kişilerin toprak üzerinde, ancak onları verimli ve yararlı kullandığı sürece özel ve sınırlı bir sahiplik hakkı söz konusudur (Talegani, 1989: 124, 125, 178).

Milli Emlak Kitabı

Hatemi ise toprağın mutlak anlamda “enfal” olduğunu, bu nedenle özel mülkiyete konu olmasının mümkün olmadığını ileri sürmektedir (Hatemi, 1967: 36, 40).

İslam toprak hukukunda özel mülkiyet bulunamayacağını ileri süren hukukçular şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:

1) Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerinde toprağın Allah’a ait olduğunu belirten ifadeler bulunmaktadır. Örneğin A’râf Suresinin 7. ayetinde “Bütün bir yeryüzü Allah’a aittir” hükmü yer almaktadır. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de “yere varis olma” şeklinde görülen ifadeler de insanın toprakla ilişkisini mülkiyet olarak değil; hükmetme, hâkimiyet sağlama ilişkisi olarak görmektedir. Bu nedenle İslamiyet’te tüm topraklar Allah’a aittir, kişiler sadece toprağın işletme hakkına sahiptir. Bu anlamda Kur’ân, kişilere toprakta mülkiyet değil, yararlanma hakkı vermiştir.

2) Bu görüşü savunanların dayandığı ikinci nokta Hz. Muhammed’in söylediği rivayet edilen şu söze dayanmaktadır: “Kimin yeri varsa onu eksin; ekmezse din kardeşine (ekmesi için) versin. Din kardeşine vermezse yerine sahip olsun”. Buna göre Hz. Muhammed, toprakların kiraya verilmesini yasaklamıştır. Toprağın kiraya verilememesi ise malikin toprak üzerinde mülkiyet hakkına değil, kullanma hakkına sahip olduğunu gösterir (Karşı görüş için bkz. Çalış, 2002: 160).

3) “Fey”i (savaşmadan elde edilen topraklar) özel mülkiyet dışına çıkaran ve “Allah’ın, onlardan peygamberine verdiği fey’e gelince, siz onu elde etmek için ne at, ne de deve sürmediniz. Fakat Allah, Peygamberini dilediği kimselerin üzerine hakim kılmaktadır. Allah her şeye kadirdir.” hükmünü ihtiva eden Haşr Suresi’nin 6. ayeti, toprak, madenler ve ormanlar üzerinde özel mülkiyetin olmayacağı şeklinde yorumlanmalıdır (Hatemi, 1977: 203).

4) Bir diğer gerekçe ise İslam ve Osmanlı hukukunun uygulandığı coğrafyada toprağı sulama imkanlarının çok sınırlı olmasıdır. Marks ve Engels’in görüşlerinden mülhem bu düşünce tarzı, kendiliğinden sulanma imkanı olmayan toprakların sulanabilmesinin devlet tarafından kanal yapılmasına bağlı olmasından hareket etmektedir (Divitçioğlu, 1971: 21).[1]

Karma yaklaşım…

Üçüncü görüş ise prensip olarak toprağın özel mülkiyete konu olabileceğini, ancak kişinin toprak üzerindeki mülkiyetinin devam edebilmesinin toprağın işletilmesine bağlı olduğunu, toprağın işletilmeyip atıl bırakılması durumunda mülkiyetin sona ereceğini ileri sürmüştür. Kişi toprağı işlediği sürece toprağa maliktir.

Buna göre özel mülkiyette bulunan toprak üç yıl üst üste işletilmeyip boş bırakılırsa malikin elinden alınır ve başkasına verilir.

Bu görüşün temelinde, işletilmeyen toprağın malikin elinden alınması gibi bir uygulamanın, kişileri mülkiyetlerinde bulunan taşınmazları işletmeye teşvik etmesi ve bunun da iktisadi kalkınma açısından önemli bir fayda sağlaması yatmaktadır (Çalış, 2002: 148).

Bu görüşü savunanlardan Nebhânî ve Manna El Kattan’a göre elindeki araziyi 3 yıl üst üste işletmeyerek atıl bırakanın toprağı elinden alınır ve işletebilecek başkasına verilir (Çalış, 2002: 148).

Aynı şekilde Ersoy da “İktisadî Kalkınma ve İslâm” isimli eserinde kişinin toprağı işlettiği ölçüde toprağa malik olduğunu, dolayısıyla mülkiyetin devamının toprağın imarına bağlı olduğunu vurgulamaktadır (Çalış, 2002: 148).

Fazlurrahman da İslam hukukunda aslolanın toprağın devlet mülkiyetinde bulunması olduğunu, ancak daha verimli kullanılacağı ve topluma daha yararlı olacağı kabul edilen durumlarda boş bırakmamaları şartıyla çiftçilere mülk olarak verilmesinin de mümkün olduğunu ifade etmektedir (Çalış, 2002: 149).

Talegani de aynı görüştedir. Yazar’a göre toprak üzerinde özel mülkiyet ancak belirli sınırlar içinde söz konusudur ve toprağı işlemenin ne kadar sürdüğüne bağlıdır; işleme durunca özel mülkiyet de sona erer (Talegani, 1989: 131).

Bu yazarlar görüşlerini Hz. Peygamberin Bilâl el-Müzenî’ye iktâ ettiği “el-Akîk” isimli bölgeyi, Bilâl’in tam olarak imar edip işletememesi üzerine Hz. Ömer’in “Allah Rasûlü sana araziyi elinde bulundurasın ve insanları buraya sokmayasın diye iktâ etmedi, ekip imar edesin diye verdi. Binaenaleyh işletebildiğin kadarını al, kalanını iade et” dediği yolundaki rivayete dayandırmaktadırlar (Çalış, 2002: 150).

Hz. Ömer zamanında üç yıl süreyle boş bırakılan ihya, ikta ve haraci arazinin malikinden geri alındığı bilinmektedir. Mahmut Ebussuud gibi bazı yazarlar ise işletilmeyen toprağın malikin elinden alınabilmesi için toplumun bu toprağa ihtiyacı olmasının şart olduğunu vurgulamış ve eğer toplumun o toprağa ihtiyacı yok ise toprak işletilmese bile mülkiyet hakkının devam edeceğini ifade etmişlerdir (Çalış, 2002: 148).

Pozitif İslam hukukunun yaklaşımı…

Pozitif İslam hukukunun yaklaşımı ise taşınmazların da özel mülkiyete konu olabilmesi yönündedir. Uygulama açısından bazı nüans farklılıkları olsa da, genel bir esas olarak İslam hukukunun uygulandığı tüm devletlerde (buna Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere) taşınmazlar açısından özel mülkiyetin kabul edildiği görülmektedir. İslam hukukunun uygulandığı hemen her ülkede de taşınmazlar özel mülkiyete konu olmuştur.

İslam hukukuna göre arazi; miri arazi, mülk arazi, vakıf arazi, metruk ve mevat arazi olmak üzere çeşitli kısımlara ayrılmaktaydı. Osmanlıda toprak mülkiyeti de esas itibarı ile İslam hukukuna paralel bir görünüm arz etmektedir. Ancak Osmanlı İmparatorluğunda toprak mülkiyeti konusunda yeknesak bir uygulama söz konusu olmamıştır. Toprağın büyük bir kısmı miri arazi olarak devletin mülkiyetindedir, ancak özel mülkiyete konu olan mülk araziler de bulunmaktadır.

[1] Ancak bu görüşün dayanak noktasının oldukça zayıf olduğu da bir gerçektir. Sulama kanallarının devlet tarafından inşa edilmesinin, toprakların mülkiyetinin de devlete ait olması sonucunu nasıl doğurduğunu anlamak oldukça zordur.

İslam Hukukunda Taşınmazlar Üzerinde Özel Mülkiyet Kurulup Kurulmayacağına Dair Tartışmalar
Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2463 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.