Osmanlıdan Günümüze Cemaat Vakıflarının Taşınmaz Edinmeleri

Makalemizi paylaşır mısınız?

Cemaat vakıflarının taşınmaz edinmeleri konusu, ülkemizde en sıkıntılı konuların başında gelmektedir. Üstelik bu süreç, ulusal ve uluslararası konjonktürden önemli ölçüde etkilenmektedir.

Cemaat Vakıfları ve Tüzel Kişilikleri

Osmanlı hukuk sisteminde vakıfların 1912 yılına kadar tüzel kişiliği bulunmamakta idi. Üstelik cemaat vakıfları, klasik Osmanlı vakıflarına göre daha farklı bir yapıya sahiptiler. Fethedilen yerlerde fetihlerden önce kurulmuş bulunan gayrimüslim kurumları sultanlardan ferman alınarak korunmuş, yeni mal edinimi söz konusu olduğunda, kazanımlar ya cemaatin manevî şahsiyeti adına yapılmış ya da herhangi bir kayıt yapılmaksızın cemaate vasiyette bulunma veya bağış yapma izni verilmiştir. Ayrıca bu kurumlar, padişahların fermanları ile yaşamlarına devam ettikleri için şer’i mahkemelerce onaylanmış bir vakfiyeleri bulunmamaktaydı. Dolayısıyla cemaat vakıfları denen kurumlar, Osmanlı’nın son döneminde çıkarılan yasalara kadar, tüzel kişilik olarak kurulmuş değildiler (Kentel vd, 2009: 228).

Osmanlı döneminde de azınlıklar, dini, hayri ve sosyal amaçlarla kurulan bu müesseselere çeşitli taşınmazların gelirlerini vakfetmişlerdir. Ancak Şeyhü’l-İslâm Dürrizâde Abdullah Efendi tarafından verilen bir fetva üzerine 13 Cemaziyelâhir 1231 (11.05.1816) tarihli bir ferman ile “manastır veya kiliseler için mülk ev (menzil), dükkân, bahçe, tarla ve çiftlik gibi taşınmazların vakfedilmesi” yasaklanmıştır. Bu yasak 1912 yılına kadar sürmüştür.

Nam-ı Müstear ve Nam-ı Mefhum Nedir?

Hem cemaat vakıflarının tam olarak bir tüzel kişiliğe sahip olamamaları hem de“cemaatlerin kilise, manastır ve İncil hakkında vakıf kuramayacakları ve bunlara taşınmaz vakfedemeyecekleri” kuralı nedeni ile cemaat vakıfları taşınmazlarını güvendikleri hakiki şahıslar veya bir hukuki şahıs olarak artık mevcut olmayan (mevhum) tarihi ya da dini şahıslar adına kaydettirmek zorunda kalmışlardır (TBMM’nin 02.07.1956 tarihli ve 1927 sayılı tefsir kararı).

Cemaat vakıflarının tasarrufunda bulunan taşınmazların tapuda adlarına kaydedildikleri gerçek kişilere “nam-ı müstear”, artık hayatta olmayan (Bakire Meryem gibi) tarihi ve dini kişilere ise “nam-ı mevhum” denilmektedir.

Eşhas-ı Hükmiyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarrufu Hakkında Kanun

Vakıflara 1912 yılında (hicri takvime göre 16 Şubat 1328) çıkarılan “Eşhas-ı Hükmiyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarrufu Hakkında Kanun”la tüzel kişilik kazandırılmıştır. Bu sayede diğer vakıflarla birlikte cemaat vakıflarının taşınmaz edinmelerine de imkan tanınmıştır. Ayrıca bu Kanun’la millet lideri olarak kabul edilen cemaat başına, kaydedilen taşınmazların hakiki sahiplerinin hangi müessese olduğuna dair, belirli bir süre içinde tapu dairesine verilmek üzere, bir cetvel düzenleme, dolayısıyla mülkiyet hakkını tesis etme olanağı sağlamıştı. Böylelikle listelenmiş taşınmazların hangi kuruluşa ait olduğu belirlenmiş oldu.

Kanun’un geçici fıkrasında ise, Türk hayır kurumları tarafından şimdiye kadar “namı müstear” ile tasarruf oluna gelen taşınmazların Kanun’un yayımından başlayarak altı ay içinde başvurmaları halinde, kurumlar adına tescil edileceği, altı ay içinde tapuya başvurmayan veya davayı gerektiren bir hal var olmasına rağmen davaya konu yapılmayan yerler hakkında, bundan sonra kurumlara ait olduğu yolundaki iddiaların dinlenemeyeceği kabul edilmiştir. Daha sonra yürürlüğe giren 16.09.1329 (1918) ve 01.03.1330 (1914) tarihli geçici kanunlarla, Kanunda belirtilen altı (6) aylık süre altışar ay olmak üzere iki kez uzatılmıştır.   

Geçici fıkra ile ilgili olarak iki önemli husus dikkat çekmektedir: Birincisi, geçici fıkrada nam-ı müstear olarak kayıtlı taşınmazlardan bahsedilmesine karşılık nam-ı mevhumlar adına kayıtlı taşınmazlardan bahsedilmemektedir. İkincisi Kanun’un geçici fıkrasında, taşınmazların vakıflar adına tescili için idari yol öngörülmüş ise de tescil işleminin, daha ziyade açılan davalar yolu ile tamamlanması yoluna gidilmiş, bu şekilde yüzlerce dava açılmış ama davaların hemen tamamına yakını vakıflar aleyhine sonuçlanmıştır (Çelikel, 2005: 58).

Lozan Antlaşmasında Cemaat Vakıfları ve Azınlıklar, Azınlık Vakıfları

Kurtuluş Savaşından sonra yapılan Lozan Andlaşması azınlıklar ile ilgili önemli hükümler ihtiva etmiştir. Azınlıkların statüsü, Lozan Barış Antlaşmasının ”Siyasal Hükümler” başlıklı birinci bölümünün üçüncü kesimi ile düzenlenmiştir. Bu hükümler Lozan Antlaşmasına göre azınlık sayılanların sahip oldukları hakları ve Türkiye Cumhuriyetinin bu haklar karşısında üstlendiği yükümlülükleri düzenlemektedir. Lozan Antlaşmasının 37; 38/1; 39/1,2; 40; 42/1,3 ve 45. maddelerinde azınlıkların statüsüne ilişkin hükümler yer almaktadır. Antlaşmanın 37. maddesi ile Türkiye, 38’den 44’e kadar olan maddelerde belirtilen hükümlerin temel kanunlar olarak tanınmasını ve hiçbir kanun, yönetmelik ve resmi işlemin bu hükümlere karşı ve aykırı olmamasını ve sözü geçen hükümlere üstün tutulmamasını yükümlenmiştir.

38. maddesinin birinci fıkrası, Türkiye Cumhuriyetine; doğum, milliyet, dil, irk, veya din ayırmaksızın Türkiye halkının hepsine hayat ve hürriyetlerinde tüm ve üstün koruma sağlama zorunluluğu yükümlemektedir. 39. maddesinin birinci fıkrasında, müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk vatandaşlarının müslümanların yararlandıkları aynı medeni ve siyasi haklardan yararlanacakları; ikinci fıkrasında ise, Türkiye’nin bütün halkının din ayırımı yapılmaksızın kanun önünde eşit olacağı belirtilmiştir. 40. maddesinde müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk vatandaşlarının hukuken ve fiilen diğer Türk vatandaşlarına uygulanan aynı muamele ve güvenceden yararlanacakları ve özellikle masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü hayri, dini ve sosyal kurumları, her türlü okul ve diğer eğitim ve yetiştirme kurumlarını kurmak, yönetmek ve denetlemek, buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dini törenleri serbestçe yürütmek hususlarında eşit haklara sahip olacakları belirtilmektedir.

42.maddede ise Türkiye Hükümetinin müslüman olmayan azınlıkların aile hukuku ve kişi hakları konusunda bu meselelerin söz konusu azınlıkların örf ve adetlerinde ele alınıp çözülmesine elverişli her türlü hükümlerin konmasına muvafakat edeceği; Türkiye Hükümetinin söz konusu azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve diğer dini kurumlara her türlü korunmayı sağlamayı yükümleneceği; aynı azınlıkların bugünkü durumda Türkiye’de var olan vakıflarına ve dini ve hayri kurumlarına her türlü kolaylık ve müsaadenin gösterileceği ve Türkiye Hükümetinin yeni din ve hayır kurumlarının kurulması için bu gibi özel kurumlara sağlanmış olan gerekli kolaylıklardan hiçbirini esirgemeyeceği belirtilmiştir.

Antlaşmanın 45. maddesi ise karşılıklılık hükmünü ihtiva etmektedir. Bu maddede, işbu kesim hükümleri ile Türkiye’nin müslüman olmayan azınlıkları hakkında tanınan hakların Yunanistan tarafından da kendi topraklarında bulunan müslüman azınlıklara da tanınacağı hükme bağlanmıştır.

Tapu Kanunu’nunda Azınlıklar ve Cemaat Vakıfları

Lozan Antlaşmasının azınlıklarla ilgili hükümleri, çeşitli kanunlarla iç hukukumuza yansıtılmıştır. Örneğin 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 3. maddesi ile cemaat vakıflarının taşınmaz edinmelerine ve taşınmazların cemaat vakıfları adına tesciline imkan tanınmıştır. Söz konusu madde hükmüne göre varlıkları Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince tanınmış olan yabancılara ait dini, ilmi, hayri müesseselerin fermanlara ve hükümet kararlarına dayanarak edindikleri taşınmazların, bu belgelerin sınırları dışına çıkmamak ve Hükümetin izni alınmak şartı ile müesseselerin tüzel kişilikleri adına tescil edilmesi mümkündür.

2762 sayılı Vakıflar Kanunu

1936 yılında çıkarılan 2762 sayılı Vakıflar Kanunu, cemaat vakıflarının taşınmaz edinmelerini yasaklayan bir hüküm içermemekteydi. Üstelik Kanun’un 44. maddesi vakıfların (buna cemaat vakıflarının da dahil olması gerekir) tasarrufunda bulunan taşınmazların bu vakıflar adına tescili hüküm altına alınmıştır. Madde hükmüne göre “Bu kanunun neşri tarihinden en az on beş yıl evvelinden beri vakıf olarak tasarruf edildikleri vergi kayıtları icar konturatları ve eşhası hükmiyenin gayrimenkule tasarruflarına dair olan 16 Şubat 1328 tarihli kanunun neşrinden sonra tapuya verilmiş defterler ve müesseselerin hesap defterleri ve buna benzer vesikalarla anlaşılacak olan yerler o suretle vakıf kütüğüne kaydolunurlar. Bu kayıt vakıflar idaresinin istemesi üzerine tapuca o gayrimenkullerin kayıtlarına işaret ve keyfiyet münasip vasıtalarla ilan olunur. İlan tarihinden itibaren iki yıl içinde dava yolu ile bir güna itiraz olunmadığı takdirde o malların vakıf olarak kati tescilleri yapılır ve tapuları verilir. Tapu kayıdlarına işaret edilecek gayrimenkullere ait davalarda vakıflar idaresi ve varsa mütevelli de birlikte hasım olur. Bundan başka, vakıflar idaresinin 1515 sayılı kanun hükümlerinden istifade hakkı mahfuzdur.”

44. madde hükmünde cemaat vakıflarından açıkça bahsedilmese de diğer vakıflarla beraber cemaat vakıflarının da taşınmaz edinmelerinin önü açılmıştır. Bu kapsamda nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına kayıtlı bulunan taşınmazların cemaat vakıfları adına tescili yönünde girişimler başlatılmıştır. Netice itibarı ile cemaat vakıfları Vakıflar Kanunu’nun getirdiği serbesti içinde 1974 yılına kadar taşınmaz edinme imkanı bulmuşlardır. Örneğin Yedikule Sırp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı 1962 yılında, Samatya Surp Kevork Ermeni Kilisesi, Mektebi ve Mezarlığı Vakfı ise 1955 yılında bağış suretiyle taşınmaz edinebilmiştir.

Yargıtay ve Danıştay da 1974 yılına kadar cemaat vakıflarının taşınmaz edinebilecekleri yönünde kararlar vermekteydi. Örneğin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu;  üç adet cemaat vakfının (Aya Dimitri, Aya Tanaş, Aya Lefter Kiliseleri) açtığı kazandırıcı zamanaşımı nedeniyle mal edinme konulu davada verdiği 23.10.1963 tarihli ve E: 1961/41, K: 1963/81 sayılı kararında vakıfların da kazandırıcı zamanaşımı ile taşınmaz kazanabileceğine karar vermiştir. Hukuk Genel Kurulu bu kararında kazandırıcı zamanaşımı ile taşınmaz iktisap etmek isteyen vakfın cemaat vakfı olmasını, taşınmaz edinimi için bir engel olarak görmemiştir. Danıştay 12. Dairesi ise 02.03.1970 tarihli kararında Vakıflar Kanunu’nun birinci maddesinde yer alan “cemaatlere ve esnafa mahsus vakıflar bunlar tarafından seçilen kişi ve heyetlerce idare edilirler” hükmünden, “cemaatlere ait vakıfları idare etmek üzere seçilmiş kişi veya heyetleri sadece mevcudu idare etmeye yetkili bulunduğu ve yeni bir yapı inşa edemeyecekleri” yolunda bir anlam çıkarmaya imkan olmadığı, gerek Vakıflar Kanunu’nda, gerekse diğer mevzuatta cemaat vakıflarının yeni akar inşa edemeyeceklerine dair yasaklayıcı bir hüküm bulunmadığı için cemaat vakıflarının da diğer tüzel kişiler gibi kanun tarafından yasaklanmamış bulunan bütün tasarrufları yapmaya yetkili olduğu vurgulanmıştır.

1936 Beyannamesi

2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun geçici 1. maddesi[1] ile Türkiye’de bulunan tüm vakıflara sahip oldukları malları, gelirleri, giderleri ve vakıfları ile ilgili diğer hususları bildirme yükümlülüğü getirilmiştir. Uygulamada “1936 Beyannamesi” olarak adlandırılan bu bildirimler, Yargıtay tarafından vakıf senedi olarak kabul edilmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 08.05.1974 tarihli ve E: 1971/2-820, K: 1974/505 sayılı kararı

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 08.05.1974 tarihli ve E: 1971/2-820, K: 1974/505 sayılı kararı ile cemaat vakıflarının yeni taşınmaz edinmelerinin önü kapatılmıştır. Söz konusu karara göre cemaat vakıflarının vakıf senetleri olmadığı için 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun geçici 1. maddesi gereği verilen 1936 beyannamelerinin vakıf senedi olarak kabul edilmesi zorunludur, dolayısıyla 1936 yılında verdikleri beyannamelerde taşınmaz edinebilecekleri ya da taşınmaz bağışı kabul edebilecekleri açıkça belirtilmeyen vakıfların, taşınmaz edinmeleri mümkün değildir. Hukuk Genel Kuruluna göre; nasıl ki bir vakfın vakıfnamesinde mal edinme için açıklık olmayan hallerde vakıf tüzel kişiliği mal edinemezse; beyannamelerinde bağış kabul edecekleri yolunda açıklık olmayan cemaat vakıfları da gerek doğrudan doğruya, gerekse vasiyet yolu ile taşınmaz iktisap edemezler. Çünkü vasiyeti kabul, yararına vasiyet yapılana ait bir haktır. Vâkıf (vakfeden) vakıfnamesinde izin vermedikçe onun iradesi dışına çıkılıp mal kabul olunamaz. Kararın önemli bölümleri aşağıda gösterilmiştir:

“Vakıflar Kanunu’nun 44. maddesinde ‘16 Şubat 1328 tarihli kanunun yayınlanmasından sonra tapuya verilmiş defterleri ve buna benzer belgelerle, anlaşılacak olan yerlerin, o yolda vakıflar kütüğüne geçeceği’ hükmü yer almıştır. Bu suretle, vakıf niteliği kazanan cemaatlere ait hacri, ilmi, bedii amaçlar güden kuruluşların düzenlenmiş vakıfnameleri bulunduğu için belirtilen kanunun 44. maddesi gereğince bunların süresinde verdikleri beyannamelerin ‘Vakıfname’ olarak kabulü zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Vakıfnamede “mal edinme için açıklık olmayan hallerde vakıf tüzel kişiliği mal edinemez ise; beyannamelerinde bağış kabul edecekleri yolunda açıklık olmayan hayır kurumları da, gerek doğrudan doğruya, gerekse vasiyet yoluyla taşınmaz iktisap edemezler. Çünkü vasiyeti kabul yararına vasiyet yapılana ait bir haktir. Vakıf (vakfeden), vakıfnamesinde izin vermedikçe onun iradesi dışına çıkılıp mal kabul olunamaz.”

Milli Emlak Kitabı

Danıştay 10. Dairesi de 26.05.1982 tarihli ve E: 1982/3285, K: 1982/1413 sayılı kararında, 1936 Beyannamesinin vakfiye olarak kabul edilmesi gerektiğini, vakıfla ilgili yapılacak hukuki tasarrufların faaliyetinin açıklandığı bu belgelerde bulunmayan tasarrufun yapılmasının hukuki dayanağı olamayacağını, bu kapsamda 1936 beyannamesinde arsasına inşaat yapabileceği yönünde hüküm bulunmayan vakfın kendi mülkiyetinde bulunan taşınmaza bina yapamayacağına karar vermiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 08.05.1974 tarihli kararı nedeni ile cemaat vakıflarının tasarrufunda bulunup da 1936 yılında verdikleri beyannamelerinde yer almayan taşınmazları edinmelerinin ya da 1936 beyannamesinde “taşınmaz edinebileceğine ya da bağış kabul edebileceğine” ilişkin hüküm bulunmayan vakıfların taşınmaz edinmelerinin mümkün olmadığı kabul edilmiş, uygulama da bu karar doğrultusunda gelişmiştir.

Bu tarihten sonra 1936 beyannamesinde “vakfın taşınmaz edinebileceğine ya da bağış kabul edebileceğine” ilişkin hüküm bulunmayan vakıfların edindikleri taşınmazların tapularının iptali için Vakıflar Genel Müdürlüğü ya da Hazine tarafından tapu iptali davası açılmıştır.

5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nda Cemaat Vakıfları

Cemaat vakıflarının sahip olduğu taşınmazların, bu vakıfların mülkiyetinden çıkarılması AİHM tarafından mülkiyet hakkına aykırı bulunmuştur. Sözleşmeci Devletlerin vakıflar gibi tüzel kişiler tarafından taşınmaz edinilmesine ilişkin rejimi düzenleme konusunda geniş bir takdir yetkisine sahip olduklarını vurgulayan Mahkemeye göre cemaat vakıflarına taşınmaz edinme konusunda bir sınırlama getirmeyen 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’ndan oldukça uzun bir süre sonra cemaat vakıflarına ait taşınmazların tapularının iptal edilmesi, “öngörülebilirlik” ve dolayısıyla hukuk tarafından öngörülme ilkesine aykırıdır. Üstelik Mahkeme, bu sürecin kamu yararına olabileceğini vurgulamakla beraber vakfın mülkiyetinde bulunan taşınmazların herhangi bir bedel ödenmeksizin vakıfların mülkiyetinden çıkarılması orantısallık ilkesine de uygun düşmediğini ifade etmiştir.

Ülkemizin Avrupa Birliği adaylığı sürecine girmesinin etkisinde hazırlanan ve kamuoyunda büyük tartışmalara neden olan 5737 sayılı Vakıflar Kanunu ile cemaat vakıflarına taşınmaz edinme konusunda oldukça önemli imkanlar tanındığı görülmektedir. Öncelikle cemaat vakıfları diğer vakıflardan ayrı tutulmayarak genel “vakıf” tanımı içinde değerlendirilmiş[2] ve Kanun’un 12. maddesinde bu konuda bir sınırlama getirilmeksizin vakıfların serbestçe taşınmaz edinebilecekleri belirtilmiştir. Oysaki cemaat vakıflarına serbestçe taşınmaz edinme imkanı tanınması Lozan Antlaşmasının cemaat vakıflarının sadece dini, sosyal ve hayri amaçlarla taşınmaz edinebileceklerini öngören 40. maddesine aykırıdır. Kanun’un geçici 7. maddesi[3] ile de 1936 Beyannamelerinde kayıtlı olup, halen tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazlar ile 1936 Beyannamesinden sonra cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı halde, mal edinememe gerekçesiyle halen; Hazine veya Genel Müdürlük ya da vasiyet edenler veya bağışlayanlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazların Vakıflar Meclisi kararı ile cemaat vakfı adına tescil edilebileceği hüküm altına alınmıştır.

[1] Geçici Madde 1 – A – Şimdiye kadar vakıflar idaresine hesap vermemiş olan bütün mütevelliler veya mütevelli heyetleri bu kanunun hükümleri yürümeğe başladığı günden itibaren üç ay içinde idare ettikleri vakıfların mahiyetlerini, varidat menbalarını ve bunların sarf ve tahsis mahallerini, geçmiş son senenin varidat ve masraflarının miktar ve nevilerinin ve mütevelliliği hangi selahiyetli merciin intihap veya kararına müsteniden ve hangi tarihtenberi yaptıklarını gösterir bir beyanname tanzimine ve mensup oldukları vakıflar dairesine vermeğe mecburdurlar.

B – Yukarki fıkra mucibince beyanname vermiş olan mütevellilere bir makbuz ilmühaberi verilir.Bu ilmühaberi hamil olan kimseler bu kanun dairesinde vakıflarının idaresine devam ederler.

C – Birinci fıkrada yazılı müddet içinde beyanname vermemiş olanlar vakıflarında tasarruf edemezler.Gecikme haklı bir sebebe müstenit değilse veya verdikleri beyanname hakikate uygun bulunmazsa mütevellilikten derhal azlolunurlar.

Ç – Vakıflar idaresine verilecek beyannamelerin verildikleri tarihten itibaren, altı ay içinde tetkik ve tasdikı mecburidir.Bu müddet içinde tasdik edilmediği takdirde yalnız mukannen masraflar tasdik edilmiş sayılır.

D – Beyannameler muhteviyatının vesika ve taamüllere müstenit olması ve bu vesika veya taamüllerin bu kanunun neşrinden evvel mevcut ve mer’i bulunması şarttır.

E – Bu kanun hükümleri yürümeğe başladığı zaman mevcut olan ferilerden gayri mütevellilerle Vakıflar Umum Müdürlüğünce mütevellisi olmadığından veya mütevellisi mevcut olduğu halde vakfı bizzat idare edemediklerinden dolayı idare kendilerine tevdi edilmiş olan kaymakamlar şimdiye kadar olduğu gibi vakıfları idareye devam ederler.Azil veya her hangi bir suretle inhilal vukuunda bu kanun hükümleri tatbik olunur.

[2] 5737 sayılı Kanun’un 3. maddesi vakıfları; mazbut, mülhak, cemaat ve esnaf vakıfları ile yeni vakıflar olarak tanımlamış, 12. maddesi ise vakıfların serbestçe taşınmaz edinebileceklerini hüküm altına almıştır. Madde hükmüne göre vakıflar; mal edinebilirler, malları üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilirler. Genel Müdürlüğe ve mazbut vakıflara ait akar mallar ile hakların daha yararlı olanları ile değiştirilmesine, paraya çevrilmesine veya değerlendirilmesine Meclis yetkilidir. Mülhak, cemaat, esnaf vakıfları ile yeni vakıflara, başlangıçta özgülenen mal ve haklar, vakıf yönetiminin başvurusu üzerine, haklı kılan sebepler varsa, Denetim Makamının görüşü alınarak mahkeme kararı ile sonradan iktisap ettikleri mal ve hakları ise bağımsız ekspertiz kuruluşlarınca düzenlenecek rapora dayalı olarak vakıf yetkili organının kararı ile daha yararlı olanları ile değiştirilebilir veya paraya çevrilebilir. Vakıf yöneticileri, iktisap ettikleri veya değiştirdikleri taşınmaz malları tapuya tescil tarihinden itibaren bir ay içerisinde Genel Müdürlüğe bildirirler. Kurucularının çoğunluğu yabancı uyruklu olan vakıfların, taşınmaz mal edinmeleri hakkında, 22/12/1934 tarihli ve 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 35 inci maddesi uygulanır.

[3] Geçici Madde 7 – Cemaat vakıflarının;

a) 1936 Beyannamelerinde kayıtlı olup, halen tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazlar,

b) 1936 Beyannamesinden sonra cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı halde, mal edinememe gerekçesiyle halen; Hazine veya Genel Müdürlük ya da vasiyet edenler veya bağışlayanlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazlar,

tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onsekiz ay içinde müracaat edilmesi halinde, Meclisin olumlu kararından sonra, ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescilleri yapılır.

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2451 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.