Türk Hukukunda Mülkiyet Hakkı Açısından Malik Kavramı

Makalemizi paylaşır mısınız?

1924 Anayasası’na Göre

1924 Anayasası’nın 70. maddesinde temellük ve tasarruf  Türklerin tabii hakları arasında sayılmıştır. Dolayısıyla Anayasa koyucunun mülkiyet hakkını sadece Türklere tanıdığı görülmektedir. Türk kavramı ise Anayasa’nın 88. maddesinde tanımlanmıştır. Madde hükmüne göre “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur. Türkiye’de veya hariçte bir Türk babanın sulbünden doğan veyahut Türkiye’de mütemekkin bir ecnebi babanın sulbünden Türkiye’de doğup da memleket dahilinde ikamet ve sinni rüşte vusulünde resmen Türklüğü ihtiyar eden veyahut Vatandaşlık Kanunu mucibince Türklüğe kabul olunan herkes Türk’tür. Türklük sıfatı kanunen muayyen olan ahvalde izale edilir.” Buna göre Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık ile bağlı olan herkes Türk’tür ve bunlar mülkiyet hakkına sahiptir. Bu kapsama gerçek ve tüzel kişiler girmektedir. Yabancılar ise mülkiyet hakkına sahip değildir.

1961 Anayasası’na Göre

1962 Anayasası mülkiyet hakkından herkesin yararlanabileceğini öngörmüştür. Dolayısıyla malik tanımının 1924 Anayasasına göre biraz daha genişletildiği görülmektedir. Temel haklardan yararlanmak için vatandaş olmak gibi bir şart söz konusu olmadığı için vatandaşların yanı sıra vatandaş olmayanlar da mülkiyet hakkından yararlanabilecektir. Bunun yanı sıra özel hukuk tüzel kişilerinin yanı sıra kamu tüzel kişileri de mülkiyet hakkından yararlanabileceklerdir (Aynı yönde Güvenç, 2008: 50). Her ne kadar bu yoruma açıkça yer veren bir Anayasa Mahkemesi kararı bulunmasa da Anayasa Mahkemesi’nin 1982 Anayasası’nın mülkiyet hakkını koruyan 35. maddesinde yer alan “herkes” ibaresini kamu tüzel kişilerini de içerecek şekilde yorumladığı dikkate alındığında 1961 Anayasası’nın 36. maddesinde yer alan “herkes” ibaresinin kamu tüzel kişilerini de içerdiği konusunda duraksama olmasa gerektir.

1982 Anayasası’na Göre

Aslında 1982 Anayasası mülkiyet hakkının öznesi olan malik konusunda 1961 Anayasası’ndan farklı bir hüküm getirmiş değildir. Her iki Anayasa’da da mülkiyet hakkından herkesin yararlanabileceği ifade edilmiştir. Fakat Anayasa Mahkemesi bu dönemde verdiği kararlarında Anayasa’nın 35. maddesinin yalnızca özel hukuk tüzel kişilerini değil, kamu hukuku tüzel kişiliklerini de kapsadığını vurgulamıştır. Bundan dolayı mülkiyet hakkını koruyan maddenin kamu tüzel kişilerini de kapsadığı hususu, 1961 Anayasası’na göre 1982 Anayasası’nda daha kesindir.

Anayasa Mahkemesi bu dönemde verdiği kararlarında Anayasa’nın 35. maddesinin yalnızca özel hukuk tüzel kişilerini değil, kamu hukuku tüzel kişiliklerini de kapsadığını ifade ettiği için 1982 Anayasası dönemindeki malik kavramını özel hukuk tüzel kişileri ve kamu hukuku tüzel kişilikleri olmak üzere iki kapsamda incelemek mümkündür.

Anayasa’nın 35. maddesi ile getirilen korumadan özel hukuk kişilerine (gerçek kişi ya da özel hukuk tüzel kişisi) ait malların faydalandığı izah gerektirmeyecek kadar açıktır. 1982 Anayasasını hazırlayan Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu tarafından hazırlanan gerekçe de “Mülkiyetin Anayasa teminatı altına alınması kimlerin yararlanacağı ise bir problem doğurmaz. Malik sıfatını taşıyan gerçek ve tüzelkişiler, bu Anayasal güvenceden yararlanırlar ve onu dermeyan edebilirler. Gerçek kişilerin fiil ehliyetlerinin farklı olması sebebiyle bu temel hakkın sahipliği bakımından bir ayrım yapılamaz. Başka deyişle mülkiyete sahip olmak bakımından hiçbir ehliyet ayırımı gözetilemez.” ifadelerine yer verilmiştir (Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu Raporu, Sayfa: 26, Alıntı: Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 7, Sayfa: 146).

Bundan dolayı gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyet hakkından yararlanacağı konusunda duraksama olmasa gerektir. Mülkiyet hakkına sahip olabilmek için hak ehliyetine sahip olmak yeterli olup ayrıca temyiz kudreti ya da reşit olmak gibi şartların aranması söz konusu değildir. 35. maddenin gerekçesinde mülkiyet hakkından yararlanabilmek için fiil ehliyeti gerekmediği açıkça belirtilmiştir.

35. maddede öngörülen korumadan sadece vatandaşlar değil, yabancılar da yararlanır. Anayasa, mülkiyet hakkından faydalanma konusunda vatandaş olanlar ile olmayanlar arasında herhangi bir ayrım yapmamıştır.

Her ne kadar Anayasa Mahkemesi, 09.10.1986 tarihli ve E: 1986/18, K: 1986/24 sayılı kararında[1] yabancılara Türkiye’de taşınmaz satışının, mülkiyet hakkıyla ve bu hakkın sınırlanmasıyla ilgili bir yönü bulunmadığını ifade etse de mülk edinme hakkının da mülkiyet hakkının bir parçası olduğu değerlendirildiğinde yabancıların taşınmaz edinme imkanının sınırlanmasının 35. maddenin getirdiği korumanın dışında olduğunu düşünmenin doğru olmadığı kanaatindeyiz.

Tapu Kanunu’nun 35. maddesi, miras ya da ölüme bağlı tasarruf yolu ile intikal eden taşınmazların yabancılara intikalinde karşılıklılık unsuruna bağlı olarak çeşitli kısıtlamalar getirmektedir. Yabancıların miras yolu ile kendilerine kalan taşınmazları edinme hakkının miras konusu ile ilgili olduğu ve miras hakkının da mülkiyet hakkı ile çok yakından ilişkili olduğu dikkate alındığında yabancıların taşınmaz ediniminin de 35. madde kapsamında değerlendirilmesi gerektiği çok açıktır.

Bundan dolayı Anayasa Mahkemesi’nin bu yorumu yerine şu şekilde bir yorumun daha uygun olacağı kanaatindeyiz: 35. madde, vatandaşlar kadar, vatandaş olmayanların da mülkiyet hakkını kapsar; ancak yabancıların taşınmazlar yönünden mülkiyet ve miras hakları kamu yararı amacıyla sınırlanabilir. Zaten Anayasa’nın 16. maddesi de temel hak ve hürriyetlerin, yabancılar için, milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabileceğini öngörmektedir.

[1] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 31.01.1987/19358

Kamu Mülkiyetinin 35. Madde Kapsamına Girip Girmediği Meselesi

Gerek Anayasa’nın 35. maddesinde ve gerekse bu maddenin gerekçesinde kamu mülkiyetinin de 35. madde kapsamına girdiğine dair açık bir ibare yer almamasına rağmen Anayasa Mahkemesi, 35. madde ile getirilen korumadan özel mülkiyette bulunan malların yanı sıra kamunun mülkiyetinde bulunan malların da yararlanması gerektiği görüşündedir.

Anayasa Mahkemesi’ne göre Anayasa’nın 35. maddesinde gerçek kişi – tüzel kişi ayırımı yapılmaksızın mülkiyet hakkının “herkes” için öngörülmesi ve maddenin gerekçesinde malik sıfatını taşıyan gerçek ve tüzel kişilerin bu güvenceden yararlanabileceklerinin ve onu ileri sürebileceklerinin açık olarak belirtilmesi dolayısıyla özel mülkiyet için Anayasa’nın getirdiği koruma ve güvence, kamu mülkiyeti için de geçerlidir (07.07.1994, E: 1994/49, K: 1994/45-2)[1].

Çünkü,  anayasa koyucunun özel mülkiyetin korunması konusunda gösterdiği konusundaki özenin, kamu mülkiyetinin korunması konusunda gösterilmediği ve Anayasa’nın kamu mülkiyetini güvencesiz bıraktığı düşünülemez.

Bundan dolayı, mülkiyet hakkını kişiler yönünden güvenceye alan 35. maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarındaki “bu hakkın ancak yasayla sınırlanabileceği ve kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağı” hususları kamu mülkiyetini de kapsamaktadır. Kamu mülkiyeti de kamu yararı amacıyla ancak kanunla sınırlanabilir ve toplum yararına aykırı biçimde kullanılamaz (07.07.1994, E: 1994/49, K: 1994/45-2)[2].

Bazı yazarlar  (Savaş, 1998: 15) ise Anayasa Mahkemesi’nin kamu mülkiyeti ile Anayasa’nın 35. maddesi arasında kurduğu bağlantıyı “zoraki ilişki” olarak tanımlamış ve kamu mülkiyetinin 35. madde kapsamında değerlendirilmemesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Buna göre kamu mülkiyeti ile kişisel mülkiyet arasında paralellik kurmak ve özel mülkiyet için Anayasa’nın 35. maddesinde yer alan hükümlerin kamu mülkiyeti için uygulanabilir olduğunu kabul etmek mümkün değildir (Savaş, 1998: 82).

Anayasa Mahkemesinin kamunun mülkiyetinde bulunan malları da 35. maddenin kapsamında görmesi üç açıdan önem taşımaktadır:

Milli Emlak Kitabı

Birincisi, 35. maddede mülkiyet hakkının ancak kanunla sınırlanabileceği öngörüldüğü için kamu mülkiyetini sınırlandıran ya da sona erdiren düzenlemelerin kanun ile yapılması zorunludur. Anayasa Mahkemesi’nin çeşitli kararlarında (örneğin 05.12.2001 tarihli ve E: 2001/24, K:  2001/356 sayılı kararı)[3] vurgulandığı üzere başta özelleştirme olmak üzere kamu mülkiyetinin sona erdirilmesinde yetki yasama organınındır. Bu yetki, yasama organının kamu mülkiyetinin koruyucusu olmasının da doğal sonucudur. Kamu mülkiyetini sona erdiren bu satışların esas ve yöntemlerine ilişkin bir düzenlemenin kanunla yapılması 35. maddenin getirdiği bir zorunluluktur (12.12.1996, E: 1996/64, K: 1996/47)[4], bundan dolayı buna ilişkin esasların belirlenmesinde Bakanlar Kurulu’nun ya da yürütmenin bir başka organının görevlendirilmesi 35. maddeye aykırıdır (20.05.1997, E: 1997/36, K: 1997/52).[5]

Ancak Anayasa Mahkemesi bir kararında (06.12.2001, E: 2001/387, K: 2001/357) Vakıflar Bankası’nın, bedelleri mazbut vakıfların varlıklarından karşılanan, (A) ve (B) grubu hisselerinin satışına ve bu satışla ilgili esas ve usulleri belirlemeye Bakanlar Kurulu yetkili kılınmasını mülkiyet hakkına aykırı bulmamıştır. Mahkemeye göre kamu yararı amacıyla satışla ilgili usul ve esasları belirlemede ve Vakıflar Bankası’nın sermaye ve idarî yapısında olumlu hedeflere yönelinmesinde, Bakanlar Kurulu’nun yasal olarak yetkili kılınmasında mülkiyet hakkı ihlâlinden ve dolayısıyla Anayasa’nın 35. maddesine aykırılıktan söz edilemez.

Kamu idarelerin mülkiyetinde bulunan malların da 35. madde kapsamında değerlendirmesinin ikinci sonucu, kamu idarelerinin, mülkiyetlerinde bulunan mallar üzerindeki tasarruflarının sınırlı olmasıdır. Anayasa Mahkemesi’ne göre idarenin mülkiyet hakkının sınırsız ve mutlak olduğunu söylemek olanaklı değildir. İdarenin malik olduğu mallar üzerindeki mülkiyet hakkının “kamu yararı”, “hazine yararı”, “iyi idare” kavramlarıyla sınırlandırıldığını kabul etmek gerekmektedir (12.12.1996, E: 1996/64, K: 1996/47)[6]. Üstelik kamu mülkiyeti de toplum yararına aykırı olmayacak şekilde kullanılmalıdır.

Kamu mülkiyetinin 35. madde kapsamında değerlendirilmesinin bir diğer sonucu, kamu mülkiyeti sona erdirilirken gerçek değer üzerinden hareket edilmesi zorunluluğudur. Anayasa Mahkemesi’nin 07.07.1994 tarihli ve E: 1994/49, K: 1994/45-2 sayılı kararında vurgulandığı üzere; “Özel mülkiyet için Anayasa’nın 35. maddesiyle getirilen koruma, devletin ve diğer kamu tüzelkişilerinin mülkiyet hakları için de geçerli olduğundan, bu durumun doğal sonucu, KİT’lerin özelleştirilmesinde gerçek değerinin gözetilmesi gerekir. Özelleştirme, devletleştirmenin tersi bir işlem olduğuna göre KİT’lerin satışında en az kaybı, en yararlı düzeyi sağlayacak biçimde rayiç değer aranarak gerçek değere en yakın olanın bulunması gerekir. Bu ölçüleri göz ardı eden bir yöntem ve uygulama, satın alan kişileri öbür kişiler karşısında hakkı olmayan ayrıcalıklı bir konuma getirerek eşitlik ilkesine aykırılık oluşturur.”

[1] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 10.09.1994/22047

[2] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 10.09.1994/22047

[3] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 13.04.2002/24725

[4] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 24.04.1998/23322

[5] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 27.06.1998/23385. Anayasa Mahkemesi’ne göre (12.12.1996, E:  1996/64, K:  1996/47); “Bir kamu varlığının satışında kamu mülkiyeti sona erdiğinden, özel mülkiyet için Anayasa’nın getirdiği koruma ve güvence, kamu mülkiyeti için de geçerlidir. Bu nedenle, kamu mülkiyetinin sona erdirilmesine ilişkin esasların yasayla düzenlenmesi, Anayasa’nın 35. maddesinin getirdiği bir zorunluluktur. Kişisel mülkiyeti güvenceye bağlayan Anayasa’nın kamu mülkiyetini güvencesiz bıraktığı düşünülemez. 35. maddenin birinci fıkrası yanında ikinci ve üçüncü fıkralarındaki bu hakkın ancak yasayla sınırlandırılabileceği ve kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağı hususları kamu mülkiyetini de kapsamaktadır.”

[6] Resmi Gazete Tarih / Sayı:24.04.1998/23322

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2462 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.