Kamulaştırmasız El Atma veya Dolaylı Kamulaştırma: Türkiye ve Diğer Ülke Uygulamaları

Linkedin

Suat ŞİMŞEK- Daire Başkanı, Milli Emlak Genel Müdürlüğü

Kamulaştırma Kanunu’nun 38. maddesine göre kamulaştırma yapılmış, ancak işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış iken kamu hizmetine ayrılarak veya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmaz malın malik, zilyet veya mirasçılarının bu taşınmaz mal ile ilgili her türlü dava hakkı yirmi yıl geçmekle düşmekteydi. 38. madde kapsamında yapılan bu uygulamalar yargı mercileri tarafından kamulaştırmasız el atma olarak adlandırılmaktadır. Fakat doktrinde kamulaştırmasız el atma, dolaylı kamulaştırma (Kaplan, 2012), dolayısıyla kamulaştırma (Ayhan, 2011), fiili kamulaştırma (Onar, 1966), bayındırlık eserleri inşası nedeniyle kamulaştırmasız el atma (Gözler, 2001) gibi değişik isimlerle adlandırılmaktadır.

Herhangi bir kamulaştırma işlemi yapılmadan ya da kamulaştırma işlemleri tamamlanmadan kamu hizmetine tahsis edilen ve üzerine tesis yapılan taşınmazların, maliki ile mülkiyet ilişkisinin zayıfladığını kabul eden dolaylı kamulaştırma uygulamaları yalnızca Türkiye’ye özgü bir uygulama değildir. Başta Fransa ve İtalya olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde de benzer uygulamalar söz konusu olmuştur.

Fransız Hukukunda Dolaylı Kamulaştırma

Fransız hukukunda dolaylı kamulaştırma olarak adlandırılan fakat 1990’lı yıllardan sonra terk edilen bir uygulama söz konusudur. Fransız hukukunda ilk defa Conseil d’État’ın 7 Temmuz 1853 tarihli Robin de la Grimaudière kararıyla benimsenen ve 1990’lı yıllara kadar mutlak bir biçimde uygulanagelen (Kaplan, 2012; 130) ilkeye göre, kamulaştırması yapılmamış bir taşınmaz üzerinde kamu hizmetinin görülmesi için bayındırlık eseri yapılmış ise malikin taşınmazı ile mülkiyet ilişkisi zayıflamakta, taşınmazını geri alma imkanı ortadan kalkmakta, buna karşılık sadece taşınmazın bedelini isteme hakkı söz konusu olmaktadır. “Yanlış yere yapılmış bayındırlık eseri yıkılamaz” şeklindeki adlandırılan bu ilkeye göre mahkemeler, mülkiyet hakkına dayalı olarak dahi bir bayındırlık eserinin yıkımına karar verememekteydi.

Bayındırlık eserlerine bir ölçüde dokunulmazlık sağlayan bu ilkenin uygulanması sonucu, eserin yapıldığı taşınmazın mülkiyeti idareye geçmekteydi. Buna karşılık taşınmaz maliki de uğradığı zararın tazmini istemiyle adli yargıda dava açabilmekte; adli yargı hakimi de tazminata hükmederken taşınmazın da idare adına tesciline karar vermekteydi (Kaplan, 2012; 131).

Bu durumda taşınmazın mülkiyeti, idarenin bir işlemi sonucu değil de, taşınmaz malikinin açtığı bir dava sonucunda idareye geçtiği için “dolaylı” bir kamulaştırmadan söz edilmekteydi (Kaplan, 2012; 131).

Ancak bu ilke 1990’lı yıllarda gerek Conseil d’État ve gerekse Fransız Yargıtayı tarafından verilen kararlar sonucu terk edilmiştir. Fransız Yargıtay’ı bu konuda verdiği kararlarında Fransız Medeni Kanunu’nun “hiç kimse malını terke zorlanamaz” hükmünü ihtiva eden 545. maddesine dayanmış ve idarenin (taşınmaz üzerine bayındırlık eseri yapılmış olsa dahi) kamulaştırma yapmadan ya da taşınmaz maliki ile anlaşmadan söz konusu taşınmazın mülkiyetini elde edemeyeceğine karar vermiştir (Kaplan, 2012; 131).

İtalya’da Kamulaştırmasız El Atma Uygulamaları

İtalya’da 1971 tarihli ve 85 no’lu Kanun’a göre, kamulaştırma işlemi yapılmadan el konulan taşınmazın üzerine kamu hizmeti için gerekli tesislerin yapılması durumunda, malikin, taşınmazını geri almak hakkı ortadan kalkmaktaydı. Bu Kanun, kamu idarelerinin, kamulaştırma işlemleri tamamlanmadan inşaata başlamasına ve taşınmazın zilyetliğini ele geçirmesine imkan vermektedir.

Acil usul olarak adlandırılan bu sistemde; kamulaştırma işlemleri tamamlanmadan taşınmazın zilyetliğini ele geçirmek isteyen kamu idaresi, taşınmazın zilyetliğinin kendisine geçmesini sağlayacak şekilde bir karar alabilmektedir. Taşınmazın zilyetliği, kararın yayınlanmasından itibaren üç ay içinde kamu idaresine geçirilmediği takdirde karar kendiliğinden hükümsüz hale gelmektedir. Eğer kamu idaresi üç ay içinde taşınmazın zilyetliğini ele geçirirse resmi kamulaştırma kararı alınması ve taşınmazın bedelinin malike ödenmesi gerekmektedir.

İtalyan Temyiz Mahkemesi acil usulle yapılan kamulaştırmalarda, “inşai kamulaştırma” olarak bilinen bir içtihat geliştirmiştir. Bu içtihada göre, idari makamların acil usule göre bir araziye el atmaları ve burada kamu yararına inşaat faaliyetlerinde bulunmaları halinde, daha sonra el atma kararı ister geçerli olsun, ister geçerli olmasın, artık arazi sahibine iade edilmez. Bir başka ifade ile, arazinin zilyetliği kamu idaresi tarafından elde edildikten sonra taşınmaz üzerinde kamu yararına faaliyetler gerçekleştirilmiş ise kamu idaresi, bu çalışmaların tamamlandığı tarihte, taşınmazın mülkiyetini resmi kamulaştırmadan önce kazanmaktadır. Zilyetliğin haklı ya da haksız olması da sonucu değiştirmemektedir (AİHM’nin Carbonara ve Ventura/İtalya kararı).

Taşınmaz sahibi, kamu yararına olarak yapılan inşaat çalışmalarının tamamlanmasından ve mülkiyetin kamu idaresine geçmesinden itibaren beş yıl içinde, tazminat davası açabilmektedir.

Bu içtihada göre taşınmazın resmi kamulaştırma işleminden önce kamu idaresine geçmesi, taşınmaz malikine otomatik olarak tazminat ödenmesi sonucunu doğurmamaktadır, taşınmaz maliki tazminat alabilmek için kamu idaresi aleyhine tazminat davası açmak zorundadır. Tazminat talebi için açılacak davalar ise “taşınmazın geri dönüşümü mümkün olmayacak şekilde kamu hizmetine tahsis edildiği” andan itibaren beş yıllık hak düşürücü süreye tabidir. Bu süre içinde tazminat talebinde bulunmayan taşınmaz malikinin tazminat davası açma hakkı düşmektedir (AİHM’nin Carbonara ve Ventura/İtalya kararı). İnşai kamulaştırma kuralının iki istisnası bulunmaktadır. Eğer kamu idaresi tarafından verilen zilyetliğin ele geçirilmesi kararı ya da bizzat kamulaştırmanın kendisi mahkemelerce iptal edilirse inşai kamulaştırma kuralı geçerli olamamaktadır.ü

Türkiye’de Kamulaştırmasız Et Atma Uygulamaları

Ülkemizde ise kamulaştırma yapılmaksızın el konulan ve üzerinde bayındırlık tesisi yapılarak kamu hizmetine tahsis edilen taşınmazlar konusunda üç önemli dönüm noktası bulunmaktadır.

a) Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 16.05.1956 tarihli ve E.1956/1, K.1956/6 -7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararları

Bunlardan ilki Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 16.05.1956 tarihli ve E.1956/1, K.1956/6 -7 sayılı içtihadı birleştirme kararlarıdır. Söz konusu karara göre bu tür taşınmazların mülkiyeti doğrudan kamu idaresine geçmez, bundan dolayı taşınmaz malikinin istihkak (geri alma) davası açmasına gerek ve imkan yoktur. Taşınmaz maliki dilerse herhangi bir süreyle sınırlı olmaksızın müdahalenin önlenmesi ve yıkım davası açabilir; dilerse taşınmazın kamu idaresine geçmesi karşılığında bedelinin kendisine ödenmesini isteyebilir. Yargıtay’ın taşınmaz malikine, herhangi bir süreyle sınırlı olmaksızın müdahalenin önlenmesi ve yıkım davası açma hakkı tanıması kamu mallarının korunması ve kamu hizmetlerinin sürekliliği ilkelerini göz ardı ettiği gerekçesiyle bir hayli eleştirilmiştir (Onar, 1966; 1561-1562; Giritli ve Akgüner, 1987; 63-64; Gözübüyük ve Tan, 2008;  1164, Kaplan, 2012; 134-135).

b) 221 sayılı Amme Hükmi Şahısları veya Müesseseleri Tarafından Fiilen Amme Hizmetlerine Tahsis Edilmiş Gayrimenkuller Hakkında Kanun

Yargıtay’ın taşınmaz malikine herhangi bir süreyle sınırlı olmaksızın müdahalenin önlenmesi ve yıkım davası açma hakkı tanıması, kanun koyucuyu da harekete geçirmiş ve 1961 yılında çıkarılan 221 sayılı Amme Hükmi Şahısları veya Müesseseleri Tarafından Fiilen Amme Hizmetlerine Tahsis Edilmiş Gayrimenkuller Hakkında Kanun ile 6830 sayılı İstimlak Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihe kadar (08.10.1956), kamulaştırma işlerine dayanmaksızın, kamulaştırma kanunlarının göz önünde tuttuğu maksatlara fiilen tahsis edilmiş olan taşınmazların ilgili kamu idaresi adına tahsis tarihinde kamulaştırılmış sayılacağı hüküm altına alınmıştır[1].

Kanun Fransız uygulamasından esinlenerek, tahsisi “taşınmaz üzerinde tesis ve inşaat yapılması” olarak tanımlamıştır. Kamulaştırılmış sayılmayla ilgili kural süreli olarak getirilmiştir. Kamulaştırma yapılmaksızın, amaca tahsis edilme işleminin 6830 sayılı İstimlâk Kanununun yürürlüğe girdiği 9.10.1956 tarihine kadar yapılması gerekmektedir. Kanun, taşınmaz maliklerine yalnızca taşınmazın bedelini isteme hakkı vermiş, bunun dışında herhangi bir dava açma imkanı vermemiştir. Kanun’un 3. maddesi müdahalenin önlenmesi ve tazminat davası açılmasını yasaklamaktadır[2].

Anayasa Mahkemesi 17.01.2008 tarihli ve E: 2004/25, K: 2008/42 sayılı kararında, 221 sayılı Kanun’un “kamulaştırılmış sayılmaya” ilişkin hükümlerini Anayasa’ya aykırı bulmamıştır. Mahkemeye göre 221 sayılı Kanun’un 1. ve 2. maddeleriyle, kamu yararı amacıyla ve şekil ve koşulları yasayla belirlenmek suretiyle kamulaştırma yoluyla özel mülkiyetin sona erdirilmesi, sosyal hukuk devleti ilkesinin doğal sonucudur. Kanun’un 1. maddesinde, “kamulaştırma kanunlarının göz önünde tuttuğu maksatlara fiilen tahsis edilmiş” olmaktan söz edilmekle kamu yararı kastedilmiş, 2. maddede de Kanun’un uygulanması bakımından fiilen tahsis sayılması gereken durumlar sayılarak kamulaştırılmış sayılmanın esası Kanun ile gösterilmiştir.  Bu durumda, 1. maddede, kamu yararı gözetildiğinden, 2. maddede de kamulaştırılmış sayılmanın koşulu olan fiilen tahsis tarihinin tanımı yapıldığından söz konusu Anayasa’nın 2. ve 46. maddelerine aykırı değildir.

c) 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 38. Maddesi

Ancak bu Kanun’da kamulaştırmasız el atma uygulamalarını sona erdirmeye muvaffak olamamıştır. Çünkü 221 sayılı Kanun 1956 yılından önceki el atmalar için uygulanmıştır. 1956 yılından sonraki kamulaştırmasız el atmalar için Yargıtay’ın 1956 tarihli içtihadı birleştirme kararının uygulanmasına devam edilmiştir (Kaplan, 2012; 137).

Bu defa, 1983 yılında çıkarılan 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 38. maddesiyle kamulaştırma yapılmış, ancak işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırma hiç yapılmamış iken kamu hizmetine ayrılarak veya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmaz malın malik, zilyet veya mirasçılarının bu taşınmaz mal ile ilgili her türlü dava hakkının yirmi yıl geçmekle düşeceği hüküm altına alınmıştır. Dolayısıyla bu hak düşürücü süre dolduktan sonra, mal sahibinin ne malı geri alıp tasarrufunu sağlayıcı (el atmanın önlenmesi, taşınmaz malın teslimi gibi) bir dava açabilmesi, ne de mal varlığındaki eksilmeyi önleyici/zararını karşılayıcı (yerin bedelinin ödenmesi, ecrimisil veya tazminat) davaları açabilmesi olanaklı değildir.

Kamu idareleri de, kamu hizmetine tahsis ederek üzerine tesis yaptırdığı taşınmazın, Kamulaştırma Kanunu’nun 38. maddesinde öngörülen koşulların oluşması halinde, tapuda kendi adlarına tescilini isteyebilmektedir. Her ne kadar 38. madde metninde bu yolda bir hüküm bulunmamakta ise de, bu maddenin gerekçesinde; “Medeni Kanunumuzun 638, 639 ve 897’nci maddeleri dikkate alınarak mülk edinmedeki kazandırıcı zamanaşımı süresinin mülkiyetin kaybedilmesinde de idarelerin menfaatleri dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir” denildiği için 20 yıllık süre dolduktan sonra taşınmazın mülkiyetinin kamu idaresine geçtiği kabul edilmektedir. Temelini Fransız uygulamasından alan bu uygulama, özel mülkiyette bulunan bir taşınmazın, kamu kurumu tarafından kamulaştırılmaksızın üzerine kamu hizmetinin görülmesine yarayan tesis yapılması durumunda, kamu hizmetinin yürütülmesini, taşınmaz malikinin mülkiyet hakkına tercih etmektedir. Ancak Fransız uygulamasının ve Türk hukukunda 221 sayılı Kanun’un aksine, 38. madde kapsamında el konulan taşınmaz malikinin ne men’i müdahale ya da ecrimisil davası ne de taşınmazın bedelini tazmin davası açma imkanı bulunmamaktadır.

d) 38. Maddenin Anayasa Mahkemesi Tarafından İptal Edilmesi

Anayasa’ya aykırılığı gayet açık olan bu hüküm, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun (1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesinin 3. fıkrası gereğince) Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülememesi nedeni ile 2003 yılına kadar varlığını korumuştur. Geçici 15. maddenin 3. fıkrasının 03.10.2001 tarihli ve 4709 sayılı Kanunla kaldırılması üzerine 38. maddenin hem Anayasa’ya, hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırılığı ileri sürülmüş, neticede Anayasa Mahkemesi tarafından verilen 10.04.2003 tarihli ve E: 2002/112, K: 2003/33 sayılı karar ile söz konusu madde iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi 38. maddeyi Anayasa’nın 2, 13, 35 ve 46. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No’lu Protokol’e aykırı bulmuştur. Mahkeme’nin iptal gerekçeleri kısaca şu şekilde özetlenebilir:

Anayasa Mahkemesi ilk olarak hukuk devleti ilkesine aykırı bulmuştur. Anayasa Mahkemesi’ne göre devletin veya bir kamu tüzel kişisi tarafından kamulaştırma işlemi olmaksızın temel insan haklarından olan mülkiyet hakkına keyfi bir şekilde el konularak bireylerin sahip oldukları taşınmazları üzerinde özgürce tasarruf etmelerinin engellenmesi ve yirmi yıl sonunda dava hakkı da tanınmayarak, mülkiyet haklarının ellerinden alınması hukuk devleti ilkesine aykırıdır. Çünkü hukukun evrensel ilkelerine saygı duymak hukuk devleti olmanın gereğidir. Hukukun evrensel ilkelerinden birisi de mülkiyet hakkının “zamanötesi” niteliğe sahip olması, başka bir anlatımla mülkiyet hakkının zamanaşımına uğramamasıdır. Bu nedenle, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu tarafından bir taşınmazın malik, zilyed veya mirasçılarına tanınmış olan hakların, hak sahiplerince yirmi yıl boyunca kullanılmaması, o kimselerin taşınmazla aralarındaki ilişkiyi fiilen kestiğini göstermiş olsa bile, o taşınmazla aralarındaki hukuksal ilişkinin sona erdiği anlamına gelmez. Ayrıca devlet faaliyetlerinin hukuk kurallarına uygun olması, kazanılmış haklara saygı duyulmasını gerektirir. Kazanılmış haklara saygı ilkesi hukukun genel ilkeleri ve hukuk devleti kavramı içerisinde yer alır. Bu ilkenin temel amacı ise bireylerin hukuk güvenliğini sağlamaktır. Bu gerekçelerle Anayasa Mahkemesi 38. maddeyi, Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesine aykırı görmüştür.

İkinci gerekçe 38. maddenin, Anayasa’nın 13. maddesine aykırılık teşkil etmesidir. Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına ilişkin 13. maddesinde; temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağının hüküm altına alındığını hatırlatan Anayasa Mahkemesi 38. maddede öngörülen yirmi yıllık hak düşürücü sürenin geçmesiyle taşınmaz malikinin her türlü dava açma hakkının engellenmesini ve taşınmazın hiçbir karşılık ödenmeden idareye geçmesini, mülkiyet hakkının sınırlanmasını aşan, hakkın özünü zedeleyen bir durum olarak nitelendirmiş ve Anayasa’nın 13. maddesine aykırı bulmuştur.

Anayasa Mahkemesi bu kararında, kamulaştırmasız el atılan taşınmazların mülkiyetinin 20 yıllık süre geçtikten sonra bedelsiz olarak idareye geçmesinin 35. ve 46. maddeye aykırı olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi’ne göre kamulaştırmasız el atılan taşınmazın mülkiyetinin, bedelsiz olarak kamu idaresinin mülkiyetine geçmesi, Anayasa’nın 35. maddesiyle korunan mülkiyet hakkına aykırıdır. Kamulaştırmanın, Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkına getirilmiş anayasal bir sınırlama olduğunu hatırlatan Anayasa Mahkemesi, kamu idarelerinin Anayasa tarafından kendilerine tanınan olanak ve yetkileri kanunlara uygun biçimde kullanmak zorunda olduklarını, bu kapsamda kamu idareleri tarafından yapılan kamulaştırmaların da Kamulaştırma Kanunu’na ve Anayasa’nın 46. maddesine uygun olmak zorunda olduğunu ifade etmiştir. Mahkeme’ye göre kamu idarelerinin kanunlara uygun bir biçimde işlem tesis etmeksizin taşınmaza el atması, yirmi yıl geçtikten sonra yasal bir kamulaştırmanın bütün sonuçlarını doğurmakta ve taşınmazın, idarenin adına tapu kütüğüne tescili ile sonuçlanabilmektedir. Bu ise kamulaştırmasız el koymadır ve Anayasa’nın 46. maddesine aykırıdır.

Son olarak Anayasa Mahkemesi, 38. maddeyi EK 1 No’lu Protokol’ün mülkiyet hakkını koruyan 1. maddesine de aykırı bulmuştur. AİHM’nin önüne gelen değişik davalarda (Papamichalopoulos/Yunanistan, Carbonara ve Venture/İtalya ve Belvedere Alberghiera S.R.L./İtalya) kamulaştırmasız el koymayı mülkiyet hakkına aykırı bulduğunu hatırlatan Anayasa Mahkemesi, bir taşınmazın mülkiyetinin bedel ödenmeksizin kamu idaresine geçmesinin Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesine aykırılık teşkil edeceğini vurgulamıştır.

Kaynakça

Ayhan, Fatma (2011) “Kamulaştırma Kanunu’nun Geçici 6. Maddesi ve Türk Hukukunda ‘Dolayısıyla Kamulaştırma’ Kavramı Üzerine Bir Deneme”, İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Mecmuası, Yıl: 2011, Cilt: 69, Sayı: 1-2

Giritli, İsmet/Akgüner, Tayfun (1987) İdare Hukuku Dersleri II, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1987

Gözler, Kemal (2009) İdare Hukuku, Cilt: II, 2. Baskı, Ekin Kitabevi, Bursa, 2009

Gözübüyük, A. Şeref ve Tan, Turgut (2008) İdare Hukuku, Cilt: I, Turhan Kitabevi, Ankara, 2008.

Kaplan, Gürsel (2012) “Yeni Yasal Düzenlemelere Göre Kamulaştırmasız El Koyma Sebebiyle Doğan Tazmin Hakkının Tabi Olduğu Usul ve Esaslar”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Yıl: 2012, Sayı: 99

Onar, Sıddık Sami (1966) İdare Hukukunun Umumi Esasları,  Cilt: III, 3. Bası, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1966

Özbudun, E. (1989) Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yayınları, Ankara, 1989

Sarı, İ. G. (2010) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1. Protokole Göre Malvarlığı Haklarının Korunması, Oniki Levha Yayınları, İstanbul, 2010

TBMM, Milli Güvenlik Konseyi Tutanak Dergisi, Cilt: 11, 180. Birleşim

[1] Yasa’nın gerekçesinde, “Kamu hizmetlerinin yerine getirilebilmesi için taşınmaza gereksinim duyulduğu zaman ‘İstimlak’ kanunlarının uygulanması suretiyle taşınmaza sahip olunur. Bir taşınmazın önceki yıllarda kamulaştırılmasına karşın, kamulaştırma işleminin tapu siciline işlenmemiş olması veya evrakının kaybı nedeniyle kamulaştırma işleminin ispatı mümkün olamamaktadır. Öte yandan, kamu tesislerinin oluşturulabilmesi için taşınmaz sahipleri tarafından kamu emrine bağış ve terk edildiği halde, bu durumun Tapu Dairesinde yapılması gereken ‘ferağ’ işlemine bağlanmaması nedeniyle sahibinin mülkiyeti devam edegelmiştir. Bu tür tahsis işlemine karşın, tapu kayıt sahipleri tarafından da herhangi bir hak talebinde bulunulmamıştır. Ancak bir takım kayıt sahiplerinin ölümünden sonra, mirasçılar tarafından idare aleyhine men’i müdahale, ecrimisil vesair şekillerle tazminat ve bedel davaları açıldığı görülmektedir. Çok önceleri kamu hizmetine tahsis edilen bu taşınmazlar için daha önceleri dava açılmadığı halde, taşınmaz fiyatlarında büyük yükselmeler görülmesi nedeniyle yeni davaların açılmakta olduğu saptanmıştır. Şahıslar mülkiyetinde bulunan taşınmazların fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş olmasının mülkiyet hakkını düşürmeyeceği kuşkusuzudur. Ancak yukarıda açıklanan nedenlere ve tahsis tarihinden itibaren geçen zamana göre bu Yasa’nın yürürlüğe gireceği tarihe kadar geçerli olmak üzere  ‘tapu kayıtlarının tasfiyesi cihetine gidilmesi’ yerinde görülmüştür” denilmiştir.

[2] Ancak madde metninde geçen “tazminat” kelimesi Anayasa Mahkemesinin 17.01.2008 tarihli ve E: 2004/25, K: 2008/42 sayılı kararıyla iptal edildiğinden, bu tarihten itibaren malikin tazminat davası açma hakkı bulunmaktadır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


thirteen + four =