Kıyılarda Milli Emlak Tarafından Açılan Tapu İptali Davaları

Makalemizi paylaşır mısınız?

Kıyılarda Açılan Tapu İptali Davaları

Mülkiyet hukuku yönünden bakıldığında kıyılar; Anayasanın 43. maddesinde ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 715. maddesinde ifadesini bulan Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerdendir. Bu gibi alanların özel mülkiyete konu olmaları mümkün değildir.

Zaten Anayasa Mahkemesi de 3086 sayılı Kıyı Kanunu’nu “Anayasa’nın 43/1. maddesindeki kıyıların Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu belirleyen hükmü karşısında, özel mülkiyete konu olamayan kıyıda, 1972 yılından önce mevzuata aykırı olarak yapılan yapılar yönünden ‘kazanılmış hakların saklı’ tutulacağı kuralı uygulanamaz. Çünkü yasalara aykırı durumlara dayanılarak kazanılmış hak iddiasında bulunulamayacağı, hukukun temel ilkelerinden birini teşkil etmektedir.” gerekçesiyle iptal etmiştir (Esener, 2005: 180).

Bu nedenle kıyı kenar çizgisi tespit edildikten[1] sonra kıyıda kalan taşınmazlar için defterdarlık ve malmüdürlükleri tarafından herhangi bir bedel ya da tazminat ödenmeksizin tapu iptali davası açılmaktadır.

Bu uygulamanın yasal bir dayanağı bulunmamaktadır. Gerek Anayasada ve gerekse Kıyı Kanunu’nda kıyıda kalan taşınmazlar için tapu iptali davası açılacağını öngören bir hüküm bulunmamaktadır. Yalnızca Kıyı Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin 10. maddesinde “Tesbit sonucunda, kıyıda kalan özel mülkiyete konu arazilerle ilgili tapu iptal işlemleri ilgili defterdarlıkça yürütülür.” hükmü yer almaktadır.

Kanun’da, tapu iptali davaları konusunda herhangi bir hükmün yer almamasına rağmen Yönetmelikle, Kanun’da olmayan bir hususun düzenlenmesi Kıyı Kanunu’na aykırılık teşkil etmektedir (Akkoç, 1999: 56). Genel kabul görmüş hukuk normlarına göre, alt düzenleme üst düzenlemelere aykırı olamaz ve kanunda yer almayan temel bir hüküm hakkında yönetmelikle düzenleme yapılamaz. Elbette ki gerek Anayasa’nın 43. maddesine ve gerekse Kıyı Kanununa göre kıyıların Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu, bu nedenle tapu iptali davası açılması için ayrıca yasa hükmü bulunmasına gerek olmadığı söylenebilir. Ancak tapu iptali davası açılıncaya kadar ortada hukuki açıdan geçerli bir mülkiyet bulunmaktadır ve Anayasa’nın 35. maddesine göre mülkiyet hakkı kamu yararının gerektirdiği hallerde ancak kanunla sınırlanabilir. Üstelik Anayasa’nın 13. maddesi de temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğini öngörmektedir. Bu nedenle mülkiyet hakkının özellikleri dikkate alındığında, kıyılardaki tapuların iptal edilerek kıyının, toplumun ortak kullanımına açılması hususunun bir kanunla düzenlenmesi daha uygun olacaktır (Akkoç, 1999: 56).

Yargıtay’ın 1950’lerden sonra “kıyıların özel mülkiyete konu olamayacağı” yönünde verdiği kararlar, 1982 Anayasası’nın ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun kabulünden sonra daha derinleşerek devam etmiştir. Bu kararların ihtiva ettiği belirgin hususlar şunlardır:

Kıyılarda Açılan Tapu İptali Davalarında Kadastro Kanunu’nda Yer Alan Hak Düşürücü Süre Uygulanır mı?

Bilindiği üzere kıyılar Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerdir ve bu özellikleri gereği özel mülkiyete konu olamazlar. Ancak günümüzde kıyıların kamunun ortak kullanımına ayrılan yerler olduğunun kabul edilmesine ve kıyılar üzerinde özel mülkiyet kurulmasına izin verilmemesine rağmen ülkemizde 1972 yılına kadar yürürlükte olan yasal mevzuat, kıyılarda özel mülkiyet oluşmasına izin vermiş, hatta teşvik etmiştir.

Fakat 1982 Anayasası’nın 43. maddesi ve 04.04.1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu, kıyıların Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu, dolayısıyla özel mülkiyete konu olamayacağını hüküm altına aldığı için 1990 yılından sonra, kıyıda kalan taşınmazlar hakkında tapu iptali davası açılmaya başlanmıştır. Bu kapsamda kıyıda kalan taşınmazlar için mahalli maliye kuruluşları (defterdarlıklar ve malmüdürlükleri) tarafından tapu iptali davası açılmaktadır.

Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinde “Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz” hükmü yer almaktadır.

Kıyıda açılan tapu iptali davalarında Yargıtay tarafından, kıyıda oluşan tapular hakkında Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinde yer alan bu hak düşürücü sürenin uygulanmayacağı yönünde kararlar verilmiştir.

Örneğin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 23.11.1988 tarihli ve E: 1988/1-825, K: 1988/964 sayılı kararında kıyılarda açılacak tapu iptali davalarının 12. maddede yer alan hak düşürücü süreye tabi olmadığı ifade edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunun 24.03.1999 tarihli ve E: 1999/1-170, K: 1999/167 sayılı kararında da “3402 sayılı Kanun’un 12/3 maddesinde düzenlenen 10 yıllık hak düşürücü sürenin, Hazinece açılan ve devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yer iddiasına dayanan davalarda dava koşulu olarak ele alınıp değerlendirilemeyeceği, işin esasına girilip dava konusu taşınmazın gerçek niteliğini, daha açık bir anlatımla özel mülkiyete konu olup, olmayacağının tespit edilmesinden sonra bu yönde bir karar verilmesi gerektiği” vurgulanmıştır.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 22.03.2004 tarihli ve E: 2004/2741, K: 2004/3236 sayılı kararında da Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ve bu nedenle tespit dışı bırakılması gereken kıyılar hakkında tespit tutanağı düzenlenmiş olsa bile, yok hükmünde sayılan bu işlemlerin 10 yıllık hak düşürücü süreye tabi olmadığı karara bağlanmıştır.

Ancak kıyıda oluşan tapuların 10 yıllık zamanaşımı süresine tabi olmaksızın iptal edilebilmesi, Türkiye’nin AİHM tarafından tazminata mahkum edilmesine neden olunca 5841 sayılı Kanun’la 12. maddeye eklenen cümle ile 10 yıllık hak düşürücü sürenin “iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızın” tüm taşınmazlar hakkında uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.

5841 sayılı Kanun’un genel gerekçesinde; “Anayasa Mahkemesinin 3402 sayılı Yasanın 12/ 3 Maddesine ilişkin kararında 10 yıllık sürenin, hakka yönelik olmadığı dolayısıyla kısıtlananın özel mülkiyet ve kamu mülkiyet hakkı değil, dava açma hakkı olduğu,  tapuya güvenerek taşınmaz satın alan iyi niyetli kişilerin tapularının her hangi bir bedel ödenmeksizin iptalinde bu durumun tapuya güven ilkesini işlemez halde getirdiği ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1. numaralı Protokol’ün 1. maddesini ihlal ettiğinden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Türk Devleti aleyhine ihlal kararı verilmesine sebep olduğu’’  belirtilmiştir.

Bu madde hakkında hem ilk derece mahkemeleri, hem de Yargıtay Hukuk Daireleri tarafından Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuşlar, Anayasa Mahkemesi konu hakkında karar verinceye kadar Yargıtay Hukuk Daireleri (Anayasa’nın 152/3. maddesinde Anayasaya aykırılık iddiası ile açılan davalarda 5 ay içerisinde Anayasa Mahkemesince karar verilmezse mahkemenin davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandıracağı hükmü yer aldığı için) davaları karara bağlamaya başlamışlardır.

Söz konusu düzenleme Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilinceye kadar olan içerisinde Yargıtay 1 Hukuk Dairesi tarafından verilen kararlarda kıyılarda oluşan tapuların iptali istemiyle açılacak davalarda Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinde yer alan hak düşürücü sürenin uygulanması gerektiği ifade edilmiştir. (Akbaba, 2010: 13).

5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesiyle 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümlede yer alan “iddia ve taşınmazın niteliğine” ibaresi Anayasa Mahkemesinin 12.5.2011 tarihli ve E: 2009/31, K: 2011/77 sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

Bu durumda kıyılarda açılan tapu iptali davalarının, Kadastro Kanunu’nundaki 10 yıllık hak düşürücü süreye tabi olmayacağı sonucuna varmak zor olmasa gerektir.

Milli Emlak Kitabı

Kıyılarda Açılan Tapu İptali Davalarında İyi Niyet ve Tapu Siciline Güven İlkesi Geçerli Olur mu?

Bilindiği üzere kıyılar Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerdir ve bu özellikleri gereği özel mülkiyete konu olamazlar. Ancak günümüzde kıyıların kamunun ortak kullanımına ayrılan yerler olduğunun kabul edilmesine ve kıyılar üzerinde özel mülkiyet kurulmasına izin verilmemesine rağmen ülkemizde 1972 yılına kadar yürürlükte olan yasal mevzuat, kıyılarda özel mülkiyet oluşmasına izin vermiş, hatta teşvik etmiştir.

Fakat 1982 Anayasası’nın 43. maddesi ve 04.04.1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu, kıyıların Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu, dolayısıyla özel mülkiyete konu olamayacağını hüküm altına aldığı için 1990 yılından sonra, kıyıda kalan taşınmazlar hakkında tapu iptali davası açılmaya başlanmıştır. Bu kapsamda kıyıda kalan taşınmazlar için mahalli maliye kuruluşları (defterdarlıklar ve malmüdürlükleri) tarafından tapu iptali davası açılmaktadır.

Yargıtay, kıyıların Medeni Kanun’un 715. (743 sayılı Kanun’un 641. maddesi) anlamında sahipsiz ve yararı kamuya ait mal niteliğinde olduğunu, dolayısıyla kıyıların özel mülkiyete konu olamayacağını vurgulamaktadır. Dolayısıyla kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ve bu nedenle doğal nitelikleri gereği özel mülkiyete konu olamayacak kamu malı niteliğinde alanlardır.

Bundan dolayı Yargıtay yakın zamana kadar verdiği kararlarında kamu malı niteliğinde olduğu için tescile tabi olmayan kıyılarda oluşan tapuların kıyının özel mülkiyete konu olmasını sağlamayacağına, Devlet adına hareket eden tapu memurlarının dahi kıyının bu niteliğini değiştirmeye yetkili olmadıklarına, dolayısıyla kıyıda oluşan tapulara hukuki bir değer atfedilemeyeceğine karar vermekteydi (Çelik, 2005: 36).

Örneğin Hukuk Genel Kurulu tarafından verilen 27.02.1980 tarihli ve E: 1980/1-967, K: 1980/1365 sayılı kararda kıyıların denizlerin devamı niteliğinde olduğu, dolayısıyla Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğu, 743 sayılı Medeni Kanun’un 641. maddesi gereğince sahipsiz veya yararlanması kamuya ait mallar üzerinde özel mülkiyetin söz konusu olamayacağı, bu çeşit malların alınıp satılamayacağı, zamanaşımı ile kazanılamayacağı ve tapu siciline kayıt edilemeyeceği vurgulanmıştır.

Bu kararların doğal bir sonucu olarak kıyıda herhangi bir şekilde oluşan tapulara hukuki olarak değer verilemeyeceği ve kıyıda oluşan taşınmazları, herhangi bir şekilde edinen kişinin Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesi anlamında iyi niyet iddiasında bulunamayacağına karar verilmekteydi. Fakat Yargıtay AİHM’nin Türkiye aleyhine verdiği tazminat kararları sonrasında görüşünü değiştirerek Devlet tarafından verilen tapulara hukuki değer atfedilmesi gerektiği yönünde karar vermektedir. (Bu konu, AİHM kararlarının iç hukukumuza etkisi kısmında açıklanmıştır)

Zamanaşımı Hükümlerine Tabi Olmama

Yargıtay İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nun 28.11.1997 tarihli ve E: 1997/5, K: 1997/3 sayılı kararında da ifade edildiği gibi, kıyılar doğal nitelikleri itibariyle herkesin kullanımına açık, diğer taraftan da bu nitelikleri nedeniyle özel mülkiyet alanı dışında ve özel mülkiyete konu olamayacak yerlerdir. Kıyılar, herhangi bir tahsis işlemine gerek olmaksızın doğrudan doğruya herkesin serbestçe yararlanmasına sunulmuş sahipsiz kamu mallarıdır. Bunun sonucu olarak kıyının zamanaşımı yoluyla kazanılması mümkün değildir.

[1] Kıyı Kanununa göre kıyı kenar çizgisi, Valilikler tarafından tespit edilen beş kişilik bir komisyon tarafından tespit edildikten sonra Valiliğin olumlu görüşü üzerine Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından onaylanmaktadır.

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2462 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.