Mevat Arazi Nedir? Mevat Arazinin Özellikleri Nedir?

Arazi Kanununun tespit ettiği arazi çeşitlerinden biri de, Mevat Araziydi. Kimsenin tasarrufu altında bulunmayan ve kamunun yararına terk ve tahsis edilmemiş olan boş yerlere “Mevat Arazi” denilmekteydi.

Mevat Arazi Nedir?

İşlenmemiş, ölü arazi olarak tanımlanan mevat arazi, belirli bir maliki olmayan sahipsiz arazidir. Kimsenin mülkiyeti veya tasarrufu altında bulunmayan, kamunun ortak kullanımına terk edilmemiş, genellikle tarıma elverişli olmayan çorak ve verimsiz yerlerdir.

Mevat arazi, tarıma elverişli olmayan arazi karakterinde olduğu içindir ki ölü topraklar, çorak veya hali yerler olarak da ifade edilmekteydi. Mevat arazilerin ayırt edici özelliği, onun kullanılmaya ve faydalanılmaya elverişli olmaması ve halk yararına terk ve tahsis edilmemiş olmasıydı. Halkın yararlandığı arazi, köy ve kasabadan ne kadar uzakta olursa olsun mevat araziden sayılmazdı. Eğer yararlanma durumu yoksa, köy ve kasabaya yakın oluşu onu mevat arazi niteliğinden çıkarmıyordu.

Mecelle 1270. maddesi[1] mevat araziyi hiç kimsenin mülkü, bir köy ya da kasabaya tahsis edilmiş mera ya da baltalık olmayan, kasabanın en kenarındaki evden sesi gür olan kişinin sesinin duyulmayacak derecede uzak olan yerler olarak tanımlamaktadır. Arazi Kanunnamesi’nin 6. maddesi mevat araziyi “Arazii mevat bir kimsenin tasarrufunda olmadığı ve ahaliye terk ve tahsis kılınmadığı halde cehirulsavt olan kimsenin aksayı umrandan sayhası istima olunmıyacak derecelerde kura ve kasabattan bait bulunan yani aksayı umrana tahminen bir buçuk mil yani yarım saat miktarı mesafe budiyeti olan hali mahallerdir” şeklinde tanımlamaktadır.

Bu arazilerin masraf ve emek ile ihya edilmesi özel mülkiyete konu olabilmesi mümkündür. Hz. Muhammed bir hadisinde “Ey Müslümanlar, her kim başka bir müslümanın üzerinde hak iddia etmediği bir boş araziyi işlerse onun üzerinde hak sahibi olur. Arazi onun olur.” buyurmuştur (Talegani, 1989: 129; Nebhani, 1999: 108).

Mevat Arazinin Özellikleri Nedir?

İslam hukukuna mevat arazinin ayırt edici özellikleri şunlardır:

— Arazinin müslüman ya da gayrimüslim kimsenin tasarrufunda ve temellükünde bulunmaması gerekir. Bu yerlerin hali arazi olması, yani kimsenin kullanımında bulunmaması gerekir. Mardin bu şartlara ilaveten bu yerin mezarlık olmaması gerektiğini de ilave etmektedir (Mardin, 1947: 89). Çünkü bir yer mezarlıksa ya vakıf araziye girer, ya da metruk arazi hükmündedir.

Mevat arazinin mülkiyeti konusunda iki hususa dikkat çekmek gerekir. Bunlardan birincisi hangi tür arazilerin mevat arazi olarak kabul edileceğidir. Hiç kimsenin mülkiyetinde bulunmayan sahipsiz yerlerin mevat arazi olduğu konusunda ittifak bulunmaktadır. Ancak mülk arazi niteliğinde olup da malikleri tarafından işletilmeyen toprakların mevat arazi sayılıp sayılmayacağı konusunda İslam hukukçuları arasında görüş birliği yoktur (Çalış, 2002: 157). Çoğunluk bu yerlerin mevat arazi sayılmayacağını kabul etmiştir. İmam Şafi hiç kimsenin mülkiyetinde olmayan yerlere ilaveten, ihya edildikten sonra malikleri tarafından uzun süre işletilmeyen araziyi de mevat arazi olarak kabul etmiştir (Çalış, 2002: 162). Benzer şekilde İmam Malik de sahibi tarafından uzun süre boş bırakılan toprakların sahibi bilinse de bilinmese de mevat arazi sayılacağını vurgulamıştır. İkinci mesele bu yerlerin ihya edilmeden önceki durumlarında mülkiyetinin kime ait olduğudur. Çoğunluk görüşü bu yerlerin sahipsiz arazi niteliğinde olduğu yönündedir. Talegani gibi bazı hukukçular ise bu yerlerin Allah’a ve O’nun yeryüzündeki temsilcisine ait olduğunu vurgulamaktadır (Talegani, 1989: 129). Talegani bu görüşünü “Önceden sahiplenilmemiş araziler Allah’a ve O’nun Peygamberine aittir. İşlenmemiş araziler Allah’ın, benim ve sonra sizindir.” şeklindeki hadise dayanmaktadır.

— Arazinin kamunun kullanımına terk ve tahsis edilmemiş olması gerekir. Kamunun kullanımına terk ve tahsis edilmiş taşınmazlar imar ve ihya ile kazanılamaz.

— Arazinin köy ve kasabaya uzak olması gerekir.

— Arazinin kullanılamayacak ve yararlanılamayacak nitelikte olması, bir başka ifadeyle tarıma elverişli olmaması gerekir.

Bu unsurlardan hangisinin daha ağırlıklı olduğu konusunda görüş ayrılığı mevcuttur. İmam Yusuf’a göre esas unsur arazinin köy ve kasabadan (aksayı umrandan) uzak olmasıdır. Köy ve kasabaya yakın olan yerler, sahipsiz olsa da ihya edilemez (Cin, 1978: 46). Buna karşılık İmam Muhammed’e göre ahalinin kullanımının bulunmaması esas unsurdur (Ansay, 1954: 110). Bu sebeple köy ve kasabaya yakın olup da ahalinin kullanımında bulunmayan yerler ihya edilebilir.

Mevat Arazinin İhyası Gerekli Şartlar

Mevat arazi türünden olan topraklardan faydalanmayı sağlamak amacıyla, bu yerlerin ihyası, yani insan emeğiyle tarıma elverişli bir hale getirilmesi mümkündü ve ihya için yetkili merciinden izin almak gerekliydi.

Mecelle ve Arazi Kanunnamesi hükümlerine göre bir arazinin mevat arazi sayılabilmesi için öncelikle hiç kimsenin tasarrufunda bulunmaması, bir başka ifadeyle mülk ya da miri arazi olmaması gerekir. Ayrıca bu yerin ahaliye tahsis ve terk edilmiş yerlerden (metruk arazi) olmaması da doğal bir zorunluluktur. Bunun yanı sıra bu yerlerin sesi gür olan kimsenin aksayı umrandan sesi işitilmeyecek derecede köy ve kasabalardan tahminen bir buçuk mil, yani yarım saat mesafe kadar uzak olması gerekir. Mecelle ve Arazi Kanunnamesi köy ve kasabalara yakın olan yerlerin ihya edilip edilemeyeceği konusunda İmam Ebu Yusuf’un görüşünü benimseyerek bu yerlerin ihya edilemeyeceğini hüküm altına almıştır. Çünkü köy ve kasabaya yakın olan yerlere halkın gelecekte ihtiyacı olduğu düşünüldüğü için sadece köy ve kasabaya uzak olan yerler mevat arazi olarak kabul edilmiştir.

Gerek Arazi Kanunnamesi’ne ve gerekse Mecelle’ye göre mevat arazinin ihya yolu ile mülk arazi haline getirilmesi mümkündür. Mecelle’nin 1051. maddesinde ihya, ziraata elverişli olmayan arazinin ziraata elverişli hale getirilmesi olarak tanımlanmıştır. Bu tanıma göre ihya ziraata elverişli olmayan arazinin masraf ve emek harcanarak elverişli hale getirilmesi olarak tanımlanabilir (Cin, 1981: 87).

İmar ve ihyanın gerçekleşmesi içinse şu şartların yerine getirilmesi gerekir. Öncelikle kimsenin mülkiyetinde bulunmayan ve üzerinde ihya izni de verilmemiş bir arazi söz konusu olmalıdır. Yukarıda bahsedilen hadiste geçen “başka bir müslümanın üzerinde hak iddia etmediği bir boş arazi” ibaresi ihya edilmesi düşünülen yer üzerinde başkasının gerek mülkiyet ve gerekse ihya izni olarak herhangi bir hakka sahip olmaması gerekliliğini vurgulamaktadır.

Bir diğer şart, devlet başkanının iznidir. İhya için devlet başkanının izni gerekip gerekmediği tartışmalı olsa da İmam-ı Azam Ebu Hanife ve hukukçuların büyük bir kısmı ihya için devlet başkanının izninin gerekli olduğunu vurgulamışlardır (Güriz, 1969: 58; Yeniçeri, 1986: 270). Ebu Hanife bu görüşünü “İnsan imamın kendisine verdiğinden başka bir hakka sahip değildir” şeklindeki hadise dayandırmıştır (Cin, 1978: 47). Ayrıca mevat toprakların tüm Müslümanların ortak mülkü olması da devlet başkanının iznini şart kılar (Yeniçeri, 1986: 270). İmameyn (İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed) ise “Ey Müslümanlar, her kim başka bir müslümanın üzerinde hak iddia etmediği bir boş araziyi işlerse onun üzerinde hak sahibi olur. Arazi onun olur.” şeklindeki hadise dayanarak mevat arazinin ihyası için devlet başkanının izninin gerekmediğini savunmuşlardır (Kallek, 1997: 9; Mardin, 1947: 89). Diğer fıkıh ekolleri de ihya için devlet başkanının izni gerekmediği görüşündedir. Gerek Arazi Kanunnamesi ve gerekse Mecelle ise Hanefi görüşünü benimseyerek ihya için izin şartını kabul edilmiştir. Mecelle’nin 1272. maddesine göre ihya için padişahın ya da yetkili memurun izni şarttır.

Üçüncü şart ise mevat arazinin masraf ve emek harcanarak tarıma elverişli hale getirilmesidir. Mecelle’nin 1275. maddesi[2] tohum ekmeyi, fidan dikmeyi, sulama yapmayı, sulama için kanal açmayı ihya olarak kabul etmiştir. Ancak arazinin etrafını taş ya da ağaçlarla çevirmek, toprağı taşlardan temizlemek, zararlı otları ayıklamak, dikenleri yakmak, kuyu kazmak ihya değildir.[3] Bunlar ihyanın başlangıcı olarak kabul edilen tahcir hükmündedir (Talegani, 1989: 128).

İhya eden kişinin müslüman ya da gayrimüslim olması fark etmez; müslümanların yanı sıra zimmi gayrimüslimlerin de ihya hakkı vardır (Nebhani, 1999: 108). Bir toprak üzerinde faaliyette bulunan herkesin ihya hakkı vardır (Talegani, 1989: 128) Ancak Osmanlı hukukuna göre Osmanlı tebaasından olmayan kişilerin ihya hakkı var ise de bu kişiler malik olmak üzere ihyada bulunmazlar (Ansay, 1954: 111). Bunlar sadece yararlanmak hakkına sahip olmak üzere ihya yapabilirler.

Mevat Arazinin İhyasının Sonuçları

İhya eden, arazinin sadece yararlanma hakkına sahip olmak istediği takdirde memurundan alacağı genel nitelikteki bir izin yeterliydi. Bu şekilde ihya edilen arazi “miri arazi” niteliğini kazanmaktaydı. Yine, mevat araziyi ihya etmek isteyen, arazinin yararlanma hakkıyla beraber mülkiyetini de kazanmak amacıyla talepte bulunabildiği, ancak bu durumda, memurundan alınacak izinden başka, Mecellede düzenlenen özel bir izne de ihtiyaç vardı. Bu suretle ihya edilmiş bulunan arazi, “Mülk Arazi” niteliğini kazanmaktaydı.

İhya eden kişinin ihya edilen arazinin mülkiyetini mi yoksa kullanma hakkını mı kazandığı konusu tartışmalıdır. Başta Hatemi  (1977: 206) ve Talegani (1989: 128-129) olmak üzere bir kısım yazarlar, kazanılanın sadece kullanma hakkı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Örneğin Hatemi’ye göre ihya, ihya edene mülkiyet değil, sadece ihya edilen parçada öncelik hakkı verir (Hatemi, 1977: 206). Toprağın işlenmiş halde tutulmaması, bu hakkın da sona ermesine sebep olur.  Buna karşılık çoğunluğun görüşüne göre ihya eden, ihya ettiği arazinin mülkiyetini kazanır. Örneğin Menna’el Kattan ihya eden kişinin mülkiyet hakkına sahip olacağını vurgulamaktadır (Kattan, 1967: 24) Yazar bu konuda “Ölü bir araziyi ihya eden insan onun sahibidir” ve “Hiçbir kimseye ait olmayan bir araziyi ihya eden, ona sahip olmaya en müstehak olandır” şeklindeki hadisleri delil olarak göstermektedir.

Osmanlı hukukunda, ihya edilen taşınmazın mülkiyeti konusunda ise Arazi Kanunnamesi ile Mecelle arasında farklılık söz konusudur. Arazi Kanunu kapsamında yapılan ihyada rekabe (kuru ya da çıplak mülkiyet) devlete, kullanma hakkı ihya edene ait olur. Bir başka ifadeyle ihya eden arazinin sadece “menfaat” olarak tabir edilen kullanma hakkına sahip olur. Arazi Kanunnamesi malik olmak üzere ihyaya müsaade etmemiştir (Ansay, 1954: 111). Ancak Cin (1981: 88) Arazi Kanunnamesi kapsamında yapılan ihyalarda arazinin ihya edenin mülkiyetine geçmesine bir engel olmadığı görüşündedir. Buna karşılık Mecelle’nin 1272. maddesi[4] kapsamında yapılan ihyalarda ise iki farklı durum söz konusudur. Eğer ihya izni bizzat padişah tarafından verilmiş ise ihya eden, arazinin sadece kullanma hakkını değil, kuru mülkiyetini de elde eder. Bu araziler ihya eden kişinin tam mülkiyetine geçer. Buna karşılık görevli memurun verdiği izinle yapılan ihyalarda ihya eden, kuru mülkiyete sahip olamaz, sadece kullanma hakkına sahip olur. Gerek Arazi Kanunnamesi’ne göre yapılan ihyalarda ve gerekse Mecelle’ye göre görevli memurun verdiği izinle yapılan ihyalarda ihya eden sadece kullanma hakkına sahip olduğu için bu tür araziler miri arazi statüsüne tabi olmuşlardır.

Ancak mülkiyetin devamı toprağın işlenmesinin devamına bağlıdır. Toprak işlenmezse mülkiyet hakkı da sona erer (Talegani, 1989: 130). Talegani “her kim başka bir müslümanın üzerinde hak etmediği bir boş araziyi işlerse onun üzerinde hak sahibi olur” hadisinde geçen “hak sahibi olma” ifadesini ihya eden kişinin, ihya ettiği toprak üzerindeki mülkiyet hakkının sürekli ve kesin olmadığını, bundan dolayı toprak boş bırakılırsa mülkiyet hakkının hükümsüz olacağını ifade etmiştir (Talegani, 1989: 129). Aynı şekilde Nebhani de Hz. Ömer’in  “(Araziyi) üç sene işletmeden terk eden kimsenin arazide hakkı yoktur.” sözünü delil göstererek, ihya ettiği araziyi arka arkaya üç yıl işlemeyen kişinin mülkiyetinin sona ereceğini vurgulamıştır (Nebhani, 1999: 109). Hz. Ömer zamanında, daha önceden ihya edilen mevat arazinin üst üste üç yıl süreyle boş bırakılması durumunda geri alınmıştır (Çalış, 2002: 161).

Üstelik Hz. Ömer’in arka arkaya üç yıl işlenmeyen arazinin geri alınmasına yönelik uygulaması, sahabenin bilgisi dahilinde olmuş, sahabelerden hiç biri de bu konuda itirazda bulunmamıştır; dolayısıyla geri alma konusunda sahabenin icmaı oluşmuştur (Nebhani, 1999: 109).

İmam Ebu Yusuf da ihyanın temel amacının tarım topraklarının işlenmesinin sağlanarak üretimin artırılması olduğunu vurgulayarak üç yıl üst üste ekilmeyen toprakların geri alınması gerektiğini vurgulamıştır (Kallek, 1997: 8).

[1] Madde 1270 – Arazi-i mevât: Ol yerlerdir ki, kimsenin mülkü ve bir kasaba ve karyenin merası ya muhtetabı, yani baltalığı olmadığı halde, aksâ-yı umrândan baîd ola. Yani, kasaba ya karyenin en kenarındaki hanelerden, cehîrü’s-savt olan kimsenin, sadâsı istimâ’ olunmaya.

[2] Madde 1275 – Tohum ekmek ve fidan dikmek, arzı ihyâ olduğu gibi, nadas eylemek, ya saky etmek yahut saky için hark ve cedvel açmak ihyâdır.

[3] Madde 1277 – Taş, yahut diken veya kuru ağaç dalları vaz’ ederek, arazinin cevânib-i erba’asını ihâta etmek, yahut arazinin otlarını ayıklamak, veyahut içindeki dikenleri yakmak, veyahut kuyu kazmak, ol araziyi ihyâ demek olmayıp, ancak tahcîrdir.

[4] Madde 1272 – Bir kimse, izn-i sultânî ile arazi-i mevâddan bir yeri, ihyâ ve i’mâr eylese, ana mâlik olur. Ve eğer, sultan yahut vekili bir kimseye, bir yerden mücerred intifa’ edip de, temellük etmemek üzre ihyâsına izin verse, ol kimse me’zûn olduğu vechile, ol yerde tasarruf eder.  Amma ol yere mâlik olmaz.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.