İslam Hukukunda Vakıflar ve Vakfın Şartları

İslam Hukukunda Vakıf Nedir?

Vakıf, taşınır veya taşınmaz bir malın veya maldan elde edilecek gelirin sosyal yardım amacı ile bir işe tahsis edilmesidir. Hayır amacı ile tahsis edilen vakıf mallarının “Allah’ın mülkü” olarak kabul edilmesi nedeniyle vakıf taşınmazlarının haczedilemez, rehnedilemez ve el konulamaz olduğu kabul edilmiştir. Vakıf, Allahın mülkü olduğu için kimse vakıf malına el uzatamaz. Vakıf malları zaman aşımı ile iktisap edilemez. Vakıf, kadı’nın hükmü şer’iye defterine yazılarak tescil edilir.

İslam Hukukunda Vakıflar

İslamiyet vakıfların hayır müessesi olması dolayısıyla vakıf kurmayı teşvik etmiştir. Fetihlerle gelişen İslam imparatorluğunda artan refah seviyesi de vakıf kurulmasının önemli bir nedenini teşkil etmiştir (Tuş, 1999: 184). Bir yandan artan refah seviyesi, bir yandan da İslam devletlerinin vakıfları teşvik etmesiyle vakıf sayısında hızlı bir artış görülmüştür. İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed tarafından “Menfaati insanlara ait olmak üzere bir malı Allahın mülkü hükmünde daimî surette temlik ve temellükten hapis ve men eylemek ve vakfeden kimsenin arzu ettiği cihete sarf etmektir” şeklinde tanımlanan (İşeri, 1964: 199) vakıf kurumunun İslamiyet öncesi Arap toplumunda varlığı konusu daha İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren tartışma konusu olmuştur (Hatemi, 1977: 204). Bu anlamda İslamiyet öncesi Arap toplumunda vakıf müessesesinin bulunup bulunmadığı konusunda görüş birliği bulunmamaktadır. İmam-ı Şafii İslamiyet öncesi cahiliyet zamanında İslami maksad ve gaye ile vakıf hareketi bulunmadığını, vakıf kurumunun İslamiyet’le başladığını söylemiştir (Berki, 1957: 22).

İslamiyet Öncesi Arap Toplumunda Vakıflar

Buna karşılık bazı yazarlar Arap toplumunda vakıf müessesini İslamiyet’le başladığına dair ifadelerin tarihi hiçbir bulguya dayanmadığını ifade etmişlerdir (Köprülü, 1938: 1). Üstelik bu tartışmanın bir de bugünkü anlamıyla vakıf müessesinin İslamiyet’ten önce var olup olmadığı boyutu vardır. Vakıflar konusunda çalışma yapmış pek çok yazar İslamiyet öncesinde bir takım hayır müesseseleri bulunduğunu kabul etmekle beraber bugünkü anlamda vakıf müessesesinin İslamiyet’le başladığını vurgulamaktadır. Örneğin Ali Himmet Berki’ye göre “Eski kavimlerde ibadethane ve emsali bir takım hayır müesseseleri vücude getirildiği sabit ve meşhut ise de, İslâmî şekil ve gaye ile fukaraya vakıf islâmiyetle başlamış denebilir. Bir takım vesika ve eserlerden anlaşıldığı üzere, Kable’l İslâm hayır seven Türk milleti hayırlı bir takım eserler bırakmışlardır. İslamiyetin ruhuna uygun o an Türkün temiz yaradılış ve duyguları, İslâm dininin taalimi ile bir kat daha inkişaf ve tekâmül etmiştir.” (Berki, 1946: 4). Ali Haydar ve Ömer Hilmi Efendi de aynı kanaattedir (Köprülü, 1951: 494).

Tartışmalar ne olursa olsun İslam toplumunda vakıf müessesinin ilk zamanlardan itibaren mevcudiyeti bilinmektedir. Hz. Muhammed de “İnsan öldüğü zaman ameli nihayet bulur. Fakat üç şeyden neşet eden amel nihayet bulmaz; bu amellere sevap kaydolunur. Bu üç şeyden biri kıyamete kadar kalacak olan sadaka, yani vakıf suretiyle vücuda getirilen hayri eserler…” diyerek vakıf kurmayı teşvik etmiş, kendisi de Medine’de bulunan mallarını vakfederek bu konuda öncü olmuştur (Berki, 1957: 22).

Ancak İslam toplumunda ilk vakfın ne zaman kurulduğu konusunda da görüş birliği bulunmamaktadır. Berki’ye göre İslam toplumunda vakıflar ilk olarak Hz. Muhammed zamanında ortaya çıkmıştır (Berki, 1957: 22).  Ancak Talegani, İslam’da vakıf geleneğinin Hz. Ali ile başladığını vurgulamaktadır (Talegani, 1989: 137). Bazı yazarlar ise vakıf geleneğinin Hz. Ömer ile başladığını ifade etmişlerdir. Bu yazarlara göre Hz. Ömer, daha Hz. Muhammed hayatta iken O’nun teşviki ile bir taşınmazını vakfeylemiştir. [1]

Osmanlı İmparatorluğunda Vakıflar

Osmanlı toprak sistemi her ne kadar mirî arazi esasına dayansa da zaman içinde mirî arazinin çeşitli nedenlerle vakıf arazi haline gelmesi nedeni ile Osmanlı toprak sisteminde de vakıf arazinin ağırlığı küçümsenemeyecek boyutlara ulaşmıştır. Bazı yabancı yazarlar tarafından Osmanlı ülkesindeki ekilebilir toprakların üçte birinin, kapalı alanların ise dörtte üçünün vakıf olduğu ve vakıf gelirlerinin devlet gelirlerinin üçte birine yaklaştığı ileri sürülmüştür (Köprülü, 1951: 495). Osmanlı İmparatorluğu döneminde vakıfların İslam toplumundaki yeri ve hayır işleme vesilesi olması dolayısıyla başta hanedan ailesi olmak üzere pek çok vakıf kurulmuştur. Başta padişah ve hanedanın diğer aileleri olmak üzere, devlet ricalinin en büyüğünden en küçüğüne kadar birçok şahıs, vakıf tarzında ibadet yerleri, medreseler, kütüphaneler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, sebiller, şifa yurtları gibi içtimaî muavenet ve sıhhat müesseseleri, köprüler ve yollar gibi nafia müesseseleri meydana getirmişlerdir (Köprülü, 1951: 495).

Osmanlı döneminde kurulan vakıfların ilk bakışta hayır işlemek ve sevap kazanmak gibi amaçlarla kurulduğu görülmekte ise de; başka nedenlerle de kurulan vakıflar da mevcuttur. Bu amaçlardan bir tanesi müsadereden (zor alım) kurtulmaktır. Tanzimat Fermanına kadar, padişahlar fermanları ile kişilerin mallarına el konulabiliyordu. Dinî nedenlerle vakıflara dokunulmadığı için, birçok zengin, zoralımdan kurtulmak için “zürrî vakıflar” (miras yolu ile intikal eden vakıflar) kurarak, gelirinin bir kısmını hayır işlerine, geri kalanını da evlatlarına bırakır, soy tükenince de bütün mal varlıkları vakfa intikal ederdi.

İslam Hukukunda Vakfın Şartları

Her ne kadar Hanefi mezhebi imamlarından Ebu Yusuf “vakfettim” demekle vakfın kurulmuş olduğunu savunmuş ise çoğunluk görüşüne ve uygulamaya göre bir malın vakfedilebilmesi için bazı şartların yerine gelmiş olması gerekir. Vakfı “bir kimsenin malını müebbeden bir maksada tahsis etmesi” şeklinde tanımlarsak vakfın şartları şunlardır:

Öncelikle vakfeden kişinin (vâkıf) fiil ehliyetinin ve rızasının olması gerekir. Fiil ehliyeti olmayan kişinin malını vakfetmesi mümkün değildir.

Rıza da önemli bir şarttır. Bir kişi malını vakfetmeye zorlanırsa, sonradan icazet vermediği sürece vakıf geçerli olmaz.

Ayrıca vakfedilen malın vakfeden kişinin mülkünde olması gerekir. Başkasının mülkünü vakfetmek mümkün değildir. Bu anlamda mera, orman, yol gibi kamunun ortak kullanımında bulunan malların vakfedilmesi mümkün değildir. Ancak Osmanlı hukukunda görüldüğü üzere kuru mülkiyeti devlete ait olan miri arazinin gelirinin vakfedilebilmesi mümkündür.

İslam ve Osmanlı hukukunda genellikle taşınmazların ya da bunların gelirlerinin/tasarruf haklarının vakfedildiği bilinmektedir. Buna karşılık taşınabilir varlıkların vakfedilip edilemeyeceği konusu oldukça tartışmalıdır. Başta para vakıfları olmak üzere bu konu, Osmanlı hukukçularının sürekli ilgilendiği ve farklı görüşlerin ortaya çıktığı bir mesele olmuştur. Bu konuda Molla Hüsrev konuyla ilgili doktrindeki tartışmalara girmeden para vakfının Hanefi mezhebi hukukçularından Züfer’in öğrencisi Ensarî tarafından caiz görüldüğünü aktarmış ve şeyhülsilamlığı esnasında para vakıflarını tescil etmiştir (Okur, 2005: 41). Buna karşılık Molla Husrev’in öğrencilerinden Ahî Çelebi, para vakıflarının şer’i olmadığını, tam aksine örfi olduğunu vurgulamıştır. Vakfın tahsis amacından yararlanacak kişilerin (ki bunlara meşrutun-leh denir) açıkça belirtilmesi şart değildir. Ancak meşrutun-lehlerden bahsedilirse kesinlikle tayin edilmesi zorunludur (Berki, 1957: 24). Meşrutun-lehleri tayin edilmeyen vakıfların gelirleri (galle) fukaraya sarf olunur. Meşrutun-lehlerin (mevkufun aleyhlerin) yabancı olmaması gerekir. Bir başka ifadeyle müslüman bir kişi, yabancı kişilerin yararlanması amacıyla vakıf kuramaz. Aslında vakıfların gayesi zor durumda olan insanlara yardım etmek olduğuna göre fakir yabancılara vakıf yapılabilmesi gerekse de siyasi bazı sebeplerle uygun görülmemiştir (Berki, 1957: 25). Buna karşılık yabancıların istilası altında yaşayan müslümanlara vakıf, geçerlidir (Berki, 1957: 25). Bunun yanı sıra meşrutun lehler için özel bazı kısıtlamalar da söz konusudur. Örneğin camiler, belli bir cemaatin ya da tarikatın kullanmasına vakfedilemez. Bir diğer önemli şart ise, vakfın amacının meşru olmasıdır. Amacı haram ya da günaha teşvik olan vakıflar batıldır.

Vakıf, mütevelli adı verilen kişi veya kurul tarafından yönetilirdi. Bu yerler, mütevelli tarafından kişilere tahsis edilir, buna karşılık olarak taşınmazı ekip biçen kişi ödemesi gereken vergileri mütevelliye öderdi.

[1] Ömer Hilmi Efendi bu konudaki görüşlerini şu şekilde açıklamaktadır: “Menkuldür ki, bir gün Hazret-i Ömer Faruk Radial’ah anhü huzur-i Hazret seyidül enamda, ya Resul Allah ben Hayberde bir arza malik oldum ki müddet-i ömrümde indimde cazib ve enfes öyle bir mala ma’ik olmamış idim, anın hakkında ne emr-i âliniz olur deyu istifsar eylediklerinde Cenab-ı Risaletpenah efendimiz dahi cevab âlilerinde ya Ömer dilersen ol arzın aynini habs ve vakf edüp semere ve menfaatini fukaraya tasadduk eyle deyu ferman buyurub Hazret-i Ömre dahi ber mucib-i ferman-ı nebevi ol arzı vakf buyurmuştur. Cenab-ı Risaletpenah efendimiz bu bapta yalnız teşvikat-ı kavliye ile iktifa buyurmayıp bittarik-ı vasiye Medine-i Münevverede malik oldukları yedi kıt’a akarat-ı seniyelerini vakf ve süknasını fukara-i mü’mine şart ve bu suret’.e fiilen dahi icra-i teşvikat buyurmuşlardır. Eser-i pak-i nebeviye imtisal en çihar-ı-yar-ı güzin ve air al ve eshab-ı kiram-ı zevil ihtiram dahi bir hayli asar-ı hayriye vakf ve tesis buyurmuşlardır. Hatta Hazret-i Cabir Radi Allahü anhu buyurmuş ki ben muhacirin ve ansardan bir kimse bilmem ki malı olup da malini vakf ve tasadduk etmesin.” (Ömer Hilmi, Ahkâmül Evkaf,  s: 10-11).

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.