Kıyılarla İlgili Yargıtay Kararları

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E: 2004/4133 K: 2004/5178 T: 28.06.2004

A. D. ve müşterekleri ile Hazine ve Ö. Köyü Tüzel Kişiliği aralarındaki tescil davasının kabulüne dair Bozova Asliye Hukuk Hakimliğinden verilen 17.02.2004 gün ve 67/92 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi Hazine vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla, dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacılar vekili, dilekçede mevki ve sınırlan yazılı 2 parça taşınmazın mülkiyetinin vekil edenlerine ait olduğunun tespitine karar verilmesini istemiştir.

Davalı Hazine vekili, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmesi üzerine; hüküm davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacılar vekili, dava tarihinden geriye doğru kazanmayı sağlayan 20 yılı aşan zilyetlik nedeniyle mülkiyetin tespiti isteğinde bulunmuş, davalı Hazine vekili dava konusu edilen taşınmazların Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerden olduğunu açıklayarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yerel bilirkişi ve tanıklar, davaya konu taşınmazının 20 yılı aşan süreden beri davacılar ve miras bırakanları tarafından tarım arazisi olarak tasarruf edildiğini, ziraatçı uzman bilirkişi taşınmazın kültür arazisi niteliğinde yerlerden olduğunu, jeolog bilirkişi ise kıyı kenar çizgisinin dışında kazanmaya elverişli yerlerden olduğunu açıklamaları üzerine, mahkemece dava konusu taşınmazların kıyı kenar çizgisinin dışında, özel mülkiyete konu olabilecek yerlerden olduğu ve davacılar yararına kazanma koşullarının oluştuğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş, davalı Hazine vekili usule ve yasaya aykırılık iddiasıyla hükmü temyiz etmiştir.

1- Davalı Hazine vekilinin usule ilişkin temyiz itirazları bakımından;

Davacılardan Hasari Doğan’in dava tarihinde köy muhtarı olduğu dosyadaki yazılardan anlaşılmaktadır. Davacı Hasari aynı zamanda köy muhtarı olarak davalı köyü temsil edemez. Davalı köyün, köy derneğince seçilecek dava dışı üçüncü bir şahıs yardımı ile temsil edilmesi gerekir. Her ne kadar davada Mustafa Dağ isimli şahıs köy ihtiyar heyeti tarafından köy temsilcisi olarak atanmış ve davayı köy adına takip etmiş ise de, temsilcinin bu şekilde seçilmesi de doğru değildir.

442 sayılı Köy Kanununun 33/b maddesinde temsilci seçimi “Köy tüzel kişiliği ile davacı ve davalı olan muhtar ve ihtiyar meclisi üyeleri davalarda köy tüzel kişiliğini temsil edemezler. Yetkili temsilciyi köy derneği seçer” şeklinde hükme bağlanmıştır. Yasaya uygun olarak seçilecek temsilci yardımı ile davalı köyün temsilinin gerekli olduğu gözönünde tutularak, yetkili temsilcinin köy derneği tarafından seçilmesi ve seçilen kişinin mahkemeye bildirilmesi için kaymakamlığa yazıl yazılması, bu şekilde temsilci seçildikten sonra adına tebligat çıkarılması, varsa savunma ve delillerinin toplanması, ondan sonra işin esasına girilmesi gerekir. Taraflarla ilgili dava şartı yerine getirilmeden karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır.

2- Davalı Hazine vekilinin esasa ilişkin temyiz itirazlarına gelince:

Bir yerin davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan MK. nun 639/1. maddesi hükmü uyarınca tesciline karar verilmesi için diğer kazanma koşullan yanında taşınmazın niteliği itibariyle kazanmaya elverişli yerlerden olması gerekir. Kadastro Müdürlüğünün 08.08.2003 gün 260/4849 sayılı yazısında, davaya konu taşınmazların 1976 yılında yapılan kadastro çalışmaları esnasında tespit harici bırakıldığı bildirilmiş, ancak ne sebeple tespit dışı bırakıldığı açıklanmamıştır. Kadastro paftasına göre, taşınmazın kuzeyinde Fırat Nehri’nin yer aldığı anlaşılmaktadır. Mahkemece yapılan 20.09.2000 günlü keşfi takiben Teknik Bilirkişi Yaşar Aytaç tarafından mahkemeye sunulan 28.09.2000 günlü rapor ve 25.12.2003 günlü ek raporunda, kendisi tarafından düzenlenen aynı tarihli krokiye göre (F) harfi ile gösterilen 5.933.72 m2, (G2) harfi ile gösterilen 17.102.05 m2 ve (G3) harfi ile gösterilen 42.82 m2 yüzölçümündeki taşınmaz bölümlerinin keşif tarihi itibariyle baraj gölü suları altında bulunduğunu, (Gl) harfi ile gösterilen 28.769.06 m2 yüzölçümündeki taşınmaz bölümünün ise su üzerinde olduğunu açıklamıştır. Teknik bilirkişinin bu açıklamaları karşısında, artık yerel bilirkişi ve tanık sözleri ile su altında kalan taşınmaz bölümleri hakkında taşınmazı görmeden tahmine dayalı olarak görüş bildiren teknik, ziraatçı ve jeolog bilirkişi raporlarına değer verilemez. Bu bölümler yönünden usulüne uygun bir şekilde görerek nitelik belirlemesi yapıldığından da söz edilemez. Teknik bilirkişi tarafından düzenlenen 25.12.2003 günlü ek rapor ve ekli krokiye göre (F) harfi ile gösterilen 5.933.72 m2, (G2) harfi ile gösterilen 17.102.05 m2 ve (G3) harfi ile gösterilen 42.82 m2 yüzölçümündeki taşınmaz bölümleri yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken, mahkemece farklı düşünce ve yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmiş olması yasaya aykırıdır.

Teknik bilirkişi tarafından düzenlenen 25.12.2003 günlü ek rapor ve ekli krokiye göre (Gl) harfi ile gösterilen ve keşif tarihinde sular altında kalmadığı anlaşılan 28.769.06 m2 yüzölçümündeki taşınmaz bölümü yönünden Hazine vekili temyiz itirazlarına gelince: Bu bölüm yönünden de mahkemece yapılan inceleme ve araştırma hüküm vermeye yeterli değildir.

Az önce de açıklandığı gibi taşınmazın kuzeyinde Fırat Nehri bulunmaktadır. Taşınmazın kıyı ile olan ilişkisi üzerinde durulmamış, kıyıya elatma olup olmadığı, kıyıdan yer kazanılıp kazanılmadığı araştırılmamıştır.

Medeni Kanunun 715. maddesine göre deniz, göl ve akarsu kıyıları Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerdendir. Kıyılar deniz, göl ve akarsuların orantısı (mütemmim cüzü) olduğuna göre böyle bir yerin özel mülkiyete konu edilmesi, zamanaşımı ve zilyetlikle kazanılması mürrjkün değildir. Akarsuya bitişik olan taşınmazlarla ilgili uyuşmazlıklarda önemli olan yön, öncelikle taşınmaza sınır olan akarsuyun Kıyı Kanununun uygulanmasına dair Yönetmeliğin 4. maddesinde tanımı yapılan “Devamlı akış gösteren ve ekli listede belirlenen” ve kıyı kenar çizgisi tespiti gerekli olan akarsulardan olup olmadığı ve akarsuyun nehir tanımına giren kısmının kapsamında kalıp kalmadığının Kıyı Kanununun uygulanmasına dair Yönetmeliğe ek listeye göre belirlenmesi, sonra kıyı alanı ve kıyı kenar çizgisinin tespitidir.

Dava konusu taşınmaza sınır olan Fırat Nehri bu cetvelde sayılan akarsulardandır. Kıyı Kanunu ve Yönetmeliği, akarsu kıyılarını kapsamına aldığına ve akarsuların kıyı kenar çizgisinin tespitini öngördüğüne ve taşınmazın bir sınırı Fırat Nehri olarak gösterildiğine göre, dava konusu yerin kıyı kenar çizgisi ile kıyı arasında kalıp kalmadığının belirlenmesi uyuşmazlığın çözümü için ön koşuldur. Kıyı kenar çizgisi; deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, kıyı çizgisinden sonraki ve kara yönünde su hareketlerinin oluşturduğu kumluk, çalılık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırını ifade eder. Kıyı kenar çizgisine kadar olan kısım özel mülkiyete konu olmayan kıyı alanını (kıyı şeridini) oluşturur.

Kıyı kenar çizgisinin tespitinin nasıl yapılacağı, başka bir ifade ile tespitte izlenecek yol Yüksek Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 28.11.1997 gün, 1996/5 esas, 1997/3 sayılı kararı ile açıklanmıştır. İçtihadı Birleştirme Kararma göre; kural olarak mülkiyet hukuku yönünden kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi görevi adli yargıya aittir. Ancak 3621 sayılı Kıyı Kanununun 9. maddesi uyarınca, idare tarafından kıyı kenar çizgisi belirlenmiş ve yazılı bildirimine rağmen yasal süresinde idari yargıya başvurulmaması nedeniyle yargı yolunun kapanmış olması veya idari yargı tarafından verilip kesinleşmiş karar bulunması durumlarında, bunlara uygun şekilde kıyı kenar çizgisinin adli yargı tarafından tespiti gerekir.

Bu durumda mahkemece yapılacak iş: İdare tarafından belirlenmiş ve ilgili tarafa usulen yazılı olarak Anayasanın 125/3 ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 7. maddesi uyarınca tebliğ edilmiş ve yasal süre içerisinde idari işleme karşı idari yargıya başvurulmamış olması nedeniyle idari yargı yolu kapanmış veya idari yargı tarafından verilmiş bir karar sonucu belirlenmiş ve kesinleşen idari işlemle oluşmuş kıyı kenar çizgisinin bulunup bulunmadığının sorulması, varsa kesinleşmiş kıyı haritasının idareden getirtilerek jeolog ve teknik bilirkişi aracılığı ile mahallinde dava konusu yere uygulanarak taşınmazın kıyı haritası kapsamında kalıp kalmadığının tespiti ile durumunun bilirkişiler tarafından kıyı haritası üzerinde ve düzenlenecek krokide açık ve net bir şekilde Yargıtay denetimi ile infaza elverişli şekilde gösterilmesinden ibarettir.

İdarece yapılmış kıyı kenar çizgisinin bulunmaması halinde, 28.11.1997 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı gibi kıyı kenar çizgisinin mahkemece usulüne uygun şekilde tespiti gerekir. Bu tespit yapılırken 13.03.1972 tarih ve 7/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklanan kıyı şeridinin nasıl tespit edileceğine dair kural ve yöntemler ile 17.04.1990 tarih, 3621 sayılı Kıyı Kanununun 4. maddesindeki tanımlar ve 9. maddesi hükmü gözönünde tutulmalıdır.

Açıklandığı şekilde, varsa idare tarafından belirlenmiş kıyı kenar çizgisine ait haritanın uygulanması, yoksa 3621 sayılı Kanunun 9. maddesine göre bu işlerde uzman olan jeolog, harita mühendisi ve taşınmazın niteliğine göre ziraat mühendisi bilirkişi aracılığıyla tespit edilecek kıyı kenar çizgisine göre, dava konusu taşınmazın niteliği belirlenerek uyuşmazlık hakkında bir karar verilmesi gerekir.

Bunlar yerine getirilmeden ve eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması doğru değildir ve yasaya aykırıdır.

Milli Emlak Kitabı

Hazine vekilinin harç ve yargılama giderlerine yönelik temyiz itirazları bakımından ise; dava kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayalı mülkiyetin tespiti davası olup, TMK.nun 713/3. madde ve fıkrası hükmü uyarınca Hazine ve ilgili kamu tüzel kişileri doğal hasım durumunda bulunduklarından, harç ve yargılama giderlerinden sorumlu tutulamazlar. Bu nedenle, mahkemenin Harçlar Kanunu uyarınca Hazine harçtan muaf olduğundan, harç alınmasına yer olmadığına dair karar vermesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu gibi davalarda peşin ve bakiye harçlar davanın niteliği gereği davacı taraftan alınlığı gibi, yargılama giderleri de aynı şekilde davacı taraf üzerinde bırakılmasına karar verilir.

Davalı Hazine vekilinin temyiz itirazları bu bakımdan yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle BOZULMASINA 28.06.2004 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E: 2005/4644 K: 2005/5319 T: 28.04.2005

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, davalı adına kayıtlı 1277 parsel sayılı taşınmazın 522 m2’lik bölümünün kıyı kenar çizgisi içinde kaldığını, bu kısımda bina bulunduğunu ileri sürüp, tapu kaydının iptali ile 522 m2’lik taşınmazın boş olarak kamuya terkinini istemiştir.

Davalı, taşınmaz üzerindeki binayı Büyükşehir Belediyesinin yaparak spor kulübü olarak kullandığını, davaya sebebiyet vermediğini belirtip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, taşınmazın bir bölümünün onaylı kıyı kenar çizgisi içinde kaldığının saptandığı gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davacı hazine vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, tapu iptali isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu 1277 parsel sayılı taşınmazın kargir ev, arsa ve istasyon vasfı ile davalı adına kayıtlı olduğu, taşınmazın 522 m2’sinin kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesi ile davacı idare tarafından tapu iptali ve terkin davası açıldığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; davada ileri sürülen iddianın ve savunmanın içeriğine göre; yanlar arasındaki uyuşmazlığın, “kıyı kenar çizgisinin” saptanmasından kaynaklandığı açıktır. Bilindiği üzere, son kez yürürlüğe giren 362l sayılı kıyı kanunu’nun “kıyı kenar çizgisini” belirleme yöntemine ilişkin 5 ve 9. maddeleri, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı kapsamı dışında bırakılmış;anılan kanun maddesinin uygulanmasına yorum getiren ve görülmekle olan davalarda dikkate alınması zorunlu bulunan 28.ll.l997 gün ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararın da “kural olarak,mülkiyet hukuku yönünden kıyı kenar çizgisi belirlenmesi görevinin adli yargıya ait olduğuna; ancak 362l sayılı Kıyı Kanunu’nun 9.maddesi uyarınca idare tarafından kıyı kenar çizgisi belirlenmiş ve yazılı bildirime rağmen yasal süresinde idari yargıya başvurulmaması nedeniyle yargı yolunun kapanmış olması veya idare tarafından verilip kesinleşmiş karar bulunması durumlarında, bunlara uygun şekilde kıyı kenar çizgisinin adli yargı tarafından saptanması gerektiğine” işaret edilmiştir.

SONUÇ :Hal böyle olunca,öncelikle idare tarafından 362l Sayılı Kanunun 9. maddesi hükmüne göre “kıyı kenar çizgisi” haritasının düzenlenip, düzenlenmediği araştırılmalı, ondan sonra, üç jeologtan oluşturulacak uzman bilirkişi kurulu ve Tapu Fen Memuru aracılığıyla yerinde keşif yapılmalı; harita düzenlendiğinin ve yukarıda değinilen İçtihadı Birleştirme Kararı’nda belirtildiği şekilde işlem gördüğünün,böylece davanın taraflarını bağlayan bir içerik kazandığının anlaşılması durumunda”kıyı kenar çizgisi” idarenin düzenlendiği harita ya değer verilerek saptanmalıdır. Harita düzenlenmediğinin yada düzenlenipte 5/3 sayılı kararda yazılı olduğu gibi bizzat bildirim yapılmadığının veya ilanen bildirime karşın,idari yargıya başvurulmadığının ortaya çıkması halinde ise,kıyı kenar çizgisi,bilimsel verilerden ve düzenlenmiş olmakla birlikte bağlayıcılık niteliğini kazanamamış haritadan yararlanılarak belli edilmeli belirlenen çizgi Tapu Fen memuru sıfatını taşıyan uzman bilirkişinin krokisine infazda kuşkuya yer bırakmıyacak biçimde yansıtılmalı ve sonucuna göre bir hüküm kurulmalıdır. Mahkemece yukarda açıklanan ilkelere uygun bir soruşturma yapıldığı söylenemez. Eksik araştırma ile yazılı olduğu üzere karar verilmesi isabetsizdir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA 28.4.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E: 2005/3832 K: 2005/4214 T: 07.04.2005

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı Hazine, davalılar adına kayıtlı çekişmeli taşınmazın devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden olan kıyı kenar çizgisi içinde kaldığını ileri sürüp tapu kaydının iptali ile elatmanın önlenmesi ve yıkım istemiştir.

Davalılar Terez, Mustafa ve Hasan davanın reddini savunmuşlar, davalılar Kemal ve Cemalettin ise yanıt vermemişlerdir.

Mahkemece, davalı Cemalettin in dava açıldığı tarihte ölü olduğu, taraf sıfatı bulunmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü :

Dava, 3621 Sayılı Kıyı Kanunundan kaynaklanan tapu iptali, taşınmaz kaydının sicilden terkini ile elatmanın önlenmesi ve yıkım isteklerine ilişkindir.

Mahkemece, dava konusu taşınmaz paydaşlarından birinin dava tarihinden önce öldüğü gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dava tarihinde ölü olduğu belirlenen davalı Cemalettin hakkındaki davanın 4.5.1978 Tarih ve 4/5 Sayılı İnançları Birleştirme Kararı uyarınca reddedilmiş olması kural olarak doğrudur. Hazinenin bu yöne ilişkin temyiz itirazı yerinde değildir, reddine.

Ancak, dosya içeriğinden ve toplanan delillerden özellikle çap kaydından çekişmeli taşınmazda davalılar ve dava dışı kişilerin paylı mülkiyet üzere malik oldukları anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, Medeni Kanunun paylı mülkiyet hükümlerini düzenleyen 688 maddesi ve takip eden hükümleri gereğince paylı mülkiyet birden çok kimsenin maddi olarak bölünmüş olmayan şeyin tamamına belli paylarla malik olmaları şeklinde tarif edilmiştir. Bu tanımlama ve düzenlemelere göre paydaşlardan her biri kendi payı üzerinde dilediği şekilde temliki tasarrufta bulunabileceği gibi, bu pay veya paylar yönünden paydaş aleyhine malik olduğu payın iptali konusunda dava açılmasına da yasal engel yoktur.

Ancak davacı hazine, 3621 Sayılı Yasa hükümleri gereğince çekişmeli taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kaldığını iddia etmiş ve taşınmaz kaydının sicilden terkinini istemiştir. Mahkemece iddia ve savunma doğrultusunda tüm deliller toplanarak 28.11.1997 tarih ve 5/3 Sayılı İnançları Birleştirme Kararında belirtilen ilkeler çerçevesinde uygulamalı olarak gerekli araştırma ve incelemenin yapılması sonucu; taşınmazın tamamının veya bir bölümünün kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığının veya taşınmazın niteliği itibarı ile özel mülkiyete konu olamayacak ve sicile geçmesi gerekmeyen, kamu malı vasfında olduğunun anlaşılması halinde yolsuz tescil niteliği ile sicil kaydının iptal edilerek kütükten terkin edileceği kuşkusuzdur.

Bu durumda, dava dışı veya hakkındaki dava reddedilen bir kısım paydaşlara ait paylar yönünden sicil ayakta kalırken, diğer paylar yönünden dava kabul edilerek sicilin terkini ile tapu sicillerinin niteliğine ve amacına uygun düşmeyecek ve kamu malının hukuksal içeriğinden uzak bir durumun ortaya çıkacağı muhakkaktır.

Öyleyse, mahallinde keşfen yapılacak uygulama sonucu, gerçektende çekişmeli taşınmazın bir bölümünün veya tamamının kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığı ve kamu malı niteliğinde olduğunun saptanması halinde, dava dışı paydaş veya hakkındaki dava reddedilen ölü paydaşın mirasçıları yönünden de dava açılması, tüm paydaşlar bakımından hüküm kurulması zorunlu hale gelecektir.

SONUÇ: Hal böyle olunca, ölü olduğu gerekçesiyle hakkındaki dava reddedilen kişinin mirasçıları ve dava dışı paydaşlar bakımından dava açılmasının sağlanması açıldığı takdirde eldeki dava ile birleştirilmesi ondan sonra tespit edilecek bulgu ve olgular değerlendirilmek suretiyle neticesine göre bir hüküm kurulması gerekirken yerinde olmayan gerekçelerle yazılı olduğu üzere davanın reddine hükmedilmesi doğru değildir. Davacı hazinenin temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA 7.4.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E: 2005/2931 K: 2005/3645 T: 27.3.2005

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı hazine, davalı belediye adına kayıtlı 27 ada 11 parselin kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığını, özel mülkiyete konu olamayacağını ileri sürerek, tapu iptali ve tescili isteğinde bulunmuştur.

Davalı belediye vekili, dava konusu yerin denizden dolgu yapılmak suretiyle kazanıldığını ve belediye adına tescil edildiğini, denizden dolgu yapılması için yasal izinlerin alındığını, dolgu işleminin belediye tarafından gerçekleştirildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalı belediye vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı.

Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, devletin hüküm ve tasarrufu altındaki denizden doldurma suretiyle elde edilen taşınmazın tapu kaydının iptali ile hazine adına tescili isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, özellikle sicil kaydından çekişme konusu 27 ada 11 parsel sayılı 2260,78 m2 yüzölçümündeki taşınmazın denizden doldurulmak suretiyle elde edildiği ve kaydın iktisap sütununda yazılı olduğu üzere 2644 Sayılı Tapu Kanununun 8. maddesi gereğince 15.5.1991 tarihinde idari yolla sicil kaydının oluşturulduğu ve üzerine “Balıkçı barınağı, balıkçı kahvesi, balık satış reyonu” gibi yapılar inşa edildiği ve kat mülkiyeti kurularak arsa payına bağlanmak suretiyle her bağımsız bölüm için 22.1.2002 Tarih ve 365 yevmiye numarası ile ayrı ayrı tapuların oluşturulduğu anlaşılmaktadır.

Gerçekten de, çekişme konusu taşınmazın 28.11.1997 Tarih 5/3 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince keşfen belirlenen kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı ayrıca Belediyece denizden doldurularak elde edildiği ve buna göre sicil kaydının oluşturulduğu dosya kapsamı ile sabittir.

Hemen belirtmek gerekir ki, çeşitli zamanlarda ve muhtelif yasalarla denizden doldurulan yerlerle ilgili bazı düzenlemeler getirilmiştir.

Bunlardan ilki yürürlük tarihi 1 Eylül 1930 olan 1580 Sayılı Belediye Kanununun 159. maddesi hükmüdür. Buna göre; belediye marifetiyle deniz, nehir ve gölden doldurulmuş olan yerlerin tasarruf, idare ve nezareti Belediyelere bırakılmış tereddüte yer vermeyecek biçimde mülkiyetinin devri yönünden belediyeye bir hak tanınmamıştır. Sonradan yürürlüğe giren ve 1580 Sayılı Yasayı ortadan kaldıran 28.12.2004 günlü 5272 Sayılı Belediye Yasasının 79. maddesi de yine taşınmazın mülkiyeti açısından belediyelere bir hak tanımamış, aksine Belediye yetkilerinde kısıtlamalara gidilerek bu gibi yerlerin yalnız tasarrufunun, dolgu yapan belediyeye bırakılacağı yönünde benzer hükme yer vermiştir.

Öyleyse, belediyelerin bu düzenlemeler gereğince dolgu olgusundan kaynaklanan mülkiyete ilişkin bir hak edinmesi olanağının bulunduğu söylenemez.

Kaldı ki; 17.4.1990 Tarihinde yürürlüğe konulan 3621 Sayılı Kıyı Kanununun 7. maddesinde de benzer bir düzenlemeye yer verilmiş; bazı usul ve esaslar dairesinde denizden dolgu yapılabileceği hüküm altına alınmış, ne varki dolgu yapan adına yine mülkiyet yönünden bir hak öngörülmemiştir.

Esasen, 1961 Tarihli Anayasanın 130 ve halen yürürlükteki 7.11.1982 Tarihli Anayasanın 43. maddesinde açıkça belirtildiği üzere, kıyılar, devletin hüküm ve tasarrufu altında olup, kamu yararına tahsis edilmiştir. Medeni Kanununun 641 (yeni 715 md.) maddesinde açıkça kıyılardan söz edilmemekle beraber, kıyıların bu madde kapsamında olduğu gerek öğretide, gerekse uygulamada benimsenmiştir. Anayasa ve söz konusu madde hükmünde, kamu yararına tahsis edilen bu gibi yerlerin işletilmesi ve kullanılmasının özel kanunla düzenleneceği, hüküm altına alınmış ancak; taşınmazın mülkiyetinin devriyle ilgili olarak dolgu yapanlara bir hak tanınmamıştır. Aynı düzenleme 3621 Sayılı Kıyı Kanununun 7. maddesinde de “… Doldurma ve kurutma işlemleri yürürlükteki mevzuat hükümlerine göre yapılır. Bu araziler, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır, özel mülkiyet konusu yapılamaz” şeklinde yer almıştır.

Bütün bu açıklamalara karşın, 29.12.1934 Tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren ve halen yürürlükte bulunan 2644 Sayılı Tapu Kanununun 8, 9 madde hükümleri denizden izinli veya izinsiz doldurulan yerlerin bazı usül ve esaslar dairesinde mülkiyetinin doldurana devredileceğine, sicil kaydı oluşturulmak suretiyle özel mülkiyete konu edilebileceğine imkan tanınmış ve bu uygulama 1956 Tarihinde yürürlüğe giren 6785 Sayılı İmar Yasasında bazı değişikler yapılmasını içeren 1605 Sayılı Yasanın yürürlük tarihi olan 20.7.1972 tarihine kadar devam etmiştir. Nevar ki; 1605 Sayılı Kanunun ek 7. maddesinin son fıkrası ile dolgu ile mülk edinme yolu tümden kapatılmış ve kıyıların özel yasalardan kaynaklanan tasarrufa dair istisnai hükümleri dışında özel mülkiyete konu edilemeyeceği kabul edilmiş ancak; bu kanunun yürürlüğe girme tarihi olan 20.7.1972 Tarihine kadar kazanılmış haklar saklı tutulmuştur. Böylelikle, kıyılarla ilgili diğer yasalarda yer alan hükümlerle paralellik sağlanmış, bir bakıma 2644 Sayılı Tapu Kanunundaki dolgu neticesi kıyıların özel mülkiyete konu edileceğine dair istisnai nitelikte 8 ve 9 maddelerin de yer alan hükümler zımnen işlevini yitirmiş ve adeta önemini kaybetmiştir.

O halde, bütün bu ilkeler ve açıklamalar karşısında Belediyece yapılan dolgu işleminin, 1605 Sayılı Yasanın yürürlük tarihi olan 20.07.1972 tarihinden önce mi yoksa sonra mı yapıldığının; 2644 Sayılı Yasanın 8 ve 9 maddelerinde öngörülen usul ve esaslar dairesinde gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğinin; tereddüte yer bırakmayacak şekilde tespiti, çekişmenin giderilmesi ve kazanılmış hak kuralının gözetilmesi açısından zorunludur. Bilindiği üzere “kazanılmış hak” kamu düzeniyle ilgili olup, mahkemece kendiliğinden gözetilmesi gereken bir usul kuralıdır. Oysa, mahkemece değinilen ilkeler çerçevesinde hükme elverişli nitelikte bir araştırma ve inceleme yapıldığı söylenemez.

Diğer taraftan çekişmeli taşınmazın keşfen belirlenen kıyı kenar çizgisi içerisinde (kıyıda) kaldığı saptandığına göre, Medeni Kanunun 999. (eski 912) maddesi hükmü gereğince isteklerden sadece taşınmazın sicil kaydının iptaline (terkinine) karar verilmesi gerekirken ayrıca tesciline karar verilmiş olması isabetsizdir.

Hal böyle olunca; öncelikle dolgu işleminin hangi tarihte gerçekleştirildiğinin keşfen belirlenmesi, yapılan işlemin 2644 Sayılı Yasanın 8. ve 9. maddesi hükümlerinin öngördüğü usul ve esaslara uygunluğunun saptanması, davalı idare yönünden kazanılmış hak olgusunun değerlendirilmesi, ondan sonra hasıl olacak neticeye göre bir hüküm kurulması gerekirken, eksik incelemeyle yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.

SONUÇ: Davalı belediyenin temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 27.3.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E: 2004/7753 K: 2004/8431 T: 08.07.2004

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı; davalı adına kayıtlı 911 parsel sayılı taşınmazın tamamının Akşehir Gölü kıyı kenar çizgisi içinde kaldığını, idarece belirlenen ve kesinleşen kıyı kenar çizgisinin bulunduğunu, kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olup, özel mülkiyete konu olamayacağını ileri sürüp, tapu kaydının iptali ile kıyı olarak kamuya terkine karar verilmesini istemiştir.

Davalı, taşınmaza tapu ile malik olduğunun, tapusunun iptali ile hazine adına tescilinin kanuna aykırı olduğunu belirtip, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, 3402 Sayılı Kadastro Kanununun 12/3 maddesinde sözü edilen 10 yıllık hak düşürücü süresi dolduktan sonra açıldığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı Hazine vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Berna Dizdaroğulları Koç’un raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.

Dava, kıyı kenar çizgisi içinde kalan taşınmazın tapu kaydının iptali ile terkin edilmesi isteğine ilişkindir.

Mahkemece, 3402 Sayılı Yasanın 12/3 maddesinde kamu malı, özel mal ayrımı yapılmadığından söz edilerek 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Medeni Yasamızın 715. maddesi hükmüne göre “Sahipsiz yerler ile yararı kamuya ait mallar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.” Kadastro Yasanınm 16/C maddesinde de, “Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan kayalar, tepeler, dağlar (bunlardan çıkan kaynaklar) gibi, tarıma elverişli olmayan sahipsiz yerler ile deniz, göl, nehir gibi genel sular tescil ve sınırlandırmaya tabi değildir, istisnalar saklıdır” denilmektedir.

Genel sular ve göller ile bunların kenarındaki kumluk, taşlık ve kayalık yerlerden kamunun serbestçe yararlanması; kamunun, başka bir deyişle herkesin hakkıdır. Genel sulardan ve bunların bütünleyici bölümleri olan kumluk, taşlık ve kayalık yerlerden kamunun yararlanması, genel suların sahil şeritlerinin herkese açık bulundurulması ile bu niteliklerin korunması ile mümkün olabilir.

2109 Sayılı Anayasamızın Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler başlıklı 3. bölümünün “kamu yararı” ve “kıyılardan yararlanma” başlığını taşıyan 43. maddesinde “kıyılar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir ” denilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunun 23.11.1988 gün ve 1/825 – 964 sayılı kararında da değinildiği gibi, “Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerler, bu nitelikleri itibariyle yasama organının serbestçe düzenlemesine açık yerlerden değildirler. Yasama organı çıkaracağı yasalarla, söz konusu taşınmazların bu niteliklerini koruyucu yönde düzenlemede bulunmak zorundadır; zira Anayasa hükümleri yasa koyucunun yetkilerini ve düzenleme alan ve sınırlarını belirleyici hükümlerdir. Bu itibarla 3402 Sayılı Yasanın devletle kişiler arasındaki uyuşmazlıklara ve davalara son vermek amacıyla devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerin bu niteliklerini ortadan kaldıracak yönde yoruma elverişli olarak çıkarıldığını benimseme olanağı yoktur.”

Devletin görevi, kıyıların niteliğini korumak ve kamunun bundan yararlanmasını olabildiği ölçüde sağlamaktır.

Yukarıda sözü edilen Genel Kurul Kararındaki hak düşürücü sürenin devletin hüküm ve tasarrufu altındaki, özel mülkiyete konu olmayacak yerlerde uygulanmayacağı ilkesi “3402 Sayılı Yasanın 12. maddesini yorumlarken, aynı Yasanın 16. maddesinin de birlikte değerlendirilmesi gerekir. Yasanın 12. maddesi hak düşürücü süreyi tutanaklarda belirtilen “haklara sınırlandırma ve tespitlere ait tutanaklar kesinleştiği tarihten itibaren” işletmeye başlamıştır. Bu itibarla 3402 Sayılı Yasanın 12. maddesinde öngörülen hak düşürücü süre özel mülkiyete konu olmayan ve özel hukuk hükümlerine tabi bulunmayan üzerinde mülkiyet hakkı kurulamayacak devletin hüküm ve tasarrufu altındaki taşınmazlar hakkında Hazine tarafından açılacak davalara uygulanmaz” şeklinde açıklanmıştır.

Hukuk Genel Kurulunun 24.03.1999 gün ve 1/170 – 167 sayılı kararında da “3402 Sayılı Yasanın 12/3 maddesinde düzenlenen 10 yıllık hak düşürücü sürenin, Hazinece açılan ve devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yer iddiasına dayanan davalarda dava koşulu olarak ele alınıp değerlendirilemeye-ceği, işin esasına girilip dava konusu taşınmazın gerçek niteliğini, daha açık bir anlatımla özel mülkiyete konu olup, olmayacağının tespit edilmesinden sonra bu yönde bir karar verilmesi gerektiği; yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ortaklaşa kabul edilen bir kural haline geldiği” vurgulanmıştır.

Yukarıdan beri açıklanan yerleşmiş Yargıtay Hukuk Genel Kurul Kararları özetlenecek olursa, devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ve bu nedenle tespit dışı bırakılması gereken taşınmazlar hakkında tespit tutanağı düzenlenmiş olsa bile, yok hükmünde sayılan işlemler, önceki 766 Sayılı Yasanın 31/2 ve halen yürürlükte bulunan 3402 Sayılı Yasanın 12/3 maddelerinde yazılı olan 10 yıllık hak düşürücü süreye tabi değildir. Kıyı kenar çizgisi içerisinde kalan kumluk yerlerinde devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerden olduğu tartışmasızdır. Bu husus Yargıtay’ın istikrar kazanmış kararları gereğidir.

Hal böyle olunca, işin esasına girilerek yanların tüm delillerinin toplanması ve hasıl olacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken, yukarıda değinilen ilke ve kurallar gözardı edilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacı Hazinenin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün H.U.M.K.’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 08.07.2004 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E: 2004/1272 K: 2004/3339 T: 27.4.2004

İçtihat Özeti: Kural olarak her olay meydana geldiği tarihte yürürlükte bulunan yasa hükümlerine göre çözümlenmesi gerekir.

İhya olgusunun 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten sonraki döneme rastlaması halinde 5602 sayılı Tapulama Kanununun 52. maddesi hükmü karşısında bu tür taşınmazlar Hazine adına tespit ve tescil edilmeleri gerekir.

Muhittin ve müşterekleri ile Hazine aralarındaki tapu iptali ve tescil davasının reddine dair (Manavgat 1. Asliye Hukuk Hâkimliğinden verilen 25.9.2003 gün 448/521 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yar-gıtayca incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanların sözlü açıklaması dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek, dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacılar vekili, dava konusu parselin Hazine üzerindeki tapu kaydının iptali ile vekil edenleri adına tapuya tesciline karar verilmesini istemiştir.

Davalı Hazine vekili, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava konusu 103 parsele ait kadastro tutanağında, Devletin özel mülkiyetindeki kumluk ve ormanlık yerlerden iken 1948 yılında Mehmet oğlu Osman Ali’nin para ve emek sarfı ile ihya ettiği, ancak zilyetliğinin şagil sıfatı ile geçtiği açıklanarak 4.10.1963 yılında tarla niteliği ile Hazine adına tespit edilmiştir.

Davacılar vekili, 10.10.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 46.maddesinin son fıkrası ile getirilen iki yıllık süre içinde 11.3.1988 tarihinde açtığı görülmekte olan dava ile, dava konusu yerin vekil edenlerinin miras bırakanı tarafından 1950 yılından önce ihya edilerek kültür arazisi haline getirildiğini, mülkiyet hakkının doğduğunu açıklayarak iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur. Yerel bilirkişi, öncesi itibariyle çalılık ve fundalık olan dava konusu yerin 1946 yılında davacıların miras bırakanının Tugay oğullarından satın ve devraldığını, para ve emek sarf etmek suretiyle ihya ettiğini ve bu olgunun 1948 yılında tamamlandığını, tanık Hüseyin ihya hakkında bir açıklamada bulunmaksızın davacıların 1951 yılından sonraki zilyetliğini, diğer tanık Mustafa’da davacıların miras bırakanının 1947 yılından sonra satın ve devraldıktan sonra 3-5 yıl içinde imar-ihya ederek kültür arazisi haline getirdiğini ve tespit tarihine kadar zilyet olduğunu, ziraatçi uzman bilirkişide imar-ihyası tamamlanmış kültür arazisi olduğunu açıklamıştır. Davanın kabulüne ilişkin ilk hüküm davalı Hazine vekilinin temyizi üzerine Dairece ihya olgusunun tamamlandığı tarihten tespit tarihine kadar kazanmayı sağlayan sürenin geçmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi gereğine işaret edilmiş, karar düzeltme isteği reddedilmek suretiyle uyulan bozma ilamı uyarınca son kez davanın reddine karar verilmiştir.

Davacılar vekili, 1950 yılından önceki ihya olgusuna dayanarak iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur. Az öncede açıklandığı üzere yerel bilirkişi ihyanın 1950 yılından önce, tanık Mustafa’da bu olgunun 1950 yılından sonraki bir dönemde tamamlandığını bildirmiştir. Somut olayda, ihya olgusunun 1950 yılından önce tamamlandığı kesin olarak kanıtlanmamıştır. Kural olarak her olay meydana geldiği tarihte yürürlükte bulunan yasa hükümlerine göre çözüme kavuşturulması gerekir. İmar ve ihyaya imkan tanıyan 2644 sayılı Tapu Kanununun 6. maddesi 11.6.1945 tarihinde yürürlüğe giren 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun 64. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış, 16.3.1950 tarihinde yürürlüğe giren 5602 sayılı Tapulama Kanunu’nun 52. maddesi ile aynen “4753 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar yapılmış olan ihyalar mezkûr kanunun geçici maddesinde yazılı müracaata bakılmaksızın ihya edenler veya mirasçıları adlarına tapulanır. 4753 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra ihya edilmiş veya ihyasına başlanmış olan gayrimenkuller Devlet adına kaydolunur” denilmiştir. Somut olayda; davacıların 1950 yılından önceki ihya olgusunun bu madde çerçevesinde çözüme kavuşturulması gerekir. İddia, yerel bilirkişi ve tanık sözlerine göre ihya olgusu 4753 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonraki döneme rastlamaktadır. Bu durumda metni aynen yukarıya alınan 5602 sayılı Tapulama Kanununun 52. maddesinin ikinci cümlesinde yazılı olduğu üzere 4753 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra ihyası yapılmış veya ihyasına başlanmış bulunan yerlerin hazine adına tespit ve tescili hükme bağlanmıştır. Açıklanan bu hüküm karşısında davacıların 1945 yılından sonraki ihyaya dayanarak süre koşulu aranmaksızın iptal ve tescil isteğinde bulunmaları mümkün olmaz. Bunlardan ayrı, 10.10.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3402 sayılı Kadastro Kanununun 17. maddesi ile ihya yoluyla taşınmaz edinme imkanı yeniden getirilmiş ise de, bu hükme göre diğer koşullar yanında ihyanın tamamlandığı tarihten tespit veya dava tarihine kadar aynı Kanunun 14. maddesindeki koşullar altında tasarruf edilmiş olması gerekir.

Somut olayda; davacıların ihya olgusunun tamamlandığı tarihten kadastro tespitinin yapıldığı 4.10.1963 tarihine kadar kanunda belirtilen kazanmayı sağlayan süre ve zilyetlikleri geçmemiştir. Her ne kadar önceki bozma kararında ihyanın yapıldığı 1948 tarihinden itibaren kazanmayı sağlayan sürenin geçmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi gereğine işaret edilmiş ise de, yukarıda yapılan açıklamalar karşısında bozmada işaret edilen davanın reddi sonucu doğru olmaktadır. Görülmekte olan davada taşınmazın 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 1. maddesi hükmü uyarınca orman sayılan ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu, konuya ilişkin 28.11.1997 gün ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına göre kıyı kenar çizgisi içinde kalan Devletin hüküm ve tasarrufu altında kalan yerlerden olduğu belirlenmemiş ise de, yukarıda ayrıntılı olarak temas edilen kanun hükümleri karşısında bu incelemenin yapılmamış olması sonuca etkili görülmemiş, davanın reddine ilişkin hüküm doğru bulunmuştur.

Davacılar vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun bulunan hükmün (ONANMASINA), Yargıtay duruşmasının yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri uyarınca 375.000.000.-TL. avukatlık ücretinin davacılardan alınarak Yargıtay duruşmasında Avukat marifetiyle temsil olunan davalı Hazineye verilmesine, 7.900.000.-lira peşin harcın onama harcına mahsubu ile kalan 2.200.000.-Iİ-ranın temyiz edenden alınmasına, 27.4.2004 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E: 2003/14479 K: 2004/3582 T: 16.3.2004

İçtihat Özeti: Davacı hazine, davalı belediyenin izin almaksızın denizden doldurduğu yerteri 3. kişilere kiraladığını ve haksız gelir sağladığını ileri sürerek ödetilmesi amacıyla bu davayı açtığından, ileri sürüşe ve iddiaya göre dava, BK.nun 61. ve devamı maddelerinden kaynaklanan sebepsiz zenginleşmeden doğmakta olup, taraflar arasındaki bu uyuşmazlık, Adliye Mahkemelerinin görevine girer. Dolayısıyla 3533 sayılı Kanun hükümleri gözetilerek inceleme yapılması gerekir.

(818 s. BK.m.61 vd.)

Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı mahkemenin görevsizliğine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı, ilçe sınırları içinde kalan kıyı alanının doğu ve batı yönünde davalı belediyece doldurularak dolgu alanı üzerine büfe, çay bahçesi, gazino gibi tesisler yapıldığını ve ticari amaçla 3. şahıslara kiraya verildiğini, oysa bu tür kıyıdan doldurulan alanların devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunup, belediyeye devrinin mümkün olmadığını, belediyenin gerekli yasal prosedüre uymadığını ileri sürerek 1995-1999 yılları arası bu alanlardan elde edilen 12.318.000.000.TL.nın sebepsiz zenginleşme gereğince yasal faiziyle tahsilini istemiştir.

Davalı, onaylı imar planına göre dava konusu alanları doldurduğunu, kamu hizmeti yapıldığını, idare mahkemesinin görevli olduğunu savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece hakem sıfatıyla bakılan dava sonunda doldurma yolu ile kazanılacak arazilerin, uygulanacak prosedüre uygunluk denetiminin yapılması ve durumunda doldurma ile oluşturulmuş arazi üzerindeki yapılara ilişkin ecrimisil davalarının inceleme yerinin idari yargı olduğundan bahisle görevsizliğine karar verilmiş hüküm, davacı hazine tarafından temyiz edilmiştir.

Kural olarak 3533 sayılı Kanuna tabi olan konularda, en kıdemli hakimin, hakem sıfatıyla verdiği kararlar itirazı kabil kararlardır. Ne var ki, hakemin görevine giren bir konuda görevsizlik kararı vermesi veya hakemine görevi dışında kalan konuda işin esası hakkında karar vermesi, temyizi kabil karar olduğunun kabulünü gerektirir.

Davacı hazine, davalı belediyenin izin almaksızın denizden doldurduğu yerleri 3. kişilere kiraladığını ve haksız gelir sağladığını ileri sürerek ödetilmesi amacıyla bu davayı açmıştır. Dava ileri sürüşe ve iddiaya göre BK. nun 61. ve devamı maddelerinden kaynaklanan sebepsiz zenginleşmeden doğmaktadır. Taraflar arasındaki uyuşmazlığın Adliye Mahkemelerinin görevine girdiği ve dolayısıyla 3533 sayılı Kanun hükümleri gözetilerek inceleme yapması gerektiği halde, yazılı düşüncelerle idari yargının görevli olduğundan bahisle görevsizlik kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davacı yararına (BOZULMASINA), 16.3.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E: 2003/14-97 K: 2003/110 T: 12.03.2003

Taraftar arasındaki ” tapu iptali ” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Datça Sulh Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 7.6.2001 gün ve 2000/164 E. 2001/119 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 14.Hukuk Dairesinin 7.2.2002 gün ve 2002/326-736 sayılı ilamı ile; (…Davacı Hazine, davacı adına kayıtlı taşınmazın 14 metrekarelik kısmının, idarece tespit edilen kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığını ileri sürerek bu kısma ilişkin tapu kaydının iptalini talep etmiştir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, dava konusu taşınmazın kıyı kenar çizgisinin dışında kaldığı kabul edilerek davanın reddine karar verilmiştir.

Hükmü davacı, mahkemece kıyı kenar çizgisinin usulünce saptanmadığı gerekçesiyle temyiz etmiştir.

Dava, açıldığı tarihte yürürlükte bulunan Türk Kanunu Medenisi’nin 641.maddesi ile 3621 sayılı Kıyı Kanunu’na dayalı tapu iptali isteğine ilişkindir. Davada ileri sürülen iddia ve savunmaların içeriğine göre taraflar arasındaki uyuşmazlık “kıyı kenar çizgisinin” saptanmasından kaynaklanmaktadır.

3621 sayılı Yasa’nın 5 ve 9 uncu maddesinde kıyı kenar çizgisinin nasıl belirleneceği düzenlenmiştir. Anılan Yasa’nın 9 uncu maddesi ‘Kıyı kenar çizgisi, valiliklerce, kamu görevlilerinden oluşacak en az 5 kişilik bir komisyonca tespit edilir.

Bu komisyon; jeoloji mühendisi, jeolog veya jeomorfolog, harita ve kadastro mühendisi, ziraat mühendisi, mimar ve şehir plancısı, inşaat mühendisinden oluşur.

Komisyonca tespit edilip valiliğin uygun görüşü ile birlikte gönderilen kıyı kenar çizgisi. Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca onaylandıktan sonra yürürlüğe girer…’şeklindedir. Kıyı kenar çizgisi, kıyının kara yönünden sona erdiğini noktayı gösterirken, bazı durumlarda da özel mülkiyete konu ya da kamu malı niteliğindeki taşınmazların deniz yönünden sınırını oluşturmaktadır. Yukarıda açıklanan yöntemlerle belirlenen ve oldukça önemli bir işlevi olan kıyı kenar çizgileri ancak; ilgililerine usulünce tebliği ve bu tebliğden sonra, yasal süresi içinde idari yargıya başvurulmaması ya da başvurulduğu halde işlemin yasaya uygunluğunun saptanması halinde kesinleşir. Komisyonca saptanan ve kesinleşen bu kıyı kenar çizgisi 28.11.1997 tarihli ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği gibi artık herkesi bağlayıcı nitelik kazanır ve mülkiyet uyuşmazlıklarında da esas alınır.

Kıyı kenar çizgisinin usulünce belirlenip, herkes için bağlayıcılık kazanmasından sonra, bir taşınmazın kıyı kenar çizgisinin içinde ya da dışında kaldığı kesinleşen haritaların uygulanması ile saptanır.

İdarece çizilen kıyı kenar çizgisinin açıklandığı şekilde bağlayıcılık kazanmaması halinde ise, mahkemece, bu durum bekletici sorun kabul edilerek, öncelikle idareden,onaydan geçen kıyı kenar çizgisi haritasının ilgililere tebliğinin sağlanması istenmeli, yasal prosedürün tamamlanmasından sonra, idarenin belirlediği kıyı kenar çizgisinin kesinleşmesi halinde ise bu haritalar uygulanmalıdır. Aksi halde İdarenin belirlediği kıyı kenar çizgisinin yok hükmünde sayılarak adli yargıda yeniden kıyı kenar çizgisi belirlenmesinden sonra, idarenin yasal prosedürü tamamlayarak kıyı kenar çizgisini kesinleştirmesi durumunda iki ayrı kıyı kenar çizgisi oluşması olasılığı mevcuttur. Bu durum da yeni uyuşmazlıkların doğmasına neden olabilecektir. Uygulamada yeknesaklığı sağlamak için yukarıda acılanan yöntem izlenmelidir.

Kıyı kenar çizgisinin, idarece belirlenmediği ya da idarenin düzenlediği haritaların idari yargıca iptal edildiği hallerde ise yukarıda açıklanan İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, çekişmenin adli yargıda belirlenecek kıyı kenar çizgisine göre çözülmesi gerekmektedir. Bu belirlemede, 3621 sayılı Yasa ile 13.3.1972 tarih ve 7/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararındaki kural ve yöntemler doğrultusunda yapılmalıdır. Adli Yargıda kıyı kenar çizgisi, taşınmazın basında yapılacak kesifte, 3621 sayılı Yasa’nın 9/2 maddesi hükmü doğrultusunda oluşturulacak bilirkişi kurulu aracılığı ile bilimsel kriterler de esas alınarak belirlenmeli ve belirlenen bu çizgi “tapu fen memuru” sıfatını taşıyan uzman bilirkişinin krokisinde, infazda kuşkuya yer bırakmayacak biçimde gösterilmelidir.

Somut olayda;, dosya içerisinde bulunan Muğla Bayındırlık ve İskan İl Müdürlüğünün 26.1.2001 tarih ve 690 sayılı yazısından dava konusu taşınmazın bulunduğu alana ait kıyı kenar çizgisinin daha önce idarece belirlendiği, ancak davalıya tebliğ edilmediği, mahallinde yapılan keşifte idare tarafından düzenlenen haritanın uygulanmadığı anlaşılmış ve kıyı kenar çizgisinin yeniden tespiti yoluna gidilerek, dava konusu taşınmazın tümünün kıyı kenar çizgisinin dışında kaldığı sonucuna varılarak, davanın reddine karar verilmiştir. Eldeki davada, yapılan bu inceleme ve araştırma yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde hüküm kurmaya yeterli ve elverişli görülmemiştir. Söyle ki; davacının dayandığı dava konusu yerde kıyı 26.2.2001 ve 690 sayılı yazı ekinde gösterilen kıyı kenar çizgisi haritası ilgililere tebliğ edilerek kesinleştirilmemiştir. Öncelikle; bu İdari Kararın taraflara tebliğine olanak sağlanmalı ve bu tebliğ üzerine agklanan aşamaların geçmesi beklenilmelidir. Sonuçta idarenin belirlediği kıyı kenar çizgisinin usulünce kesinleşmesi halinde, uyuşmazlık buna göre çözümlenmeli, aksi takdirde yukarıda belirtilen ve 3621 Sayılı Yasanın 9/2 maddesinde gösterilen ilkeler doğrultusunda oluşturulacak üç kişilik bilirkişi kurulunda “jeoloji mühendisi, jeolog ve jeornorfolog” bulundurulmak suretiyle, bilimsel kriterler de esas alınarak kıyı kenar çizgisi belirlenmeli ve belirlenen bu çizgi “tapu fen memuru” sıfatını taşıyan uzman bilirkişinin krokisinde, infazda kuşkuya yer bırakmayacak biçimde gösterilmeli ve bu kıyı kenar çizgisine göre sonuca gidilmelidir.Mahkemece bu hususlar üzerinde durulmadan, eksik araştırma ve inceleme yapılmadan karar verilmesi doğru görülmediğinden hüküm bozulmalıdır….) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmistir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü;

Dava; 3621 sayılı Kıyı Yasasına dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Davacı Hazine, davalıya ait parselin 24 m2. lik kısmının Bayındırlık ve İskan Müdürlüğünce tespit edilen kıyı kenar çizgisine göre kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığı iddiasıyla, bu kısmın tapusunun iptalini istemiştir.

Davalı temyiz aşamasının kadar duruşmaya katılmamış, cevap dilekçesi de vermemiştir.

Mahkemenin, idarece saptanıp taraflara tebliğ edilerek kesinleşmiş bir kıyı kenar çizgisi olmadığı ve bu nedenle belirlenen kıyı kenar çizgisinin kişileri bağlamayacağı, bilirkişiler aracılığıyla mahkemece yapılan araştırmada dava konusu taşınmazın kıyı kenar çizgisinin dışında kaldığı gerekçesiyle davanın reddine ilişkin olarak kurduğu hüküm Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Uyuşmazlık; idarece 3621 sayılı Kıyı Yasasına göre saptanan kıyı kenar çizgisinin ilgililere tebliğ edilmemesi durumunda, yapılacak işlemin ne olacağı noktasında toplanmaktadır.

Kadastro Kanunu’nun 16.maddesinin C fıkrasında açıkça belirtilmemekle beraber, deniz, göl, akarsu kıyılan ve sahil şeritleri Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerdir ve kadastro dışı bırakılır.

1982 tarihli T.C.Anayasa’sının 43 ve 3621 sayılı Kıyı Yasası’nın 5.maddesine göre kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyıları ile deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmakta, öncelikle kamu yararı gözetilir.

Deniz kıyıları, idari bir tahsis karan gereğince değil, mahiyetleri gereği halkın yararlanacağı yerlerden olduğundan, idarenin yani Devlet, belediye, köy gibi kamu tüzel kişilerinin idari bir kararla, deniz kıyılarından halkın yararlanacağı yer niteliğini kaldırmaya yetkisi yoktur.

Kıyı çizgisi, deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda taşkın durumları dışında, suyun kara parçasına değdiği noktalann birleşmesinden oluşan, meteorolojik olaylara göre değişen doğal çizgidir.

13.3.1972 tarihli, 7/4 sayılı Yargıtay İçtihatı Birleştirme Kararında da belirtildiği gibi kıyı, denizin temadisi, ondan faydalanma hususunda zaruri bir unsur, bir kelime ile denizin mütemmim cüzüdür, Kumluk ve kayalık sahaların derinliği; dalgalann en fazla erişebildiği nokta, med ve cezirde denizin en son varabildiği yerlerdir.

Kıyı Kenar Çizgisi; Deniz, tabii ve suni göl ve akarsuların, alçak-basık kıyı özelliği gösteren kesimlerinde, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde, su hareketlerinin oluşturduğu, kumsal ve kıyı kumullarından oluşan, kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırı; dar-yüksek kıyı özelliği gösteren kesimlerinde ise, şev yada falezin üst sinindir.

Bu sınır, doldurma suretiyle arazi elde edilmesi halinde de değiştirilemez.

Kıyı, kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasındaki alandır.

a)Dar Yüksek kıyı: Plaj yada abrazyon platformu olmayan veya çok dar olan,şev, falezle son bulan kıyılardır.

b)Alçak Basık kıyı; Kıyı çizgisinden sonra da devam eden, kıyı hareketlerinin oluşturduğu plajı hareketli ve sabit kumulları da içeren kıyı kordonu, lagün alanlan, sazlık, batakJık ile kumluk, çakıllık, taşlık ye kayalık alanları içeren kıyılardır (Y.İ.B.K.13.3.1972T.7/4).

Kıyı Yasalarımızın temelini teşkil eden mülga 6785/1605 sayılı İmar Yasasının ek 7 ve ek S.maddelerine ilişkin yönetmelikler, kıyılardan eşitlik ve serbestlikle toplumun yararlanması, kıyıların doğal yapısının değiştirilmemesi ve kirietilmemesi yönünde hükümler getirmiş ise de bu yönetmelik yerini 27.11.1984 tarihinde, .3086 sayılı “Kıyı Yasası”na bırakmıştır.

Ancak, 3086 sayılı Kıyı Yasası ile getirilen “Kıyı Kenar Çizgisi” ve “Kıyı”ya ilişkin teknik tanımlar ve bazı maddeleri Anayasa’ya aykırı bulunması nedeniyle iptal edilmiş, böylece Kıyı Yasası’nın yeniden hazırlanması gereği ortaya çıkmıştır.

Anayasal bir hak olarak ortaya çıkan kıyılardan yararlanma imkan ve koşullarının gösterilmesi amacıyla bir yasa çıkarılması zorunlu hale gelince 3621 sayılı yasa bu amaçla çıkarılmıştır. Yasanın bu işlevi “Amacı” başlıklı 1. ve “kapsam” başlıklı ikinci maddelerinde açıkça ortaya konmuştur. Sözü edilen 1. madde aynen “Bu kanun, deniz, tabii ve suni göl ve akarsu kıyıları ile bu yerlerin etkisinde olan ve devamı niteliğinde bulunan sahil şeritlerinin doğal ve kültürel özelliklerini gözeterek koruma ve toplum yararlanmasına açık, kamu yararına kullanma esaslarını tespit etmek amaayla düzenlenmiştir.” dedikten sonra, ikinci maddede belirtilen amaca paralel biçimde yasanın kapsamını göstermiş ve aynen “Bu kanun deniz, tabii ve suni göller ve akarsu kıyıları ile deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerine ait düzenlemeleri ve bu yerlerden kamu yaranna yararlanma imkan ve şartlarına ait esasları kapsar” kuralına yer vermiştir.

Denilebilir ki; Yasa, bütünüyle değerlendirildiğinde; kıyılann kamuya açık tutulması ve bu yerlerden toplumun genellik, eşitlik ve serbestlik ilkelerine uygun faydalanmasını sağlama yönünden; idareye görevler yüklemiş ve bu alanda yapılacak işler gösterilmiş ve kıyıya ilişkin teknik ve hukuki esaslar, Anayasal doğrultuda ortaya konmuştur.

Kıyının kamuya acık tutulabilmesi ve yasanın bu alanda idareye verdiği görevlerin yerine getirilebilmesi ve kıyıda planlama ve uygulamanın yürütülebilmesi için öncelikle, kıyıya ilişkin bir tespitin yapılması zorunludur. Bu nedenle idarenin kendi açısından kıyı kenar çizgisini belirlemesi gerekir. İşte Yasa koyucu 3621 sayılı Kanun’un” 9.maddesiyle, salt bu amaçla sınırlı olmak üzere Valiliğe kıyı kenar çizgisini kamu görevlilerinden oluşan beş kişilik bir komisyon aracılığıyla belirleme yönünden bir görev vermiştir. Nitskim Yasa’nın 5/4 maddesi bu durumu aynen “kıyıda ve sahil şeridinde planlama ve uygulama yapılabilmesi için kıyı kenar çizgisinin tespiti zorunludur” biçiminde onaya koymuştur (28.11.1997 gün ve 1996/5-1997/3 sayılı Y.İ.B.K.).

Burada üzerinde durulması gereken nokta, 3621 sayılı Yasanın 9.maddesinin getirdiği düzenlemenin kapsamının ne olduğudur. Bu yasa kuralında, 28.11.1997 gün ve 1996/5-1997/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu Kararında da belirtildiği üzere; kıyı kenar çizgisine yönelik bu belirlemenin, yeni bir kıyı kadastrosu biçimde bir düzenleme getirilmediği, belirleme komisyonunun oluşumunda, mülkiyet ve zilyetlik konuianndc çıkacak uyuşmazlıklarda bilgisine başvurulacak bir hukukçu yada uzman bir kişiye, arazinin mevkii, konum ve sınırlarını bilebilecek yerel bilirkişilere ve yerel yönetim temsilcilerine yer verilmediği, kıyıya sınır bulunan arazi sahiplerine, komisyon çalışmalannda dikkate alınacak kayıt, belge,tapu ve diğer kanıtlann ibraz edilme imkanının tanınmamış olduğu, kıyının yer aldığı, köy ve beldelerde beljrleme işleminin yapılacağına dair ilan ve duyurulara gerek görülmediği, kişilerin mülkiyet ve ayni haklanna ilişkin gerek komisyon nezdinde ve gerekse komisyon karan sonrasında ne gibi işlem yapacaklan ve haklarını nasıl koruyacakları konusunda bir düzenlemenin öngörülmediği, komisyon kararlarının tebliğ ve ilanı yolunda bir kuralın kabul edilmediği, kıyıların diğer sahipsiz, kamu malları ve özellikle ormanlar yönünden, belirlemenin hangi temsilcilerle ve hangi esaslara göre yapılacağı yolunda bir hükme yer verilmediği, bu yasanın uygulamalarından doğan uyuşmazlıkları idari yargı yerlerinde görüleceği ve yerel adliye mahkemelerin görevlerinin sona ereceği yolunda herhangi bir düzenlemenin olmadığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda idare tarafından saptanan kıyı kenar çizgisi imar planlaması ve uygulamasına yönelik ve onunla sınırlı bir çizgidir. Bu çizginin mülkiyet hakkının tespitine ilişkin olduğuna dair yasada açık yada kapalı bir hüküm de bulunmamaktadır. O halde, idari bir işlemle mülkiyet hakkı sınırlandırılamaz.

Mülkiyet hukukundan kaynaklanan tüm uyuşmazlıkları çözümlemek adli yargıya aittir. 3621 sayılı Yasa kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi ve uygulanması nedeniyle ortaya çıkaracak uyuşmazlıklar yönünden adli yargının bu görevini kısıtlamamış, daraltmamış ve ortadan kaldırmamıştır.

Burada önemle üzerinde durulması gereken diğer bir husus ise; taraflara tebliğ olunmayan, ilan edilmeyen ve ilgililere dava açma olanağı vermeyen bir idari tasarrufun Anayasa’nın 35.maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığıdır. Öyleyse, kjyı kenar çizgisinin belirlenmesine yönelik idari işlemler adli yargı yönünden kural olarak takdiri delil niteliğinde olup, bağlayıcılığı bulunmamaktadır.

Buna karşın, kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine ilişkin idari işlem, ilgili tarafa usulen yazılı olarak, Anayasa’nın 125/3 ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasası’nm 7.maddeleri uyarınca tebliğ edilmiş ve yasal süresi içinde idari işleme karşı dava açılmamış ve idari yargı yolu kapanmış ise idari işlem o kişi yada kurum yönünden bağlayıcı nitelik kazanır. Yazılı bildirime rağmen idari yargıya başvurmayan ve yargı hakkını kullanmayan gerçek veya tüzel kişi kararı kabul etmiş sayılır. Bu kararın artık idari yargıda tartışılması da olanaklı olmadığından, kesinleşen bu karara göre kjyı kenar çizgisinin belirlenmesi gerekir.

Diğer yandan, idare tarafından belirlenen kıyı kenar çizgisine karşı dava açılmış ve bu çizgi idari yargının kesinleşen kararı ile saptanmış ise yargı bütünlüğü ve kesinleşen yargı kararının yeniden tartışma konusu yapılamayacağı, yargıya güven ve hukuki emniyetin sağlanması amacıyla kıyı kenar çizgisinin belirlenmesinde, idari yargıca belirlenen çizginin adli yargıca esas alınması zorunlu olduğu belirgindir. Aksi halde 3621 sayılı Yasa ile 13.3.1972 tarih ve 7/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararındaki kural ve yöntemler doğrultusunda kıyı kenar çizgisinin adli yargıca belirlenmesi gerekir.

Hemen belirtelim ki, idarece çizilen kıyı kenar çizgisinin ilgiliye tebliğ edilmemesi nedeniyle açıklanan biçimde bağlayıcılık kazanmaması durumunda, yukarıda açıklanan biçimde, gerek 3621 sayılı yasanın 9.maddesi, gerekse 16.4.1972 gün ve 1970/7 E, 1972/4 K sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile yine 28.11.1997 gün ve 1996/5 E ve 1997/3 K sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı göz önünde tutularak yöntemince belirlenecek bilirkişi kurulu aracılığıyla, idarece belirlenen kıyı kenar çizgisi de takdiri delil olarak göz önünde tutularak,dava konusu taşınmazla ilgili kıyı kenar çizgisinin mahkemece belirlenmesi gereklidir. O halde, mahkemece bu durum bekletici sorun yapılarak, onaydan geçen ve kıyı kenar çizgisinin idarece ilgililere tebliğinin sağlanması, prosedürün tamamlanmasının beklenmesi, idari yargıda dava açılırsa sonucunun beklenmesi yönündeki düşüncenin gerek 3621 sayılı Yasaya gerekse az önce anılan 28.11.1997 gün ve 1996/5 E ve 1997/3 K sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararına uygun olmayacağı sonucuna varılmıştır.

Bu açıklamaların ışığında somut olaya baktığımızda, dava konusu taşınmazın bulunduğu yerde Muğla Valilği Bayındırlık ve İskan Müdürlüğünce 3621 sayılı kıyı Yasasının 9.maddesine göre oluşturulmuş bir kurul aracılığıyla kıyı kenar çizgisinin saptandığı ve bu saptamanın 1.6.1995 tarihinde Bayındırlık ve İskan Bakanlıği’nca onandığı anlaşılmakla birlikte, bu belirleme işleminin davalıya .yöntemince tebliğ edilmediği ve davalının yasal olanakları kullanmaktan mahrum edildiği anlaşılmıştır.Kararlılık kazanmış yargısal uygulamaya göre, idarece yapılan belirlemenin doğrudan bağlayıcı olmayacağı sonucuna varılmış ve uyöfmaziığın az yukanda açıklanan biçimde anılan Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararları ve 3621 sayılı Yasa hükümleri göz önünde tutularak bu çerçevede yapılacak araştırma ve uzman bilirkişilerden alınacak raporların değerlendirilmesi suretiyle çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Hukuk Genel Kurulun kararlılık kazanmış uygulaması da bu yöndedir.(Yargıtay Hukuk Genel kurulunun 19.4.2002 gün ve 2002/1-157-300 sy.ilamı)

Mahkemece, uzman bilirkişiler aracılığıyla kesif yapılmış, bilirkişiler mahallinde kıyı kenar çizgisini belirlemişlerdir. Bu itibarla uyuşmazlığın mahkemece yöntemince oluşturulacak bilirkişi kurulu aracılığıyla çözümlenmesi gerektiğine ilişkin direnme karan yerindedir. Ne var ki, Özel dairece isin esası ve özellikle bilirkişi raporlarının değerlendirilmesi yönünden bir inceleme yapılmadığından dosya Özel Dairesine gönderilmelidir.

SONUÇ: Yukanda açıklanan nedenlerden dolayı yerel mahkemenin direnme kararı yerinde ise de, işin esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 14.HUKUK DAİRESİNE gönderilmesine, 26.2.2003 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

KARSI OY YAZISI

Kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine ilişkin 28.11.1997 tarih ve 1996/5 Esas, 1997/3 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurul Kararının “VIII. Değerlendirme ve Sonuç” bölümünde:

“Mülkiyet hukukundan kaynaklanan tüm uyuşmazlıkları çözümlemek görevi adli yargıya aittir. 3621 sayılı Yasa kıyı kenar çizgisi yönünden adli yargı yerinin bu görevini kısıtlamamış, daraltmamış ve ortadan kaldırmamıştır. Genişletici yorum yoluyla idari yargıda dava konusu olabilecek olan ve tartışılabilir niteliği bulunan idari işlemin adli yargıyı bağlayacağını kabul, kanun koyucunun amacına uygun değildir. Zira, taraflara tebliğ olunmayan, ilan edilmeyen ve ilgililere dava açma olanağı vermeyen bir idari tasarrufla, Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının ortadan kaldırılması kabul edilemez. Kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine ilişkin idari işlemler adli yargı yönünden kural olarak takdiri delil niteliğinde olup, bağlayıcı özelliği bulunmamaktadır. Ancak, kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine ilişkin idari işlem ilgili tarafı usulen yazılı olarak Anayasa’nın 125/3 ve 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 7. maddeleri uyarınca tebliğ edilmiş ve yasal süresi içinde idari işleme karşı dava açılmamış ve idari yargı yolu kapanmış ise idari işlem o kişi veya kurum yönünden bağlayıcı nitelik kazanır. Yazılı bildirime rağmen idari yargıya başvurmayan ve yargı hakkını kullanmayan gerçek veya tüzel kişi o kararı kabul etmiştir. Bu kararın artık idari yargıda tartışılması da mümkün olmadığından, kesinleşen karara göre kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi gerekir. Ayrıca, idare tarafından belirlenen kıyı kenar çizgisine karsı dava açılmış ve bu çizgi idari yargının kesinleşen kararı ile saptanmış ise yargı bütünlüğü kesinleşen yargı kararlannın tartışma konusu yapılamaması, yargıya güven ile Hukuki Emniyetin sağlanması amacıyla kıyı kenar çizgisinin belirlenmesinde idari yargıca belirlenen çizginin adli yargıca esas alınması zorunlu bulunmaktadır. Aksi halde, 3621 sayılı Kanun ile 13.3.1972 tarih ve 7/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararındaki kural ve yöntemler doğrultusunda kıyı kenar çizgisinin adli yargı tarafından belirlenmesi gerekir.”

Denilmiş;

“Sonuç” bölümünde de: “Kural olarak, mülkiyet hukuku yönünden kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi görevinin adli yargıya ait olduğuna: ancak, 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 9. maddesi uyarınca idare tarafından kıyı kenar çizgisi belirlenmiş ve yazılı bildirime rağmen yasal süresinde idari yargıya başvurulmaması nedeniyle yargı yolunun kapanmış olması veya idari yargı tarafından verilip kesinleşmiş karar bulunması durumlarında, bunlara uygun şekilde kıyı kenar çizgisinin adli yargı tarafından saptanması gerektiğine karar verildi” Şeklinde neticelendirilmiştir.

Görüldüğü üzere, İçtihadı Birleştirme Kararında Kıyı Kanunu’nda olmadığı halde bu açıklamalar ışığında, idarenin saptadığı kıyı kenar çizgisinin kesinleşmesini öngörmüş ve bu kesinleşmenin nasıl olacağını da açıkça göstermiştir.

Bu nedenlerledir ki, .anılan İçtihadı Birleştirme Kararına göre idarenin saptadığı kıyı kenar çizgisinin kesinleşip kesinleşmediğini aramak zorunluluk halini almıştır.

Bir başka anlatımla; bu çizgi nasıl kesinleşir sorusunu sormak ve bu sorunun cevabın: aramak gereklidir. Sorunun cevabını İçtihadı Birleştirme Karan gerekçesinin yukarıya aynen aldığımız “Değeriendi.Tne ve Sonuç” bölümü vermiştir.

Çünkü bunun tersinin kabulü halinde iki kıyı kenar çizgisinin ortaya çıkma olanağı vardır.

Bu açıklamalara göre sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyor ve Özel Dairenin bozma kararında öngörülen kurahn uygulanması gerektiğini öngörüyoruz.

  1. Hukuk Dairesi Başkanı 9. Hukuk Dairesi Üyesi 14. Hukuk Dairesi Üyesi

Mehmet Handan SURLU O. Güven ÇANKAYA Ümran SAYIŞ

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E: 2005/4430 K: 2005/5039 T: 25.4.2005

Taraflar arasında görülen davada; Davacı, davalı belediye adına kayıtlı 5 parsel sayılı taşınmazın bir kısmının kıyı-kenar çizgisi kapsamında kaldığını, özel mülke konu olamayacağını ileri sürerek, çekişme konusu 157 ada 5 parsel sayılı taşınmazın imar uygulamasına tabi tutulan bölümleri ile imar uygulamasına girmeyen kısımların tapusunun iptali ile tescil harici bırakılmasını istemiştir.

Davalı, dava konusu taşınmazın bir bölümünün imar uygulamasına tabi tutulduğunu, idari yargı yerinin görevli olduğunu belirtip, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; davanın kısmen kabulü ile çekişmeli taşınmazın imar uygulamasına tabi tutulmayan bölüm yönünden kıyı-kenar çizgisi kapsamında kalan kısmın tapusunun iptali ile tescil harici bırakılmakla, imar uygulamasına tabi tutulan bölüm yönünden İdare Mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı.  Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, 3621 Sayılı Yasadan kaynaklanan tapu iptali ve terkin isteklerine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile çekişmeli taşınmazın imar uygulamasına tabi tutulmayan bölüm yönünden tapunun iptali ile tescil harici bırakılmasına, imar uygulaması kapsamında kalan kısmın ise idari karar idari yargı yerinde ortadan kaldırılmadıkça genel yargıda tapu sicilinin düzeltilemeyeceği gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar verilmiştir.

Gerek kıyılara ilişkin Anayasal düzenlemeler, gerekse 3621 Sayılı Kıyı Kanunu hükümleri dikkate alındığında kıyıların kamu malı niteliği taşıyan ve devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden bulunduğu, anılan yerlerin özel mülkiyete konu olamayacağı açıktır. Belirtilen nitelikteki yerlerde tapu kayıtlarının oluşması olanaksızdır. Her nasılsa kıyılarda oluşturulan mülkiyet belgelerine değer verilmesine de olanak yoktur.

Sicilin dayanağının idari kararla oluşması da bu sonucu değiştirmez. Bu yoldaki idari kararlarda iptali gereken değil yok hükmündeki tasarruflardandır. Anılan tasarruflarda eldeki davanın dinlenmesinde bu bakımdan engel teşkil etmez. Öte yandan anılan çekişmeler yönünden davanın görülme yeri de adli yargı yeridir.

Hal böyle olunca; imar uygulaması kapsamında kalan bölüm yönünden de işin esasına girilerek gerekli inceleme yapılıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere görev yönünden reddedilmiş olması doğru değildir.

SONUÇ: Davacı hazinenin temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA 25.4.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Kıyılarla İlgili Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları
Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2699 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.