Mülkiyet Hakkının Korunması Açısından Devletin Pozitif Yükümlülükleri Nedir?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi mülkiyet hakkının korunması açısından negatif yükümlülükler ve pozitif yükümlülükler olmak üzere daha basit ikili bir ayrımı benimsemiştir (Grgiç vd, 2007: 10). İstisnai bir durum olarak Mahkeme Pla ve Puncernau/Andora kararında pozitif ya da negatif yükümlülüklerin kapsamına girmeyen üçüncü bir yükümlülük tarzının olabileceğini vurgulamıştır. Ancak bu karar istikrar kazanmadığı için burada açıklanmayacaktır.

AİHM’nin, negatif yükümlülüklerin yanı sıra pozitif yükümlülüklerin de var olabileceğini kabul etmesi de uzunca bir süre almıştır. Sözleşme sistemi kurulduktan sonra pozitif yükümlülük kavramının Mahkeme tarafından ifade edilmesi için 1968 tarihli Belçika Dil Davası olarak bilinen davayı beklemek gerekmiştir. O tarihten itibaren kavramın içi, AİHM tarafından doldurulmaktadır. Bu konu hakkında genel bilgi için şu yazıya bakabilirsiniz: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarına Göre Mülkiyet Hakkının Korunması Açısından Devletin Yükümlülükleri

Pozitif Yükümlülük Nedir?

Devletlerin mülkiyet hakkının korunması ile ilgili pozitif yükümlülükleri bulunabileceğini ifade etmesine rağmen AİHM, pozitif yükümlülük kavramının tanımını yapmamıştır (Akandji-Kombe, 2008: 7).

Bu tutumun temel nedeni negatif yükümlülüklerin bizzat Sözleşme’den kaynaklamasına karşılık, Sözleşme’de korunan haklarının pek çoğu açısından pozitif yükümlülüklerin Mahkeme içtihatlarıyla şekillenmesi olsa gerektir. Gerçekten de Mahkeme Sözleşme’nin 1. maddesinin devletlere yüklediği “kendi yetki alanları içinde bulunan herkese tanımlanan bu hak ve özgürlükleri güvence altına almak” görevini, Sözleşme’nin diğer maddeleriyle birlikte okuyarak pozitif yükümlülük kuramını geliştirmiştir.

AİHM tarafından ilk kez 1968 tarihli Belçika Dil Davasından kullanılan pozitif yükümlülük kavramı, devletin mülkiyet hakkını korumak için bir edimde bulunmasını gerekmektedir. Bundan dolayı devletlerin mülkiyet hakkının korunması ile ilgili olarak aktif tedbirler alma yükümlülüğüne pozitif yükümlülük denmektedir. Yargıç Martens, Gul/İsviçre kararında yazdığı karşı oyda pozitif yükümlülüğü “taraf devletlerin harekete geçmesi gereken durumlar” olarak tanımlamıştır (Çoban, 2008: 206).

AİHM tarafından Sözleşme’nin dinamik ve etkili bir biçimde yorumlaması sonucu geliştirilmiş olan bu kavramın amacı, Sözleşme’nin etkili bir şekilde uygulanması ve güvence altına aldığı haklara etkililik kazandırmak  (Kocabaş, 2009: 2) ve Sözleşme ile korunan hakların etkin şekilde kullanılabilmesini sağlamaktır (Akandji-Kombe, 2008: 9). Devletler Sözleşme ile güvence altına alınan hakları korumak için gereken tedbirleri almak zorundadır. Mahkeme’nin bu konudaki düşüncesi Airey/İrlanda kararında açıklanmıştır: “Sözleşme teorik veya göz boyayıcı hakları değil uygulanabilir ve etkili hakları güvence altına almaktadır.”

Pozitif Yükümlülükler Nelerdir? Pozitif Yükümlülüklerin Kapsamı

AİHM’ne göre pozitif yükümlülükler uygulamada ulusal makamların bir hakkı güvence altına almak için gerekli tedbirleri almasını gerektirmektedir (Akandji-Kombe, 2008:7). Pozitif yükümlülük kavramı bu şekilde, taraf devletlerin aktif tavır almasını gerektiren bütün durumları ifade edecek şekilde tanımlanınca mülkiyet hakkının korunması açısından pozitif yükümlülükler; üçüncü kişilerden ya da dışarıdan gelecek tehlikelere karşı mülkü koruma, bunun için gereken tedbirleri alma, mülkiyetin kullanımı için uygun koşullar sağlama gibi çok farklı şekillerde ortaya çıkabilir.

Bu yaklaşımda pozitif yükümlülükleri çeşitli açıdan sınıflandırmak mümkündür. Öncelikle yükümlülüğün niteliğine göre esas yönünden yükümlülükler” ve “usul yönünden yükümlülükler” olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Ayrıca pozitif yükümlülüğün devlete yüklediği edimin türüne göre bir ayrım yapmak da mümkündür.

Yükümlülüğün Niteliğine Göre: Esas Yönünden Yükümlülükler/ Usul Yönünden Yükümlülükler

Pozitif yükümlülükler Hazine taşınmazı üzerinde yapılan gecekondunun, yakınlarda bulunan çöplüğün gaz sıkışması nedeniyle patlaması sonucu yıkılması dolayısıyla açılan Öneryıldız ve Diğerleri/Türkiye davasında AİHM Büyük Dairesi tarafından verilen 30.11.2004 tarihli kararda “esas yönünden yükümlülükler” ve “usul yönünden yükümlülükler” olmak üzere iki kısımda değerlendirilmiştir (Öneryıldız ve Diğeri/Türkiye davası, İNHAK BB, 2010/i).

Buradaki ayrımın temeli, devletin mülkiyet hakkını korumak için alması gereken tedbirlerin niteliğinde yatmaktadır. Eğer yasal ve idari çerçevenin (gerekli mevzuatın hazırlanması ve yürürlüğe konulması) oluşturulması söz konusu ise esas yönünden yükümlülükler, buna karşılık uygulamanın yürürlükteki mevzuata uygun olarak yapılması yönünden bir durum söz konusu ise usul yönünden yükümlülükler söz konusu olmaktadır.

Esas Yönünden Yükümlülükler

Sözleşme’de güvence altına alınan hakları korumak için oluşturulması gereken yasal ve idari çerçeve (mevzuat), devletin esas yönünden yükümlülüğüdür. AİHM’ne göre her bir Sözleşmeci Devletin pozitif yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlamak için kendisine uygun ve yeterli hukukî silahlarla kendisini donatması gerekmektedir.

Buna göre devlet, gerek kamu idarelerinin ve gerekse özel hukuk kişilerinin mülkiyet hakkına müdahalesini önleyecek gerekli idari mekanizmaları önceden kurmuş olmalıdır (Gemalmaz, 2009: 419). Bu mekanizmalar idari koruma mekanizmaları olabileceği gibi, adli yargıda mülkiyetin korunması için dava açma hakkı şeklinde de olabilir.

Mahkeme’ye göre Sözleşme sadece Yüksek Sözleşmeci Devletleri Sözleşme’nin somutlaştırdığı insan hak ve özgürlüklerine saygı göstermekle yükümlü kılmamaktadır; ayrıca bu hak ve özgürlüklerin kullanımının güvence altına alınması için bu makamların herhangi bir ihlali ilk aşamada engellemesi veya bunlara karsı hukuk yolu oluşturması gerekmektedir (Assanidzé / Gürcistan kararı).

Ayrıca mülkiyet hakkının etkin bir şekilde korunması, ceza hukuku araçlarının da devreye girmesini gerektirir. Mahkeme 14.10.2008 tarihli Blumberga/Litvanya kararında mülkiyet hakkına haksız olarak yapılan müdahalenin aynı zamanda suç teşkil etmesi durumunda kamu makamlarının bu suçla ilgili olarak etkin bir soruşturma ve kovuşturma yürütülmesi konusunda pozitif yükümlülüklerinin bulunduğuna karar vermiştir. Mahkeme bu kararında mülke yapılan haksız müdahalelerde soruşturma ve kovuşturma yürütülmesi konusundaki pozitif yükümlülüklerinin Sözleşme’nin diğer maddeleri (örneğin yaşam hakkının korunması) kapsamındaki haksız müdahalelere göre daha az titiz olabileceğini ifade etmiştir.

 Mahkeme devletlerin esas yönünden pozitif yükümlülükleriyle ilgili olarak verdiği Broniowski – Polonya kararında şunları vurgulamıştır (Akandji-Kombe, 2008: 56): “Sözleşme ve 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesindeki hukukilik ilkesinin altını çizen hukukun üstünlüğü, devletlerin sadece kabul ettikleri yasalara saygı gösterme ve bu yasaları, öngörülebilir ve tutarlı bir şekilde uygulamasını değil fakat ayrıca bu görevin bir sonucu olarak bunların uygulanmasını sağlayacak hukukî ve pratik şartları sağlamasını gerektirmektedir. Yasanın lafzı ve başvurucunun mülkiyet hakkını etkili bir şekilde kullanmasına mani olan devlet tarafından yürütülen uygulamalar arasındaki uyuşmazlığı gidermek Polonya makamlarının yükümlülüğüdür. Bu ilkeler aynı zamanda Polonya devletinin Bug Nehri yerleşim yeri iddiaları ile ilgili olarak verdiği yasal vaatleri iyi bir zamanda uygun ve tutarlı bir yolla yerine getirmesini gerektirmektedir. Bu durum önemli kamu ve genel menfaati meselesidir. Polonya Anayasa Mahkemesi tarafından haklı bir sakilde işaret edildiği gibi hukukun üstünlüğünün esası olan vatandaşların devlete ve bu devlet tarafından yaratılan hukuka olan meşru güvenlerinin devamı zorunluluğu resmi makamların işlevsiz maddeleri hukuk sisteminden çıkarmalarını ve hukuk dışı uygulamalarını düzeltmelerini gerektirmektedir.”

Esas yönünden yükümlülükler korunan hakkın özellikleri de dikkate alınmak suretiyle hakkı korumak için gerekli pratik tedbirleri içermelidir. Ayrıca bu düzenlemeler, bir faaliyetin işleyişindeki kusurları ve çeşitli düzeylerde görevliler tarafından yapılan hataları ortaya çıkarmak için gerekli usulleri de getirmelidir.

Devletin pozitif yükümlülükleri belirli bir çerçeveyle sınırlandırılamaz. Devlet, birazda şizofrenik bir yaklaşımla (Akandji-Kombe, 2008: 15), mülkiyet hakkının ihlali oluşturabilecek konuları önceden düşünmek ve buna göre gereken yasal ve idari tedbirleri almakla yükümlüdür.

Burada karşımıza şu soru çıkacaktır: Esas yönünden yükümlülükler sadece yeni mevzuat çıkarmayla sınırlı olarak değerlendirilebilir mi? Bir başka ifadeyle devletin, Sözleşme’ye aykırı olarak çıkardığı mevzuat nedeniyle ortaya çıkan mülkiyet hakkı ihlalleri nedeniyle ortaya çıkan sorumluluk pozitif yükümlülük kapsamında değerlendirilebilir mi?

Bu soruya verilecek cevap “evet” olmalıdır, çünkü böyle bir durumda devlet, Sözleşme’yle çelişen mevzuatını Sözleşme’ye uygun hale getirmemiş demektir (Akandji-Kombe, 2008: 15). Bundan dolayı esas yönünden yükümlülükler sadece yeni mevzuat çıkarmayla sınırlı olarak değerlendirilemez. Devlet, iç hukukunu Sözleşme’ye uygun hale getirmek zorundadır.

Mahkeme yukarıda bahsedilen Broniowski – Polonya kararında şunları vurgulamıştır (Akandji-Kombe, 2008: 56): “(…) hukukun üstünlüğünün esası olan vatandaşların devlete ve bu devlet tarafından yaratılan hukuka olan meşru güvenlerinin devamı zorunluluğu resmi makamların işlevsiz maddeleri hukuk sisteminden çıkarmalarını ve hukuk dışı uygulamalarını düzeltmelerini gerektirmektedir.” Mahkeme 03.11.2009 tarihli Sierpinski/Polonya kararında devletlerin mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin ulusal mekanizmalarını, Sözleşme’nin usul ve esas yönünden tedbirleriyle uyumlu hale getirmek zorunda olduklarını ifade etmiştir.

Usul Yönünden Yükümlülükler

Yasal ve idari çerçevenin etkili şekilde uygulanmasına yönelik yükümlülükler ise usul yönünden yükümlülük kategorisine girmektedir. Bu anlamda usul yönünden yükümlülükler, esas yönünden yükümlülüklerin uygulanmasından ibarettir.

Mülkiyet hakkına yapılan bir müdahale olduğunda bu müdahalenin önlenmesi veya sonlandırılması için gerekli idari ve yargısal sürecin etkin şekilde işletilmesi zorunludur. Örneğin bir başkasının taşınmazı üzerine izinsiz yapılan yapıların yıkılması konusunda verilen kesinleşmiş yargı kararlarının uygulanmaması, devletin pozitif yükümlülüklerinin ihlali anlamına gelmektedir.[1] Ayrıca Mahkeme Mykhaylenky ve Diğerleri/Ukrayna davasında tazminata ilişkin yargı kararlarının yerine getirilmemesini de mülkiyet hakkının ihlali olarak nitelendirmiştir (Dinç, 2007:246). Mahkemeye göre bütçede yeterli ödenek bulunmaması, devletin yargı kararına dayanan borcunu ödememesi için bir neden olamaz (Kanayev/Rusya kararı).

Devletin usul yönünden pozitif yükümlülükleri sadece devlet tarafından kişilerin mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin önlenmesi ile sınırlı değildir. Özel hukuk kişileri tarafından birbirlerinin mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin önlenmesi (Türk hukukundan örnek verirsek müdahalelerin önlenmesi ile ilgili 3091 sayılı Kanun’un etkin şekilde uygulanması ya da mahkemeler tarafından verilen müdahalenin önlenmesi kararlarının yerine getirilmesi gibi) açısından da büyük önem taşımaktadır.

Mahkeme Fuklev/Ukrayna davasında Sözleşme’ye taraf devletlerin iç hukukta mahkemelerce verilen nihai kararların uygulanmasını gözlemleme yükümlülüğü altında olduklarını vurgulamıştır (Grgiç vd, 2007: 19). Bundan dolayı özel hukuk kişileri arasındaki mülkiyetle ilgili uyuşmazlıklar, devleti belli bir yönde hareket etmeye zorluyor ya da devleti bir şeyi yapmakla yükümlü tutuyor ise pozitif yükümlülük olarak nitelendirmek mümkündür.

Yükümlülüğün Türüne Göre Pozitif Yükümlülükler

Hukuki Çerçeve Oluşturma Ödevi

Bir hakkın etkin şekilde kullanılabilmesinin en önemli şartı, hakkın korunmasına ilişkin hukuki çerçevenin oluşturulmasıdır. Hukuki çerçeve oluşturma ödevi bir handan hakkın iç hukukta tanınmasını sağlar, bir yandan da hakların korunabilmesi için gereken uygulamaya kaynak teşkil eder. Bu hukuki çerçeve sadece kanunları değil, tüm mevzuatı kapsar.

Hukuki çerçeve oluştururken Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinde yer alan hukuk tarafından öngörülme şartının dikkate alınması gereklidir. Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi, herhangi bir kimsenin, ancak kamu yararı sebebiyle ve hukuk tarafından öngörülen koşullara uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabileceğini öngörmektedir. Her ne kadar hukuk tarafından öngörülme şartı sadece 1. maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer almış ise de, hukuk tarafından öngörülmek ilkesi Sözleşme’nin tamamında demokratik toplumun bir gereği olarak benimsendiği  (Grgiç vd, 2007: 14) için,  bu şart 1. maddenin tamamı için geçerlidir (Carss-Frisk, 2003: 11). Üstelik Sözleşmeci devletlerin tamamında genel kabul görmüş bir ilke olan hukukun üstünlüğü ilkesi de müdahalenin hukuk tarafından öngörülmüş olmasını gerektirmektedir. AİHM’ye göre hukukun üstünlüğü demokratik toplumun temel prensiplerinden biridir ve bu prensip sözleşmenin bütün maddelerinin özünde bulunur. Mahkeme, hukukun üstünlüğü ilkesinin devletin “hukuk tarafından öngörülme” şartına uygun olarak davranmasını gerektirdiği görüşündedir.

Müdahalenin bir hukuk normu tarafından öngörülmüş olması, müdahalenin hukuk tarafından öngörülen şartlarda yapıldığını göstermeye yetmemektedir. Bu mevzuatın, ulaşılabilir, açık ve anlaşılabilir olması ve keyfi uygulamalara karşı güvenceler içermesi gerekmektedir. Hukuki çerçeve oluştururken yürürlüğe konulan mevzuatın, bu kriterleri karşılaması gerekir. Bu kriterlerden ulaşılabilirlik, konu hakkında uygulanacak olan hukuk normunun yeterince ulaşılabilir olmasını, bir başka anlatımla vatandaşların belirli bir olaya uygulanabilir nitelikteki hukuk kurallarının varlığı hakkında yeterli bilgiye sahip olabilmesini ifade etmektedir. Bu ilkeye göre, bireyler temel hak ve özgürlüklerini sınırlandıran hukuk normları hakkında önceden yeterli bilgiye sahip olmalıdırlar (Ünal, 1994: 50). Bu husus ise mevzuatın kamu açısından aleni olmasını gerektirmektedir. Mülkiyet hakkını ilgilendiren mevzuatın aleniliğinin sağlanması konusunda Sözleşme’de herhangi bir hüküm bulunmadığı için bu aleniliği sağlanma şekli (resmi gazetelerde ya da ilgili kamu otoritesinin bültenlerinde yayınlanma gibi) devletlerin takdir alanında kalmaktadır. Mahkeme de mevzuatın aleniliğinin iç hukuka uygun olarak sağlanıp sağlanmadığı konusuyla da ilgilenmemektedir. Mahkeme Spacek S. R. O./Çek Cumhuriyeti davasında vergi ve muhasebe ilkelerini yayınlama tarzının Çek hukukuna uygun olup olmadığı konusunda karar vermenin görev alanına girmediğine karar vermiştir (Yaltı, 2006: 67).

Öngörülebilirlik ise mevzuat normunun açık ve anlaşılabilir olmasını ifade etmektedir. Mahkemeye göre bir hukuk normu, vatandaşa, bu norm karşısında kendi davranışlarını ayarlama fırsatı verecek açıklıkta ve kesinlikte olmalıdır. Bu açıklık ve kesinlik oluşturulmadığı sürece normun “hukuk normu” olarak değerlendirilmesine ve müdahalenin hukuk tarafından öngörüldüğünün kabulüne imkan yoktur. Vatandaş, davranışının ya da devletin davranışının muhtemel sonuçlarını önceden tahmin edebilecek durumda olmalıdır (AİHM’nin Öztürk/Türkiye kararı). Bu sonuçların tam bir kesinlikle tahmin edilmesi gerekmemektedir, zaten tecrübeler bunun olamayacağını göstermiştir. Bir başka ifade ile hukuk tarafından öngörülme şartı, kanunların uygulanmasında gerekli olan yorumu dışta bırakacak bir kesinliği gerektirmemektedir (Grgiç vd, 2007: 13). Kanunların büyük bir çoğunluğunun şu ya da bu ölçüde belirsiz olan ve yorumlanması bir uygulama meselesi teşkil eden terimler ile ifade edilmiş olması da sonuçların tam bir kesinlikle bilinmesine engeldir. Bir başka ifadeyle niteliği ne olursa olsun tüm mevzuat normları, belli bir ölçüde belirsizlik içerirler ve bunların sonuçları ancak idare tarafından uygulandığında tam olarak ortaya çıkar. Ancak bu durum, bir hukuk normunun sonuçlarının ya da vatandaşın davranışlarının karşılığının önceden tahmin edilebilir olması gerekliliğini bertaraf etmemektedir. Mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin niteliğine, hukukî belgenin içeriğine, kapsadığı alana, hitap ettiği kişilerin sayı ve statülerine göre değişebilen öngörülebilirlik belirli bir dereceye kadar gerekmektedir (Grgiç vd, 2007: 13).[2]

Mülkiyet hakkına müdahale öngören hukuk normunun keyfi uygulamalara karşı gerekli güvenlik önlemlerini de öngörmesi gerekmektedir. Bir başka ifade ile mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin hukuk tarafından öngörülmesi yetmemekte, keyfi muamelelere karsı bu sınırın belirleyici karakterlere sahip olması ve uygun yasal güvencelerinin bulunması gerekmektedir (Grgiç vd, 2007: 13).

Mülkiyet hakkına müdahale öngörecek düzenlemelerin keyfi muamelelere karşı gerekli yasal güvenceleri içermesi gerekliliği konusunda verilebilecek en güzel örnek Scollo/İtalya davasıdır. Mahkeme bu davada, devletin dar gelirlilerin barınma problemini çözmek amacıyla kira konusu taşınmazların tahliyesini durdurmasında Ek 1 No’lu Protokole herhangi bir aykırılık bulunmadığını belirtmekle beraber kendisi de dar gelirli olan, aynı zamanda işsiz ve engelli olan kişinin durumunun yetkililer tarafından dikkate alınmamasını mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir. Başvurucunun yetkililere daireye ihtiyaç duyduğunu açıkça ifade ettiğini, yetkililerin buna yanıt olarak hiçbir adım atmadıklarını, taşınmazını geri alamayan başvurucunun başka bir daire satın almak zorunda kaldığını dikkate alan Mahkeme, özel durumları olan kişilerin bu durumlarının dikkate alınmamasını ve düzenlemenin keyfi muamelelere karşı herhangi bir güvence öngörmemesini mülkiyet hakkına aykırı bulmuştur.

Koruma ve Zarar Görmesini Engelleme

Devletin en önemli yükümlülüklerinden birisi de mülkün korunmasıdır. Bu anlamda devlet mülkün gerek kamu idarelerinin ve gerekse üçüncü kişilerin müdahalesine karşı korunması için gerekli tedbirleri almak ve işlemleri yapmakla yükümlüdür.

Örneğin mülkün haksız olarak işgal edilmesi durumunda devlet bu işgalin sona erdirilmesi için gerekli önlemleri almak zorundadır. Ayrıca mülke dışarıdan gelecek zararların engellenebilmesi ve mülkün fiziken korunabilmesi de pozitif yükümlülüklere girer.

Mahkeme Hazine arazisi üzerinde yapılan gecekondunun, yakınlardaki çöplüğün (Ümraniye çöplüğü) gaz sıkışması nedeniyle patlaması sonucu tahrip olması dolayısıyla açılan Öneryıldız ve Diğerleri/Türkiye davasında devletin, başvurucunun evinin zarar görmesini engellemek için gerekli tedbirleri almamasını pozitif yükümlülüklerin ihlali olarak değerlendirmiştir.

Üstelik bu yükümlülükler sadece tedbir almakla sınırlı değildir; devlet, halkı, mülkünün karşı karşıya gelebileceği riskler konusunda önceden bilgilendirmekle yükümlüdür. Mahkeme yukarıda bahsi geçen Öneryıldız ve Diğerleri/Türkiye davasında Ümraniye gecekondu bölgelerinde çöplüğe çok yakın bir mesafede yaşayan insanlara yapmış oldukları tercihler sonucunda girdikleri riskleri değerlendirmelerini sağlayacak bir bilgi verilmemesini mülkiyet hakkına aykırı bulmuştur. Devlet bireyleri, mülklerinin karşı karşıya kalabileceği riskler konusunda önceden bilgilendirmelidir.

Mülkün korunması sadece fiziki korunmayı değil, değer olarak korumayı da gerektirir. Mahkeme içtihadına göre malvarlığının özellikle enflasyona karşı korunması mülkiyet hakkı açsından bir zorunluluktur. Bu noktada Mahkeme’nin istikrar kazanmış içtihadının, bir borcun ödenmesindeki olası gecikme sebebiyle idari makamların gecikme faizi ödemeleri gerektiği yolunda olduğunu hatırlatmak gerekir. 

Mahkemeye göre Ek 1 No’lu Protokolün 1. maddesi devlete, borçlu olduğu meblağla ilgiliye nihai olarak ödediği meblağ arasındaki farkı giderme yükümlülüğü yüklemektedir (AİHM’nin Eko-Elda Avee/Yunanistan kararı, Çeviren: Candan, 2006).

Mahkemeye göre kamu idarelerinin borcun ödenmesinde makul sayılamayacak sürenin geçmesi gibi hususlar faiz ödenmediği durumlarda, ödenecek tazminatın zarar giderici etkisini azaltacaktır (Angelov /Bulgaristan; Almeida Garrett, Mascarenhas Falcão ve Diğerleri/Portekiz). Mahkeme Buffalo Srl en Liquidation/İtalya davasında geç ödenen meblağdan ilgili tarafından uzunca süre yararlanılamamasının, mali durumunda önemli ve kesin bir zarara neden olması sebebiyle, Ek 1 No’lu Protokolün 1. maddesinin ihlâl edilmiş olduğuna karar vermiştir.

Benzer şekilde Mahkeme kamulaştırma bedelinin geç ödenmesi nedeniyle enflasyon karşısında paranın değer kaybetmesi gerekçesiyle Türkiye aleyhine aşılan pek çok davada[3] mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkemeye göre kamulaştırma bedellerinin ödenmesindeki normal olmayan gecikmeler, özellikle belirli ülkelerde paranın değer kaybetmesi göz önünde tutulduğunda, arsası kamulaştırılan kişiyi belirsizlik içinde bırakarak büyük oranlarda maddi kayıplara yol açmaktadır. Bundan dolayı kamulaştırma bedelinin, kesinleşmesinden çok sonra ödendiği durumlarda enflasyon nedeniyle değer kaybetmesi, AİHM tarafından mülkiyet hakkının ihlali olarak nitelendirilmiştir (Çiçekli vd, 2007: 55).

Kullanma ve Yararlanmayı Sağlama

Devletlerin önemli görevlerinden biri de malikin mülkünü etkin şekilde kullanmasının ve ondan yararlanmasının sağlanmasıdır. Aslında kullanma ve yararlanma yetkileri söz konusu olduğunda devletin mülkiyet hakkı karşısındaki tutumunun negatif olduğu söylenebilir. Ancak günümüz toplumlarında mülkiyet ilişkilerindeki karmaşa, devletin kullanma ve yararlanma yetkilerinin kullanılabilmesi için zaman zaman pozitif edimlerde bulunmasını gerektirebilmektedir. Bu edimlerin zamanında ve etkin şekilde yerine getirilmemesi ise devletin sorumluluğunu doğurabilmektedir.

Kullanma ve yararlanma yetkileri söz konusu olduğunda akla gelen ilk konu inşaat yasakları gelmektedir. Çünkü inşaat yasakları malikin taşınmaz üzerindeki inşaat yapma hakkını kısıtlamaktadır. Mahkeme genel olarak inşaat yasaklarını mülkiyet hakkına aykırı görmemekle birlikte bu yasakların çok uzun süre devam etmesi Spoorng ve Lönnroth/İsveç davasında mülkiyet hakkına aykırı bulunmuştur.

Yararlanma yetkisini ilgilendiren önemli bir konu ise kira kontrolleridir. Özellikle kira bedelinin ve bu bedele uygulanacak yıllık artış oranının bir mevzuat normu ile belirlendiği durumlarda malikin kiraya verdiği taşınmazından yararlanması önemli ölçüde sınırlandırılmış olur. Ayrıca kira konusu taşınmaza malikin ihtiyacı olduğu durumlarda taşınmazın tahliye edilmesi konusunda da devletin yükümlülükleri söz konusudur. Mahkeme İtalya aleyhine açılan pek çok davada (örneğin İmmobilare Safi/İtalya davası) kira konusu taşınmazın tahliyesinde idari makamların gecikme ihmal göstermesini mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir.

Etkin Bir Soruşturma ve Yargılama

Mülkiyet hakkına yapılacak müdahalelere karşı ulusal makamlar ciddi şekilde ilgilenmekle yükümlüdürler. Bu kapsamda gerek idari soruşturma ve karar mekanizmaları ve gerekse yargı makamları mülkiyet hakkının korunması için etkin bir şekilde gayret göstermek durumundadırlar. Mahkeme içtihadına göre soruşturma geniş, ivedi, tarafsız ve detaylı olmalıdır.

Ayrıca mülkiyet hakkı ihlallerine yönelik iddiaların dile getirilebileceği yargı mekanizmaları da her durumda açık ve işler olmalıdır. Bu anlamda gerekli usuli güvenceler sunan yargısal prosedürleri sağlamak ve böylece ulusal mahkeme ve kurulların özel kişiler arasındaki her hangi bir uyuşmazlıkta etkili ve adil bir şekilde karar vermesini sağlama yükümlülüğü en temel pozitif yükümlülüklerdendir (Akandji-Kombe, 2008: 57).

Elbette ki ulusal yargı makamlarının belirli bir malın mülkiyetinin kime ait olduğunu tespit eden kararları mülkiyet hakkına aykırılık teşkil etmez. Ancak bunun temel şartı iç hukuktaki yargılamanın, mülkiyet hakkını kaybeden kişiye temel şartları (delillerini sunma, iddialarını dile getirme, tanık vs. dinletme gibi) sağlamış olmasıdır.

Ayrıca ulusal yargı makamlarının kararları açıkça dayanaktan yoksun ve keyfi olmamalıdır. Mahkeme İtalyan mahkemeleri tarafından geliştirilen ve kamulaştırmasız el atılan taşınmazın malikinin tazminat hakkının beş yılla sınırlayan inşai kamulaştırma içtihadını mülkiyet hakkının ihlali olarak görmüştür. Bunda temel etken yargı kararlarının malikin tazminat hakkını geçerli bir hukuki neden olmaksızın kısıtlamasıdır.

Yabancı kişilerin Türkiye’de taşınmaz edinmesi ile ilgili olarak açılan üç davada da (Apostolidi ve Diğerleri/Türkiye, Fokas/Türkiye, Nacaryan ve Deryan/Türkiye) Mahkeme Türk yargı mercilerinin karşılıklılık koşulunu yanlış uyguladıklarına ve bu uygulama neticesinde mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

Tazminat Ödeme

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından keşfedilen ilk pozitif yükümlülük kamu yararı nedeniyle kamulaştırma veya başka bir yolla mülklerinden yoksun bırakılan kişilere tazminat ödeme yükümlülüğüdür (Akandji-Kombe, 2008: 54). Mahkeme’ye göre kişilerin ellerinden alınan mülklerine karşılık olarak mülkün değeriyle orantılı olarak bir tazminat ödenmesi gerekir. Aksi takdirde Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin getirdiği korumanın bir anlamı olmaz.

Bunun yanı sıra mülkiyet hakkına üçüncü kişiler tarafından yapılan müdahaleler sonucu ortaya çıkan zararın talep ve tazmin edilebilmesi için gerekli yasal çerçevenin oluşturulması da devletlerin pozitif bir yükümlülüğüdür.

Mahkeme 14.10.2008 tarihli Blumberga/Litvanya kararında mülkünden barışçıl şekilde yararlanma hakkına üçüncü kişiler tarafından yapılan haksız müdahalelerde bir zararın söz konusu olması durumunda devletlerin bu zararın talep ve tazmin edilebilmesi için gerekli yasal koşulları sağlama konusunda pozitif yükümlülüklerinin bulunduğuna karar vermiştir.

Yargı Kararlarının Yerine Getirilmesi

Mülkiyet hakkıyla ilgili önemli bir pozitif yükümlülük ise kesinleşmiş yargı kararlarının yerine getirilmesidir. Aynı zamanda Sözleşme’nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının da bir gereği olan bu yükümlülük devletin, kendi aleyhine olan yargı kararlarına uyması anlamına gelmektedir. Mahkeme Burdov/Rusya davasında, yargı kararının uygulanmamasında, davalı devletin kaynak yokluğu gerekçesini kabul etmeyerek tazminata hükmetmiştir (Grgiç vd, 2007: 19).

Mahkeme yargı kararının kaynak yetersizliği gerekçesiyle uygulanmamasını mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir. Mahkeme Ülger/Türkiye ve Tütüncü ve Diğerleri/Türkiye davasında da yargı kararıyla kesinleşen tazminatın, kaynak yokluğu gerekçesiyle ödenmemesini mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir. 

Mahkeme’ye göre kaynak yokluğu, yargı kararını uygulamamayı haklı göstermez. Mahkeme Pznakhırına/Rusya davasında da benzer şekilde karar vererek yargı kararının yerine getirilmemesinin kaynak yetersizliği ile açıklanamayacağına karar vermiştir.

[1] Bu tür yargı kararlarının uygulanmaması aynı zamanda Sözleşme’nin 6/1. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının da ihlali anlamına gelmektedir. Dolayısıyla mülkiyet hakkının korunması amacıyla verilen yargı kararlarının uygulanmaması, bir yandan Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlali anlamına geldiği gibi, bir yandan da adil yargılanma hakkının ihlali anlamına gelebilmektedir. Mahkeme Ruıanu/Romanya davasında gerekli idari ve yargısal sürecin etkin şekilde işletilmesi zorunludur. Örneğin bir başkasının taşınmazı üzerine izinsiz yapılan yapıların yıkılması konusunda verilen kesinleşmiş yargı kararlarının uygulanmamasını Sözleşme’nin 6/1. maddesinin ihlali olarak değerlendirmiş, mülkiyet hakkı yönünden ayrıca inceleme yapmaya gerek görmemiştir. Kararın ayrıntıları için bkz., 2007:223

[2] Mahkeme Zlinsat, Spol. S.R.O./Bulgaristan davasında (Çeviren: Nilgün Tortop, Aktaran: Dinç, 2007:258) bu konuda şu yorumu yapmıştır:“Hukuka uygunluk gereğine gelince; özellikle kullanılan içeriği belirsiz sözcükler üzerine temellendirilmiş müdahale açısından söz konusu yasa kuralları; yetkili savcıların bir suç işlendiğini düşündüklerinde, -bağımsız bir denetim olmaksızın- hangi önlemleri alacaklarını ve hangi koşullar altında dava açmayı tercih edeceklerini önceden görmeyi hemen hemen olanaksız duruma getirmiştir. Bazı yasalar kaçınılmaz biçimde, sözcüklerin anlattığından daha dar ya da geniş anlamlıdır. Sözcüklerdeki belirsizliklerin, kimi zaman yorum ve uygulamada hukuksal sorunlar oluşturduğu da bilinmektedir. Bu nedenlerle, yargısal incelemeden geçme olasılığı bulunmayan savcılık kararlarından dolayı, söz konusu yasa kurallarının kesin anlamının açıklandığı ve yorumlandığı içtihat kararlarından söz edilememektedir. Sonuç olarak, savcılığın sıklıkla uyguladığı bu geniş kapsamlı kurallar; bazı olaylarda gerçek ve tüzel kişiler hakkında ciddi ve amacını aşan sonuçlara yol açacak değerlendirmelere kaynak oluşturmaktadır. Savcılığın görev alanındaki yetkilerini çevreleyen belirsizlik ve anlaşılmazlığın sonucu olarak, söz edilen değerlendirmeye ve bağımsız bir kurumun yapacağı incelemeye ilişkin temel yöntem kuralları gibi, yeterli korumadan yoksunluk nedenlerinin bir araya geldiği zaten yerel Mahkeme tarafından bulgulanmıştır. Bu saptamanın öncülüğünde Mahkeme, demokratik bir toplumda hukukun üstünlüğü kuralına göre, hak sahibi olan gerçek ve tüzel kişilerin en alt düzeydeki yasal korumadan bile yoksun bırakıldıklarına karar vermiştir.”

[3] Bu davaların hemen tamamına yakını benzer niteliktedir. Bu davalarda Aka/Türkiye ve Akkuş Türkiye davaları ise diğer tüm davalarda atıf yapılan emsal davalardır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.