Yargıtay İBK, E: 2005/1 K: 2007/1 (4721 sayılı Kanun’un 713. maddesi gereğince açılan tescil davası)

T.C. YARGITAY İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu E:2005/1 K:2007/1 T:26.01.2007

ÖZET: “4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 713 üncü maddesinin 1 ve 2 nci fıkraları gereğince açılan tescil davasının süre yönünden reddedilmesi halinde; aynı yerle ilgili olarak açılacak ikinci davanın olumlu sonuçlanabilmesi için, ilk kararın kesinleşmesinden itibaren taşınmaz üzerindeki zilyetliğin davasız, aralıksız ve malik sıfatıyla yeniden 20 yıl sürmesi gerekir.”

4721 s. Yasa m. 713,714

  1. İçtihatları Birleştirme İstemi

Kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanılarak açılan ve kazanma için öngörülen 20 yıllık sürenin dolmaması nedeniyle reddedilen ve kesinleşen davanın  süre dolduktan sonra yeniden açılan ikinci tescil davasında çekişme sayılıp sayılamayacağı hususunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kendi kararları ile Yedinci, Sekizinci, Onaltıncı, Onyedinci ve Yirminci Hukuk dairelerinin kararları arasında aykırılık bulunduğu ileri sürülerek içtihatların birleştirilmesi istenmiştir.

Konu Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunda görüşülerek Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 29.11.1969 tarih, 1969/656-852, 12.05.1973 tarih, 1969/808-403, 10.04.2002 tarih, 161/301, 04.06.2003 tarih, 364-396 sayılı kararları ile Yedinci Hukuk Dairesi’nin 04.06.1986 tarih, 11300-5985, 20.12.1990 gün, 12149-15575, Sekizinci Hukuk Dairesi’nin 25.03.1966 tarih, 1823-1738, 18.01.1996 tarih, 4585-308, 20.11.2001 tarih, 5761-8139, Onaltıncı Hukuk Dairesi’nin 17.07.1990 tarih, 16076-11850, Onyedinci Hukuk Dairesi’nin 23.11.1992 tarih, 2408-10615, Yirminci Hukuk Dairesi’nin 18.04.2002 tarih, 761-3737 sayılı kararları arasında içtihat aykırılığı bulunduğuna ve bu aykırılığın Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca giderilmesine karar verilmiştir.

Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun 03.11.2006 tarihli ilk toplantısında Sekizinci Hukuk Dairesi kararlarının Hukuk Genel Kurulu, Yedinci, Onaltıncı, Onyedinci ve Yirminci  Hukuk Dairesi karalarıyla çatıştığı Hukuk Genel Kurulu kararları arasında aykırılıklar olduğu gibi dairelerin bazı kararlarınında birbirine aykırı düştüğü belirlenerek aykırılıkların içtihadı birleştirme suretiyle giderilmesi kararlaştırılmıştır.

  1. İçtihatları Birleştirmenin konusu, kapsamı ve gerekçesi:

Kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak açılan ve kazanma için öngörülen 20 yıllık sürenin dolmaması nedeniyle reddedilen ve kesinleşen tescil davasının, eksik süre tamamlandıktan sonra açılan ikinci tescil davası bakımından çekişme sayılıp sayılamayacağı, bir başka anlatımla birinci davanın kesinleşmesi tarihinden itibaren yeniden dava açmak için 20 yıllık kazanma süresinin dolması gerekip gerekmediği içtihatları birleştirmenin konusunu oluşturmaktadır.

Olağanüstü zamanaşımı ile taşınmazın mülkiyetinin kazanılması 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 713. maddesinde düzenlenmiştir.

Sözü edilen maddenin birinci fıkrası “Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmaz davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi …taşınmazın mülkiyet haklarının tapu kütüğüne tescilini isteyebilir.”

Aynı maddenin ikinci fıkrasında “Aynı koşullar altında maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya 20 yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın… tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir” hükmünü içermektedir.

Her iki fıkradaki düzenleme ve hukuki nedenler farklı olsa da zamanaşımı ile mülk edinme koşulları aynı olduğundan bu fıkralar içtihatları birleştirmenin kapsamına girmektedir.

Ayrıca olağanüstü zamanaşımı ile mülkiyet haklarının kazanılması 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 13.1-a ve 14.B-b,c maddelerinde de düzenlenmiştir. İçtihadı Birleştirme kararının bu maddelerle ilgili olarak da hüküm ifade edeceği hususunda duraksama olmamalıdır.

Kural olarak zamanaşımı ile bir hakkın özü veya dava hakkı sona erer. Zamanın geçmesiyle bir hak ortadan kalkıyorsa buna hak düşürücü süre (sükut-u hak süresi) denir. Hak düşürücü süre itiraz niteliğinde olduğundan mahkemelerce re’sen dikkate alınır. Buna karşılık bazı hallerde zamanın geçmesiyle hakkın özü ortadan kalkmadığı halde, dava edilerek elde edilmesi olanağı ortadan kalkar. Zamanla dava hakkının düşmesine ise zamanaşımı (müruru zaman) denilir. Zamanaşımı def’i niteliğindedir. Davaya karşı davalı veya müdahil tarafından ileri sürülebilir. Hakim def’iyi re’sen dikkate alamaz.

Kökeni Roma Hukuku’na dayanan Türk ve İsviçre hukuklarında yer alan zamanaşımı ile hak kazanma kendine özgü istisnai bir kurumdur.

Kanun koyucu, zamanaşımı ile mülk kazanılmasına ilişkin koşulları yoruma bırakmamış ve birer birer saymıştır. Bu koşullardan biride zilyetliğin “davasız” sürmesidir.

Öncelikle davanın tanımının yapılması ve davasız kelimesinin hangi anlama geldiğinin ve davanın sonuçlarının açıklanması gerekli görülmüştür.

Dava: bir hakkı ihlâl edilen veya bir hakkın tanınmasını ve korunmasını isteyen kişinin devletin yargı organından hukuki yardım istemesidir.

743 sayılı TMK. da “Niza” Kadastro Kanununda ise “Çekişme” sözcükleri kullanılmıştır. Niza ve çekişme sözcüklerinin “Dava” anlamına geldiği konusunda öğreti ve uygulamada fikir birliği bulunmaktadır.

Zilyetliğin kazanma sağlayabilmesi için 20 yıllık sürenin “davasız” sürmesi zorunludur. Kanun koyucu zilyetliğin davaya konu olmamasını amaçlamıştır. “Davasız” sözcüğü açık ve emredici bir hükümdür. Kanunda zilyet aleyhine açılan davadan söz edilmemiştir. Kanunun açık olduğu durumlarda yoruma ve gerekçeye başvurulamaz. TMK. nun 1. maddesi gereğince kanun özüyle ve sözüyle uygulanmalıdır. Kaldı ki maddenin gerekçesinde “… zilyede karşı bir istihkak ve müdahalenin önlenmesi davası olmasının niza (çekişme) sayılacağıdır.” İfadesine yer verilmiştir. Zilyet aleyhine açılan ve olumlu sonuçlanan davanın zilyetlikle kazanmaya engel olacağı bilinen bir gerçektir. Taşınmaz malların aynıyla ilgili kararlar zamanaşımına uğramaz. Hazine veya kayıt malikinin mirasçıları tarafından zilyet aleyhine alınan bir ilamdan sonra zilyetliğe değer verilmesi de mümkün değildir (HUMK. Md.237). Bu nedenle gerekçe bilinen bir gerçeği belirtmekten ileri gidememiştir. Gerekçe bu yönüyle eksiktir. Öte yandan zilyet tarafından açılan davaların dava sayılmayacağına ilişkin gerekçede bir hüküm olmadığından gerekçeye aykırılıktan da söz edilemez. Bu nedenle gerek zilyet tarafından Hazine veya malikin mirasçıları aleyhine, gerekse taşınmazın malikleri tarafından zilyet aleyhine yargı mercilerine yapılan başvuru teknik ve hukuki anlamda davadır.

Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay’ın ilgili tüm daireleri tutarlı bir biçimde 20 yıllık zilyetlik süresinin dava tarihine kadar gerçekleşmiş olması koşulunu  aramaktadırlar. Dava açıldıktan sonra işleyen süre zilyetliğe eklenmemekte ve dava eksik süreden reddedilmektedir. Dava açılmasının doğal ve zorunlu sonucu da budur. Aynı davada eklenemeyen eksik sürenin başka bir dava açılarak eklenmesi hukukça kabul edilemez bir olgudur.

Milli Emlak Kitabı

Kanun koyucu zamanaşımı ile mülk edinilmesi koşullarını ayrıntılı olarak belirtmiştir. Kazanma için bu koşulların tümünün birlikte  gerçekleşmesi zorunludur. Bu koşulları ayrı ayrı davalarda aramak ve eksiği tamamlamak mümkün değildir. Bu koşullardan tümünün varlığı halinde davanın kabul edilmesi, bu koşullardan birinin bulunmaması halinde davanın reddedilmesi gerekir.

Dava tarihine kadar 20 yıllık sürenin gerçekleşmesi de zilyetlikle kazanmanın temel ve asli bir koşuludur. Bu koşulun zilyetlik için öngörülen diğer koşullardan bir farkı bulunmamaktadır. Bu süre usul hukukuna ilişkin bir süre olmayıp maddi hukuka ilişkin ve mülkiyet hakkının oluşması için öngörülen bir süredir.

Dava açmak ve yargı mercileri önünde hak aramak Anayasa güvencesi altındadır. (Anayasa Md.36) Davacının haklılığına inanması yeterli olmayıp,  haklılığını kanıtlaması gerekir. (TMK. Md.6) Dava açmanın sonuçları Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Borçlar Kanununda düzenlenmiştir. Dava açan davanın sonuçlarına da katlanmak zorundadır.

Davacı, davayı kazandığı takdirde lehine, kaybettiği takdirde aleyhine kesin hüküm oluşur. (HUMK. Md.237) Zilyet tarafından açılan ve redle sonuçlanan davanın, davacı zilyet aleyhine sonuç doğurmayacağına ilişkin yasalarımızda bir hüküm bulunmamaktadır.

Kural olarak kesin hükümle sonuçlanan bir uyuşmazlığın bir daha yargı mercileri önüne getirilmesi olanaksızdır. Ancak Yargıtay tescil davasının kendine özgü ve özel kuralları olan bir dava olması nedeniyle davanın reddinden sonra tescil için öngörülen koşullarının tümünün birlikte yeniden oluşması halinde dava açılabileceğini ilke olarak kabul etmektedir.             Zilyet tarafından açılan tescil davasıyla sınırlı olarak kabul edilen bu uygulama genel kuralın ayrık bir durumunu oluşturmaktadır. Dava açılmasının doğal sonucu olarak tescil davasının açıldığı tarihten, davanın reddine ilişkin kararın kesinleşmesi tarihine kadar geçen zilyetlik süresi dava konusu olduğundan sonra açılan tescil davasına eklenemeyecektir. Bir başka anlatımla davanın kesinleşmesinden itibaren yeniden 20 yıllık sürenin dolmuş olması gerekecektir. (BK. Md.135)

Türk Medeni Kanunu’nun 714. maddesinde “kazandırıcı zamanaşımının sürelerinin hesaplanmasında, kesilmesinde ve durmasında, Borçlar Kanunu’nun zamanaşımına ilişkin hükümleri kıyasen uygulanır” hükmüne yer verilmiştir.

Borçlar Kanunu’nun 133/2. maddesine göre alacaklı borçluya karşı mahkemede veya hakim önünde dava açarak yada karşılıklı bir iddia ileri sürerek alacağını dermeyan ettiği takdirde zamanaşımı kesilir. Tescil davalarında zilyedin tescil istemiyle başvuruda bulunması dava, hazinenin veya tapu kayıt maliki mirasçılarının tescil istemine karşı koymaları da  def’i niteliğindedir. Zilyet tarafından dava açılması, davalı hazine veya kayıt malikinin mirasçıları tarafından davaya karşı konulması zamanaşımını keser.

TMK.nun 714. maddesi, zamanaşımının uygulanması bakımından Borçlar Kanunu’na yollama yapmıştır. Yorum yaparken “Kıyas” özellikle vurgulanmıştır. Borçlar Kanunu’nda zilyetlikle, Türk Medeni Kanunu’nda ise alacakla ile ilgili düzenleme yapılmamıştır. Bu nedenle tescil davalarında davacıyı “alacaklı” kişi olarak değerlendirmek gerekir. Zira davaya konu taşınmazın mülkiyetinin davalıdan alınarak hakkının tanınmasını, korunmasını ve adına tescilini isteyen kişi davacıdır. Davacı, davalı taraf aleyhine dava açarak bir istemde bulunmaktadır. Zamanaşımı değerlendirmesinde bu hususun göz önünde tutulması zorunlu bulunmaktadır.

Fıkrada ayrık durum öngörülmediğinden, davacı tarafından açılan dava ile işlemekte olan zamanaşımı kesilecektir. Kaldı ki davalı tarafın tescil istemine karşı koyması da zamanaşımını keser. Davaya karşı konulmasının itiraz olarak nitelendirilmesi sonuca etkili değildir. Zira itiraz geniş kapsamlı, def’i dar kapsamlıdır. Çoğun içinde az vardır.

Zamanaşımının kesilmesinin sonuçları B.K.nun 135. düzenlenmiştir. Bu maddeye göre zamanaşımının kesilmesi halinde sürenin yeniden işlemesi gereklidir. Zamanaşımının kesilmesinin doğal sonucu önceki sürenin geçersiz sayılmasıdır.

Yukarıda belirtildiği üzere;

Önceki dava, süren zilyetliği kesmiştir. Dava tarihinden, tescil isteminin eksik süre yönünden reddine ilişkin kararın kesinleştiği tarihe kadar gerçekleşen zilyetlik ise davaya konu olması itibariyle hesaba katılamaz. Sonradan açılan tescil davasında da zilyetlikle kazanma koşullarının tümünün birlikte gerçekleşmesi zorunlu bulunmaktadır. Bu nedenlerle içtihat aykırılığının Hukuk Genel Kurulu, Yedinci, Onaltıncı, Onyedinci ve Yirminci Hukuk Dairesi görüşleri doğrultusunda birleştirilmesine karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ: 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 713 üncü maddesinin 1 ve 2 nci fıkraları gereğince açılan tescil davasının süre yönünden reddedilmesi halinde; aynı yerle ilgili olarak açılan 2 nci davanın olumlu sonuçlanabilmesi için, ilk kararın kesinleşmesinden itibaren taşınmaz üzerindeki zilyetliğin davasız, aralıksız ve malik sıfatıyla yeniden 20 (yirmi) yıl sürmesi gerektiğine 19.01.2007 tarihli üçüncü oturumda oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

1-İçtihatları Birleştirmenin Konusu;

“Kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak daha önce açılıp kazanmayı sağlayan 20 yıllık zilyetlik süresi dolmadığından reddedilen ve kesinleşen tescil davasının, süresi dolduktan sonra açılan ikinci tescil davası bakımından çekişme (dava) sayılıp sayılamayacağı ve birinci davanın kesinleşmesi tarihinden itibaren yeniden dava açmak için 20 yıllık kazanma süresinin dolmasının beklenilmesine gerek olup olmadığı hakkındadır”

2-Dairelerin ve Hukuk Genel Kurulunun Görüşleri;

  1. Hukuk Dairesinin çoğunluk görüşüne göre, zilyet tarafından açılan ilk tescil davası süreden reddedilmiş bulunduğundan, açılan ikinci tescil davası bakımından çekişme (dava) oluşturmaz ve bu nedenle ilk tescil davasının kesinleşmesinden itibaren yeniden 20 yıllık kazanma süresinin beklenilmesine gerek bulunmamaktadır.

Buna karşılık 7,16,17 ve 20. Hukuk Dairelerinin 2001 yılından önceki bazı kararları ile Hukuk Genel Kurulunun 2001 yılından sonraki kararlarına göre ise, 20 yıllık kazanma süresinin dolmaması nedeniyle reddedilen tescil davasının kesinleşmesi tarihinden itibaren zilyedin yeniden 20 yıllık kazanma süresini beklemesi gerekir. Çünkü kesinleşen ilk tescil davası açılacak ikinci tescil davası bakımından “dava” (niza) teşkil etmekte olup, TMK.nun 714. maddesi ile bu maddenin yollamada bulunduğu Borçlar Kanunun ilgili maddeleri uyarınca zamanaşımı keser.

3-Olağanüstü Zamanaşımı;

Olağanüstü zamanaşımı ile taşınmaz edinme, 4721 sayılı TMK.nun 713. maddesinde düzenlenmiştir. Sözü edilen maddenin 1. fıkrasına göre, kazanmayı sağlayan zilyetlikle taşınmaz edinilebilmesi için “tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı, davasız, aralıksız olarak 20 yıllık süre ile ve malik sıfatıyla ile zilyetliğinde bulunduran kişi; taşınmazın adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini isteyebilir.

Aynı maddenin 2. fıkrasına göre ise; “aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılmayan veya 20 yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.

TMK.nun 713/1 ve 2. fıkralarında açıklanan hukuki sebepler kısmen farklı da olsa, her iki fıkra birbirleriyle bağlantılı olup öngördükleri zamanaşımı süresi ve aranan diğer koşulların aynı olması nedeniyle her iki fıkra da bu açıdan içtihatları birleştirilmenin konusunu oluşturmaktadırlar. Yani içtihatların birleştirilmesi kararı her iki fıkra hakkında da uygulanacağı konusunda duraksamamak gerekir.

Zilyetlikle taşınmaz edinebilmek için, TMK. nun 713/1. maddesi uyarınca aranan diğer koşullar yanında, taşınmazın nitelik itibariyle de kazanmaya elverişli olması (ornegin: mera, yaylak, kışlak gibi benzeri yerler ile TMK.nun 715. maddesinde acıklanan yerlerden olmaması gerekir) ve 20 yıl sure ile ekonomik amaca uygun olarak zilyet tarafından kullanılmıs olması gerekmektedir.

Öte yandan tescıl davaları; usul hukukunun öngördüğü dava tiplerinden hiçbirinin tanımına tıpa tıp uymaz. Bu bakımdan anılan davalar kamusal yönü ağır basan ve kamu düzenini yakından ilgilendiren davalar olduğu bir gerçektir. İlke olarak tüm hukuk davalarında; hâkim tarafların iddia ve savunmalarıyla bağlı olduğu halde, tescil davalarında adeta kendiliğinden araştırma, inceleme ve değerlendirme kuralı geçerlidir. Zilyetliğin çekişmesiz (davasız) ve aralıksız olarak 20 yıl süre ile ve malik sıfatıyla geçip geçmediği, ekonomik amaca uygun olarak kullanılıp kullanılmadığı, taşınmazın nitelik itibariyle kazanmaya elverişli bulunup bulunmadığı, gerekli ilamların yapılıp yapılmadığı hususları ile kısaca TMK.nun 713. maddesinde aranan gerekli tüm koşulların mahkemece re’sen (kendiliğinden) araştırması zorunludur. Bu ilke ve açıklamalar ışığında Hazine veya ilgili kamu tüzel kişilerinin davanın reddini savunup savunmamalarının, def’i ileri sürüp sürmemelerinin bir önemi bulunmamaktadır. Hatta yöntemine uygun bir biçimde davayı kabul etmeleri de sonuca etkili değildir. Çünkü, Mahkeme zorunlu olarak bu tür durumlar karşısında dahi zilyetlikle taşınmaz edinme koşullarını kendiliğinden araştırmak ve incelemek durumundadır. (örneğin: yerel gazete ilanlarının yapılması, karar için üç aylık sürenin beklenilmesi ve yargılama sırasında davaya katılma biçimi hiçbir hukuk davasında görülmemektedir). Bundan ayrı, Hazine veya ilgili kamu tüzel kişilerinden Köy Tüzel kişiliği TMK.nun 713/6. maddesi ve fıkrası uyarınca, “aynı davada kendi adlarına tescile karar verilmesini istemeleri mümkün bulunduğu gibi, Hazine, 2644 sayılı Tapu Kanununun 1. maddesi uyarınca idari yoldan da taşınmazı adına tapuya kayıt ve tescil ettirebilir.” Daha ötesi Hazinenin; yargılama sırasında taşınmazı adına tescile karar verilmesini istemesi, hiçbir şekle bağlı olmayıp 492 sayılı Harçlar Kanunun 13/j maddesi uyarınca harçtan bağışık olduğu da gözetildiğinde, sadece beyanda bulunması yeterli olup, yöntemine uygun bir biçimde dilekçe verilmesine dahi gerek bulunmamaktadır. (Tescil davalarına bakan Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin uygulaması bu yöndedir)

Kazanma koşullarının oluşup oluşmamasında; kendiliğinden araştırma ve inceleme ilkesi geçerli bulunduğundan, o halde 20 yıllık kazanma süresinin bir dava koşulu olduğunun kabulü gerekir. Hal böyle olunca davalı Hazine veya kamu tüzel kişilerinin 20 yıllık sürenin dolmadığını def’i olarak ileri sürmelerinin bir yararı bulunmamaktadır. Zira def’iler mahkemece kendiliğinden gözetilmez, mutlaka buna dayanan tarafça ileri sürülmesi gerekir. (BK. m.140.) Halbuki itiraz niteliğinde bulunan def’iler ise kendiliğinden göz önünde tutulur.

Şu halde; 20 yıllık kazanma süresinin dolup dolmadığı bir def’iden çok, mahkemece kendiliğinden araştırmak zorunda bulunması nedeniyle, bir “itiraz” niteliğinde olduğu söylenebilir.

4-Hangi Davalar Çekişme (Dava) Oluşturur ve Zamanaşımını Keser;

4721 sayılı TMK.nun 713. maddesinin karşılığı kaynak İsviçre Medeni Kanununun 662. maddesini oluşturmaktadır. İsviçre Medeni Kanununun 662. maddesine ilişkin gerekçe 4721 sayılı TMK.nun 713. maddesi için aynen alınmıştır. Gerekçe şöyledir; “oysa amaç, İsviçre Medeni Kanununu şerh ve tefsir eden bütün hukuk bilginlerinin birleştikleri gibi, “zilyede karşı bir istihkak veya müdahalenin önlenmesi davası açılmış olmasının niza (çekişme) sayılacağıdır” (Eraslan Özkaya, 4721 sayılı TMK.nu, Ankara 2002 baskı, Sh:619)

Hiç şüphesiz madde gerekçeleri bağlayıcı değildirler. Ne var ki; duraksama hasıl olduğu durumlarda, gerek uygulayıcıların ve gerekse doktrinin başvurduğu en önemli kaynağı oluşturmaktadırlar. Öyle ise, gerekçeler; açıklayıcı, aydınlatıcı, yol gösterici ve maddeye ilişkin bir yorumun yapılması bakımından gerekli bilgileri içeren metinler olduğunun da kabulü gerekmektedir. Bu özellikleri ile gerekçelerin bir tarafa bırakılması veya göz ardı edilmesi düşünülemez.

Nitekim, ölüme bağlı tasarruf şekilleriyle ilgili 28.11.1945 tarih ve 1945/13 E., 1945/15 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme kararında; “…kanunlarımızı yorumlarken kendi metinlerimizi göz önünde tutmakla beraber, yorumlarda ilmi içtihatlardan da faydalanabileceğine göre, bunların asıllarına da (mehaz=kaynak kanun kastediliyor) bakmaktan vazgeçemeyiz…” denilmektedir. (Esat Şener, Tüm Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları 1926-2000, Ankara 2000 Baskı, Sh:139, 20.9.1950 T. ve 1950/4-10 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı da “dernekten ihraç” ile ilgili olup, yine kaynak kanuna ilişkindir. Aynı eser Sh:212)

Kaynak kanun ve  gerekçesinin ne kadar önemli olduğu kısaca bu biçimde vurguladıktan sonra TMK.nun 714 ve onun yollamada bulunduğu BK.nun ilgili maddelerine değinmek gerekir.

TMK.nun 714. maddesinde; “kazandırıcı zamanaşımı sürelerinin hesaplanmasında, kesilmesinde ve durmasında BK.nun zamanaşımına ilişkin hükümleri kıyas yoluyla uygulanır” hükmüne yer verilmiştir. Hüküm “kıyas yoluyla” uygulamadan söz etmektedir. Mutlak (kesin ve emir biçiminde) bir anlam taşımamaktadır. 4721 sayılı TMK.nun 714. maddesinin yollama yaptığı BK.nun 133. maddesi, alacak ve borç ilişkilerinde uygulanan bir madde olup, borçlunun ve alacaklının eylemlerine dayanan zamanaşımını kesme nedenlerinden söz etmektedir.

Borçlar Kanunun 133/1. bendinde, borçlunun eylemi nedeniyle zamanaşımının kesilmesi yer almıştır. Bunlar borçlunun borcunu ikrar etmesi, özellikle faiz ödemesi veya borca mahsuben asıl borç için ödemede bulunması, borç için rehin veya kefil vermesidir.

Bu bentte yer alan zamanaşımını kesme nedenleri TMK.nun 713. madde hükmüne dayanan zamanaşımıyla taşınmaz edinme hali için gündeme gelmesi düşünülemez. Çünkü zamanaşımı ile kazanmada bir alacak-borç ilişkisi söz konusu değildir. Bu nedenle BK.nun 133/1. bendinde sayılan kesme nedenleri olayda söz konusu olamaz.

BK.nun 133/2. bendinde ise; alacaklının eylemine dayanan kesme sebepleri düzenlenmiştir. Şu halde TMK.nun 714. maddesinin yollamada bulunduğu zamanaşımını kesen unsurlar ancak BK.nun 133/2. bendinde yer alan haller olabilir. Burada alacaklının dava açması, açılan davada def’i ileri sürmesi, icraya veya iflas masasına başvurması ve diğer haller yer almaktadır.

5-Somut Olayda Kimin Açtığı Dava Zamanaşımını Keser;

TMK. m.714’ün yollamada bulunduğu BK.nun 133/2. bendinde, “alacaklının açtığı davanın zamanaşımını keseceği” kabul edilmiştir. Çünkü “zamanaşımı ancak kendi aleyhine zamanaşımı işleyen kişinin açtığı dava kesebilir” şu halde aleyhine zamanaşımı işleyen kişi kimdir? Sorusunun yanıtı “alacaklı” olacaktır. Kanun bunu öngormektedir.

Öyle ise; kazanmayı sağlayan zilyetlikle taşınmaz edinilmesinde “alacaklı” kimdir? Bu soruya da şu biçimde yanıt vermek mümkündür. Olağanüstu zamanaşımı ile taşınmaz kazanılmasında, alacaklı taraf aleyhine zamanaşımı işleyen taraftır. Yani taşınmazını zamanaşımı ile kaybedecek olan kişidir. O halde işleyen bu zamanaşımını dava açmak suretiyle kesebilecek kişide taşınmazını kaybedecek olan Hazine olmaktadır. Taşınmazı kazanmak isteyecek olan kişi yani zilyet ise, BK.nun 133. maddesi anlamında alacaklı değil borçludur. Bu bakımdan zilyedin malike (Hazineye) karşı açtığı dava zamanaşımını kesmez. Ancak gerçek hak sahibinin zilyede karşı açacağı davanın olumlu sonuçlanması halinde çekışme sayılır ve zamanasımını keser. (Prof.Dr. Ahmet M.Kılıçoglu Borclar Hukuku Genel Hükümler, Genişletilmiş 4. Bası, Ankara 2004, Sh:642-662)

a- Türk Öğretisinde Durum;

Doktrinde (Öğretide) şu görüş benimsenmiştir; “nizadan (çekişmeden) maksat davadır. Gerçek hak sahibi, zilyet aleyhine (zilyede karşı) iade davası açmış ise böyle bir dava nedeniyle yapılan her usulü işlem zamanaşımını keser. (TMK. m.640, BK. m.136) İade davası sadece zilyetliğin gaspından (zilyetliğin korunmasından) doğan bir zilyetlik davası ya da mülkiyet hakkına dayanan bir istihkak davası mahiyetinde olabilir. TMK.nun 902 ve 904. (Yeni TMK.nun 989 ve 991) maddelerine dayanan bir zilyede haklılık davası da zamanaşımını keser. (Prof.Dr. Selahattin Sulhi Tekinay, Eşya Hukuku, İstanbul, 1970-1971 Baskı, Sh:372-373, HGK.6.3.1963 T. 8/1-2 K.)

Kaynak Kanunun 662. maddesinin gerekçesine uygun olarak aynı görüş Türk öğretisi tarafından da kabul edilmiş ve bilim adamları kitaplarında bu görüşe yer vermişlerdir. (1-Prof.Dr. M.Kemal Oğuzman/Prof.Dr. Özer Seliçi/Prof.Dr. Saibe Oktay-Özdemir, Eşya Hukuk İstanbul, 2006 Bası, Sh:356, 2-Gürsoy, Kemal Tahir/Eren, Fikret/Cansel, Erol, Türk Eşya Hukuk 2. Baskı Ankara, 1984 Bası, Sh:525, 3-Tekinay, Selahattin Sulhi/Burcuoğlu, Haluk/Altop, Atilla, Eşya Hukuku Cilt:1, 5. Baskı, İstanbul, 1991, Sh:751, 4-Suat Bertan, Aynı Haklar, Ankara 1976 Bası, Cilt:1, Sh:564)

Görüldüğü gibi Türk öğretisinde, çoğunluk görüşü benimseyen bir tane aykırı düşünceye rastlanılmamıştır. İsviçre Medeni Kanununun 662. maddesi Türk öğretisi tarafından da aynen benimsenmiştir.

b- İsviçre Öğretisinde Durum;

İsviçre öğretisinde de durum Türk öğretisindekiyle aynıdır. Farklı bir düşünce söz konusu değildir. Örneğin; Hermann Laim; kazandırıcı zamanaşımı 661. (karşılığı TMK.m.712) maddeye göre çekişmesiz olmalıdır. Bu koşul maddi açıdan hak sahibinin mülkiyetine dayanarak Tapu Sicilinin düzeltilmesi (İ.M. m.975, TMK.m.1025) veya istihkak (İM. m.641, TMK. m.683) davası açmamış ya da bu davalarda sonuç elde edememiş olması halinde gerçekleşmiş sayılır, görüşündedir. (Hermann Laim, Basler Kommentar Zum Schweizerischen Privatrecht, Honsell/Vogt/Geiser Zivilgesetzbuch, 2. Auflage, S.1019, N.8 ad.Art.662)

Robert Haab; Kazandırıcı zamanaşımı için her hangi bir zilyetlik yeterli olmaz. Zilyetlik, asli (kendisi için) zilyetlik olmalıdır. Gerçek hak sahibi mülkiyete dayanan bir istihkak davası veya Tapu Sicilinin düzeltilmesi davası açmadığı sürece zilyetlik çekişmesizdir, düşüncesini savunmuştur. (Robert Haab, Zürcher Kommentar Zum Schweizerischen Zivilgesetzbuch IV.Band, Das Sachen recht, 1. Abteillung, Hoob/Simonius/Scherrer/ Zobl. Zürich 1977, S.280, N 20 ad Art. 661,662,663 “sırasıyla TMK.nun 712,713 ve 714. maddeleri” S.275, N 10)

Arthur Meier – Hayoz; Kazandırıcı zamanaşımından yararlanmak isteyenin konumu ile İsviçre BK.nun 135. (karşılığı BK.m.133) maddesindeki borçlunun konumu arasında “zilyedin gerçek hak sahibinin mülkiyet hakkını tanıması ile borçlunun borcunu ikrar etmesi bakımından” koşutluk (paralellik) kurulmuştur, açıklamasında bulunmaktadır. (Arthur Meier-Hayoz, Berner Kommenter zum Schweizerischen Privatrecht, Band IV Sachenrecht, 1. Abteilung Das Eigentum, 2. Teilband Das Grundeigentum l, Art 655-679 ZGB, Bern 1974, S.136 N 17 ad Art, 662, Bern şerhi Sh:142 N 12, Paul-Henri Steinauer, Les Droit rêels. T. II, Berne 1990, s.53-54)

6-İçtihatları Birleştirme Konusuna Esas Olan Olayın Yargı Önüne Gelme Zamanı;

Böyle bir olay ilk defa Hatay (Antakya) Sulh Hukuk Mahkemesinin bir dosyası ile yargı önüne gelmiştir. Yerel mahkemenin 16.9.1953 tarihli kararı ile “…Hatay’ın anavatana katıldığı 7.7.1939 tarihinden davanın açıldığı 1953 tarihine kadar 20 yıllık kazandırıcı zamanaşımı süresinin dolmaması gerekçesiyle davanın reddine karar verilerek hüküm kesinleşmiştir. 21.12.1959 tarihinde aynı yerlerle ilgili olarak yeniden tescil davası açılmış ve mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. 8. Hukuk Dairesi, Medeni Kanunun 640 ve BK.nun 134 ve 135. maddelerinden de söz ederek önceki davanın “niza” oluşturduğu gerekçesiyle davanın reddi gerektiği görüşüyle bozma sevk edilmiştir. Ne var ki, mahkemenin direnme kararı vermesiyle olay Hukuk Genel Kurulu önüne gelmiş, ilk davanın “niza” oluşturamayacağı görüşüyle kabule ilişkin direnme hükmünün onanmasına karar verilmiştir. (HGK. 12.5.1973 T. 1969/8-808-403 K.) H.G.K. 29.11.1969 T. ve 1969/7-656-852 sayılı kararı ile de, “…Oysaki anılan davanın, hak kazandırıcı zamanaşımını kesebilmesi ya da nizasızlık durumuna son verilebilmesi için davanın hak kazandırıcı zamanaşımı zilyedine karşı açılmış olması ve aynı zamanda olumlu bir şekilde de sonuçlanmış bulunması gerektiği…” vurgulanmıştır. (7.HD.nin 4.6.1986 T. 1300-5958 – 20.12.1990 T. 12149/15575, 17.HD.nin 23.11.1992 T. 1992/2498-10615, 16. HD.nin 17.9.1990 T. 1989/16076-11850 sayılı kararları da aynı yönde olup, aynı gerekçeye dayanmaktadırlar.

1969 tarihinden 2001 tarihine kadar açıklandığı biçimde uygulamada (birkaç karar hariç) istikrarın sağlandığı görülmüştür. Ancak 2001 yılından sonra aykırı kararların çıktığı saptanmıştır.

Tüm bu hukuki ve somut olgular ışığında şu sonuca varmak mümkündür.

1-Zilyedin açtığı dava aleyhine delil olarak kullanılamaz.

2-Zamanaşımını kesen dava türleri şöyle sıralanabilir,

  1. a) Kaynak İsviçre MK.nun 662 ve TMK.nun 713. maddesinin gerekçesinde de vurgulandığı gibi, “zilyede karşı Hazine tarafından bir dava açılmış olacak ve bu davanın da olumlu sonuçlanmış olması gerekecektir.
  2. b) Ya da zilyedin açtığı davada; gerçek hak sahibinin (Hazinenin) mülkiyet hakkını tanıması gerekmektedir. Yani zilyedin açtığı tescil davasının yargılaması sırasında taşınmazın Hazineye ait olduğunun kabulü ile davasından feragat etmesi ve bu hükmün kesinleşmesi sonucu ancak zamanaşımı kesilebilir.

3-Bir hakkın zamansız (vadesinden önce) dava yoluyla ileri sürülmesi o hakkı ortadan kaldırmaz.

4-Önceki dava süreden (esastan değil) reddedilmiş olup, olaylara dayalı kesin hükmün unsurları bulunmadığından HUMK.nun 237. maddesi anlamında ortada bir kesin hükmün varlığından söz edilemez.

Zamanaşımını kesmeyen (çekişme sayılmayan) işlemler ve davalar;

(Prof.Dr. Ahmet M.Kılıçoğlu, a.g.e. Sh:653-662)

1-Taşınmaz Mal Zilyetliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesi Hakkındaki 3091 Sayılı Kanuna Göre İdari Makamlarca verilen men kararları,

2-Noterden çekilen ihtarnameler ve ihbarnameler,

3-Hazinenin ecrimisil istemesine ilişkin ödeme emirleri ya da ihbarnameleri,

4-HUMK.nun 409/5. maddesi ile kesinleşen yetkisizlik ve görevsizlik kararlarına karşı aynı kanunun 193/3. maddesi uyarınca ilgili mahkemeye 10 günlük süre içerisinde başvurulmaması sonucu aynı maddenin son fıkrası gereğince davanın açılmamış sayılmasına ilişkin kararlar,

5-Süresinden önce açılan ve reddedilen davalar gibi,

Saptanan bu olgular nedeniyle zilyet tarafından açılan ve kesinleşen ilk dava çekişme oluşturmadığından, kazanmayı sağlayan zilyetlik süresi için yeniden 20 yıl beklenilmesine gerek olmadığı inancında bulunduğumdan sayın çoğunluğun görüşlerine açıklanan sebeplerle katılmıyorum. 26.1.2007

Yusuf ULUÇ

  1. Hukuk Dairesi Üyesi

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

E:2003/1

K:2004/1

T:02.04.2004

I- İçtihatları Birlaştirnenin Konusu:

Kadastroca yapılan tespitten sonra şerhsiz oluşan tapu Kaydına usulsüz düşürülen Vakıf Şerhi’nin Tapu Sicilinden silinmesi ya da kadastro tespit tutanağında bulunmayan Vakıf Şerhi’nin sonradan Tapu Siciline yazılmasına ilişkin istemleri içeren davalarda 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. maddesinde öngörülen “on yıllık hak düşürücü sürenin” uygulama yeri olup olmadığına ilişkindir.

II- İçtihatları Birleştirme İstemi: 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. fıkrasında öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin uygulanıp uygulanamayacağı konusunda Birinci ve Onyedinci Hukuk Daireleri ile Ondördüncü Hukuk Dairesi kararları arasında görüş aykırılığı bulunduğu ileri sürülerek içtihatların birleştirilmesi istenmiştir.

III-  Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nun 30.5.2003 gün ve 62 sayılı kararı:

Konu ile ilgili Yargıtay Birinci, Ondördüncü ve Onyedinci Hukuk Daireleri Başkanlıkları ile Hukuk Genel Kurulu Başkanlığından alınan görüşlerin ve gönderilen kararların değerlendirilmesinde “Vakıf Şerhi’nin Tapu Sicilinden silinmesi ya da Tapu Siciline yazılmasına ilişkin istemleri içeren davalarda 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. maddesinde açıklanan on yıllık hak düşürücü sürenin uygulanıp uygulanamayacağı” konusunda 1. Hukuk Dairesinin 18.12.2000 gün ve 2000/14635-15909 ve aynı doğrultuda bulunan 17. Hukuk Dairesinin 4.10.1995 gün ve 5545/5666, 14. Hukuk Dairesinin 18.11.2002 gün ve 7651/7502, 25.10.2002 gün ve 7409/7246, 18.10.2002 gün ve 7167/7048, 18.12.2000 gün ve 8102/8533, Hukuk Genel Kurulunun 26.6.2002 gün ve 2002/14-517-554 ve 20.11.2002 gün ve 2002/14-828-1002 sayılı kararları arasında görüş aykırılığı bulunduğuna ve bu aykırılığın İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca giderilmesine, görüşme tarihinin daha sonra Birinci Başkanlıkça belirlenmek üzere raportör üye görevlendirilmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.

İçtihatları Birleştirmenin Konusu Olan Vakıf Şerhinin Oluş Biçimi;

Taşınmaz, Vakıf malı olduğu halde, kadastro çalışmaları sırasında taşınmaza ait tapu kaydı esas alınarak mutasarrıfı adına tespiti yapılmaktadır. Ancak, kadastro tutanağının şerhler bölümüne bu taşınmaz “Vakıf malıdır” yada “…Vakfına aittir” gibi bir kayıt düşürülmesi gerekirken, bu yapılmadan kadastro tutanağı düzenlenmekte ve tespit maliki adına tapu oluşmaktadır. İşte tapu kayıtlarında Vakıf Şerhi olmadığından Vakıflar Genel Müdürlüğü, 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 27/29. maddelerinde öngörülen Vakfın hakkı olan taviz bedelini (ivaz alacağını) almama gibi bir durumla karşılaşmaktadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü, taviz bedelinin tahsilini sağlamak için ya doğrudan doğruya Tapu Kadastro Genel Müdürlüğüne yada Yerel Tapu Sicil Müdürlüklerine idari yoldan başvurmak suretiyle Tapu Siciline “Vakıf malıdır” yada “…Vakfına aittir” şerhinin yazılmasını sağlamakta veya hasımsız dava açmak suretiyle veyahut benzer yollarla söz konusu şerhi Tapu Kütüğüne (Siciline) işletmektedir. Ve şerh bu şekilde oluşmaktadır. Tapu kayıt malikleri de, kadastro tutanağının kesinleştiği tarihten itibaren 3402 sayılı Kanunu’nun 12/3. fıkrasında öngörülen on yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra tapu kütüğüne yazılan bu şerhin tapu sicilinden silinmesi (terkini) için dava açmalan sonucu olay yargıya intikal etmektedir. Ve İçtihatları Birleştirmenin konusunu sözü edilen bu şerh oluşturmaktadır.

IV- İçtihatların Birleştirilmesine Gerek Olup Olmadığı (Kararlar Arasında Aykırılığın Bulunup Bulunmadığı) Sorunu:

a- Hukuk Genel Kurulu, Birinci, Onyedinci ve Ondördüncü Hukuk Daireleri kararlan arasındaki ortak noktalar:

İcareteynli ve Mukataalı taşınmazlardan, Vakıflar İdaresinin almış olduğu taviz bedelinin TMK.nun 839 (MK.nun 754). ve devamı maddelerinde düzenlenen “Taşınmaz Yükü” (Gayrimenkul Mükellefiyeti) olduğu, tescile tabi olmadığı, Tapu Sicilinde Vakıf Şerhi olmasa dahi hüküm ifade edeceği, taşınmaz mal tamamen ortadan kalkmadıkça mutasarrıfın veya yeni malikin bu yükümlülükten kurtulmasının olanaklı bulunmadığı, önceki kayıt ve belgelerden, taşınmazın vakıf malı olduğunun anlaşılması halinde, gitti kayıtlanna sonradan vakıf şerhi işlenmemiş olsa bile, yeni malikin bu taşınmaz yükünden kurtulmasının “taviz bedeli” ödenmesine bağlı olduğu, kanundan doğan taşınmaz yükü karşısında yeni malikin iyi niyet savunmasında bulunarak TMK.nın 712 (MK.nun 638). ve 1023 (931). maddelerinden yararlanılmasına yasal olanak bulunmadığına ilişkin ilkeler bakımından bir görüş aykırılığı bulunmamaktadır.

b- Hukuk Genel Kurulu, Birinci ve Onyedinci Hukuk Daireleri Kararlan ile Ondördüncü Hukuk Dairesi Kararlan arasında farklı noktalar:

1- Hukuk Genel Kurulu ile Birinci ve Onyedinci Hukuk Daireleri Ka-rarlarında; 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun, bir tasfiye kanunu olduğu, aynı Kanunun 12/3. fıkrasının hiçbir aynın yapmaksızın kesinleşen tespitten önceki haklan tasfiye kapsamına aldığı, on yıl geçtikten sonra bu hakların itiraz ve dava konusu yapılamayacağı, “mülkiyet” gibi mutlak bir ayni hakkı tasfiye kapsamına alan kanunun bu maddesinin, “mülkiyetin gayri ayni hak” niteliğindeki taşınmaz yükünü bu kapsam dışında tuttuğunun düşünülemeyeceği, 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 29. maddesinde açıklanan taviz bedelinin bir para alacağı olup, vakfın bu hakkının kişisel bir hakka dönüştüğü, o nedenle bu hakka “kamusal” nitelik verilmesinin mümkün bulunmadığı ve 26.5.1935 tarih, 78/6 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme karan ile “vakıf malların Devlet malı” sayımladığının kabul edildiği, vakıf malların 3402 sayılı Kanun’un 16. maddesinde sayılan taşınmazlardan olmadığı, görüş ve ilkelerden hareketle 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. fıkrasının vakıf taşınmazlar bakımından da uygulanacağı görüşünü benimsemişlerdir. HGK’nun 20.11.2002 gün, 2002/14-828-1002 ve aynı tarih 1003 sayılı iki kararının bu görüş doğrultusunda olduğu saptanmıştır.

2- Ondördüncü Hukuk Dairesi ise kararlarında; 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 2888 sayılı Kanunla değişik 29. maddesinin getirdiği kanuni “ipotek hakkı” gayrimenkulu izleyeceğinden, vakıf şerhinin artık bir yasal takyit olduğu, TMK.nun 731 (MK.nun 657). maddesi uyarınca tapu siciline tescil edilmeksizin de etkili olacağı, öte yandan taviz bedelinin taşınmaz yükü sayılması ve vakıf malların kendine özgü bir “kamusal mülkiyet” türü olarak nitelenmesi nedeniyle, tesisinde (tespitten önceki revizyon gören kayıtlarında) bulunupta, kadastro tespitinde tapuya yazılmayan vakıf şerhinin tekrar yazılmasının istenmesi durumunda 3402 sayılı Kanun’un 12/3. maddesinin vakıf taşınmazlarda uygulanmasına olanak bulunmadığı görüşünü kabul etmiştir. HGK’nun 26.2.2002 gün ve 2002/14-517-554 sayılı kararının bu görüş doğrultusunda çıktığı belirlenmiştir.

Bu açıklamalar ve benimsenen görüşler karşısında; Hukuk Genel Kurulu, Birinci ve Onyedinci Hukuk Daireleri kararlan ile Ondördüncü Hukuk Dairesinin kararlan arasında görüş aykırılığı bulunduğu ve bu aykırılığın Yargıtay Kanunu’nun 16. ve 45. maddeleri ile Yargıtay iç Yönetmeliğinin 14. maddesi uyarınca içtihatların birleştirilmesi yolu ile giderilmesi gerektiğine, ilk oylamada oybirliğiyle karar verilip işin esasının görüşülmesine geçilmiştir.

V- İçtihatlan Birleştirmenin Gerekçesi;

1- Konu İle İlgili Yasal Düzenlemeler;

A- Vakıflar Kanunu’nun İlgili Maddeleri;

MADDE 27: (26.6.2001 tarih ve 4690 sayılı Kanunla değişik) Vakfın türüne göre aynın yapılmaksızın üzerinde taviz şerhi bulunan mevcut mukataalı veya icareteynli vakıf taşınmaz malların mülkiyetleri, taşınmazların bulunduğu il’lerde Defterdarlık, ilçelerde Mal Müdürlüğü bünyesinde yer alan Hazine taşınmaz malının satış ihalesine yetkili olan komisyon tarafından takdir edilecek rayiç bedelinin yüzde yirmi oranında hesap edilecek taviz bedeli karşılığında mutasarrıflarına geçirilir. Taviz bedeli ödenmeden ortaklığın giderilmesi veya cebri icra yoluyla satışı yapılacak taşınmaz malların taviz bedellerinin hesaplanmasında satış bedeli esas alınır.

MADDE 28: (4.4.1995 gün ve 4103 sayılı Kanunla değişik) yukarıdaki maddede yazılı tavizler toptan ödendiği takdirde gayrimenkul’ün mülkiyeti mutasarrıfı adına tapuda tescil olunur. Bu tavizin yansı peşin ve geri kalanı üç yılda üç müsavi taksitle de ödenebilir. Bu takdirde mülkiyet mutasarnfı adına tescil edilmekle beraber gayrimenkul’ün tamamı geri kalan taksitler için birinci derecede ve birinci sırada ipotek sayılarak tapuya böylece kaydolunur. Taksitler için kanuni faiz yürütülür. Bu taksit zamanında ödenmezse geri kalan taksitlerin tamamı muaccel olur. Mülkiyetin mutasarnfı adına tescilinden itibaren mukataa ve icare alınmaz.

MADDE 29: (22.9.1983 gün ve 2888 sayılı Kamm’un 2. maddesi ile de-ğişik) On yıl içinde bu kanun hükümlerine göre taviz vermek yolu ile icareteyn veya vakfın mukataa kayıtları terkin edilmemiş olan gayrimenkullerin mülkiyeti on yıl sonunda kendiliğinden mutasarrıflarına geçer ve vakfın hakkı da ivaza dönerek gayrimenkulun tamamı bu ivaz karşılığında birinci derece ve birinci sırada ipotek sayılır. Genel Müdürlük o yıl tahakkuk ettirilen icare veya mukataa üzerinden hesaplanabilecek olan bu tavizlerle vaktinde ödenmeyen taksitleri mutasarrıfın başka mallarına müracaat yolu ile ve Amme Alacaklarının Tahsil ve Usulü Hakkındaki Kanuna göre tahsile dahi yetkilidir.

Bu madde gereğince mülkiyeti mutasarrıflarına geçmiş olan gayrimen-kullerde maliklerin Hazineden başka varis bırakmadan ölümleri halinde, mülkiyet mahlûlen vakfına rücu eder. Bu Kanun’un yayımı tarihine kadar maliklerinin ölümleri üzerine son mirasçı sıfatıyla Hazineye intikal edip de bu husus tapu kaydına işlenmemiş bulunan gayrimenkullerde yukarıdaki fıkra hükmüne tabidir.

MADDE 30: Bu Kanun hükümleri yürümeğe başladıktan sonra mukata-alı veya icareteynli gayrimenkullerin tavizleri tamamen vakfa verilmiş olmadıkça o mallar üzerindeki temliki tasarruflar Tapu Dairelerince tescil olunamaz.

B- Türk Medeni Kanunu’nun İlgili Hükümleri:

MADDE 731/1 (MK. m.657/1): Taşınmaz mülkiyetinin kanundarf doğan kısıtlamaları, tapu siciline tescil edilmeksizin etkili olur.

MADDE 839/1 (MK. m.754/1): Taşınmaz yükü, bir taşınmazın malikini yalnız o taşınmazla sorumlu olmak üzere diğer bir kimseye bir şey vermek veya yapmakla yükümlü kılar.

MADDE 849/1 (MK. m.764/1): Taşınmaz maliki değişirse yeni malik, başka bir işleme gerek bulunmaksızın taşınmaz yükünün yükümlüsü olur.

MADDE 864 (MK. m.779): Rehnin tapu kütüğüne tescil edilmesinden sonra alacak için zamanaşımı işlemez.

MADDE 892 (4721 sayılı TMK. ile getirilmiştir. Eski MK.nunda bu hüküm bulunmamakta idi.): Kanuni ipotek haklarının doğumu, aksi kanunda öngörülmüş olmadıkça tapu kütüğüne tescil edilmelerine bağlı değildir.

MADDE 1023 (MK. m.931): Tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur.

C- 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/1, 2 ve 3. fıkraları:

MADDE 12: 30 günlük ilan süresi geçtikten sonra, dava açılmayan kadastro tutanaklarına ait sınırlandırma ve tespitler kesinleşir.

Kadastro Müdürü tarafından onaylanarak kesinleşen tutanaklar ile Kadastro Mahkemesinin kesinleşmiş kararlan; kesinleşme tarihleri tescil tarihi olarak gösterilmek suretiyle en geç üç ay içerisinde .tapu kütüklerine kaydedilir.

Tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz, denilmektedir.

Bu maddede açıklanan sürenin hak düşürücü süre olduğu konusunda uygulama ile öğreti arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. fıkrası hükmüne ilişkin hükümet gerekçesinden şu sonuçlan çıkarmak mümkündür;

a- Düzenli kütük ve kadastro işlemlerinin korunması amaçlanmıştır.

b- Kadastro işlemlerinin eski olaylara dayanılarak süresiz bir biçimde askıda bırakılması, kamu düzenini ters yönde etkileyeceği ve kamu zararını doğuracağı gözetilerek bunun önlenmesi hedeflenmiştir.

c-10 yıllık hak düşürücü sürenin uygulanması bakımından kamu ve özel mal aynmı yapılmamıştır. Vakıf taşınmazlarla ilgili ayrık bir durum da getirilmemiştir.

Şu halde; 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. fırkasından çıkartılan bu sonuçlar ve benimsenen bu ilke ile; mülkiyet hakkı değil, sadece hak arama özgürlüğünün (dava açma hakkının) ve başvuru hakkının kısıtlandığı anlaşılmaktadır (Anayasa Mahkemesinin 8.10.1991 tarih ve 1991/9-36 sayılı kararı).

VI- Eski Vakıflar ve İlgili Müesseseler:

Vakıf; insanlar tarafından yararlanılmak üzere bir ayni (malı) Allah’ın Mülkü hükmünde olmak koşulu ile temlik (mülkiyetin devri) ve temellükten (mülkiyetin devralınmasından) hapis ve men eylemektir, şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanıma göre vakıf mal, kamu malı, vakfın kişiliği ise, kamu kişiliğidir. Vakıf mal Allah’ın Mülkü hükmündedir. Bu nedenle vakıf mallar, her türlü nüfus ve otoritenin elatmasından uzak kalmış ve sürekliliği bu ilkelerle sağlanmıştır.

VII- Osmanlı Devletinde Toprak ReJimi:

Osmanlı Devleti’nin Toprak Rejimine göre; arazinin büyük bir bölümü Devletin malı idi. Kişilerin araziden yararlanması, Devlet ile kişi arasında meydana gelecek sözleşmeyle mümkündü. Devleti bu sözleşmelerde, Has, Tımar ve Zeamet sahipleri temsil etmekte idi. Devlet, 1847 (1263) yılına kadar araziye ilişkin işlemlerle doğrudan doğruya ilgilenmemişti. Ülkenin gerçeklerine ve Osmanlı Devletinin yapısı gereklerine uygun olarak arazi ile ilgili düzenlemeler yapılmıştı. 1858 (1274) tarihli Arazi Kanunnamesi; teknik anlamda ve toprak hukuku konusunda düzenlenmiş ilk temel kanundur. Arazi Kanunnamesinin 1. maddesine göre; arazi beş bölüme ayrılmakta idi.

1- Mülk (Memluk) Arazi; Özel mülkiyet kapsamına giren arazi türüdür. Gerek gerçek ve gerekse tüzel kişiler mülk araziye malik olabilirlerdi.

2- Miri (Emriye) Arazi; Mülkiyet hakkı Devlete ait olan arazi idi. Devlet bu araziden yararlanma hakkını süresiz olarak kişilere muaccele denilen ve arazinin değerine göre alınan bir miktar para karşılığı devrederdi. Bundan ayn, miri arazi mirasçılara da intikal ederdi.

3- Metruk Arazi; Yararlanma hakkı kamuya ya da belli bir köy veya kasaba halkına ayrılmış (tahsis edilmiş) yerlerdi. Genel yollar, Meralar, Yaylak ve Kışlak gibi benzeri yerler bu tür araziyi oluştururdu.

4- Mevat Arazi (Ölü Topraklar); Tarıma elverişli olmayan topraklardı. İmar ve ihya ile kazanılması mümkün olan arazilerdi. (Arazi Kanunnamesi, madde 6, Mecelle, madde 1270).

5- Vakıf Arazi (Arazi-i Mevkufe); Vakıf, islam hukuku kurumlarındandır.

Arazi Kanunnamesinin 4. maddesine göre vakıflar; mülkiyet hakkının devredilip edilmemesine göre, yani nitelik bakımından sahih ve sahih olmayan vakıflar olmak üzere iki bölüme ayrılmışlardır.

A- Sahih Vakıflar (Mukataalı – İcareteynli Vakıflar ); Bunlar aynı zamanda akara tahsisli yani gelirlerinden yararlanılan vakıflar olarakta nitelendirilmektedirler.

1-  Mukataalı Vakıflar; Zorunluluklar sonucu doğmuştur. Vakıf yer haraptır. Vakıf taşınmaz kendi olanakları ile vakıf tarafından inşaa ve onarılmasının mümkün olmaması sebebiyle bina yapmak, ağaç veya bağ çubuğu dikmek ve bunların durması karşılığında vakfa her sene maktu bir zemin kirası (İcare-i zemin) ödenmek suretiyle kiralanmış, yapılan bina ve dikilen ağaçlar yapanın veya dikenin malı sayılmış ve ölümü ile de, mirasçılarına geçeceği ve mukataa (kira) karşılığı verildiği sürece sözleşmenin geçerli kalacağı ve arazi üzerine yapılan muhtesatın kaldırılamayacağı kabul edilmiştir. Bu tür vakıfların kurulması için, mahkemece verilen izin (hakimin izni) yeterli olmayıp ayrıca Padişahın izin ve iradesine de ihtiyaç duyulmuştur.

2-  İcareteynli Vakıflar; Mukataalı vakıflar gibi olayların meydana getirdiği zorunluluklar sonucu doğmuş bir vakıf türüdür. Vakıf binalarının yanması, yıkılması ve vakıf tarafından tekrar inşaa için ekonomik gücün yaratılmaması veya kısa süre ile kiralanmasının mümkün olmaması ya da kısa süreli kiralamaya istekli çıkmaması nedeniyle bir tür süresiz kiraya benzeyen usule gidilmiş, mutasarrıfından gerçek değerine yakın veya eşit “icare-i muaccele” denilen peşin kira bedeli alınıp yanan, harap olan bina vakıf tarafından yeniden inşaa ve tamir ettirilerek her sene icare-i müeccele (veresiye kira) denilen küçük bir bedel karşılığında süresiz olarak kiracılara (mutasarrıflara) bırakılmıştır. Peşin veya her yıl alınan icar (kira) usulüne de “iki yani çifte icare” anlamında icareteyn adı verilmiştir.

B- Sahih Olmayan (Tahsis ve îrsad Kabilinden Gayri sahih) Vakıflar; Padişah ya da onun izin verdiği başkaları tarafından miri arazi üzerinde meydana getirilen vakıflardır. Miri araziler, kadim köy ve kasabaların tümüyle dışında kalan tarla, çayır, yaylak, kışlak, korular ve benzeri yerler olarak kabul edilmiştir. (Arazi Kanunnamesi madde 3, 25, 53, 81, 83 ve 90.)

Osmanlı Sultanları ya da onların izin verdiği başkaları miri arazide 1858 (1274) tarihli A.K.nın 4/2. fıkrasına gore üc türlü tahsis ve irşat kabilinden vakıf kurabilirlerdi.

a- Miri Arazinin Yalnızca A’şar (Topragın Ürününün Ondabiri) gibi vergi ve resimleri (A’sar ve rusumatı) bır hayır cihetine tahsis edildiği vakıflarda tasarruf hakkı, tapu kayıtlarında yazılı fertlerde kalırdı.

b- Miri arazinin yalnızca “tasarruf hakkının” bir hayır cihetine tahsis edildiği vakıflarda tasarruf hakkı sahih olmayan vakıfta kalırdı. Sahih olmayan vakıf A’şan Devlete öderdi.

c- Miri arazinin hem tasarruf hakkının hem de A’şar gibi “vergi ve resimlerinin” bir hayır cihetine tahsis edildiği vakıflarda vakıf: arazinin tasarruf hakkına sahip olduğu gibi, Devlete A’şar ya da başkaca vergi ve resim ödemezdi.

Görüldüğü gibi sahih vakıfların konusunu kadim köy, kasaba ya da şehir içindeki mülk topraklar teşkil ettiği halde, sahih olmayan vakıfların konusunu, anılan kadim yerleşim birimlerinin tümüyle dışında kalan miri (Devlete ait) araziler oluşturmakta idi.

VIII- Vakıf Taşınmazlarında; Zamanaşımının Uygulanıp Uygulanamayacağı Sorunu;

Vakıf taşınmazlarında, zamanaşımı uygulanıp uygulanamayacağı konusunda Türk pozitif hukukunda farklı düzenlemeler mevcuttur. Tapu kaydı olmayan bazı vakıf malların varlığı bir gerçektir. Nitekim 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 44. maddesinde bu tür mallardan sözedilmektedir. Aynı Kanunun 41/1. maddesinde “Kanunu Medenideki müruruzaman hükümleri, vakıf mallar hakkında da tatbik olunur.” denildiğine göre, vakıf mallar hakkında da kazandırıcı zamanaşımı hükümlerinin uygulanmasına olanak tanınmıştır. Vakıflar Kanunu’nun 8. maddesi ise, “Vakıfların doğrudan doğruya hayrattan olan taşınmazlarının kazandırıcı zamanaşımı yolu ile iktisap edilemeyeceğini” hükme bağlamıştır. Herkes tarafından aynı’ndan yararlanılan Camii, Okul, Medrese, Köprü ve Hastane gibi yerler bu tür mallardan sayılmışlardır. Buna karşılık hayrattan olmayan fakat akaratmdan olan yani aynı’nmdan değil de gelirinden yararlanılan vakıf taşınmazları ise, TMK.nun 713. maddesinde açıklanan taşınmaza ve zilyetliğe ilişkin tüm koşulların oluşması halinde zamanaşımı ile kazanılması mümkün bulunmaktadır.

Öte yandan MK.nuna 13.7.1967 tarih ve 903 sayılı Kanunla eklenen 81/B (TMK. 117). maddesine göre “Vakıfların mallan üzerinde zilyetlik yolu ile kazanma hükümleri tatbik olunmaz.” demek suretiyle Vakıf taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yolu ile iktisabını yasaklamıştır.

Bu kazanma yasağının sadece TMK.nun hükümlerine tabi yani Cumhuriyetten sonra kurulan Vakıflar hakkında uygulanabileceği, eski Vakıflar hakkında uygulanamayacağı ileri sürülmüştür. (Prof. Dr. Sungurbey, İsmet, Eski Vakıfların Yeni Sorunları, İstanbul, 2001, sh: 28 vd. aynı kitap, aynı sayfa, Prof. Dr. Ümit Doğanay ve Dr. Hasan Güneri’nin görüşü, Yrd. Doç. Dr. Veysel Başpınar, Vakıf Medeniyeti Sempozyumu Kitabı, 12-13 Mayıs 2003 Vakıflar Genel Müdürlüğü yayınları, Ankara, 2003, sh: 89-98, 7 HD. 27.1.1970 tarih 120/424 K. Ali Em “Y.18. H.D. Üyesi”, Ayten Sözen, Zümre Yılmaz ve Nazif Kaçak’ın Açıklamalı – Gerekçeli Türk Medeni Kanunu ve Uygulama Kanunu, Ankara, 2002, sh:145- Aynı eser aynı sayfa, 4721 sayılı TMK.nun T.B.M.M. de görüşüldüğü sırada dönemin Adalet Bakanı’nın yaptığı konuşma)

4.3.1959 gün ve 1959/2-19 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme karan uyarınca intikal sahibi bulunmadığından mahlulen vakfına dönen icareteynli taşmmazların zilyetlikle kazanılamayacağı öngörülmüştür.

MK.nun 81/B (TMK.nun 117). maddesi geriye doğru yürüyemeyeceği için, bu değişikliğin yeni kanunun yürürlük gününe kadar oluşan kazanılmış haklan etkilemesi mümkün değildir. O halde 903 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 13.7.1967 tarihine kadar kazanma koşullan oluşmuş ise zilyed; kazandırıcı zamanaşımından yararlanabileceği görüşü ifade edilmiştir. (Oğuzman / Seliçi, Eşya Hukuku, 1988, sh: 428, Ozanalp, A.N., Tapulama Kanunu Şerhi, 1976, sh: 383, Prof Dr. Hâtemi, Hüseyin, Medeni Hukuk Tüzel Kişileri, istanbul, 1979 c:l, sh: 729 vd., HGK. 5.2.1975 gün, 1972/7-1424 E, 1975/127 K). Bu konuda gerek uygulamada ve gerekse öğretide görüş birliği olduğu söylenebilir.

IX- Taviz Bedeli;

Taviz bedeli; eski vakıflar hukuku açısından “rakabe” kuru mülkiyet hakkı karşılığı, tasarruf hakkı bedeli, icare ve mukataa (kira) karşılığı anlamına gelmektedir. Vergi niteliğinde değildir. 13.12.1965 tarihinde yürürlüğe giren 2762 sayılı VK.nun 29. maddesi ile taviz bedelinin ödenmesi için tanınan on yıllık süre 13.12.1945 yılında dolduğu halde, bu süre içerisinde pek çok vakfın taviz bedeli ödenip tapudaki kayıtlarına bu yönde konulan şerhlerin terkin edilmediği anlaşılınca 13.6.1945 gün ve 4775 sayılı Kanun’la bu sürenin sona erdiği tarihten başlayarak on yıl daha uzatılıp yirmi yıla çıkarılmıştır. Sözü edilen bu 20 yıllık süre ise 13.12.1955 yılında sona ermiştir. 2762 sayılı VK.nun 27. maddesinde, icare ve mukataa; vakıf taşınmazın rayiç bedelinin yüzde yirmisi oranında olduğu kabul edilmişken, 18.4.1995 gün ve 4103 sayılı Kanunla yapılan değişiklik ile bu sefer rayiç değerinin yüzde yirmisi olması öngörülmüş, ancak bu oran 26.6.2001 gün ve 4690 sayılı Kanun’la tekrar yüzde yirmiye düşürülmüştür.

Sahih vakıflardan olan icareteynli ve mukataalı vakıflarda; taviz bedelinin ödenmesi karşılığında “vakıf şerhinin” silinmesi gerektiği gerek uygulamada ve gerekse bilimsel görüşlerde tartışmasız olarak kabul edildiği ve bu nedenle sahih vakıfların taviz bedeli ile sorumlu oldukları kabul edilmektedir^.

1- Taviz Bedelinin Niteliği – Taşınmaz Yükü – Kanuni İpotek Hakkı; 2762 sayılı VK.nun 29/1. fıkrası; “on yıl içinde bu kanun hükümlerine göre taviz vermek yolu ile icareteyn veya mukataa kayıtları terkin edilmemiş olan gayrimenkullerin mülkiyeti on yıl sonunda kendiliğinden mutasarrıflarına geçer ve vakfın hakkı ivaza dönerek gayrimenkulun tamamı bu taviz karşılığında birinci derece ve birinci sırada İPOTEK sayılır.” şeklindeki ipoteğin “kanuni ipotek hakkı” olduğu ileri sürülmüştür. (Bertan, Dr. Suad, Ayni Haklar, Ankara 1976, c.2 sh: 1573-1578).

Ancak, tarafların iradesi dışında kanunla vakıf yararına getirilen bu güvencenin (teminatın) taşınmaz yükü mü (gayrimenkul mükellefiyeti mi) yoksa gayrimenkul ipoteği mi yani kanuni ipotek hakkı mı olduğu tartışma konusu olmuştur. Bilindiği üzere bir alacağın ödenmesini güvence altına almaları bakımından her iki mülkiyetin gayri ayni haklan birbirlerine çok benzemektedirler. Ne var ki, gayrimenkul ipoteğinde, ipotekli borç senedi ile irad senedi dışında kalan ipotek hakkının bağımsız bir varlığı olamaz. İpotek hakkı ancak alacak hakkının fer’i olur. İpoteklerde ana hak kişiler arasında bir hukuki bağdan doğan şahsi bir borç münasebetidir. İpotekte ayni hak amaç değil, bir emniyet sağlama çağrısıdır. Gayrimenkul mülkellefıyetinde ise, ayni hak ana haktır. Yüklü gayrimenkul mükellefiyetine bağlı bulunan bir şeyi yapmaya veya vermeye ilişkin olan bir borç, o gayrimenkul ile emniyet altına alınmış olur. Ayrıca sorumluluk bakımından da taşınmaz yükü ile ipotek hakkı arasında fark vardır. İpotek hakkında taşınmaz, ana borcu güvence altına alır. Sorumluluk taşınmazın değeri ile sınırlı değildir. İpotek konusu taşınmazın değeri, borcu tamamen ödemeye yetmezse bile, ana borcun ödenmeyen kısmı için asıl borçlunun borçluluğu sürer. Taşınmaz yükümünde ise, borçluluk yüklü taşınmaz ile sınırlıdır. (Bertan, Dr. Suat, Ayni Haklar Ankara 1976, c.2, sh: 1576-1577)

Vakfın ivaz alacağı ister rakabe “kuru mülkiyet” ister icare ve mukataa veya bunlara ilişkin şerhin kaldırılması karşılığı kabul edilsin, mutasarrıfın ivaz borcunun vakıf taşınmazın değerini aşacağı ve fazla kısım için mutasarrıfın diğer malları ile sorumlu olacağı düşünülemez. Öte yandan İcra İflas Ka-nunu’nun 45. maddesine göre rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusu, iflasa tabi şahıslardan olsa bile, alacaklı yalnız rehinin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapabilir. Relinin tutarı borcu ödemeye yetmediği takdirde alacaklı kalan alacağını iflas ve haciz yolu ile takip edebilir. Oysa VK.nun 29. maddesinin 1. fıkrasında, “…bu tavizlerle vaktinde ödenmeyen taksitleri mutasarrıfın başka mallarına müracaat yolu ile ve Amme Alacaklarının Tahsili Usulü hakkındaki Kanuna göre tahsile dahi yetkilidir.” Hükmü getirilmek suretiyle sorumluluk ve tahsil açısından tamamen ipotekten ayrı bir teminat getirilmiştir. Bunun yanında kural olarak ipotek edilmiş bir taşınmaz alacaklının olurunu almaya gerek duyulmaksızın başkasına satılarak tapusu devredilebilir. Megerki aksine sözleşme olsun. VK.nun 30. maddesine gore, “…mukataalı veya icareteynli gayrimenkullerin tavizleri tamamen vakfa verilmiş olmadıkca o mallar uzerindeki temliki tasarruflar Tapu Dairelerince tescil olunamaz.” demek suretiyle tapuda yapılabilecek devirlerı yasaklamıstır.

O halde, vakfın ivaz alacağına kanunla getirilen güvencenin, taraflar arasındaki bir sözleşmeden doğan asıl alacak hakkının bir fer’i olmayıp, bir ana hak olarak doğması, sorumluluğun vakıf taşınmaz ile sınırlı bulunması, fakat vakfın alacağının taşınmazla bağımlı kalınmaksızın mutasarrıfın başka mallarına müracaat yolu ile tahsil edilmesi, temliki tasarrufun ancak borcun ödenmesine yani yükümlülüğün kalkmasına bağlı tutulması, taviz bedelinin (ivaz alacağının – teminatın), TMK.nun 839 (MK.nun 754). maddesi anlamında bir Gayrimenkul Mükellefiyeti (Taşınmaz Yükü) niteliğinde olduğu kabul edilmiştir. (HGK.nun 19.9.1990 gün ve 1990/1-333 esas, 1990/416 ve aynı tarih 332/415 sayılı kararlan, TBMM.nin 12.6.1940 gün ve 1188 sayılı yorum karan, Uyuşmazlık Mahkemesinin 13.7.1981 gün 5/15, 28.12.1981 gün 13/12 ve 10.61985 gün 8/13 sayılı kararlan). Kesin bir biçimde ifade edilmemekle beraber öğretide de baskın görüşün bu yönde olduğu anlaşılmaktadır.

2- Tapu Kütüğüne Güven İlkesi (TMK.nun 841, 849 ve 1023. maddeleri);

TMK.nun 841/1. fıkrası; “Aksine hüküm yoksa, kamu hukukuna ilişkin taşınmaz yükünün tapu kütüğüne tescili gerekli değildir”, aynı Kanun’un 849/1.fıkrası ise, “Taşınmaz maliki değişirse yeni malik, başka bir işleme gerek bulunmaksızın taşınmaz yükünün yükümlüsü olur” ilkelerinden hareketle önceki kayıt ve belgelerden aslının vakıf taşınmaz, olduğunun anlaşılması halinde, vakıf şerhinin intikal (gitti) kayıtlarına sonradan işaret edilmiş olsun, olmasın yeni maliki bu yükümlülükten yani taviz bedelini ödemekten kurtaramaz. Şu halde, kanundan doğan bu taşınmaz yükümlülüğü karşısında sonraki malikin “iyi niyet savunmasında” bulunarak TMK.nun 1023 (MK.nun 931).maddesinde açıklanan tapu kütüğüne güven ilkesinden ve TMK.nun 712 (MK.nun 638).maddesinde ifade edilen “olağan kazandırıcı zamanaşımına dayalı iyi niyetten” yararlanamaz, görüşü uygulamada ağırlıklı olarak benimsenmiştir.

X- Hak Düşürücü Süre;

Hak düşürücü süre, doğrudan doğruya hâkim tarafından kendiliğinden göz önünde tutulması gereken, davada “itiraz” olarak başvurulması zorunlu olan ve zamanaşımı gibi “kesme” ve “durma” hükümlerine bağlı olmayan, uyulmama halinde “hakkın” kaybına yol açan yani hakkın özünü ortadan kaldıran süredir. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3.fıkrasında öngörülen on yıllık sürenin de hak düşürücü süre olduğu kuşkusuzdur. Çünkü bu madde de öngörülen süre ile tapu sicilinde kararlılık kazanması, sicillerin bozulmaması, belli bir süre geçtikten sonra yargı organlarınca bu sicillerin tartışma konusu yapılmaması amaçlanmıştır.

Hak düşürücü sürenin kamu mallanna etkisi; Hak düşürücü sürenin kamu mallanna etkisi tartışma konusu olmuş ve Yargıtay Içtihatlan Birleştirme Büyük Genel Kurulu; 8.5.1987 gün ve 1986/3 E, 1987/4 sayılı karan ile “766 sayılı Tapulama Kanunu’nun 35.maddesi uyarınca sınırlandınlan taşınmaz mallar hakkında aynı Kanun’un 31/2.maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin uygulanması gerektiği” kabul edilmiştir. Bundan şu sonucu çıkarmak mümkündür. Anılan Kanunun 35.maddesinde yer alan Mera, Yaylak, Kışlak, Otlak, Genel Harman Yeri, Panayır ve Pazar yerleri gibi taşınmazların kişi adına tespit ve tescili halinde, bu tescil aleyhine açılacak dava 31. maddedeki süreye tabi olmadan her zaman açılabilecektir. Uygulama da bu doğrultudadır.

Fakat Yargıtay Içtihatlan Birleştirme Umumi Heyeti; 26.5.1935 tarih ve 78/6 sayılı karan ile vakıf malların “Devlet malı olmadığı” görüşünü benimsemiştir. Bu bakımdan vakıf malların kendine özgü bir “Sui Jeneris – kamusal mülkiyet” türü olarak nitelendirilmesi ve buna bağlı olarak bu mallara Devlet malı niteliğinin kazandırılması olanağı bulunmamaktadır. Kaldı ki 766 “sayılı Kanun’un 35. ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 16/B maddesinde sayılan ve kamunun yararlanılmasına terk ve tahsis edilen Mera, Yaylak, Kışlak, Genel Harman Yeri, Pazar ve Panayır yerleri gibi benzeri mallar sadece paftasında sınırlandırılmakla (geometrik durumu belirlemekle) ve özel sicillerine işlenmekle yetinilen, kadastroca hukuki durumu saptanamayan ve tapu siciline tescil edilmeyen taşınmazlar olması nedeniyle Hazine ve ilgili kamu tüzel kişileri tarafından bu tür taşınmazlar için açılan davalarda 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. ve 766 sayılı Tapulama Kanunu’nun 31/2. maddeleri uygulanmaz. Zaten bu gibi yerler kişiler adına tespit ve tescil edilse bile, bu husus “yolsuz tescil” oluşturacağından her zaman bunlar için tapu iptali davası açılması mümkündür. Vakıf şerhi ile ilişkilendirilmeleri düşünülemez. Öte yandan “Kamu mallan” başlığını taşıyan 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 16. maddesinde sayılan kamu mallan arasında vakıf mallanna yer verilmediği açıktır. Bunun dışında, Yargıtay Içtihatlan Birleştirme Umumi Heyeti; 3.4.1940 tarih ve 1939/12 E., 1940/65 sayılı karan ile “icareteynli ve icare-i mukataalı vakıf yerleri kira alacaklan beş yıllık zamanaşımına tabi” olduğunu benimsemiştir. Bu karardan da vakıf mallarının Devlet malı olmadığı sonucuna varılmaktadır.

XI- Değerlendirme;

İçtihat aykırılığına neden olan 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3-maddesi fıkrası ile ilgili hükümet gerekçesinde de açıklandığı üzere “…kadastro işlemlerinin eski olaylara dayanılarak süresiz olarak askıda bırakılmasının kamu düzenini ters yönde etkileyeceği ve kamu zaran doğuracağı gerçeğinden hareketle kadastro tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanılarak dava açılamayacağı” esası getirilmiştir. Getirilen böyle bir ilke ile, mülkiyet hakkı değil, sadece haK arama özgürlüğü (dava açma hakkı) ve başvuru hakkı kısıtlanmıştır. (Anayasa Mahkemesinin 8.10.1991 tarih ve 1991/9-36 sayılı, 3402 sayılı Kanunun 12/3. fıkrasının iptali isteğinin reddine ilişkin karan) On yıllık hak düşürücü sürenin uygulanması bakımından kamu ve özel mal ayırımı yapılmamıştır. Vakıflar Kanunu gibi Kadastro Kanunu da bir tasfiye kanunu olup, 12/3.madde ve fıkrasında vakıf taşınmazlarla ilgili ayrık bir durum getirilmemiştir. Uygulamada ve öğretide baskın görüşün 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. fıkra hükmünün kamu malı niteliğindeki taşınmazlar için uygulanmaması gerektiği yönünde olduğu görülmektedir. Ancak, 26.5.1935 tarih ve 78/6 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme kararı ile vakıf malların “Devlet malı olmadığı” kabul edilmiş bulunmaktadır. Bu karardan çok sonra MK.nuna eklenen 8 l/B (TMK.nun 117). maddesinin ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’ndaki düzenlemenin Yargıtay İçtihatları Birleştirme kararında benimsenmiş olan görüşü ortadan kaldırıcı nitelikte bulunmadığı kabul edilmektedir.

VK.nun 26, 27, 28, 29, 30 ve 31. maddeleri mukataalı ve icareteynli vakıf malların tasfiyesine yönelik olup, bir yandan bu tür vakıfların yeniden kurulması yasaklanırken, diğer yandan önceki hukuk döneminde kurulmuş olan bu türden vakıfların sona erdirilmesi amaçlanmıştır. O halde bu tür vakıf taşınmaz mallar kamu malı niteliğinde kabul edilse idi, hiç kuşkusuz bunların doğrudan Devlet mülkiyetine geçmesini sağlayacak bir düzenleme getirmesi gerekirdi. 2762 sayılı VK.nun 29. maddesinde açıklanan taviz bedeli; bugünkü hukuk karşısında gerek uygulamada ve gerekse öğretide “taşınmaz yükü” olarak nitelendirilmektedir. (TMK.nun m.839, MK.nun m.764). Ancak taviz bedeli nedeniyle mevcudiyeti kabul edilen taşınmaz yükünün, TMK.nun 731 (MK.nun 657). maddesi kapsamında bir yasal kısıtlama sayılmasına olanak yoktur. 2762 sayılı VK.nundan çok sonra yürürlüğe giren 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. fıkrasında öngörülen on yıllık hak düşürücü süre, en geniş ve en kapsamlı “ayni hak olan mülkiyet hakkının bile ortadan kaldırılması sonucunu doğururken, mülkiyet hakkına oranla daha çok dar kapsamlı, çok daha az yetkileri içeren bir sınırlı (fer’i) ayni hak olan taşınmaz yükünün hak düşürücü süre dışında kaldığının kabulüne olanak bulunmamaktadır.” Zira çoğun içinde az da vardır.

Açıklanan bu somut ve hukuki olgular karşısında 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. fıkrasında öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin vakıf taşınmaz mallar bakımından da uygulanması gerektiği, sonucuna varılarak İnançların Yüksek Hukuk Genel Kurulu, Birinci ve Onyedinci Hukuk Daireleri kararlan doğrultusunda birleştirilmesine karar verilmesi gerekir.

Sonuç:

“Vakıf Şerhi’nin Tapu Sicilinden silinmesi ya da Tapu Siciline yazılmasına ilişkin istemleri içeren davalarda 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin uygulanması gerektiğine” 02.04.2004 tarihinde yapılan ilk toplantıda üçte iki çoğunlukla karar verildi.

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

E:1997/2

K:1999/1

T:08.10.1999

I- İÇTİHADI BİRLEŞTİRME TALEBİ

V.Ü., 12.8.1996, 5.5.1997, 18.6.1997, 24.6.1997, 27.6.1997, 30.6.1997, 17.9.1997, 23.10.1997, 20.11.1997 teRiHli dilakçeleri ile, Av. F. V., Av. T. K., 5.11.1996, Av. C. T. 14.2.1997, Av. H. D. 26.6.1997, Av. R. G., Ş. Ş., Ş. A. 17.9.1997 tarihli dilekçeleri ile, N. K. 21.12.1997, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığının 30.12.1997 tarihli yazısı ile;

Borçlar Kanununun 105. maddesinde düzenlenen faizi aşan (munzam) zararın ispatı ile ilgili olarak;

Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 15.1.1995, 1994/6546 – 1995/65, 27.11.1995, 1994/4985-363,3.7.1997, 1117/2727-3428,27.3.1996, 1996/1430-1711, 26.4.1995, 1994/5937-2476, 21.4.1994, 1994/1684-2522, 15.5.1996, 1996/298-269, 14.10.1996, 6349-5235,

  1. Hukuk Dairesinin 12.4.1994, 1994/4947-7947,22.10.1996, 1996/13828-14754, 18. Hukuk Dairesinin 22.3.1994, 1994/2060-3571, 19.  Hukuk Dairesinin 27.10.1993, 1542-7085 ve HGK.nun 23.2.1994, 1993/5-600-1994/80, 8.3.1995, 1994/5-893-146, 19.6.1996, 1996/5-144-503 sayılı kararlan ile;

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 5.6.1995, 1995/3602-4569; 23.12.1996, 1996/6505-8987, 7.4.1997, 1945-2533;

  1. Hukuk Dairesinin, 1.6.1995/267-5451, 14.10.1996, 5616-8714, 13.2.1997, 1996/9985, -1997/810,30.6.1997,5667-5936 sayılı kararları arasında; içtihat aykırılığı bulunduğu, Türk parasının yasada öngörülen faizin üzerinde, %70-80-90 ve daha yüksek oranda değerini yitirdiği bir dönemde para borcunun temerrüdünden doğan munzam (aşkın) zararın gerçekleştiğine ilişkin bir karinenin varlığı ve dolayısıyla somut delillerle kanıtlanmasına gerek olup olmadığı yönünde oluşan içtihat aykırılığının istikrar kazandığı,
  2. Hukuk Dairesinin, munzam zararın ispatı konusunda somut delillere dayanmamış olsa da tacirin alacağını zamanında alması halinde onu ticari işletmesinde değerlendireceği konusunda bir karinenin varlığını kabul ettiği 13. Hukuk Dairesi’nin; “paranın yasal faizin çok üzerinde değerini yitirdiği bir dönemde alacağını zamanında elde eden ve ticari hayatın içinde bulunan alacaklının bunu bir an önce mal veya hizmet yatırımlarına yöneltmesi ve dövize dönüştürmesi yaşamın gerçeklerine uygun bir davranış olduğu konusunda bir karinenin bulunduğu ve bu karinenin aksinin ispatı yükünün ise borçluya ait olduğu görüşünde olduğu, Yüksek 5, 15, 18 ve 19. Hukuk Daireleri ile Yüksek Genel Kurulun, böyle bir karinenin varlığını kabul etmediği, paranın değer yitirmesinin munzam zararın gerçekleşmesi ve kanıtlanmış sayılabilmesi için yeterli olmadığı, bu halde dahi munzam zararın somut delillerle kanıtlanması gerektiği görüşünde oldukları ileri sürülerek, içtihat aykırılığının yüksek 11 ve 13. Hukuk Dairesinin görüşleri yönünde giderilmesi isteminde bulunmuşlardır.

Yüksek Birinci Başkanlık Kurulu 5.6.1997 gün ve 41 sayılı konu ile ilgili kararında “…4, 11, 13, 15 ve 19 Hukuk Daireleri ile Hukuk Genel Kurulunun anılan kararlan arasında, uyuşmazlıkların niteliklerinden ve somut olaylann, özelliklerinden kaynaklanan farklılıklar dışında, ilke ve uygulama yönünden, aykırılık sonucunu doğuracak bir durum mevcut olmadığından, içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmesine gerek bulunmadığı” sonucuna varmış, daha sonra içtihat aykırılığının varlığına ilişkin taleplerin artması ile yukarıda anılan karara yapılan itiraz üzerine Yüksek Birinci Başkanlık Kurulu 4.12.1997 tarihinde yeniden toplanarak Yargıtay Yasasının 17/1-d maddesi uyarınca itirazın incelenmesi için yapılan inceleme ve görüşmede;

“…Konuya ilişkin içtihatların birleştirilmesi başvuruların çok sayıda olması;

– Aykırılığı ileri sürülen içtihatların süreklilik kazanma eğilimi göstermesi,

– Aradan geçen süre gözetildiğinde aykırılığı ileri sürülen konuda verilen karar sayısının artıyor olması;

– İtiraza konu Birinci Başkanlık Kurulu kararından sonra bu konuda yeniden yapılan başvurularla ilgili Daire bildirimlerinde özellikle, yeni ve değişik görüşlere yer verildiğinin gözlenmesi,

– Birinci Başkanlık Kurulunun herhangi başvuru üzerine içtihatların birleştirilmesi gerektiği yönünde yönetsel karar vermiş olması hallerinde dahi, konuyu görüşmek üzere toplanacak İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu’nda toplantı başlangıcında, öncelikle içtihat aykırılığı olup olmadığı hususu görüşülerek oylama yapılması ve bu yöntemle yargısal nitelikli bir karardan sonra esasa geçilmesi;

– İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun sayısal oluşumu, yetkilerinin kapsamı, kararının niteliği, iş bu konunun hukuk literatüründeki yeri ve hukuksal önemi gözetildiğinde Birinci Başkanlık Kurulunca bu tevhidi içtihat isteminin Genel Kurula sunulmasında hukuksal yarar bulunduğunun belirlenmesi gözetilerek…” “munzam zarar” konusunda içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmesine karar verilmiştir.

II- YARGITAY DAİRE VE HUKUK GENEL KURULU KARARLARININ İNCELENMESİ A- 4. Hukuk Dairesinin Kararlarında Kabul Edilen İlkeler

  1. Hukuk Dairesinin konu ile ilgili önemli ve yayınlanan karan haksız ihtiyati tedbir nedeniyle uğranılan zararın tazminine ilişkindir (4.3.1986 tarih ve 1986/685-2012).

Karara konu olayda, izalei şüyuu yolu ile satılan taşınmazın bedeli (1.200.000 TL) üzerine ihtiyati tedbir konularak davacıya ödenmesi geciktirilmiş, tedbirin haksız olduğu nedeni ile paranın uzun süre kullanılamamasından doğan zararın tazmini istenilmiştir.

Daire genel bir karine yerine davacının sıfatı ile tedbir konulan paranın miktarını gözönünde bulundurarak dar gelirli bir memurun eline geçecek l .200.000 TL’yi vadeli banka hesabına veya benzer gelir getiren yerlere yatırarak yararlanmasının beklenen bir davranış olduğu” yönünde fiili karinenin varlığım kabul etmiştir. Bu suretle davacının iddiası ispat edilmiştir. Davacının yasal faiz üzerinde ek zararının bulunmadığı artık davalı tarafından ispat edilmelidir.

Dairenin zararın ve tazminatın nasıl hesap edileceğine ilişkin bir görüşü bulunmamaktadır.

Yüksek Daire paranın değer yitirmesini zararın nedeni olarak görmekte, ancak para değerindeki eksilmenin başlı başına zarar “fiili zarar” olduğunu kabul etmemektedir. Burada zarar “paranın sağlayacağı geliri” yani kaçırılan kazanç yahut yoksun kalınan kazançtır.

B-13. Hukuk Dairesinin Kararlarında Kabul Edilen İlkeler

  1. Hukuk Dairesinin 1.6.1995 tarihli ve E.1995/167-5451 sayılı kararının konusunu oluşturan olayda, davacı, davalının işlettiği depoya emaneten bırakılan eşyanın yangın nedeni ile uğradığı zararı istemiş, yargılama 13 yıl sürmüştür. Zarar, 1977 yılında 529.000. TL.’dir ve faizi ile 1991 yılında 1.248.000 TL. olarak tahsil edilmiştir (1977 yılında 529.000 TL iç alım gücü itibariyle 1991 yılındaki 200 milyon liraya tekabül etmektedir.)

Yüksek Daireye göre;

“…Enflasyonun yoğun olarak yaşandığı bir dönemde alacağını zamanında elde eden, ticari hayatın içinde bulunan alacaklının, paranın değer kaybını önleyici mal ve hizmet yatırımlarına yönelmesi, banka mevduat faizine, devlet tahviline yatırması veya dövize dönüştürmesi, yaşamın gerçeklerine uygun bir davranış olarak kabul edilmiştir. Enflasyon olgusu belirli düzeylerde devam ettiği müddetçe buna bağlı olarak paranın alım gücünün azalmasından dolayı alacağını geç tahsil eden alacaklanın zarar gördüğü, %30 oranındaki temerrüt faizinin bu zararı karşılamaya yetmeyeceği tartışmasız bir gerçektir. O nedenle hukukumuzda para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması şeklinde ortaya çıkan zarar istemlerinin B.K.nun 105. maddesi kapsamında yorumlanması kacınılmazdır. Hal böyle olunca bu ekonomik olgular, davacının aynca zararım ispat yönünden kanıt getirmesini ortadan kadıran normal durumlar ve fiili karineler niteliğinde olduğunun kabulü zorunlu olmaktadır.”

Zararın ve tazminatın nasıl hesap edileceğine gelince; Daireye gore; bilirkişi düşüncesinden de yararlanmak suretiyle temerrüt süresince para değerinin düsmesi, alım gücünün azalması nedeniyle alacaklının ortalama maruz kaldığı zarar B.K.’nun 42/2. maddesi hükmu de dikkate alınmak suretiyle tespit edilmelidir.

Dıger kararında (13.12.1997 tarih ve 1996/9985-1997/810) davacı müteahhit, davalı ise davacıya ait daireleri onun vekili sıfatı ile satan kişidir. Davalı davacıya ait daireleri satmış bedelini davacıya 28.10.1988 tarihinde ödemesi gerektiği halde yaklaşık 6 yıl sonra borcunu ödemiştir. Bu yüzden davacı “ticari hayatın içinde bir kişi olarak bir takım sıkıntılarla karşılaştığını, başka yerlerden kredi almak zorunda kaldığını, ilave masraflar yaptığını, parayı alıp işinde değerlendirme imkânından mahrum kaldığını, mevduat hesabına, tahvile yatırma imkânı veya döviz alma olanağını kaçırdığını ileri sürerek munzam zararın tazminini istemiştir.

Davacı belirli bir vakıa, somut bir nedene dayanmamaktadır. Genel olarak taşınmazın bugünkü değerinden de söz ederek para değerinin düşmesi ve alım gücünün azalması ile oluşan zararının ödetilmesini istemektedir.

Yüksek daire, bir önceki kararında olduğu gibi ticari hayatın içinde olan davacının (müteahhit) eline geçecek parayı en azından vadeli banka hesabına veya benzer gelir getiren kurumlara yatırarak en iyi şekilde yararlanacağı beklenebilecek bir davranış olduğunu, bu yönde fiili bir karinenin varlığını kabul etmiş, bununla ispat yükünün yer değiştirildiği sonucuna varmıştır.

Diğer olayda davacı, davalı bankanın (14.10.1996 gün ve 1996/5616-8714 bkz. s. 19) satışa arz ettiği uluslararası ticaret ve turizm merkezi adı altında inşa edilen iş merkezinde bağımsız bir bölüm almak üzere 2.8.1990 tarihinde 486.700 TL öder, iş merkezinin yapımı imkânsız hale gelir ve davalı, paralı iadede temerrüde düşer. Davacı, zamanında ödenmiş olsaydı bu meblağı vadeli banka hesabında tutulması durumunda paranın 1.357.910.582 TL’sına ulaşacağını ileri sürerek munzam zararın tazminini istemiştir. Yüksek Daire, olayda “Ev kadını olan davacının eline geçecek parayı, vadeli banka hesabına veya benzer gelir getiren kurumlara yatırarak en iyi şekilde yararlanması beklenebilecek bir davranış…” olduğunu belirterek davacının iddiasının ispat edildiği sonucuna varmıştır.

C-11. Hukuk Dairesinin Kararlarında Kabul Edilen İlkeler

  1. Hukuk Dairesi enflasyonun yıllık ortalama %50 ile %90 oranında seyrettiği bir ortamda alacağını zamanında elde eden ve ticari hayatın içinde bulunan tacirin bir an önce paranın alım gücünün azalmasını önleyici mal veya hizmet yatırımlarına yönelmesi, en azından tacirin bu parayı zamanında tahsil etmesi halinde ticari işletmesinde değerlendireceği ve bu durumda daha yüksek bir kazanç sağlayacağı varsayımını kabul etmektedir.

Zararın hesabında Yüksek Daire, önceleri (1995 yılına kadar) bir yıllık mevduata verilen faizi esas alırken (5.6.1995 gün ve 1995/3602-4569) daha sonra temerrüt süresince üçer aylık vadelerle ve vade bozulmadan bir banka hesabına yatırılması halinde getirebileceği faiz getirişinin esas alınmasını öngörmektedir (24.12.1996 gün ve 4892-9072).

D- 5,15,18 ve 19. Hukuk Dairesinin Kararlarında Kabul Edilen İlkeler

Yüksek 5, 15, 18 ve 19. Hukuk Daireleri paranın temerrüt süresinde değer yitirmiş olması nedenine dayanılarak munzam zararın tazmininin istenilmesi halinde zararın somut olarak iddia ve ispat edilmesi görüşündedirler. Alacaklının tacir olması yahut alacak miktarının yatırıma elverişli olması bir önem taşımamaktadır. Bu halinde 5, 15, 18 ve 19. Hukuk Dairesi uygulamalan itibariyle 13 ve 11. Hukuk Dairesinin tam karşısında yer almaktadır.

E- Hukuk Genel Kurulu Kararlarında Kabul Edilen İlkeler

Yüksek Genel Kurul görüşünu dava yoluyla artırılan kamulaştırma bedelinin geç ödenmesinden doğan munzam zarar istekleri ile ilgili olarak acıklamıştır. Genel Kurul’a gore (Y.H.G.K. 19.6.1996, 1996/144-503), zararın doğuşu paranın değer yitirmesine dayandırıldığı takdirde de zararın somut olarak ispatı gerekmektedir; Paranın değer yitirmesi kanun koyucu tarafından faiz oranları belirlenirken dikkate alınmıştır. Bu bakımdan yoğun yaşanan enflasyona dayanılarak tazminat istenilmesi, kanun koyucunun iradesiyle bagdasmamaktadır. Nitekim kanun koyucu gecıkme faizi oranını belirlerken paranın değer kaybını ve mevduat faizlerini de dikkate almıştır. Aynı nedenlere dayanarak gecikme faizinin dışında ve onun üzerinde oluşan munzam zarara hükmedilmesi gecikme faizi ile ilgili 3095 sayılı kanun hükümlerine aykırıdır. Bu durumda, kamulaştırma davalarına bakan 5 ve 18. Hukuk Daireleri ile büyük ölçüde tacirler arasındaki hukuki ilişkilerden doğan uyuşmazlıklara bakan 19. Hukuk Dairesi, eser sözleşmesi ile ilgili davalara bakan 15. Hukuk Dairesi, çoğunluk görüşü itibariyle 4. Hukuk Dairesi, paranın değer kaybı nedenine dayanılarak B. K.md. 105 uyarınca faizi aşan zararın tazmininin istenilmesi halinde, zararın somut olarak ispatını öngörmektedir. 5 ve 18. Hukuk Dairesi ile Hukuk Genel Kurulu tacir olmayan kişilerin paranın değer yitirdiği bir dönemde alacağın zamanında ödenmesi halinde alacaklının, banka mevduat veya döviz hesabına yatırma, repo işlemi yapma v.s. gibi paranın değer yitirmesini önlemek eğiliminde olduğu şeklinde bir yaşam deneyi kuralı bulunduğunu kabul etmemektedir.

Genel Kurul’a göre kanun koyucunun enflasyon olgusunu dikkate alarak faiz oranını düşük tutması karşısında aynı hukuksal nedenlere dayanarak munzam zararın tazmininin istenilmesi kanun koyucunun iradesiyle bağdaşmamaktadır. Başka bir anlatımla paranın değerini yitirmesine dayanılarak BK.nun 105. maddesi uyarınca munzam zararın tazmini istenememelidir.

Buna karşılık 13. Hukuk Dairesi para borcunun zamanında ödenmemesi halinde bir zarar karinesinin zaten varolduğunu, temerrüt süresince yasal %30 üzerinde paranın değer kaybı halinde faizi aşkın zararın doğduğu, paranın değer kaybının B.K.’nun 105’inci maddesinde yer alan faizi aşkın zarar olarak nitelendirileceği görüşündedir. Zira daireye göre paranın hızla değer yitirdiği bir dönemde kişinin paradan kaçış eğilimi bulunmaktadır. Kişinin bu eğilimi fiili karine olarak kabul edilmeli, davacının faizi aşan zararı ispat yükü ters çevrilmelidir.

  1. Hukuk Dairesi de benzer görüştedir. Paranın değer yitirdiği bir dönemde ticari hayatın içinde olan tacirin en az banka faizi kadar kazanç sağlayabileceği kabul edilmelidir. Bu olgu onun zararını somut olarak ispat etmesi yükünü ortadan kaldırır. Aksini borçlu ispat etmelidir.

Az yukarıda açıklandığı üzere, içtihat aykırılığına konu tüm kararların dayandığı maddi olgularda izlenen, ortak yön; paranın vadesinde tahsil edilmesi halinde alacaklının mevduat faizi, repo, döviz geliri ve sair nedenlerle kazanç sağlayabileceği iddiasına ve varsayımına dayanmaktadır. Bu itibarla sorun yalnız paranın yoğun ve sürekli olarak değer kaybettiği dönemlerde paranın değer yitirmesi hukuki nedenine dayanan, bu dönemde paranın sağlayacağı kazanç kaybından doğan zarar istemleri ile sınırlıdır. Zarar bu niteliği itibariyle “kaybedilen kazanç”, “mahrum kalınan kâr” niteliğindedir. Zararın varsayıma dayanması bu tür zararlarının ispatında Borçlar Kanununun 42/2 ve yargılama hukuku bakımından da Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 240. maddesinin uygulanmasını ön plana çıkarmaktadır.

Borçlar Kanununun 42/2. maddesi “hakimin takdir hakkı” Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 240. maddesi de hakimin delilleri serbestçe edindiği kanaate göre takdirini düzenlemektedir”. Görüldüğü şekilde, her iki konuda, hakimin önüne gelen somut olayların kendine özgü durum ve koşullarıyla doğrudan ilgili olduğu açıktır. Bu nitelikte, kaynağını değişik ve çok türlü maddi olgulardan alan zararların kanıtlanması işleminin, içtihatların birleştirilmesi yolu ile tek bir isbat vasıtasına bağlanması; Hakimin, delilleri serbestçe takdir edip vicdani kanatine göre hüküm kurmasını öneren yasal kuralı sınırlandıracağı gibi hukukun zaman içinde gelişimini de önleyeceği sonucuna kavuşulmuş, bu düşünce ve sakıncalar önde tutularak içtihatların birleştirilmesine gerek görülmemiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan gerekçelerle, içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmesine gerek olmadığına 8.10.1999 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

E:1996/4

K:1998/3

T:04.12.1998

KAZANDIRICI ZAMANAŞIMI ZİLYEDLİĞİ

TAPUSUZ TAŞINMAZLARIN ZİLYETLİĞİNİN TESCİLLE DOĞMASI

TESCİL KARARLARININ İNŞAİ – İHDASİ (YAPICI – KURUCU – YENİLİK DOĞURUCU) NİTELİKTE OLMASI

“Kazandırıcı  zamanaşımı yoluyla tapusuz taşınmazların edinilmesine  ilişkin Türk  Medeni  Kanunu’nun  639/1.  maddesine  göre  verilen  tescil  kararları  İNŞAİ-İHDASİ  (YAPICI  KURUCU  YENİLİK DOĞURUCU) nitelikli  kararlardır. Mülkiyet hakkı bu kararların kesinleştiği anda kazanılır.”

743 s. MK. m. 618, 632, 633, 639, 918

3402 s. Kadastro K. m. 14, 17

2709 s. Anayasa m. 35

1086 s. HUMK. m. 443/4

I- İÇTİHADI BİRLEŞTİRME İSTEMİ

Ayukat Timuçin;  5.9.1995  tarihli  dilekçe  ile  “Kazandırıcı  zamanaşımı  voluyla  taşınmaz mal edinilmesine ilişkin  tescil  kararlarının  niteliği  ve  mülkiyetin  hangi  andan  itidaren kazanılmış  sayılacağı  konusunda  Yargıtay  1,  3,  7, 8. Hukuk Daireleri ile Hukuk Genel Kurulu’nun kararları arasında aykırılık bulunduğunu” ileri sürerek İçtihadların birleştirilmesini istemiştir. Birinci Başkanlık Kurulu’nun  23.10.1996  gün  ve  75  sayılı kararı ile içtihad aykırılığı bulunduğu belirlenerek, aykırılığın Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nca giderilmesine karar verilmiştir.

II- İÇTİHADI BİRLEŞTİRMEYE KONU OLAN KARARLAR

1-a)  Üçüncü  Hukuk  Dairesi’nin 2.5.1995 gün ve 4904 – 5807 sayılı ilamında; “Taşınmaz mülkiyetinin, mülkiyetin tesbitine (tesciline) ilişkin kararın kesinleştiği tarihten itibaren  geçeceği,  bu  nedenle  davacının  kesinleşme  tarihinden  sonrası  için  ecrimisil isteyebileceği vurgulanarak, onceki dönem için  ecrimisile  hükmedilmesinin  doğru olmadığı”na karar verilmiştir.

  1. b)  Aynı  Daire’nin  3.5.1993  gün  ve  17680  –  7810  sayılı  kararı  ile;  “Mülkiyetin tesbitine ilişkin  mahkeme  kararının  kesinleştiği  tarihten  önceki  dönem  içinde davacı gerçek kişi yararına ecrimisile” hükmeden yerel mahkeme kararı oyçokluğu ile onanmıştır.

2-  5.  Hukuk  Dairesi’nin  2.3.1994  gün  ve  20550  –  4580  sayılı  kararında; “Mülkiyetin tesbitine ilişkin kararın  kesinleşmesinden  önceki  dönem  içerisinde  davacı  yararına ecrimisile “hükmeden mahkeme kararı onanmıştır.

3-  1.  Hukuk  Dairesi’nin  23.10.1975  gün  ve 9705 – 9768 sayılı kararında; “Kesinleşen tescil  kararı ile mülkiyet hakkının Medeni Kanun’un 633. maddesi uyarınca tapuya tescilden önce doğacağına” karar verilmiştir.

4-  8.  Hukuk  Dairesi’nin  18.6.1976  gün, 7393 – 5288 sayılı ve 16.1.1981 gün 319 263 sayılı  kararlarında  ise;  “Tescile  ilişkin  mahkeme  kararı,  inşai mahiyette olmayıp sadece daha  önce  kazanılan  ve  malik  olunan taşınmazın o kişi adına tapu kütüğüne yazılmasını sağlayan izhari (açıklayıcı) niteliktedir.  Bu  nedenle  taşınmazın  kazandırıcı  zamanaşımı koşullarının gerçekleştiği andan itibaren iktisap edileceğine” karar verilmiştir.

5-  Hukuk  Genel Kurulu’nun 16.12.1964 gün ve 5/1244 – 735 sayılı ve yine 22.5.1996 gün 1996/3-272-386  sayılı  kararlarında;  “Taşınmaz malda olağanüstü zamanaşımı süresinin tüm unsurları  ile tamamlanmış olmasının, kendiliğinden mülkiyet değişikliği meydana getirmeye yeterli bulunmadığı, aslolanın tescil kararının  kesinleşmesi  olduğu,  tescilsiz  iktisap hallerinin  Medeni  Kanun’un  633.  maddesinde  gösterildiği  ve  anılan maddede tescilsiz iktisapta  zamanaşımından  değil,  mahkeme  ilamından  bahsedildiğini,  dolayısıyla  tescil kararının izhari değil, ihdasi nitelikte olduğuna” işaret edilmiştir. 2797  sayılı  Yargıtay  Kanunu’nun 16/5 ve 45. maddeleri uyarınca toplanan Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nda kararlar arasında aykırılık  bulunduğuna  oybirliği  ile  karar  verilerek işin esasının görüşülmesine geçilmiştir.

III- İÇTİHAD AYKIRILIĞI’NIN KONUSU

“Kazandırıcı zamanaşımı yoluyla  taşınmaz  edinilmesine  ilişkin  tescil  kararının  hukuki niteliği ve bu kararlarla mülkiyetin hangi andan  itibaren  kazanılmış  sayılacağı”na ilişkindir.

IV- ZİLYETLİK, MÜLKİYET, DAVA HAKKI VE ÇEŞİTLERİ

Kazandırıcı  zamanaşımı  yoluyla  taşınmaz  edinilmesi  Medeni Kanun’un 639. maddesinde düzenlenmiştir.  Tapuda  kayıtlı olmayan bir taşınmazı fasılasız ve nizasız 20 sene müddetle malik  sıfatı  ile  elinde  bulunduran  ve  zilyedi  olan  kişi,  taşınmazın  kendi mülkü olmak üzere adına tescilini talep edebilir.

Zilyetlik, Medeni Kanun’un 887.  maddesinde,  “Birşey  üzerinde  fiilen  tasarruf  sahibi olan kimse o şeyin zilyedidir”  şeklinde  tanımlanmıştır.  Fiili  tasarruf  kudreti,  şey’in aynına  malik  olan  veya  olmayan  kimselere şamil olarak tanınmıştır. Diğer bir anlatımla, bir  şeyin  zilyedi  onun gerçek maliki olabileceği gibi, henüz mülkiyetini kazanmamış kimse de  olabilir.  Zilyet  olan  kimsenin  tasarrufunun  haklı  olup  olmadığına bakılmaz. Bir şey’e malik olmayan kimsenin zilyetliği zaman ile o  şeyin  mülkiyetinin  kazanılmasını sağlayabilir.  Mülkiyetin  kazanılma  sebeplerinden  biri  olan  zilyetliğin  konusu ancak maddi şeylerdir. Maddi  nitelik  taşımayan  haklar  üzerinde  zilyetlik  olmaz.  Zilyetliğin  tanımında da görüleceği gibi, bir  şeyin  bulunması  ve  ayrıca  o  şey  üzerinde  fiili  hakimiyetin kurulması gerekir. Dayanılan zilyetlik mülkiyetin karinesi değil, esasta bir hak olduğundan;  kanun  ile men edilmemiş veya kanunla aksine bir hüküm konmamış olan her hak gibi sahibi tarafından terk ve başkasına ivazlı veya  ivazsız  olarak  devrolunabilir, zilyedin  ölümü  halinde  mirasçılarına  intikal  eder.  Tapuda  kayıtlı  olmayan taşınmazlarda, Medeni Kanun’un 639.  maddesinin  koyduğu  20  senelik  süre  taşınmazın  mülkiyetinin kazanılması içindir.  Yasa’nın  öngördüğü  koşullara  sahip  olan  kişinin  tescil  talebinde bulunabilmesinin,  hakkın  doğmuş olması koşuluna bağlı olduğu şüphesizdir. Kişinin talebi üzerine  mahkemece  yapılacak  işlem  koşulların  mevcut olduğunun tesbiti halinde istemin kabulü ile tescile karar vermekten ibarettir.

Mülkiyet  hakkının  ne  olduğu ise; Türk Medeni Kanunu’nda eksik bir tanımın doğuracağı boşluklar  gözönünde  tutularak  açıkca  tanımlanmamış,  sadece  Yasa’nın  618. maddesinde mülkiyet  hakkının  mahiyeti  ve  ana  hatları  ile  özelliği  belirtilmiştir.  Mülkiyet  hakkı  “bir kimseye  yasal  sınırlamalara uymak koşuluyla bir mal üzerinde dilediğini yapmak kudretini verir”. Ancak, mülk sahibi  bu  hakkını  kullanırken,  dürüstlük  ilkelerine  ve  objektif  iyi niyet  kurallarına  uygun  olarak,  kişilerin  ve  kamunun menfaatini zarara uğratmamak için gerekli tedbirleri almak zorundadır.

Mülkiyet hakkı, Anayasa’nın  güvencesi  altında  bulunan  sosyal  ve  iktisadi  haklardan biridir. Ancak, kamu yararına kanunla sınırlandırılabilir. Aynı  zamanda  başkalarının zararına kullanılamaz.

Mülkiyet  hakkının  konusu Medeni Kanun’un 632. maddesine gore yerinde sabit olan maddi şeylerdir. Maddi varlığı olmayan şeyler üzerinde mülkiyet hakkı meydana gelmez.

Türk  Medeni  Kanunu’nun  639/1  ve  3402  sayılı  Kadastro Kanunu’nun 14-17. maddeleri uyarınca;  zilyetliğe  ve  kazandırıcı  zamanaşımına  dayanılarak  davacı  sıfatı  ile  dava açan kişinin  o  şey  üzerinde  gerçek  bir  hak  ve  tasarruf  yetkisinin bulunması gerekir. Tum davalarda  oldugu  gibi  kazandırıcı  zamanaşımı yolu ile kazanılan taşınmaz malın tesciline karar verilmesini isteyebilmek icin, kişinin talebı sarttır.  Talep  (istek)  olmadıkça davaya  bakılamaz.  Kişilerin  dayandıkları  dava  hakkı  Anayasa  ile  teminat altına alınmış olup  “hukuki  yarar”  ile  sınırlıdır.  Dava  açanın  her  şeyden  önce  davada hukuki yararı “menfaati”  bulunmalıdır.  Hakkın  ileri  sürülmesi  için kişinin hakkına tecavüz olunması veya bir  uyuşmazlığın  çıkması  gerekir.  Bunlar  yok iken her hangi bir kimse aleyhine mülkiyet hakkı ileri sürülerek dava açılamaz.

V- KAZANDIRICI ZAMANAŞIMI İLE ZİLYETLİKTE MÜLKİYETİN KAZANILDIĞI AN

TMK.nun  639/1.  maddesinde  olağanüstü  zamanaşımı  ile  taşınmaz kazanmanın koşulları belirtilmiş ise de, tescil davası  sonucunda  verilen  kararların  hangi  tarihten  itibaren sonuç  doğuracağına ilişkin olarak yasalarımızda açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu konuda gerek öğretide ve gerekse uygulamada değişik görüşler ileri sürülmüştür.

Öğretide ileri sürülen görüşler ve özetleri şöyle sıralanabilir.

1- Mülkiyet hakkı zilyetlikle kazanma  koşullarının  gerçekleştiği  anda  kendiliğinden kazanılır. Hakimin tescil kararı tamamen izhari (açıklayıcı) mahiyette olup,  inşai (yenilik doğurucu) nitelikte değildir.

2- Mülkiyet hakkı tescil davasının açıldığı  tarihte  doğar.  Zira,  her  dava  açıldığı tarihten itibaren sonuç doğurur.

3-  Mülkiyet  hakkı,  MK.  639/3  maddesinde  öngörülen üç aylık sürenin geçmesi ve hak sahiplerinin  tescil  istemine  karşı  itiraz  davası  açmamaları  sonucunda  oluşur.  İlgili hak sahiplerinin ………. ve tescil istemine karşı koymamaları sonucu tescile karar verilmesi mümkün olacaktır.

4- Mülkiyet hakkı tescil kararının kesinleştiği tarihte oluşur. Tescil kararı kesinleştiği tarihten ileriye doğru sonuç doğurur.

5- Mülkiyet hakkı kesinleşmiş  kararın  tapuya  tescil  edildiği  tarihten  itibaren  sonuç doğurur.  Zira,  mülkiyet  hakkı  tescil  ile  doğar.  Hakkın  doğumu ve varlığı tapu kütüğüne tescil  edilmesine  bağlıdır.  Tapu  kütüğüne  tescil  edilmeyen  hakkın  ayni olarak kabulü mümkün değildir.

Öğretide  ileri  sürülen  1  ve  4 numaralı bentlerde açıklanan görüşler uygulamada kabul edilmiş ise de, diğer görüşler ilgi görmemiş ve uygulamaya konu olmamıştır.

Tescil  kararının  hukuki  niteliği  ve  hangi  tarihten  itibaren  sonuç doğuracağı konusunda yasalarımızda  açık hüküm bulunmadığından bazı hükümlerin açıklanması ve değerlendirilmesi yapılarak konunun açıklığa kavuşturulmasında yarar vardır. Mahkemelerce  verilen  tescil  kararı  ile  yasal  olarak  korunmakta  olan eylemli durumu gösteren  zilyetlik,  mülkiyet  hakkına dönüşmekte ve anayasal olarak ve temel insan hakkı olarak korunmaktadır (1982 Anayasa’sı md. 35).

Mülkiyet  hakkı  ayni  bir  hak  olup,  tapu  kütüğüne  tescili  gerekir.  Taşınmaz  mallardaki mülkiyet hakkı kural olarak tescille doğar (MK. 633/1 , 918/1).

Bu kuralın istisnaları  MK.nun  633/2.  maddesinde  belirtilerek  bazı  hallerde  tescilden önce  mülkiyetin  kazanılabileceği hükme bağlanmıştır. Bu istisnalardan birisi de “mahkeme ilamı”dır.  Mahkeme  ilamının  bulunması  halinde  taşınmazın  mülkiyetinin tescilden önce kazanılabileceği  öngörülmüştür.  Mahkemelerce;  yargılama  sonucunda  uyuşmazlığın  nihai çozümune iliskin olarak taraflara verilen  onaylı  kararlara  ilam  denilmektedir.  Ancak tescil  kararının  hukuki sonuç dogurabilmesi icin mahkemece tescile karar verılmiş olması yeterli  olmayıp,  bu  kararın kesinleşmiş olması da şarttır. Zira, HUMK.nun 443/4. maddesi gereğince  taşınmaz  mallara  ilişkin  hükümlerin  infazı için kararın kesinleşmesi zorunludur.

Özel  kanun  hükümleri  ayrık  olmak  üzere taşınmaz mallar hakim kararıyla tapuya tescil edilebilir (25.1.1950  tarih  5519  sayılı  kanun  md.).  Tescil  kararı  iki  bölümden  oluşur. Kararın birinci bölümü kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği ile kazanma  koşullarının gerçekleştiğinin  saptanması,  ikinci  bölüm ise buna göre tapuya tescil işlemi yapılmasının buyurulmasıdır. Hakim tescil kararı verirken zilyetlikle kazanma  koşullarının  davacı yararına  oluştuğunu  saptamak  ile  yetinmemekte, bu koşulların varlığı halinde tescile karar vermektedir.  Hakim  tarafından  tescil  işleminin tapu idaresince yapılmasına karar verilmesi emredici,  buyurucu  ve  bunun  doğal  sonucu  olarak yenilik doğruca bir karardır. Zira, bu kararla  eylemli  kudret  olarak  tanımlanan  zilyetlik,  mülkiyet  hakkına dönüşmekte, mülkiyet hakkı tapu kütüğüne tescil olunmaktadır.

Kazandırıcı zamanaşımı koşullarının oluşması ile taşınmaz üzerindeki zilyetlik kendiliğinden  mülkiyet  hakkına  dönüşmez.  Bu koşulların oluşması halinde zilyet yararına “tescili  talep  hakkı”  doğar. Bu husus Medeni Kanun’un 639/1. maddesinde zilyedin tescil talebinde  bulunabileceği  şeklinde  ifade  edilmiştir.  Bu  nedenle  hakimin  tescil  kararı ile yeni bir hukuki durum  ortaya  çıkar  ve  bu  karar  kesinleştiği  tarihten  ileriye  yönelik olarak sonuç doğurur.

MK.nun 639/1. maddesi uyarınca açılan tescil davalarında da uygulanması zorunlu bulunan 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi uyarınca aynı çalışma alanında sulu arazide 40 ve  kuru  arazide  100  dönüm  miktarındaki  taşınmazın  kayıt  ve  belgesiz olarak zilyetlikle kazanılması  mümkündür. Miktar sınırlaması yönünden 1617 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 26.7.1972 tarihinin dikkate alınması gerekir. Tescil kararının izhari (açıklayıcı) olduğunun  kabulü  halinde  1617 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra açılan tescil davalarında miktar sınırlaması yönünden denetim ve  uygulama  yapılması  mümkün olamayacaktır.  Zira,  zilyet  adına  dava  konusu  taşınmazlardan  başka zilyetlikle kazanma koşullarının  oluştuğu  taşınmazların  tesbiti  mümkün  olmadığı  gibi,  26.7.1972 tarihinden sonra  açılan  davalarda  da  kazanma koşullarının daha önce gerçekleşmiş olması nedeniyle miktar sınırlaması dikkate alınamaz. Böyle bir uygulama ise kanun koyucunun amacına aykırı düşer ve yürürlükte bulunan hükmü uygulanamaz hale getirir.

Açıklanan  nedenlerle  tescil  kararı  ile  yeni  bir  hukuki  durum  ortaya çıkmakta, hakimin kararı kurucu bir nitelik taşımakta ve  bu  karar  kesinleştiği  tarihten  ileriye  yönelik olarak sonuç doğurmaktadır. Bu itibarla; içtihat aykırılığının Hukuk  Genel  Kurulu Kararları doğrultusunda birleştirilmesine karar verilmesi gerekmiştir.

S  o  n  u  ç  :  Kazandırıcı  zamanaşımı yoluyla tapusuz taşınmazların edinilmesine ilişkin Türk  Medeni  Kanunu’nun  639/1.  maddesine  göre verilen tescil kararlarının İNŞAİ-İHDASİ (YAPICI  –  KURUCU  –  YENİLİK DOĞURUCU) nitelikli kararlar olduğuna, mülkiyet hakkının bu kararların kesinleştiği anda kazanıldığına,  4.12.1998  tarihli  ilk  oturumda  2/3  yi  aşan çoğunlukla karar verildi.

Kaynak:YKD – 1999/6 – Sayfa:749

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1996/3

K:1998/1

T:17.04.1998

 

ARSA SAYILMA NİTELİKLERİ

 

Belediyelerce, yapılıp usulünce onaylanarak yürürlüğe konulan nazım  imar  planı  kapsamındaki  taşınmazlar,  kamulaştırma  hukuku yönünden arsa  sayılabilir  ise  de,  bu  nitelendirmede;  nazım  imar  planının  ait  olduğu idari  birim (büyükşehir, il, ilçe, köy), belediye ve  mücavir  alan  sınırları  içindeki yerleşim ve nüfus  yoğunluğu,  ulaşım  ve  altyapı  hizmetleri  ve  yerleşim  merkezine  olan mesafe ile taşınmazın plandaki konumu ve kullanım  biçimi gibi unsurlar da gözönünde bulundurulabilir.

 

2942 s. Kamulaştırma K. m. 11

1319 s. EVK. m. 12

2797 s. Yargıtay K. m. 45

 

Yargıtay  Birinci  Baskanlık  Kürulunun  27.6.1996  gün  ye  56/3  sayılı  kararı  üzerine 13 Mart  1998  tarihinde  toplanan Yargıtay İctihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, nazım imar planı  içinde  yer  alan taşınmazların salt bu nedenle arsa sayılacağına dair Beşinci Hukuk Dairesi kararları ile böyle bir taşınmazın arsa olarak nitelendirilebilmesi için, taşınmazın  fiilen  meskun  halde  bulunan  ve  belediye hizmetlerinden faydalanmakta olan yerler arasında bulunması gerektiğine dair Onsekizinci Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu kararları arasında içtihat aykırılığının bulunduğu kabul edilmiştir.

Kamulaştırma Kanununun 11.  maddesi,  kamulaştırılan  taşınmazların  kıymet  takdir esaslarını  belirlerken  arazilerde,  taşınmaz  veya  kaynağın  kamulaştırma tarihindeki mevki ve  şartlarına  göre  ve  olduğu  gibi  kullanılması  halinde  getireceği  net gelirinin, arsalarda ise,  kamulaştırma  gününden  önceki  özel  amacı  olmayan  emsal satışlara ait değerlerin dikkate alınacağını hükme bağlamıştır.

Kamulaştırma  Kanununda, arsanın tanımı yapılmamış olduğundan arazi ile arsa arasındaki ayırım,  Emlak  Vergisi  Kanunu’nun 12. maddesi, bu maddeye dayanılarak çıkarılan Bakanlar Kurulu kararı ve uygulamada belirlenen esaslara göre yapılmaktadır Emlak Vergisi Kanununun 12 maddesi,  “belediye  sınırları  içinde,  belediyece  parsellenmiş  araziyi”  arsa  saymış parsellenmemiş  araziden  hangilerinin  arsa  sayılacağını  bu konuda çıkarılacak Bakanlar Kurulu Kararına bırakmıştır.

Bakanlar  Kurulu  bu konuda en son çıkarılan 28.2.1983 gün ve 83/6122 sayılı kararında, emlak  vergisi  yönünden  parsellenmemiş  araziden hangisinin arsa sayılacağını belirlemiş olup, kamulaştırma bedel arttırımına ilişkin davalarda  bu  konudaki  ilkelerin  bazıları Yargıtay’ca  benimsenerek  uygulanmıştır.  Uygulamada  tevhidi  içtihat  konusu  ve  sınırları bakımından  bu  genelgede  sözü  edilen  imar  planı, İmar Kanununda öngörülen “nazım imar planı”  ve  “uygulama imar planın ayırım yapılarak ele alınmış, uygulama imar planında yer alan  taşınmazlar,  anılan  Kanuna  göre  tabi  bulundukları  işlemler  itibarı  ile arsa olarak değerlendirilmiş  iken,  nazım imar planı konusundaki taşınmazlar yönünden uygulamada sözü edilen aykırı görüşler doğmuştur.

Yargıtay Onsekizinci Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu bu taşınmazların ayrıca meskun ve  belediye  hizmetlerinden  yararlanan  yerler  arasında bulunması şartını ararken Beşinci Hukuk  Dairesi  böyle  bir  şarta yer vermemiş bu taşınmazları salt bu nedenle (nazım imar planı içinde olduğu için) arsa saymıştır.

İlk  oturumda  bu  ayırım dikkate alınarak yapılan müzakereler sonunda yapılan oylamada her  iki  görüş  yeterli  çoğunluğu  bulamamış,  her  iki  görüşün  de  arsa-tarım  arazisi ayırımında tatmin edici bir çözümü ifade etmediği düşüncesinden hareketle,

İkinci  oturumda, birinci oturumdaki görüşmelerden çıkan sonuc gözönünde bulundurularak Beşinci  ve  Onsekizinci  Hukuk  Dairelerinin uygulamalarını dikkate almakla beraber, her iki Dairenin  arsa  değerlendirmesi  konusundaki  görüşlerine esneklik getiren bir öneri Genel Kurula  sunulmuştur. Genel Kurul bu öneriyi, Yargıtay Kanununun 45. maddesinin son fıkrası hükmü  kapsamında  değerlendirmistir.  Bu  oneri  dikkate  alınarak  yapılan müzakerelerde Belediyelere  ait  usulüne  uygun  alarak  onaylanıp  yürürluge  konulan  nazım ımar planı kapsamındaki  taşınmazların  arsa  sayılabileceği  ancak  nazım imar planlarının çok geniş alanları içine alabilecek tarzda  da  düzenlenebildiği  ve  özellikle  beldeler  için  yapılan nazım imar planlarının beldenin idari  sınırlarının  tamamını  içine  alabildiği,  yerleşim yerlerine  ve  belediyece  hizmet  getirilen  bölgelerin  çok  uzağında  bulunan ve bölgedeki yerleşim  yerinin  genişliği ve nüfus artışı ile nüfus yoğunluğuna göre yakın zamanda iskan açılması  mümkün  olmayan  yerlerin  de  nazım  imar planı sınırları içine dahil edildiği ve yerleşim  yerlerinden  uzakta  olan bir kısım taşınmazların da sırf kamulaştırmayı sağlamak amacıyla plan kapsamında  gösterilebildiği  gözetilerek  belirtilen  durumlarda  taşınmaz, belediye  nazım  imar  planı  içinde  ol  sa  dahi  arsa olarak kabul edilemeyeceği görüşü benimsenmiştir.

Varılan  bu  genel  sonuç  doğrultusunda,  tevhidi  içtihat yönünden nazım imar planı’ndan yalnız belediyelerce yapılanlarının dikkate alınması, nazım  imar  planında  yer  alan taşınmazların arsa olarak nitelendirilmelerinde yalnız bu durumlarının değil, ait oldukları  belediyelerin  yerleşim  ve  nüfus  yoğunluğunun, ulaşım ve alt yapı hizmetlerinden yararlanma  olanak  ve  olasılıklarının  yerleşim  merkezlerine  uzaklıklarının nazım imar planı içindeki  konumları  ve  kullanım  biçimleri,  planlanan  kapsamda ve süre icinde yerleşim alanlarına dönüşme olasılıklarının da gözönünde bulundurulacağı öngörülmüştür.

Buna  göre,  belediye  nazım  imar  planında yer alan bir taşınmaz arsa sayılabilecek ise de,  onun arsa olarak nitelendirilip buna gore değerlendirilmesine esas olmak uzere, nazım imar  planının  ait  oldugu belediyenin yerlesım alanının devamında, uzantısında yer alması alt  yapı  hizmetlerine  henüz  kavuşmamış  olsa  bile,  istendiğinde  imara açılabilecek ve bunlardan  yararlanabilecek  konumda,  belediyenin nüfus ve yapılaşma yoğunluğundaki artış itibariyle uygulama imar  planının  düzenlenebileceği  aşamaya  gelinmiş  olması  gibi hususlarının  da araştırılıp gözönünde bulundurulacağı öngörülmekte, buna karşılık taşınmaz belediye  nazım  imar planı içinde olmasına rağmen bu plandaki konumu itibariyle iskanının yasaklanmış  bulunması,  nazım  imar  planının  ait  olduğu  beldenin  nüfusu,  gelişmesi, yapılanma  yoğunluğu  ve  taşınmazın  yerleşim merkezine uzaklığı gibi nedenlerle uygulama imar  planı  hazırlanmasının  yakın  bir olasılık olmadığı ve daha önce planda yer almadığı halde,  yürürlükteki  mevzuat  gereği  kamulaştırılabilmesi amacıyla ve hemen kamulaştırma kararından  önce  nazım  planı düzenlenmiş veya mevcut nazım plan kapsamına alınmış olması gibi haller de arsa değerlendirilmesinde gözönünde bulundurulacaktır.

S  o  n  u  ç : “Belediyelerce yapılıp usulünce onaylanarak yürürlüğe konulan nazım imar planı  kapsamındaki  taşınmazlar, kamulaştırma hukuku yönünden arsa sayılabilir ise de, bu nitelendirmede; nazım imar planının  ait  olduğu  idari  birim  (büyükşehir,  il,  ilçe,  köy), belediye  ve  mücavir  alan  sınırları  içindeki yerleşim ve nüfus yoğunluğu, ulaşım ve altyapı hizmetleri  ve  yerleşim  merkezine olan mesafe ile taşınmazın plandaki konumu ve kullanım biçimi  gibi  unsurlar  da  göz  önünde  bulundurulabilir”  biçiminde  birinci  toplantıda  yeterli çoğunluk  sağlanamadığından,  17.4.1998  gününde yapılan ikinci toplantıda üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verilmiştir.

Kaynak:YKD – 1998/6 – Sayfa:805

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1996/5

K:1997/3

T:28.11.1997

 

  1. İÇTİHADI BİRLEŞTİRME İSTEMİ

Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi Üyesi Cemil Çetiner 26.5.1993 ve Anamur Kadastro Hakimi Rahime Akar 31.1.1995 günlü başvurularıyla; 3621 sayılı Kıyı Kanunu uyarınca kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi konusunda 1,7,8,14 ve 17. Hukuk Daire’lerinin kararları arasında aykırılık bulunduğunu ileri sürerek, bu aykırılığın inançları birleştirme yoluyla giderilmesini istemişlerdir.

Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nun 7.11.1996 gün ve 79 sayılı kararıyla; kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine ilişkin olarak Birinci, Yedinci, Sekizinci, Ondördüncü, Onaltıncı, Onyedinci ve Yirminci Hukuk Dairelerinin kararları arasında, mevcut ve devam eden açık bir aykırılık bulunduğu belirlenerek bu aykırılığın Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunda giderilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Yargıtay Kanununun 45. maddesi uyarınca, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nda; kararlar arasında içtihad aykırılığının varlığı ilk oturumda oybirliği ile kabul edilerek, işin esasının görüşülmesine geçilmiştir.

  1. İÇTİHADI BİRLEŞTİRMEYE KONU OLAN KARARLAR:

Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi 27.2.1992 günlü,13615-2294 sayılı ilamında; 3621 sayılı Kanun gereği idari işleme dayalı kıyı kenar çizgisinin varlığı halinde, uyuşmazlığın buna göre aksi halde, sözü edilen Yasanın 5.maddesinin komisyona zorunluluk yüklemesi nedeniyle, davacıya, Valiliğe başvurmak üzere önel verilmesi ve verilecek bu önel uyarınca yapılacak tesbit sonucuna göre çözümlenmesi gerektiğini hükme bağlamış,14.Hukuk Dairesi de 11.7.1991 günlü, 501-671 sayılı ilamında yukarıda belirtilen görüşü aynen benimsemiştir. Yedinci Hukuk Dairesi 26.1.1993 günlü,1990/5847 E.,1993/469 K. sayılı ilamında; Birinci ve Ondördüncü Hukuk Dairelerinin görüşleri doğrultusunda sonuca ulaşmıştır. Bunlara karşın Sekizinci Hukuk Dairesi,14.12.1992 günlü,17095-16240 sayılı kararında; 3621 sayılı Yasa uyarınca, belirlenen kıyı kenar çizgisinin mülkiyet uyuşmazlıklarında, adli mahkemeleri bağlamayacağını, bu çizginin 13.3.1972 günlü,7/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile 3621 sayılı Kıyı Kanunundaki esaslara göre adli mahkemelerce belirlenmesi gerektiğini kabul etmiştir. Onaltıncı Hukuk Dairesi,22.1.1996 günlü 501-6714 sayılı, Onyedinci Hukuk Dairesi,23.12.1993 günlü,10202-14860 sayılı, Yirminci Hukuk Dairesi ise 5.7.1994 günlü 1993/2427 Esas,1994/9004 sayılı ilamlarında, idarece yapılmış ve kesinleşmiş kıyı kenar çizgisinin bulunmaması hali dışında Sekizinci Hukuk Dairesinin görüşü doğrultusunda hüküm kurmuşlardır.

Sorunun çözüme kavuşturulması için, öncelikle; kıyı kenar çizgisinin tanım ve işlevinin, 3621 sayılı Yasanın kıyılara ilişkin getirdiği hukuki düzenlemenin içerik ve kapsamının, özellikle 9. maddenin amaç ve fonksiyonunun, kıyılara yönelik mülkiyet uyuşmazlıklarının çözümündeki kuralların açıklıkla ortaya konması gerekir.

III. İÇTİHADI BİRLEŞTİRMENİN KONUSU:

3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 9.maddesi gereğince idare tarafından belirlenen kıyı kenar çizgisinin adli yargı yönünden bağlayıcı olup olmadığına ilişkindir.

IV KIYI KENAR ÇİZGİSİ; TANIMI, HUKUKİ ÖZELLİKLERİ VE ANAYASAL KONUMU:

a ) Tanım ve tarihsel gelişimi:

3621 sayılı Yasanın 4. maddesinde belirlendiği biçimde, kıyı kenar çizgisi, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde, su hareketlerinin oluşturduğu kumluk, çakıllık, kayalık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırı olarak tanımlanmıştır. Kıyı çizgisi ise, suyun karaya değdiği noktalardan oluşan, bir yönü su, diğer yönü kara olan, tek boyutlu bir çizgidir. Kıyı da, kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasında kalan alanı belirler. Şu duruma göre, kıyı kenar çizgisi kıyı denilen alanı doğrudan belirleyen bir kavram olarak karşımıza çıkar. Gösterdiği özellikler nedeniyle değişik ekonomik kullanımlara; ulaşım, sanayi, kentleşme ve dinlenme gibi kullanım gereksinmelerini karşıladığından kıyı,”kaynak” niteliğindedir. Ancak, bir üretim sonucu elde edilmeyip doğrudan doğruya doğanın bir eseri olması onu “doğal kaynak” veya “servet” durumuna sokar. Değişik ekonomik kullanım gereksinmelerine cevap vermesi, onun tek değil, fakat çok yönlü bir “doğal kaynak” olduğunu gösterir. Ne var ki, çok yönlü kaynak olmakla birlikte, miktarının arttırılamaması onu kıt kaynak biçimine sokar. Günümüzde sosyal-ekonomik ve teknolojik gelişim sonucu çeşitli kullanım isteklerinin doğması ve artması kıt kaynak konumunda bulunan kıyının hukuksal yapısı ve kullanımı yönünden ciddi tartışmalara neden olmuştur.

Hukuksal kıyı kavramına yaklaşım; “su hareketi” ve “su hareketinin ürünü” olmak üzere iki açıdan gerçekleşmiştir. Yargıtay Büyük Genel Kurulu 13.3.1972 günlü, E.1970/7 K.1972/4 sayılı İçtihadları Birleştirme Kararında; aynen Roma Hukukunda olduğu gibi, kıyıyı su hareketini esas olarak tanımlamasına karşın, diğer kararlarında: Su hareketinin ürünü olarak ele almış ve tanımlamıştır. 4.4.1990 günlü,3621 sayılı Kıyı Kanununun getirdiği tanımlarla bu yönde herhangi bir sorun kalmamıştır.

b ) Kıyının Hukuksal Özellikleri:

Tarihsel gelişimi içinde, kıyının iki hukuki özelliğinin tüm düzenlemelerde esas alındığını görmekteyiz. Gerçekten kıyının bir yandan doğal niteliği itibariyle herkesin kullanımına açık, öte yandan da bu özel niteliği nedeniyle özel mülkiyet alanı dışında kaldığı kabul edilmiştir.

Yargıtay; yukarıda sözü edilen İnançları Birleştirme Kararında; “Tamamen bir ülkenin sınırları içerisinde kalan denizlerle, kara suları o devletin hükümranlık sahasına girdiklerinden menfaati umuma aittir. Medeni Kanunun 641. maddesi uyarınca, menfaati umuma ait olan mallar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır, kimsenin mülkü değildir. Kıyılar, ister kumluk, çakıllık, ister taşlık, kayalık olsun denizlerin temadisi olup ondan ayrılması mümkün değildir” demek suretiyle kıyının denize bağımlı ve doğal niteliği gereği özel mülkiyete konu olamayacağını belirtmiştir. Böylece, kıyı denizin hukuki düzenine bağlı tutulmuş sahipsiz şey olma özelliğinin, kültüre elverişsizlik yanında, denize bağımlı olmasından ileri geldiği kabul edilmiştir.

Kıyı herhangi bir tahsis işlemine gerek olmaksızın doğrudan doğruya doğal yapısından ötürü herkesin serbestçe yararlanmasına sunulmuş sahipsiz kamu malıdır. Bunun sonucu; kıyının devir ve ferağ edilmesi, zamanaşımı yoluyla mülkiyetinin kazanılması, tapu sicili hükümlerine bağlı bulunması, haczedilmesi mümkün değildir.

c ) Kıyının Anayasal Düzeni:

1982 Anayasası,1961 Anayasasından farklı olarak, “Kıyı”yı 43. madde olarak ayrı bir bölümde düzenlemiştir. Önceki Anayasal sistemde tabii; kaynak ve servetlere ilişkin genel bir düzenleme içinde yer alan “kıyı” bu kerre, bağımsız ayrı maddede ortaya konmuştur. 1982 Anayasasının kamu malları açısından belirlediği, kıyı rejimi; MK.’nun 641. maddesinde öngörülen sahipsiz kamu mallarının tabi olduğu hukuksal statünün,1961 Anayasasının tabii servet ve kaynaklar için kabul ettiği sistemle karışımı sonucu ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz, Yargıtay’ın yukarıda anılan İnançları Birleştirme konusunda ortaya konulan temel ilkeler Anayasal kıyı rejiminin oluşunda en büyük etken olmuştur.

1982 Anayasası, “kıyı”yı sahipsiz doğal nitelikli ve herkese açık bir kamu malı olarak ortaya koyarken bu alanda yer alan diğer kamu mallarında da farklı düzende görmüştür. Gerçekten Anayasa,168. maddesinde tabii servet ve kaynakların Devletin hüküm ve tasarrufunda olduğunu belirledikten sonra, bunların arama ve işletme hakkınında Devlete ait olduğunu kabul etmiş, ancak gereğinde bu hakkın özel kişilere devredebileceğini öngörmüştür. Kıyılarda ise böyle bir durum sözkonusu değildir. Aynı biçimde, kamu malları arasında çok önemli yer tutan ve Anayasanın 169. maddesinde “kıyı”ya benzer bir sistemle belirlenen “ormanlar” Devletçe yönetilip, işletilmekte ve özel mülkiyet dışında tutulmaktadır. Ne var ki, kamu yararının gerektiği durumlarda, bu yerler irtifak hakkına konu olabildikleri gibi, orman rejimi dışına çıkarılabilmektedirler. Oysa, “kıyı” yönünden bu tür bir uygulama kesinlikle düşünülmemiştir. 1961 ve 1982 Anayasaları kamu malları yönünden kabul ettikleri kimi esaslarla, sosyal içerikli mülkiyet kavramına yer vermişlerdir. Devletin hüküm ve tasarrufu altında görülen ve diğer sahipsiz kamu mallarından farklı olan kıyılar, bu tür bir mülkiyet içerisinde yer alır.

Anayasa 43. maddesinin ilk bendinde kıyının kamu malları içerisindeki yeri ve hukuksal konumunu belirledikten sonra, ikinci bendinde; kıyı ve sahil şeritlerinden yararlanmada önceliğin kamuya ait olduğunu, ilke olarak kabul etmiştir. Bu ilke ile; herkesin mutlak bir eşitlik ve serbestlik çerçevesinde kıyılardan yararlanma hakkı olduğu açıklanmak istenmiştir. Kısaca, kıyıdan yararlanma sosyal ve ekonomik bir hak olarak öngörülmüştür.

Nihayet Anayasa, sözü edilen maddeleriyle; toplumun, kıyı ve sahil şeritlerinden, yararlanma imkan ve koşullarının saptanması görevini de yasakoyucuya vermiş ve soyut ilkelerin yaşama geçirilmesini, Devletin bu alanda yapmakla zorunlu olduğu görevlerini ortaya koyarak, kıyı rejiminin sınırlarını belirlemiştir.

  1. KIYI KENAR ÇİZGİSİNİN İŞLEVİ

Kıyı kenar çizgisini, adından esinlenerek sadece, kıyılara ilişkin bir rol üstlendiğini kabul etmek son derece yanlıştır. Gerçekten bu çizginin, kıyıların hukuksal rejimini ortaya koyması ve yukarıda özellikleri açıklanan alanların, belirlenmesi açısından işlev ve önemi çok açıktır. Ne varki, bu çizgi, bir taraftan sahipsiz mal niteliğindeki kıyı alanlarının rejimini belirlerken, öte yandan özel mülkiyet konusu, taşınmazların sınırını da çizmektedir. Bu yönden soruna yaklaşıldığında, sözü edilen çizgi özel mülkiyet rejimi alanında da bir işlev görmektedir. Kıyı kenar çizgisinin, fonksiyonu bununla da bitmemekte, kimi durumlarda Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki araziler ile mer’a, yaylak, kışlak gibi kamu orta mallarının sınırını da belirlemektedir. Kıyının diğer sahipsiz kamu mallarıyla farkı gözetildiğinde, bu sorunun da önemi gözardı edilemez. Yukarıda açıklandığı üzere, kıyı, su hareketlerinin oluşturduğu, kayalık, kumluk, sazlık, bataklık, çakıllık gibi alanlar olup, üzerinde kamunun öncelik ve yararlanması dışında hiçbir tasarrufun yapılamadığı kendine özgü Anayasal rejimleri olan kamu mallarıdır. Oysa diğer sahipsiz kamu malları, ormanlar dahil, irtifak hakkına veya kimi durum ve koşullarda mülkiyete konu olabilmektedirler. 2634 sayılı Turizm Teşvik Yasasının 8. maddesi ile, Kadastro Kanununun 17. maddesi bu yönden gösterilecek örneklerdir.

Şu duruma göre kıyı kenar çizgisinin üç temel işlevi üstlendiği açıkca ortaya çıkmaktadır. Bu çizgi bir yandan kıyının kara yönünden sona erdiğini gösterirken, diğer yanda özel mülkiyete konu arazinin, bazı durumlarda da kamu orta mallarının, deniz yönünden sınırını oluşturmaktadır. Kıyı alanının, hemen nihayetinde özel mülkiyete konu olan bir arazinin yer alması halinde, kıyı kenar çizgisi,kıyı alanını belirtme yanında, özel mülkiyet rejiminin başlama sınırını da gösterir. Kıyıya ilişkin hukuksal çekişmeler, genellikle özel mülkiyet açısından ortaya çıktığından, öğreti ve hukuksal uygulama, kıyı kenar çizgisinin saptanması sorununu daima özel mülkiyetle bağlantılı olarak ele almıştır. Bu bağlamda denilebilir ki; kıyı kenar çizgisi aralarında hukuksal açıdan önemli fark ve ayrılık bulunan üç taşınmaz mal rejimini belirlemesi yönünden önemli bir işleve sahiptir. Bu çizginin sağlıklı bir şekilde ortaya konabilmesi ile bir yandan kıyılardan beklenilen fonksiyonlar yerine getirilebilecek ve Anayasal kıyı rejimi kurulabilecek, öte yandan özel mülkiyete ilişkin haklar korunup, yasal teminat altına alınacaktır. Nihayet ormanlar ve diğer sahipsiz, kamu malları rejimine tabi malların, kendi hukuksal düzenleri belirlenecek ve böylece bu alanlarda varolan hukuksal karmaşa önlenecektir.

  1. 3621 SAYILI KANUN’UN KIYILAR YÖNÜNDEN GETİRDİĞİ DÜZENLEME

Anayasal bir hak olarak ortaya çıkan kıyılardan, yararlanma imkan ve koşullarının gösterilmesi amacıyla bir yasa çıkarılması, zorunlu hale gelmiş ve 3621 sayılı Yasa bu amaçla getirilmiştir. Yasanın bu işlevi “Amaç” başlıklı birinci ve “kapsam” başlıklı ikinci maddelerinde açıkca ortaya konmuştur. Sözü edilen birinci madde aynen “Bu kanun, deniz, tabii ve suni göl ve akarsu kıyıları ile bu yerlerin etkisinde olan ve devamı niteliğinde bulunan sahil şeritlerinin doğal ve kültürel özelliklerini gözeterek koruma ve toplum yararlanmasına açık, kamu yararına kullanma esaslarını tesbit etmek amacıyla düzenlenmiştir” dedikten sonra, ikinci madde belirtilen amaca paralel biçimde Yasanın kapsamını göstermiş ve aynen “Bu kanun, deniz, tabii ve suni göller ve akarsu kıyıları ile deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerine ait düzenlemeleri ve bu yerlerden kamu yararına yararlanma imkan ve şartlarına ait esasları kapsar” kuralına yer vermiştir. Nitekim; Yasanın ilk beş maddesi genel hüküm ve esasları göstermiş, kalan maddelerde ise, kıyının korunması, yapı yasağı, planlama, yapılanma , doldurma ve kurutma yoluyla arazi kazanılması, kıyı kenar çizgisinin tesbiti, kontrol, imar ve yasanın hükümlerine aykırı davranışlara uygulanacak cezai hükümlere yer vermiştir.

Denilebilir ki; Yasa, bütünüyle değerlendirildiğinde; kıyıların kamuya açık tutulması ve bu yerlerden toplumun genellik, eşitlik ve serbestlik ilkelerine uygun faydalanmasını sağlama yönünden; idareye görevler yüklemiş, bu alanda yapılacak işler gösterilmiş ve kıyıya ilişkin tanım ve hukuki esaslar, Anayasal doğrultuda ortaya konmuştur. Bu konuda hemen belirtelimki kıyılarda, mülkiyet yönünden ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümü ve kıyı Kadastro yönünden herhangi bir hükme yer vermemiştir.

Kıyının kamuya açık tutulabilmesi ve yasanın bu alanda idareye verdiği görevlerin yerine getirilebilmesi ve kıyıda planlama ve uygulamanın yürütülebilmesi için öncelikle; kıyıya ilişkin bir tesbitin yapılması zorunludur. Bu nedenle idarenin kendi açısından kıyı kenar çizgisini belirlemesi gerekir. İşte Yasakoyucu uyuşmazlık konusu 9. maddeyle, salt, bu amaçla sınırlı olmak üzere Valiliğe kıyı kenar çizgisini kamu görevlilerinden oluşan beş kişilik bir komisyon aracılığıyla belirleme yönünden bir görev vermiştir. Nitekim, Yasanın 5/4. maddesi bu durumu aynen: “Kıyıda ve sahil şeridinde planlama ve uygulama yapılabilmesi için kıyı kenar çizgisinin tesbiti zorunludur” biçiminde ortaya koymuştur. İlgili Bakanlığın onayından sonra yürülüğe girecek olan bu belirleme; organik ve fonksiyonel yönden İdari olması, kamu hukuku kurallarına göre tesis edilmesi, tek yönlü bulunması, doğrudan uygulanabilmesi ve hukuki bir değer taşıması nedeniyle bir idari işlem niteliğindedir. Bu işlem, planlama, uygulama, imar, yıkım, ruhsat ve iskan gibi idari işlere esas alınabilse de, mülkiyet ve zilyedlik gibi taşınmazlarda hakkın özüne ilişkin Kadastro Yasalarında öngörüldüğü türden bir saptama yapmamaktadır. Esasen, belirleme komisyonunun oluşum ve niteliği, çalışma yöntemi de böyle bir sonuç çıkarılmasına elverişli bulunmamaktadır.

VII. KIYIYA İLİŞKİN MÜLKİYET HUKUKU YÖNÜNDEN ÇIKACAK UYUŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜ VE 3621 SAYILI YASANIN 9. MADDESİNİN ETKİ ALANI

Kıyının da içerisinde yer aldığı sahipsiz kamu mallarına ilişkin temel düzenleme; MK’nun 641. Maddesinde yer almıştır. Yine, sözü edilen Kanunun ortaya koyduğu esas ve ilkeler gözetilerek, tapu sicilini oluşturmak amacıyla, taşınmaz malların sınırlarını arazi ve harita üzerinde belirterek, hukuki durumlarının saptanmasını öngören Kadastro Kanununu ile kıyılar dahil sahipsiz kamu mallarının hukuki konumuna yönelik düzenlemeler yapılmıştır. 3621 sayılı Yasa ise yasada belirtilen işleviyle kıyıya ilişkin genel kavramları belirlemiş ve sadece idarenin görevlerini ortaya koymuştur.

Mülkiyet Hukuku yönünden, kıyılara ilişkin uyuşmazlıkların yukarıda sözü edilen yasaların koyduğu ilke ve esaslar dahilinde, Adli Yargı yerlerinde çözümlenmesinde kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Adli Mahkemelerin oluşumuna ilişkin,8.4.1924 günlü,469 sayılı yasa ve HUMK’nun getirdiği esaslar, nihayet kadastral işlemlerin söz konusu olduğu durumlarda 3402 sayılı Kadastro Kanunu hükümleri, bu yönde adli yargıca uygulanacak kuralları belirlemişlerdir. Buna göre, kıyılar dahil taşınmaz mallarda Mülkiyet Hukukuna yönelik, hakkın özünü ilgilendiren uyuşmazlıkların çözümü adli yargının görev alanı içerisinde kalmaktadır. Esasen, kamu mal rejimi ile özel mal rejimi birbirinin karşıtı kavramlardır. Bir mal rejiminin bittiği yerde diğeri başlar. Bu nedenle, tüm mallara ilişkin sistem MK. ve Kadastro Kanununda birlikte düzenlenmiş ve buna bağlı olarak Ormanlar dahil, Kamu mallarında ortaya çıkan ve ayni haklara ilişkin tüm uyuşmazlıkların çözümünün adli yargının görev alanına bırakılmıştır. Adli Yargı yerlerinin bu yetkisi temel bir yetki olarak bugüne kadar süregelmiş ve bu yetkiyi ortadan kaldıracak ne bir yasal girişimde bulunulmuş ne de düzenleme getirilmiştir.

3621 sayılı Yasa’nın 9.maddesiyle getirilen düzenlemenin, kendisinden önce oluşturulmuş bulunan, kıyılara yönelik sistemi ortadan kaldırıp kıyılara yönelik yeni bir “Kıyı Kadastro” sistemi öngördüğü; böylece, Kadastro Mahkemeleri ile diğer Adli Yargı yerlerinin görevlerine son verdiği şeklinde bir olgu hiçbir suretle kabul edilemez. Gerçekten, ne 3621 sayılı Yasanın maddelerinde, ne ilgili Yasa Tasarısında, ne Tasarının Büyük Millet Meclisince yapılan görüşmelerinde, ne de 3621 sayılı Yasanın kimi maddelerinin iptali yönünde açılan davaya ilişkin Anayasa Mahkemesinin 18.9.1991 günlü,1990/23 E,1991/29 K. sayılı kararında, 3621 sayılı Yasa ile; kıyıların konu olduğu mülkiyet ve zilyedliğe ilişkin uyuşmazlıklarda, yeni bir yöntem veya Kadastro sistemi, getirildiği ve mevcut yargısal sistemin değiştirildiğine veya ortadan kaldırıldığına ilişkin ne bir ibare ve nede bir kural yer almamaktadır. Aksine,3621 sayılı Yasanın amaç ve kapsamını ortaya koyan maddeleri ile 9.maddenin dayanağını açıklayan 5. maddede belirlemenin sınırı açıkca ortaya konmuştur. Dahası 9.maddenin getirdiği düzenlemede;

a ) Kıyı kenar çizgisine yönelik bu belirlemenin, yeni bir” Kıyı Kadastrosu” biçiminde algılanmasına ilişkin hiçbir hüküm yer almamış,

b ) Belirleme Komisyonunun oluşumunda; mülkiyet ve zilyedlik konularında çıkacak uyuşmazlıklarda bilgisine başvurulacak hukukçu veya uzman kişiye, arazinin mevkii, konum ve sınırlarını bilebilecek mahalli bilirkişiler ile yerel yönetim temsilcilerine yer verilmemiş,

c ) Kıyıya sınır bulunan arazi sahiplerine, komisyon çalışmalarında dikkate alınacak, kayıt, belge, tapu ve diğer kanıtlarının ibraz edebilme imkanı tanınmamış,

d ) Kıyının yer aldığı, köy ve beldelerde, belirleme işleminin yapılacağına dair ilan ve duyumlara gerek görülmemiş,

e ) Kişilerin mülkiyet ve ayni haklarına ilişkin gerek komisyon nezdinde, gerekse komisyon kararı sonrası ne gibi işlem yapacakları ve haklarını nasıl arayacakları konusunda bir düzenleme öngörülmemiş,

f ) Komisyon kararlarının tebliğ ve ilanı yolunda bir kural kabul edilmemiş,

g ) Kıyıların bitişik olduğu diğer sahipsiz kamu malları ve özellikle Ormanlar yönünden, belirlemenin hangi temsilcilerle ve hangi esaslara göre yapılacağı yolunda bir hüküm yer almamış,

g ) Belirlemeye ilişkin uyuşmazlıkların Adli Yargı yerlerinden çekilip, İdari Yargı alanına kaydırıldığı ve bu alanda genel Mahkemeler ile Kadastro Mahkemelerinin görevlerinin sona erdiği, devam eden uyuşmazlıkların akibetinin ne olacağı ve kesinleşen Kadastro tesbitlerinin bağlayıcılığı yönünde ve bunlara benzer konularda hiç bir kural yer almamıştır.

İdare tarafından saptanan kıyı kenar çizgisi imar planlaması ve uygulamasına yönelik ve onunla sınırlı bir çizgidir. Bu çizginin mülkiyet hakkının tesbitine ilişkin olduğuna dair kanunda açık ve kapalı bir hüküm bulunmamaktadır.

Öte yandan idare tarafından kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi işlemi kadastrosu yapılmayan bölgelerde yapılabildiği gibi, kadastrosu tamamlanan ve kesinleşen yerlerde de yapılabilir. Bir yerde iki kez kadastro yapılamaz ( Kadastro Kanunu md.22 ). Kadastro kesinleşmiş ve buna bağlı olarak tapu sicilleri oluşmuş ise; idare tarafından daha sonraki tarihte belirlenen kıyı kenar çizgisi imar hukuku yönünden anlam ve değer taşır. İdari işlemle mülkiyet hakkı ortadan kaldırılamaz. Ancak, Anayasa’nın 35 ve 43. maddeleri gereğince toplumun kıyılardan yararlanması ve bu nedenle mülkiyet hakkının kısıtlanması mümkün olabilir. 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 31. maddesi gereğince hakim kararı olmadıkça tapu sicilinde değişiklik yapılamaz.

Yine, Anayasanın 142. maddesi Mahkemelerin kuruluş ve görevlerinin yasalarca düzenleneceğini öngörmüş ve 36/2. maddesinde ise hiç bir mahkemenin görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamayacağını hükme bağlamıştır.

Bu durumda; kıyılara ilişkin sistem ve uyuşmazlıklarının çözümü yönünden görevli mahkemeler yasalarca açıkça belirlenmişken, idarenin tek yanlı ve çok sınırlı bir tesbit işleminden hareketle ve yorum yoluyla tüm sistemi ters yüz etmek, Anayasal sistemle bağdaşmaz.

VIII. DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Mülkiyet hukukundan kaynaklanan tüm, uyuşmazlıkları çözümlemek görevi adli yargıya aittir. 3621 sayılı Yasa kıyı kenar çizgisi yönünden adli yargı yerinin bu görevini kısıtlamamış, daraltmamış ve ortadan kaldırmamıştır. Genişletici yorum yoluyla idari yargıda dava konusu olabilecek olan ve tartışılabilir niteliği bulunan idari işlemin adli yargıyı bağlayacağını kabul, kanun koyucunun amacına uygun değildir. Zira, taraflara tebliğ olunmayan, ilan edilmeyen ve ilgililere dava açma olanağı vermeyen bir idari tasarrufla, Anayasa’nın 35.maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının ortadan kaldırılması kabul edilemez. Kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine ilişkin idari işlemeler adli yargı yönünden kural olarak takdiri delil niteliğinde olup, bağlayıcı özelliği bulunmamaktadır. Ancak, kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine ilişkin idari işlem ilgili tarafa usulen yazılı olarak Anayasa’nın 125/3 ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 7.maddeleri uyarınca tebliğ edilmiş ve yasal süresi içinde idari işleme karşı dava açılmamış ve idari yargı yolu kapanmış ise idari işlem o kişi veya kurum yönünden bağlayıcı nitelik kazanır. Yazılı bildirime rağmen idari yargıya başvurmayan ve yargı hakkını kullanmayan gerçek veya tüzel kişi o kararı kabul etmiştir. Bu kararın artık idari yargıda tartışılması da mümkün olmadığından, kesinleşen karara göre kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi gerekir. Ayrıca, idare tarafından belirlenen kıyı kenar çizgisine karşı dava açılmış ve bu çizgi idari yargının kesinleşen kararı ile saptanmış ise yargı bütünlüğü kesinleşen yargı kararlarının tartışma konusu yapılmaması, yargıya güven ile Hukuki Emniyetin sağlanması amacıyla kıyı kenar çizgisinin belirlenmesinde idari yargıca belirlenen çizginin adli yargıca esas alınması zorunlu bulunmaktadır. Aksi halde,3621 sayılı Kanun ile 13.3.1972 tarih ve 7/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararındaki kural ve yöntemler doğrultusunda kıyı kenar çizgisinin adli yargı tarafından belirlenmesi gerekir.

Açıklanan nedenlerle daireler arasındaki içtihat aykırılığının 16,17 ve 20.Hukuk Daireleri görüşleri doğrultusunda birleştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

SONUÇ : Kural olarak, mülkiyet hukuku yönünden kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi görevinin adli yargıya ait olduğuna; ancak,3621 sayılı Kıyı kanunu’nun 9.maddesi uyarınca idare tarafından kıyı kenar çizgisi belirlenmiş ve yazılı bildirime rağmen yasal süresinde idari yargıya başvurulmaması nedeniyle yargı yolunun kapanmış olması veya idari yargı tarafından verilip kesinleşmiş karar bulunması durumlarında, bunlara uygun şekilde kıyı kenar çizgisinin adli yargı tarafından saptanması gerektiğine,28.11.1997 gününde üçüncü toplantıda salt coğunlukla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

Kıyılar kimsenin mülkiyetinde olmayan sahipsiz mallardandır. MK.nun 641 maddesi anlamında Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerdendir. Buradaki hüküm ve tasarruf sözcükleri mülkiyete dayalı bir hakkın ifadesi degil, denetim ve gözetim görevi anlamındadır. Yani bu yerlerde Devlet kendi adına bir hak iddiasında bulunamaz. Kamu adına toplum adına onlar yararına gorev ustlenmistır. Kıyılarda ne özel mülkiyet ne kamu mülkiyeti, ne de karma nitelikli bir mülkiyet vardır. Kıyılar toplumun serbestçe yararlanmasına açık olup, buralardan herkes eşitlikle ve ücretsiz yararlanır.Neticeten kıyılar kamu malları arasında kamunun ortak kullanmasına açık mallar olarak nitelendirilebilir.

Kıyının değinilen hukuksal niteliğinin bu şekilde belirlenmesi, sosyo-ekonomik olduğu kadar fiziki yapısından da kaynaklanır. İster denizin kara yönündeki uzantısı, veya denizin mütemmim cüzü, yahut denizle kararın mücadele alanı yahut da denizin etki alanındaki yer olarak tarif edilsin kıyının jeolojik ve jeomorfolojik özellikler taşıyan kendine özgü bir kara parçası olduğunda kuşku yoktur. Öte yandan; denizden şu veya bu bakımdan yararlanma eşitliği olması da kıyının, sosyo-ekonomik bakımından özellikli bir yer olduğunu ortaya koyar.

Öyle ise, kıyının özel mülkiyetle bir ilgisi olduğu düşünülemez. Ayrıca, bu yerin özet hukuk ilişkileri çatışma alanı olması da söz konusu değildir.

Bu nedenledirki, kıyıyı belirleme yöntemi bir kadastral faaliyet olarak düşünülmemiş, raporda da değinildiği üzere,3621 sayılı Yasanın kıyı belirleme düzenlemeleri bir kamu tasarrufu, bir idari işlem olarak ortaya çıkmıştır. Yasa sadece kıyıdaki kamu hukukunu düzenlemek İçin getirilmiştir. Özel mülkiyet bu yasanın konusu değildir. O halde, bir özel hukuk müessesesi olan kadastro düzenlemeleri çerçevesinde meseleye bakarak, yine aynı düzenlemenin kuralları olan “tesbit”, “tebliğ”, “ilan”, “kesinleşme” gibi kavramları, burada aramak ve uygulamak düşüncesi büyük yanılgı olur; çelişkili sonuçlara yol açar.

Yasanın görevlendirdiği kişi ( Vali ) yasadan aldığı yetki uyarınca, ve yasada belirtilen konunun uzmanı kişilerin oluşturduğu komisyon aracılığı ile kamu hukuku kuralları çerçevesinde tek yanlı uygulama ile kıyıyı belirlemekte; bu işlem, ilgili bakanlığın onayı ile yürürlüğe girmektedir. Kararlarda sözü edilen “kıyı kena çizgisi varsa” ifadesindeki, mevcudiyet bu şekilde oluşur. Bu oluşumla artık kıyı kenar çizgisinin varlığı kabul edilmeli ve uygulamada dikkate alınmalıdır.

Böyle bir düzenleme ve uygulamanın, yasa koyucunun bilgi eksikliğinden veya düşünmeden ortaya koyduğu bir sistem olarak yorumlanması olanaksızdır. İşlemin idari bir tasarrufa dayatılması, kıyının yukarda değinilen hukuksal, sosyo-ekonomik ve fıziki yapısından kaynaklanan, bilerek istenerek yapılmış bir düzenlemedir.

Yasanın öngördüğü biçimde saptanan kıyının ve buna ilişkin haritanın, Adli Yargı yerleri de dahil, tüm ilgilileri bağlayacağı kuşkusuzdur. Önüne gelen bir işe bakmakta olan hakim, uyuşmazlığı, yöntemine uygun biçimde düzenlenmiş kıyı kenar haritasına değer vererek çözümlemek durumundadır.

Hemen belirtilmelidirki, Adli Yargı hakiminin, denizel sınır yönünden kıyı haritasına bağlı kalma bakmakta olduğu mülkiyet uyuşmazlığına ilişkin davadan el çekmesi anlamına gelemez. Diğer bir deyişle, değinilen türdeki uyuşmazlıkların çözümü, idari yargı yerlerine bırakıldı denemez. Aksine, hukuka, yasaya uygun şekilde düzenlenip, onayla yürürlüğe girecek harita; yönetmelikle Defterdarlıklara getirilen yükümlülükten ötürü pek çok davanın ( müdahalenin önlenmesi ve iptal ile sicil dışı bırakılma istekli olarak ) Adli Yargı yerlerinde açılması sonucunu doğuracak; önceden haklı ve geçerli bir nedene dayanılmaksızın özel mülkiyete konu yapılıp sicile işlenen kıyıların büyük bölümünün yeniden genel yarara açılması olanağı sağlanacaktır.

TC.bir hukuk devletidir. Devleti şekillendiren yasama, yürütme ve yargı erkleri arasında hiyerarşik değil, dengeli bir ilişkinin varlığı kabul edilir. Bu nitelikli bir devlet işleyişi içerisinde, idarenin yasaya tasarruflarının bağlayıcı hukuki sonuç doğuracağında duraksama olmamalıdır. Esasen, idari işlem ve tasarrufların, idari yargı denetimine tabi olduğu Anayasal bir üst norm kuralıdır ( Anayasa md.125 ).

Hukuk Devletinin değinilen nitelikteki işleyişine karşın; idari yargı denetimine herzaman açık tutul idari işlemler için kaygı duymaya yer yoktur. Aynı kaygı, HUMK.nun 275.maddesi uyarınca inceleme yapmak ve bilirkişilerin raporuyla bağlı kalıp, hüküm kurmak zorunda bulunan Adli Yargının kararları yönünden de dile getirilebilir. Yargıtay’ımızın özenli denetimine rağmen, uzmanlık gerektiren konularda sıkıntıya düşüldüğü bilinen bir gerçektir.

Anayasamızın 43.maddesinin buyurucu hükmü uyarınca yürürlüğe giren 3621 sayılı Yasa, kıyı kenar çizgisi belirlenmesini kamusal bir tasarruf olarak ele almıştır. Bu düşünce tarzının, kıyının hukuksal, sosyo-ekonomik ve fiziki yapısına uygun başlangıcında veya sonunda ilgililere şu yada bu şekilde duyurulması öngörülmemiştir.

Her şeyden önce kıyı ve buna bağlı kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi; hukuki olanaktan öte bilimsel bir faaliyetin ürünüdür. Bu belirleme, jeoloji ve jeomorfoloji bilim dallarının uğraş alanını ilgilendir Genellikle müsbet ilimlerin gerçeği ve sonucu tekdir. Gerçeği ve sonucu nazarı olarak değiştirmek olanaksızdır. Öyle ise, söz konusu, bilim dallarında uğraş veren kişilerce ve uğraşını verdikleri bilimlerin ışığında, saptanan kıyı ve kıyı kenar çizgisinin doğruluğu kabul edilmelidir. Kabul edilen ilmi bir olgunun, ilgililerini ve herkesi bağlayacağı; aksinin ileri sürülmesi halinde de, idari tasarrufun duyurulma biçimini hak arama bakımından, fazlaca önem taşıyamayacağı açıktır. İdari yargı uygulamasında ( özellikle, İçtihadi Birleştirmenin konusu dikkate alındığında ); ilan ve bizzat tebliğ gibi duyuru işlemleri dışında, öğenmenin ( ıttılaın ) bile, dava açabilme yönünden yeterli görüldüğü bilinmektedir. O halde, kıyı Kenar çizgisinin belirlenmesi ile ilgili tasarrufun yerine getirilebilirliğini, ilanı ve tebliği şartına bağlama kesinleşmesini aramak gereksizdir.

Bu bağlamda, yeniden değinilmelidir ki; kıyılar herkesin malıdır. Kıyıdan sadece kıyıya yakın olanlar değil, herkes yararlanır. Marmaris’te yada Antalya’da yapılan kıyı kenar çizgisi, sadece oralarda oturanları yahut kıyıya yakın taşınmazı olan malikleri değil; Çorum veya Kırıkkale’nin bir köyundeki bireyi de ilgilendirir. Genel yarar ilkesi, onlarında dava hakkının varlığının kabul edilmesini zorunlu kılar ( Kıyılardan yararlanma hakkına dayanarak engel olanlar aleyhine herkesin dava açabileceği hakkındaki karar için; bkz.Yüksek 8.Hukuk Dairesinin 16.12.1986 tarih,10557/12386 sayılı kararı ). İdari yargıya intikal eden işlerde ilanen tebliğ yeterli görülmediğine göre; ülkenin, tüm bireylerini ilgilendiren işlemin bizzat te nasıl yapılacak; kesinleşme nasıl sağlanacaktır. İdarece konunun uzmanı olan sorumlu görevlilere bilimsel verilerden yararlanılarak yaptırılan ve bir bütünlük taşıyan kıyı kenar çizgisi varken; bunun takdiri delil kabul edilip, Adli yargı önündeki herbir uyuşmazlık için HUMK.nun 275.maddesi uyarınca günümüzde tartışılır hale gelen bilirkişilerin görüşüne başvurulması doğru bir sonuç doğurur denebilecekmidir? Dahası; biri idari yoldan, diğeri Adli yargı kararlarıyla ortaya çıkacak ikili kenar çizgisi olgusunun yaratacağı uyumsuzluklar gözardı edilebilecek midir?

İşte, İmar Yasası yönetmeliklerinden alınarak özgün bir yasa düzenlemesi yapılmasının ve yasanın gereği olan idari tasarrufun amacı budur. İdare, gerek re’sen; gerekse, ilgilisinin başvurusu üzerine kıyıyı ve kıyı kenar çizgisini saptarken, herkesin yararını ( genel yararı ) gözeterek işlemi sonuçlandıracaktır. Şayet yasakoyucu, saptanan kıyı kenar çizgisini, yalnızca kıyı bandındaki imara aykırı yapılaşmanın denetlenmesine imkan veren idari bir düzenleme olarak düşünmüş olsa idi; “yapılacak bu belirleme Adli yargı yerlerinde görülmekte olan uyuşmazlıklara etkili değildir” sözcüklerini de yasanın metnine ilave ederdi. Amacını sadece imar mevzuatı ile sınırlamak isteseydi; bunu, İmar Kanununa bir madde ekleyerek daha kolaylıkla sağlayabilirdi. Esasen, Anayasa Mahkemesi de 3621 sayılı Kıyı Yasasının 5 ve 9.maddelerinin uygulanması yönünden bir ayrım getirmiş değildir.

Yüksek 8. Hukuk Dairesinin ilk toplantıda dile getirilen kararları ile görüş yazılarında; 3621 sayı Yasaya göre idarece düzenlenen kıyı kenar çizgisinin, Adli yargı yerlerini bağlamayan “takdiri delil” niteliğinde bulunduğu ifade edilmiştir ki; “kesinleşmeden” sözetmeyen Daire kararlarındaki görüşlere katılmamakla birlikte; bu görüşlerin kesinleşmeyi arayan görüşler karşısında daha tutarlı olduğu söylenebilir.

Öte yandan İçtihadı Birleştirme yoluna gidilmesini gerektiren ve birbirlerine aykırı düşen Özel Daire Kararları vardır denemiyen konuya gelince; gerçekten, idare, gerek re’sen; gerekse talebe ve süreye bağlı olarak yapmak zorunda olduğu işlemi yerine getirmez ise durum ne olacaktır? Yasa, yapılmaması hallerinde kıyı kenar çizgisinin belirlenme yöntemini açıkça düzenlemiştir. Yasanın 5.maddesinin 4.fıkrası “kıyı kenar çizgisinin tesbit edilmediği bölgelerde talep vukuunda, talep tarihini takip eden üç ay içerisinde kıyı kenar çizgisinin tesbiti zorunludur.” hükmünü içermektedir. Yasanın 9.maddesinin birinci fıkrasıda “kıyı kenar çizgisinin” sıfatları ve sorumlulukları tanımlanan uzman bilirkişiler aracılığı ile valiliklerin tesb ettireceğini öngörmüştür.

Hukuk Devletinde yasalar herkesi bağlar. Değinilen yasa hükümleri Vali’ye görev vermiştir. Vali bu görevi yapmaktan kaçınamaz. Kıyı kenar çizgisinin belirlenme yöntemi, talebe ve süreye bağlı yükümlülükte getirilerek yasal bir düzenlemeye tabi tutulduğuna göre; çözümsüzlükten bahsedilebilir mi? Görüşmeler sırasında Danıştay Yüksek Altıncı Dairesi’nin emsal kararlarından söz edilmiş; idarenin keyfiliğe kaçabilecek hertürlü kıyı kenar tesbiti işleminin çözümsüz kalamıyacağı vurgulanmıştır.

Hal böyle iken, kıyı kenar çizgisi düzenlenmiş ve kesinleşmiş ise, buna değer verilerek; aksi takdirde, 1972 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca uyuşmazlıklara çözüm getirilmelidir yolundaki varılan sonuç; yasal düzenlemeyi, özellikle yasanın bütünlüğünü gözetmemek anlamını taşımazmı?

İçtihatları Birleştirme Kararına konu olan denizel kum ve kumsallar ile, diğer kamu mallarında Yargıtay’ımızın duyarlı uygulamasının bilincindeyiz. Karara saygılıyız. Nevarki kararın, genel yarara yönelik uygulamalarda birliği sağlayamayacağı endişesini taşımaktayız. Görüşlerimiz, genel yararın yukarıda belirttiğimiz yöntemlerle işlem yapılması halinde, bir bütünlük içerisinde ve daha kapsamlı olarak sağlanabileceğine yöneliktir. Nitekim, belirttiğimiz görüşler; öğretide saygın görevler yapan kişilerin bilimsel nitelikteki yazılarında da dile getirilmiş; deniz kıyılarının gerçek maliki olan haktan gasb ve yağm edilmesinin; gelecek nesillere taşınmasının; ulusumuzun çok değerli kaynaklarını koruyup, önceden yağma eden kişi yada tüzel kişilerden alınarak tekrar genel yararlanmaya açılmasının; ayrı bir yasanın çıkarılmasına; yasanın zorunlu kıldığı “kıyı kenar çizgisinin” düzenlemesine böylece, ülkemizin 8250 kilometreye varan denizel kıyı bandına “Devlet Politikası” ile sahip çıkılmasına bağlı olduğu ifade edilmiştir. ( Prof.Dr.İs Sungurbey, “Deniz kıyıları halkındır”, Medeni Hukuk Eleştirilen, İkinci Cilt. 5h.197 vd; Prof.Dr.ErdaI Özhan, “kıyı yasası çıkarken”, Cumhuriyet 15. Aralık. 1989; Doç.Dr.M.Bülent Özkan, “kıyılarımız ve turizm” Milliyet 9 Nisan 1989; Yrd.Doç.Dr. Zerrin Toprak “çevre değerlerimiz ve kıyılar”,İzmir Baro Dergisi, Temmuz/1989 ).

Sonuç olarak; Anayasamızın 43. maddesinin buyurucu hükmü uyarınca çıkarılan ve Anayasa Mahkemesinin 18.9.1991 tarih,23/29 sayılı kararı ile de iptal kapsamı dışında bırakılan,3621 sayılı Kıyı Yasasının 5 ve 9.maddelerine dayanılarak yapılmış “kıyı kenar çizgisi” belirleme işleminin, idari yargı yerlerinde iptal edilip ortadan kaldırılmadıkça hukuki varlığını koruyacağı; bu işlemin idarece, yasa hükümlerinin bütünlüğü bozulmaksızın yerine getirilmesinin ( gerek re’sen; gerekse, ilgilisinin başvurusu üzerine ) Hukuk Devleti olma ilkesine uygun düşeceği; yargısal uygulamalarda da birliği sağlayacağı gorüşünde olduğumuzdan sayın coğunlugun kararına katılamıyoruz.

Huseyin ÖRMECİ

  1. Hukuk Dairesi Baskanı

Kadir TOKMAN

Üye

Cemıl ÇETİNER

Üye

Orhan UZGÖREN

Üye

A.Metin ÇİFTÇİ

Üye

Ahmet Uğur TURAN

Üye

  1. Yüksel AYDIN

Üye

KARŞI OY YAZISI

Kıyı ve kıyı kenar çizgisi, birbirine bağlı ve bazen birbirini tamamlayıcı fakat kimi noktalarda da birbirinden ayrı şeylerdir. Kıyı mutlak olarak alanı-mesahayı-gösterir bu yönü ile de iki boyutludur. Genişliği ve uzunluğu olan sahadır. Bunun bir kenarı su ile diğer kenarı da özel mülkle veya Hazine’nin diğer gayrimenkulleri ile çevrilidir. Kıyı kenar çizgisi de ismi üstünde bir çizgidir ve de tek boyutludur. Kıyı yağmasını önlemek için 1982 Anayasasında 43.madde ile yasama meclisine büyük görevler verilmiştir. Anayasa, Kıyı Kanununu çıkarılırken Kıyının:

a ) Ortak kullanılan,

b ) Genellik taşıyan,

c ) Eşit ve serbest olan,

d ) Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan,

e ) Kamu yararı öncelikle gözetilen; Ayrıca,

f ) Sahipsiz,

g ) Doğal nitelikli,

h ) Herkese açık bir kamu malı olmasını içermesini öngörmüştür. Eğer bunlardan biri eksik olur ise Anayasa Mahkemesi, Kanunu iptal etmek zorunda kalır. Kıyı ortak kullanıma açık, özel mülkiyete konu olmayan kamu malıdır. Kıyı özel korunmaya tabi ve muhtaçtır. Medeni Kanunda, Tapulama, Tapu, Belediye ve İmar Kanunlarında geçen kıyı kavramı ile yargı kararlarında belinenen kıyı kavramını birleştirici öğeler 3621 sayılı Kıyı Kanununda ele alınarak kanunlaşma yapılmıştır. Devlet ve kişinin yetki alanı bu yasa ile açıkça ortaya konacaktır.

Kıyı herşeyden önce ekonomik bir kaynaktır. Toplumun bu kaynağı kullanma ve yararlanma biçimini tesbit etmek gerekir. Kıyı özel mülkiyete ve özel yapılanmaya kapatılmıştır. Kıyı yağmasını engellemek ve yukarıda yazılanları ihtiva eden bir Kanunun kendisinden beklenen görevi yerine getirmesi için süratle kıyı kenar çizgisinin çizilmesi gerekir. Eğer bunun Adliye Mahkemelerince yapılması düşünülürse süratle çizgi çizilmesi sekteye uğrar. Ve nitekim 3621 sayılı Kanun yürürlüğe girinceye kadar Adliye Mahkemeleri kıyı ile ilgili ihtilafları 16.4.1972 tarih,7/4 sayılı İçtihadları Birleştirme Kararına göre çözmekteydi. Adliye Mahkemeleri açılan dava ile ilgili kararlar verebilirler. 3621 sayılı Kıyı Yasası, kıyı kenar çizgisinin çizilmesini organa vermiştir. İdari organın çizdiği çizgi elbette yargı denetimine tabi olacaktır. Bu denetimi idari yargı organları yapacaklardır. Kanunun 9.maddesi çok açıktır. Adliye Mahkemesi kıyı ile ilgili davayı görür iken kıyı kenar çizgisinin çizilmesi zorunlu görülürse, bunun çizdirilmesi için davacıya önel verilmelidir. İdare başvuru halinde üç ayda kıyı kenar çizgisini çizmek mecburiyetindedir. İdarenin çizdiği çizgi dosyaya konur ve Adliye Mahkemesi kararını buna göre verir. İdare kıyı kenar çizgisini çizmiyorum derse, o zaman Adliye Mahkemesi 16.4.1972 tarih,7/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca elbette önüne gelen davada kıyı ile ilgili çekişmeyi bitirecektir. Bir başka deyimle; Valiliğin Kıyı Yasasına uygun biçimde çizdiği bir kıyı kena çizgisi varsa, bir de Adliye Mahkemesi kıyı kenar çizgisini çizerse o zaman birbirinden ayrı iki kıyı kenar çizgisi ile karşılaşılmış olur. Adliye Mahkemesi de kıyı kenar çizgisini çizmelidir görüşü 3621 sayılı Yasanın 9.maddesinin konuş amacına uymamaktadır. Yasa sürat istemektedir. 15.3.1990 günlü Türkiye Büyük Millet Meclisi müzakere zabıtlarında ( B:9,0;1 ) zamanın Bayındırlık ve İskan Bakanı, hazırlanan kanun tasarısında kıyı çizgisini çizecek komisyonların kamu görevlilerinden oluşacağını, bunların Valiliklerin denetiminde çalışacağını açıkça belirtmiştir. Bu sebeplerle 1,7 ve 14. Hukuk Dairelerinin kararları Hukuk sistemimize uygundur. Tereddüt yaratmaz. Kıyıda yapılması zorunlu gemi sökme mahalleri ve liman gibi yapıların da İmar Kanununa tabi olduğu açıktır. Çizgi sırf yapılaşma için çizilmemektedir. O halde İçtihatların 1,7 ve 14. Hukuk Daireleri görüşü doğrultusunda birleştirilmesi oyundayız. Bu sebeple çoğunluğun görüşüne katılmıyoruz.

Erdoğan ÖZDENEROL

  1. Hukuk Dairesi Başkanı

Mehmet Handan SURLU

  1. Hukuk Dairesi Üyesi

Mehmet Salim ÖZER

  1. Hukuk Dairesi Üyesi

Yaşar BÜKEN

  1. Hukuk Dairesi Üyesi

MUHALEFET ŞERHİ

28 Kasım 1997 gün,1996/5 esas sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına aşağıda belirttiğim nedenlerden dolayı karşıyım.

1-Anılan içtihadı birleştirme kararı 3621 sayılı Yasa’nın emredici nitelikteki 9. maddesi hükmünü ihla etmiştir. Çünkü bu madde hükmü gayet açık bir şekilde kıyı kenar çizgisinin valiliklerce kamu görevlerinden oluşturulacak 5 kişilik bir komisyonca tesbit edileceğini, komisyon üyelerinin jeoloji mühendisi, jeolog ve jeomorfolog, harita ve kadastro mühendisi, Ziraat mühendisi, Mimar ve şehir plancısı ve İnşaat mühendisi olacağını emretmiş ve ayrıca valiliğin uygundur görüş yazısı ile birlikte Bayındırlık ve İskan Bakanlığı”na gönderileceğini Bakanlıkca incelenip onaylandıktan sonra yürürlüğe gireceğini hükme bağlamıştır. Kanunun bu maddesinin emredici bir hüküm olduğu hiç bir kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık ve seçik ortadadır. Yasaların bir işlemin yapılmasını bir organa görev olarak vermesi demek, o işlemin sadece o organ tarafından yapılabileceği anlamına gelir. Ayrıca bu işlemi başka bir organ yapamaz şeklinde ayrı bir hüküm vazetmesi gereksiz olup, yasa tekniğine de ters düşer. Bu itibarla mahkemelerin bu işi, yapamayacağına dair yasada bir hüküm yoktur onun için mahkemelerde bu işlemi yapabilir demek olanaksızdır. Aynı yasanın amaç ve kapsamını belirleyen hükümlere sığınmak suretiyle bu kanun maddesini değişik şekilde yorumlamak mümkün değildir. Çünkü açık ve seçik bir şekilde düzenlenmiş bir kanun maddesinin yorumlamaya tabi tutulması da olanaksızdır.

Emredici kanun hükümleri kamu düzeni ile ilgili olup bağlayıcı niteliktedir. Bu hükümler hilafına hiç işlem yapılamaz. Yapıldığı takdirde o işlem ölü doğacağı için geçerliliğinden söz edilemez. Kanunlarımızın bir çoğunda bazı işlem ve muamelelerin nasıl yapılacağını emreden hükümler bulunmaktadır. Örneğin; Medeni Kanunun 108. maddesi evlenmenin reşit iki şahit huzurunda Belediye reisi veya tayin ettiği vekili veya Muhtar tarafından alanen aktolunur hükmünü getirmiştir. Bu amir hükme rağmen, reşit olmayan şahitler huzurunda mahalle veya köy bekçisi tarafından yapılan evlenme aktinin geçerliliğinden söz edilebilirmi? Medeni Kanunun 479. maddesi resmi vasiyet senedi iki şahit huzurunda sulh hakimi veya noter tarafından yapılır hükmünü getirmiş,485. maddesi el yazısı ile vasiyetname, vasiyetçinin bizzat kendi el yazısı ile tanzim edileceğini emretmiştir. Bu amir hükümlere rağmen vasiyet senedini sulh hakimi veya noter yerine bir arzuhalci de yapsa geçerli olur denebilir mi? El yazısı ile vasiyet senedini vasiyetçi yerine amcası da yazsa geçerli olur diyebilirmiyiz? Kültür ve tabiat varlıklarını koruma kanununa göre korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının tesbiti Kültür ve Turizm Bakanlığınca yapılır. Bu varlıkların koruma alanları ise koruma kurullarınca tesbit edilir. Bu emredici kanun hükümlerini bir tarafa bırakarak Kültür ve Turizm Bakanlığı yerine Orman Bakanlığı, koruma kurulu yerine Yüksek Seçim Kurulu da bu tesbitleri yapsa geçerli olur diyebilirmiyiz? kamulaştırma kanununa göre kamulaştırılan taşınmaz mal değeri kıymet takdir komisyonlarınca tesbit edilir amir hükmüne rağmen biz bu tesbitin Kadastro Komisyonunca da yapılsa geçerli olur diyebilirmiyiz? Bu soruların cevaplarının geçerli olmaz şeklinde olacağı apaçık ortadadır.

Bilindiği gibi 6831 sayılı Orman Kanunu 1973 senesinde yürülüğe giren 1744 sayılı Yasa ile değiştirilmeden önce bir yerin orman sayılan yerlerden olup olmadığını belirleme yetkisini ilgili Bakanlığa vermişti. Mahkemeler önüne gelen davalarda nizalı yerin orman sayılan yerlerden olup olmadığını Bakanlıktan sorar, Bakanlıkça verilen cevap hükme esas alınırdı. Mahkemeler bu işlemi bir orman mühendisi marifeti ile biz de yapabiliriz demeleri mümkün değildi. Bu işlem idari bir işlem kabul edilir ancak hak sahipleri Danıştay’a baş vurmuşsa neticesi beklenirdi. Aksi takdirde Bakanlığın cevabı dikkate alınarak karar verilirdi. 3621 sayılı Yasanın emredici nitelikteki 9. maddesi hükmüne rağmen kıyı kenar çizgisinin mahkemelerce yapılabileceğini kabul etmek bu madde hükmünü ihlal etmektir.

2- Anılan Tevhidi İçtihat idareye verilen görev ve yetkiye tecavüz etmek suretiyle Anayasa’da yer alan kuvvetler ayrılığı ilkesini çiğnemiştir. Çünkü kıyı kenar çizgisinin nasıl ve kimler tarafından belirlenec ve yürürlüğe sokulacağı yasal olarak hükme bağlanmış bu görev idareye tevdi edilmiştir. Bu işlemin idari bir işlem olduğu apaçık ortadadır. İdari işlemlerin görevi idari organca yapılacağı ve denetimin ise idari yargıya ait olduğu Anayasa emridir. Eğer kazayı organ idareye hitaben idari işlemi sen yapmazsan bende yaparım derse bu husus idarenin görev ve yetkisini gaspetmektir. Sonuç itibariyle kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlal etmektir.

3- Anılan Tevdi İçtihat kendi içinde çelişki arzetmektedir. Şöyleki İçtihat idare tarafından yapılan v yürürlüğe sokulan kıyı kenar çizgisi kesinleşmişse adil yargıyı bağlayacağını kabul etmiştir. İdare tarafından tesbit edilen kıyı kenar çizgisinin kesinleşmesi demek ilgililere tebliğ edilip bu işleme karşı idari yargı süresinde dava açmamaları veya süresinde dava açılıp ta idari yargıca bu hususta bir karar verilmesi sonucu bu işlemin katiyet arzetmesi demektir. Bu kabul şekil ile Tevhidi İçtihat bu işlemin idari bir işlem olduğunu tereddütsüzce kabul ettiği halde işlemin kesinleşmemesi halinde veya işlemin idarece yapılmaması halinde adil yargının da yapabileceğini kabul etmeyi çelişkiye düşmektir. Çünkü bir işlem ya idaridir veya adlidir. Bir işlem aynı zamanda hem idari hem de adli olamaz. Bu itibarla idari bir işlem niteliğinde olan kıyı kenar çizgisinin ancak ve ancak idari organca tesbit edileceği bu işleme karşı hak sahiplerince ileri sürülecek Usulsüzlük ve davaların idari yargıca görüleceği mahkemelerin kıyı kenar çizgisini tesbit edemeyecekleri kanaatiyle çoğunluk görüşüne karşıyım.

Niyazi DURAK

  1. Hukuk Dairesi Üyesi

KARŞI OY

  1. Anayasasının 43.maddesi kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden olduğunu açıkladıktan sonra kıyılar ve sahil şeritlerinin kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanm imkan ve şartlarının kanunla düzenlenmesine dair hüküm getirmiştir. Anayasanın bu hükmü karşısında yasama organınca 3621 sayılı Kıyı Kanunu kabul edilmiş, bu kanuna göre sahil şeridi ve kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi görevi yasada belirlenen ve idarece saptanacak kurula bırakılmıştır. Hakkında hüküm bulunan hallerinde içtihat söz konusu olamaz. Kanun hükümlerinin uygulanması yargının da görevidir. Kıyı Kanununda yöntemine uygun bir şekilde komisyonlarca belirlenen kıyı kenar çizgisinin ilan yolu ile veya başka şekilde tebliğine ilişkin bir hükümde bulunmamaktadır. Bu bakımdan, komisyon kararlarının ayrıca ilana tabii tutulması yasal değildir. İlan hususu Kanun koyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi kıyılardan istifade etmek herkesin hakkı olduğundan böyle bir ilan mükellefiyetinin kabul edilmesi önlenemez gecikmeler ve masrafı gerektirir. Kanunları yorumlayan kurumların bunu kanun koyucunun amacına uygun şekilde yorumlanması gerekir. İdarece düzenlenen kıyı kenar çizgisine uymak mahkemeleri de bağlayacağından sayın çoğunluğun bu yöne ilişkin kararına katılmıyorum.

İdarece kıyı kenar çizgisinin düzenlenmemesi halinde ise, idarenin bunu yasanın belirlediği süre içerisinde ve yöntemine uygun şekilde yapması gerekir. Kıyı kenar çizgisinin belirlenmemesi karşısında idareyi zorlayıcı mahiyette ve adli yargıda karar verilemez. Böyle durumlarda kanunda açık hüküm bulunmadığından Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu 13.3.1972 tarih ve 7/4 sayılı içtihadı ile bu boşluğu doldurmuş, kıyı kenar çizgisinin araştırılmasını belirlediği ilkelere göre adalet mahkemelerin yetkisi ve görevine bırakmıştı Sayın çoğunluğun kıyı kenar çizgisinin idarece düzenlenmemesi halinde yasa boşluğunun içtihatla doldurulacağına ilişkin görüş bölümüne aynen katılıyorum.

Altan ERTÜRK

Yargıtay 20. Hukuk Dairesi Üyesi

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1994/5

K:1997/2

T:06.06.1997

 

KADASTRO KANUNUNUN BÖLGEDE YÜRÜRLÜĞE GİRMESİ

ON YILLIK SÜRENİN TESBİT TARİHİNE GÖRE HESAPLANMASI

TAPULU TAŞINMAZLARIN TAPU DIŞI YOLLA MÜLKİYETİNİN NAKLİ

 

3402 sayılı Kadastro Kanununun 13/B-b maddesinde düzenlenen tapulu  taşınmazların  tapu  dışı  bir  yolla  mülkiyetinin  naklini  öngören  sözleşmeler,  Kadastro  Kanununun  bölgede  yürürlüğe  girmesinden  sonra da yapılabilir.  Anılan maddede öngörülen on yıllık sürenin, tespit tarihine  göre  hesaplanması gerekir.

 

3402 s. Kadastro K. m. 13/B-b, 2, 4, 5, 7, 25, 26, 27, 33/4

743 s. MK. m. 634

818 s. BK. m. 2/3

2644 s. Tapu K. m. 26

1512 s. Noterlik K. m. 60/3, 89

 

I- İÇTİHADI BİRLEŞTİRME İSTEMİ

Yargıtay Yedimci Hukuk Dairesi Başkanlığı’nın 28.9.1994 tarih  ve  1994/33  sayılı yaZısıyla,  3402  sayılı  Kadastro  Kanununun  13/B-b  maddesinin  uygulanması bakımından, Dairenin kendi  kararları  ayrıca  Birinci  ve  Onaltıncı  Hukuk  Daireleri  ile  Hukuk  Genel Kurulu kararları arasında ictihat aykırılığı bulunduğu belirtilerek, içtihatların birleştirilmesi istenilmiş; Birinci Başkanlık Kurulu’nun 27.12.1994  gün  ve  75  sayılı kararıyla içtihat aykırılığı bulunduğu belirlenerek, aykırılığın Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nda giderilmesine karar verilmiştir.

II- İÇTİHADI BİRLEŞTİRMEYE KONU OLAN KARARLAR

1-a)  Yedinci  Hukuk  Dairesi’nin 30.6.1988 gün, 1985/5701-1988/6314 ve 21.10.1987 gün, 1987/16478  –  23592  sayılı  kararlarında;  tapu  dışı  satışa  değer  verilebilmesi için satış tarihinden tesbit gününe kadar on yıllık sürenin geçmiş olması gereğine değinilmiştir.

  1. b)  Aynı  Dairenin  10.7.1991  gün,  1987/4849 -1991/10093 ve 16.11.1992 gün, 1990/3264 1992/20854  sayılı  kararında ise; tapu dışı temlikin Kadastro Kanununun bölgede yürürlüğe girmesinden  önce  yapılması ve on yıllık sürenin Kanunun bölgede yürürlüğe girdiği tarihe göre hesaplanması kabul edilmiştir.

2-a) Birinci Hukuk Dairesi’nin 16.4.1992  tarih,  1992/1710-5061  sayılı  ve  5.2.1985 tarih,  1985/14177-1126  sayılı  kararlarında;  tapu  dışı  temlik  yönünden  on  yıllık  sürenin tesbit tarihine göre hesaplanması gerektiği açıkça vurgulanmıştır.

  1. b)  Aynı  Dairenin  24.12.1984  gün,  1984/13884-13891  sayılı kararında; harici trampanın geçerli olabilmesi için bölgede tapulamanın başladığı tarihe kadar bozulmamış olması ve on yıllık sürenin de bu tarihe kadar gerçekleşmiş bulunması benimsenmiştir.

3-  Onaltıncı  Hukuk  Dairesi’nin 13.5.1988 gün, 1987/13648 -1988/9085; 31.10.1991 gün, 1991/4007-14127 ve 2.11.1992 gün,  1992/102-12392  sayılı  kararlarında;  tapu  dışı temliklerin Kadastro Kanununun bölgede yürürlüğe girmesinden sonra da yapılabileceği ve on yıllık sürenin tesbit tarihine göre hesaplanması gerektiğine karar verilmiştir.

4-  Hukuk  Genel  Kurulu’nun  4.2.1987  tarih,  1986/1-273  – 1987/66 ve 8.12.1993 gün, 1993/7-563-794 sayılı  kararlarıyla;  tapu  dışı  yolla  iktisaplarda  on  yıllık  sürenin  tesbit tarihine göre saptanması gerekeceğine işaret edilmiştir. 2797  sayılı  Yargıtay  Kanununun 16/5 ve 45. maddeleri uyarınca toplanan Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nda kararlar arasında aykırılık  bulunduğuna  oybirliğiyle  karar  verilerek, işin esasının görüşülmesine geçilmiştir.

III- İÇTİHAT AYKIRILIĞININ KONUSU 3402  sayılı  Kadastro Kanununun 13/B-b maddesinde düzenlenen tapulu taşınmazların tapu dışı  bir  yolla  mülkiyetinin  naklini  öngören  sözleşmelerin ne zamana kadar yapılabileceği, anılan maddede belirtilen on yıllık sürenin hangi tarihe göre hesaplanacağına ilişkindir.

IV- KADASTRO KANUNUNUN AMACI VE NİTELİĞİ

Kadastro  Kanununun  amacı,  memleketin  kadastral  topoğraFik  haritasına dayalı olarak taşınmaz malların sınırlarını arazi ve harita üzerinde  belirterek  hukuki  durumlarını tesbit  etmek  ve  bu suretle Türk Medeni Kanununun öngördüğü tapu sicilini kurmaktır (KK. md.1).  Bu  amaca  varılabilmesi,  tapulu  taşınmazların  tapularının  yenilenmesini, tapusuz taşınmazların  tapuya  bağlanmasını ve kamu mallarının statüsünün belirlenmesini gerektirir. Önemle  belirtelim  ki,  Kadastro  Kanunu,  tasfiyeyi  öngören  özel  ve geçici bir kanundur. Kadastro  Kanunu  ile  eylemli  durumun  yasal  hale  getirilmesi amaçlanmış ve zilyetliğe ağırlık  veren  hükümlere  yer  verilmiştir.  Yurt  düzeyinde kadastro tamamlanınca Kadastro Kanununa gerek kalmayacak, kanun kendiliğinden yürürlükten kalkacaktır. Kanunun yürürlükte kalma süresi, sözü edilen amacın gerçekleşmesi ile sınırlıdır.

Kadastro Kanunu; işlevi, niteliği ve özelliği  itibariyle  genel  hükümlerden  ayrı  ve genel  hükümlere aykırı bazı hükümler içermektedir. Bunlar tapulu taşınmazın bir bölümünün veya  şayi  payının  zilyetlikle  kazanılması,  tapu  dışı  paylaşıma  değer  verilmesi  (md.15) muhdesatın  beyanlar  hanesinde  gösterilmesi  (md.19) ölü kişi aleyhine dava açılabilmesi (md.  29)  da  olduğu  gibi.  Özellikle  içtihat  aykırılığına  konu  olan,  tapulu taşınmazın tapu dışı  bir  yolla  temlikine  geçerlik tanıyan Kanunun 13/B-b maddesi de bu tür hükümlerden biridir.

V- KADASTRO KANUNUNUN YÜRÜRLÜĞÜ

Kadastro Kanunu uygulamalarında her ilin merkez  ilçesi  ile  diğer  ilçelerin  idari sınırları içinde  kalan  yerlere  “bölge”,  bölgelerde  bulunan  her  köy  ile  belediye  sınırları içinde  bulunan  her  mahalleye “çalışma alanı” denilmektedir. Bölgede ve çalışma alanında kadastro  faaliyetlerinin  yürütülebilmesi  için  gerekli  ilanların  yapılması  gerekir  (KK.  md. 2,  4).  Bir  köy  veya  mahallede  (çalışma  alanında)  kadastro  faaliyetinin  başlamasıyla, Kadastro  Kanunu  o  bölgede  yürürlüğe  girer.  Kadastro  Kanununda  zilyedi ve zilyetliği koruyan  hükümler  bulunmaktadır.  Kadastronun  bölgede yürürlüğe girmesiyle Kanunun 33/4. maddesi  de  işlerlik  kazanır.  Kanunun  zilyede  tanıdığı  haklar,  zilyedin  leh  ve aleyhinde açılan davalarda iddia ve def’i olarak  ileri  sürülebilir.  Kanunun  bölgede  yürürlüğe girmesi zilyedin ancak lehinde  sonuç  doğurabilir.  Nitekim,  Kadastro  Kanunlarında zilyetliğe  değer  veren  çözümler  öngörülmüş  olup,  zilyedin  durumunu ağırlaştıran hiç bir hükme yer verilmemiştir.

Sırası  gelmişken  vurgulayalım  ki,  açık  hüküm  olmadıkça kanunlar geriye doğru değil, ileriye  yönelik  olarak  uygulanır.  Bu  kural  Kadastro  Kanunu  bakımından  da geçerlidir. Kadastro  Kanununun  13. maddesinin uygulanmasıyla ilgili istisnai bir hüküm olmadığından, maddenin  Kanunun  yürürlüğe  girmesinden  sonraki olaylara da uygulanması doğaldır. Yine, tapu  dışı  temlikin  Kadastro  Kanununun  bölgede  yürürlüğe  girmesinden  on  sene  önce yapılacağına  ilişkin  kanunda  hiç  bir  hüküm  mevcut  değildir.  Bu  açık  ve kesin kural karşısında yorum yoluyla istisna getirilemez.

VI- KADASTRO İŞLEMİNİN YAPILMASI

Kadastro, taşınmaz malların  geometrik  ve  hukuki  durumunun  belirlenmesi  olarak tanımlanmaktadır.  Kadastro  ekibince  her  taşınmaz  mal  hakkında tutanak düzenlenmekte, taşınmazın  tesbit  günündeki  geometrik ve hukuki durumu saptanmakta, taşınmazın o andaki görüntüsü dondurulmaktadır. Kadastro ekibi  tarafından  yapılan  işleme  “tespit”  veya “kadastro  tesbiti”, kadastro işlemine karşı yasal süresinde kadastro mahkemelerinde açılan davalara da “tesbite itiraz” veya “kadastro tesbitine itiraz” davaları denilmektedir.

Kadastro  Kanununun  7, 25, 26 ve 27. maddelerinde; “düzenleyecekleri kadastro tutanağı, kadastro  tutanağının  düzenlenmesi  günü,  tutanağın  düzenlendiği gün, kadastro tutanağı düzenlendiği tarihte” sözcüklerine  yer  verilmiştir.  Açıkça  görüldüğü  üzere  bu  sözcükler, tesbit tarihini ifade etmektedir.  Kadastro  ekibi  tesbit  işlemini  yaparken  Kanunun  4. bölümünde  düzenlenen mülkiyet hakkının tesbitine ilişkin 13 ila 23. maddeleri uygulanacak ve taşınmazların  hukuki  durumunu  tesbit  tarihine  göre  belirleyecektir.  Dava  açılması halinde  kadastro  hakimi,  aynı  hükümlere göre ve tesbit tarihini esas alarak uyuşmazlıkları çözümleyecektir.  Bu  hükmün  tek  istisnası,  Kadastro  Kanununun  5  ve 27. maddelerinde öngörülmüştür.  Buna  göre tutanağın düzenlenmesi nedeniyle genel mahkemelerden kadastro mahkemelerine aktarılan taşınmaz mal davalarında tesbit tarihi değil, genel mahkemelerdeki “dava tarihi” degerlendirmeye esas alınır.

VII- TAPULU TAŞINMAZ MALLARIN MÜLKİYETİNİN NAKLİNİ ÖNGÖREN SÖZLEŞMELERDE ŞEKİL ŞARTI

Medeni  Kanunun  634, Borclar Kanununun 213 ve 2644 sayılı Tapu Kanununun 26. maddeleri uyarınca, tapulu  tasınmaz  malların  mulkiyetinin  naklinı  öngoren  sözleşmelerin  resmi şekilde ve Tapu Sicil  Müdürlüğü  tarafından  yapılması  gerekir.  1512  sayılı  Noterlik Kanununun  60/3  ve  89.  maddeleri  gereğince  gayrimenkul  satış  vaadi  senetlerinin de düzenleme şeklinde ve noterler tarafından yapılması zorunludur. Kanunlarda öngörülen şekil şartları ispat şartı olmayıp  geçerlik  şartıdır.  Medeni  Kanunun  yürürlüğünden  önceki mevzuatımızda  da  tapulu  taşınmazların  tapu dışı yollarla, el değiştirmesi yasaklanmasına rağmen  devirler  önlenememiş,  böylece  hukuki duruma aykırı eylemli durumlar oluşmuştur. İşte  bu  yüzden kanun koyucu tarafından eylemli durum yasal hale, getirilmek istenmiş, bu amaçla  Cumhuriyet  döneminde ilk kez 19.4.1926 gün ve 810 sayılı “Hakkı Karar ve Senetsiz Tasarrufat  ve  Tashihi  Kayıt  Muamelatının  Sureti  İcrasına  Dair  Kanun” ve daha sonra 9.6.1929  tarih  ve  1515  sayılı  “Tapu  Kayıtlarının  Hukuki  Kıymetlerini Kaybetmiş Olanların Tasfiyesi Hakkında Kanunlar” çıkarılmıştır.

Her iki kanun da  özel  nitelikli  tasfiye  kanunları  olarak,  hukuki  işlemin  niteliği  ve süresi belirtilerek  tasfiyeyi  öngörmüşlerdir.  Ancak,  yapılan  bu  tasfiye  işlemleri  yeterli olmamış, hukuki durumla eylemli durum arasında tam bir uyum ve paralellik sağlanamamıştır. O  nedenle, bu kanunlardan sonra yürürlüğe giren ve halen yürürlükten kaldırılmış bulunan, 2613  sayılı  Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununun 22/E, 5602 sayılı Tapulama Kanununun 13/C ve  13/Ç,  766  sayılı  Tapulama Kanununun 32/C maddelerinde de, eylemli durumu yasal hale getirmeyi amaçlayan  ve  yurt  gerçeklerini  karşılayan  hükümlere  yer  verilmiştir.  Dahası, kadastro ile eski tapu kayıtlarının  tasfiyesi  ve  yenilenmesi,  yeni  sicillerin  oluşması zorunlu  olduğundan  kanun  koyucu  kapsamları  ve  şartları  farklı olmakla beraber bütün kadastro  kanunlarında  bu  konu  ile  ilgili  düzenleme  yapmak  gereğini duymuş ve halen yürürlükte bulunan, 3402 sayılı  Kadastro  Kanununun  13B-b  maddesi  de  bu  amaçla düzenlenmiştir.

Kanunun  13/B-b  maddesi;  “zilyet  taşınmaz  malı  kayıt malikinden veya mirasçılarından veya  mümessillerinden  tapu  dışı  bir  yolla  iktisap  ettiğini,  onların  beyanı  veya herhangi bir belge  ile  veya  bilirkişi  veyahut  tanık  sözleriyle  ispat  ettiği  ve  ayrıca  en  az  on  yıl müddetle çekişmesiz, aralıksız ve malik sıfatıyla zilyet bulunduğu takdirde  zilyet adına… tesbit olunur” şeklindedir.

Maddede,  tapu  dışı  sözleşmenin  hangi  tarihe  kadar  yapılması gerektiğine ve on yıllık sürenin  hangi  tarihten  itibaren  hesaplanacağına  dair  ayrıca  hüküm bulunmasına gerek görülmemiştir. Zira,  her  taşınmaz  hakkında  tutanak  düzenlenirken,  mülkiyetin  tesbitine ilişkin 13 ila 23. maddelerdeki hükümler  uygulanacaktır.  Mülkiyetin  tesbitine  ilişkin hükümlerin  yürürlüğü  ve  uygulanması bakımından kanunda farklı tarihler öngörülmemiştir. Anılan 13. maddenin ikinci fıkrasının  (a)  bendinde;  kayıt  sahibi  veya  mirasçılarının, kadastro teknisyeni huzurunda muvafakatları  halinde  taşınmazların  zilyet  adına  tesbit olunacağı  hükme  bağlanmıştır.  Bu  durumda, muvafakatın tesbit sırasında olacağı açıktır. Aynı  maddenin  (a)  bendi  uygulanırken  tesbit  tarihinin,  (b) bendi uygulanırken Kadastro Kanununun bölgede yürürlüğe girdiği tarihin kabulü, kanunun işlevine, amacına ve esprisine aykırı düşeceğinde kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır.

VIII-TAPU DIŞI SÖZLEŞMELERİN BOZULMASI

Az yukarda açıklandığı üzere, kural  olarak  tapulu  taşınmazların  tapu  dışı  bir  yolla mülkiyetinin naklini öngören sözleşmeler  geçersizdir.  Belirli  şartların  varlığı  halinde Kadastro Kanununda  bu  sözleşmelere  geçerlik  tanınmıştır.  Kadastro  Kanunu,  bölgede yürürlüğe girmeden yapılan  tapu  dışı  sözlesmeler  tapu  kaydının  hukuki  gecerliligini koruması kaydıyla suresi ne olursa olsun  tek  taraflı  irade  beyanı  ile  bozulabilır. Kadastro  Kanunu  bolgede  yürürlükte  olsa bile, sözleşme tarihinden itiraben on yıllık süre geçmemiş  ise,  tapu  dışı  sözleşme  tarafların  tek  taraflı  irade beyanı ile ancak ortadan kaldırılabilir. Esasen bu sözleşmeler geçerlik kazanıncaya kadar askıda  sayılırlar. Kadastro  Kanununun  bölgede  yürürlüğe  girmesiyle, Kanunun yürürlüğünden önce yapılan ve varlığını koruyan sözleşmeler on yıllık süre geçmiş  olmak  kaydıyla  geçerlilik  ve bağlayıcılık  kazanırlar.  Daha  sonra  bu  sözleşmeden  tek  taraflı olarak dönülemez. Yine, Kanunun  yürürlüğünden  sonra  yapılan  tapu dışı sözleşmeler de on yıllık süre geçmiş ise geçerlilik  kazanır  ve  tek  taraflı  irade  beyanıyla  ortadan  kaldırılamazlar.  Hukuken  geçerli hale gelmiş bu sözleşmelerin ancak genel hükümlere göre iptali istenebilir.

Kadastro  Kanununun bölgede yürürlüğe girmesiyle, önceki dönemde yapılan sözleşmelerin, geçerlik kazanması, daha sonra bu tür sözleşme yapılamayacağı şeklinde yorumlanamaz.

IX- DEĞERLENDİRME

İçtihat  aykırılığına  neden olan kanun maddesi; Kadastro Kanununun temel hükümlerinden olup,  tasfiyeyi  sağlayacak olan kuraldır. Bu hükmün uygulama alanının Kadastro Kanununun bölgede  yürürlüğe  girmesinden  önceki  tarihle  sınırlandırılması, Kanunun uygulanmasını daraltır  ve  giderek  olanaksız  kılar.  Gerçekten de, Kadastro Kanununun bölgeye girmesi tarihi  ile  taşınmaz  hakkında  tutanak  düzenlenmesi  tarihleri  arasında  çok uzun süreler geçtiği  ve halen pek çok çalışma alanında kadastro yapılamadığı bilinen ve yadsınamaz bir olgu olduğu açıktır.

Kadastro  Kanununun  tasfiye  kanunlarından  olduğu  tartışmasızdır. Değişik düşüncelerin odak  noktası,  tasfiyenin  tarihi  konusundadır.  Kadastro  Kanunları,  810  ve  1515  sayılı Kanunlardan olduğu  gibi  belirli  tasarruflarla  veya  belirli  tarihe  göre  doğrudan  tasfiyeyi öngörmemiştir.  Kadastro  Kanununda  öngörülen  tasfiye, her taşınmazla sınırlı ve tutanak düzenlenirken  eylemli  ve  hukuki durum değerlendirilerek yapılmaktadır. Kadastro sırasında taşınmaz  malın  geometrik  ve  hukuki durumunun saptanması esas olduğuna göre, tasfiyenin tesbit tarihi itibariyle yapılması da bu olgunun doğal bir sonucudur.

Kadastro  Kanununda  zilyetliğe,  özel önem ve değer verilmiş, bu suretle eylemli durumla hukuki durum arasındaki farklılık  ortadan  kaldırılarak,  tesbit  gününden  önceki  tüm uyuşmazlıkların çözümlenmesi suretiyle, güvenilir tapu sicillerinin oluşturulması amaçlanmıştır. O nedenle, bu yönün gözden kaçırılmaması zorunludur.

Kadastro  Kanununun  13/B-b  maddesi,  kadastro  faaliyetleri ile sınırlı ve kadastroya özgü bir  hükümdür.  Bu  hüküm genel nitelikte olmadığından (on yıllık hak düşürücü süre içinde kadastrodan önceki  haklara  dayanılarak  açılan  tapu  iptal  davaları  hariç)  kadastrosu tamamlanan  ve  kesinleşen  taşınmazlar  hakkında  uygulanamaz.  Hal  böyle olunca, tesbit tarihinin esas alınması, anılan yasa maddesini genel hüküm haline dönüştüreceği şeklindeki yorumu dayanaksız kılmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, tapulu taşınmazların tapu  dışı  bir  yolla  mülkiyetinin  naklini öngören  sözleşmelerin,  Kadastro  Kanununun  bölgede  yürürlüğe  girmesinden  sonra  da yapılabileceği ve sözleşmenin geçerliliği için öngörülen  on  yıllık  sürenin,  kadastro tesbit tarihine göre hesaplanması gerektiği,  sonucuna  varılarak,  içtihatlar  arasındaki aykırılığın Hukuk Genel  Kurulu  ve  Onaltıncı  Hukuk  Dairesi  Kararları  doğrultusunda birleştirilmesine karar verilmesi gerekmiştir.

S  o  n  u  ç  :  3402  sayılı  Kadastro  Kanununun 13/B-b maddesinde düzenlenen tapulu taşınmazların tapu  dışı  bir  yolla  mülkiyetinin  naklini  öngören  sözleşmelerin,  Kadastro Kanununun  bölgede  yürürlüğe  girmesinden  sonra  da  yapılabileceğine,  anılan  maddede öngörülen on yıllık  sürenin  tesbit  tarihine  göre  hesaplanması  gerektiğine,  6.6.1997 tarihli ilk oturumda üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.

Kaynak:YKD – 1997/9 – Sayfa:1365

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1993/6

K:1996/2

T:29.03.1996

 

DAVA : BiliRkişi ölarak görav yapmaları kanunla yasaklanan kişilerin kadastro tutanağının düzenlenmesine katılmaları sonucu oluşan aykırılık nedeniyle tutanakların Kadastro Müdürlüğüne iade edilip edilemeyeceği konusunda Yargıdtay 7, ve 17. Hukuk Daireleri ile 16. Hukuk Dairesi’nin kararları arasında aykırılık dulunduğu ileri sürülerek içtihatların birleştirilmesi Batman Kadastro Hakimliği’nin 03.09.1992 tarihli yazılarıyla istenilmiş, Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nun 16.12.1993 gün ve 49 sayılı kararlarıyla dairelerin kararları arasında içtihat aykırılığı bulunduğu sonucuna varılarak, aykırılığın içtihadı birliştkirme suretiyle Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nda giderilmesi gerektiğine karar verilmiştir.

 

KARAR : 1- a) Yedinci Hukuk Dairesi’nin 02.11.1992 gün, 1992/9205-20027 ve 05.05.1993 gün, 1990/1307 esas ve 1993/4916 ve 28.04.1993 gün, 1990/13066 esas ve 1993/4550 sayılı kararlarında; “kanunla bilirkişi yapması yasaklanan kişinin kadastro tutanağının düzenlenmesine katılmış olmasının esaslı hata olduğu, bu şekilde düzenlenen tutanağın geçersiz durumlarda uygulanamayacağı…” belirtilerek, yerel mahkemenin tutanakların Kadastro Müdürlüğüne iade edilmesine ilişkin kararlarını onamıştır.

 

  1.   b) Onyedinci Hukuk Dairesi’nin 26.04.1993 gün, 1992/17209 esas ve 1993/5198   sayılı kararıda,aynı doğrultuda olup,gerekçesi benimsenmek suretiyle yerel mahkeme kararı onanmıştır.2-Onaltıncı Hukuk Dairesinin 18.3.1991 gün ve 1990/9375 esas ve 1991/4054 karar, 03.06.1991 gün, 1990/12549 esas ve 1991/4056 sayılı kararlarıyla; bilirkişilik yapması kanunla yasaklanan kişinin, kadastro tutanağı düzenlenirken bilirkişi olarak görev almasının usul ve şekle aykırılık olduğu, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 27/5. maddesi gereğince tutanağın Kadastro Müdürlüğüne iade edilemeyeceği, uyuşmazlığın mahkemece çözümlenmesi gerektiği belirtilerek, yerel mahkeme kararları bozulmuştur.

 

İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nda, Daire karaları arasına içtihat aykırılığı bulunduğu oybirliğiyle kabul edilerek, işin esası yönünden incelenmesine geçilmiştir.

 

Belirtmek gerekirki, bilirkişi olarak dinlenmeleri ve görüş bildirmeleri kanunla yasaklanan kişilerin kadastro tutanağının düzenlenmesine katılmış olmaları kanuna aykırıdır. Daireler arasında bu konuda görüş aykırılığı yoktur. İçtihat farklılığı, aykırılığın niteliğinden kaynaklanmaktadır. 7. ve 17. Hukuk Daireleri, aykırılığın maddi hukuka ilişkin olduğunu ve bu nedenle tutanakların geçrsiz bulunduğunu kabul etmektedirler. Buna karşılık 16. Hukuk Dairesi ise, aykırılığın usule ilişkin olduğu, bu itibarla da tutanakların Kadastro Müdürlüğüne iade edilemeyeceği, uyuşmazlığın kadastro mahkemesinde çözümlenmesi gerektiği görüşündedir.

 

Kadastro, taşınmaz malların geometrik ve hukuki durumları ile niteliklerinin belirlenmesi işlemidir. Kadastro Kanunu’nun amacı, memleketin kadastral tofoğrafik haritasına dayalı olarak taşınmaz malların sınırlarını arazi ve harita üzerinde belirterek, hukuki durumlarını tesbit etmek ve bu suretle Türk Medeni Kanunu’nun öngördüğü tapu sicilini oluşturmaktır (3402 sayılı Kadastro Kanunu md. 1). Kadastronun geometrik ve hukuksal olmak üzere iki yönü bulunmaktadır. Taşınmaz malların arz üzerindeki yerleri, biçimleri, kenar ve açı ortaylarının saptanmasına ilişkin teknik çalışmalar kadastronun teknik yönünü oluşturur. Taşınmaz malların cinsi, türü, niteliği, malikleri ile taşınmaz mallar üzerindeki şahsi veya sınırlı ayni hakların saptanması işlemi ise, kadastronun hukuksal yönünü gösterir.

 

Kadastro çalışması idari ve yargı olmak üzere iki evrede gerçekleştirilir. İdari evre, Kadastro Müdürlüğü denetiminde görev yapan kadastro ekibiyle; yargı evresi ise, kadastro mahkemelerince yürütülür.

 

Kadastro ekibi en aza iki kadastro teknisyeni, mahalle veya köy mahtarı ile üç bilirkişiden oluşur. Kadastro ekibi fiilen arazi üzerinde çalışmak suretiyle tutanak düzenlemek ve taşınmazların sınırlarını ve hukuksal durumlarını saptamakla yükümlüdür.

 

3402 sayılı Kadastro Kanununun 3. maddesinde, kadastro ekibi ile ilgili düzenleme yapılmış olup;

 

Maddenin 6 ve 7. fıkralarında; “seçilen bilirkişiler kadastro ekibinin çalışması sırasında; kendisine, eşine, usul ve füruuna, kardeşine, kardeşinin çocuklarına ve eşinin usul ve füruuna ait tesbitler ile bunların hak iddia ettiği teblitlerde ve ayrıca hak iddia edenlerden biri ile kendisi veya usul ve füruu arasında davası bulunanlara ait tesbitlerde de bilirkişi olarak dinlenmezler.

 

Bilirkişiliğe mani yukarıdaki haller, kadastro teknisyeni, muhtar ve diğer görevliler ile bunların yerine kaim olanlar hakkında da uygulanır” hükmüne yer verilmiştir.

 

Yürürlükten kaldırılmış bulunan 766 sayılı Tapulama Kanunu’nun 17. maddesi de benzer hüküm içermektedir.

 

Düzenlemenin amacı, kadastroda bilirkişi olarak görev yapacak olanlarla, diğer görevlilerin tarafsızlıklarını sağlamaya yöneliktir. Kadastro davalarında görev yapan kişiler bilirkişi-tanık durumundadır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 275. maddesinde; “Bilirkişi, çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren konularla bilgisine başvurulan kişi” olarak tanımlanmıştır. Bilirkişi ve tanıkların tarafsız olması gerekir. Bilirkişiler, hakimler için belirli olan sebeplere göre reddolunabilirler (HUMK. 277). Kadastro Kanununun 3/6. maddesinde de Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 28 ve 29. maddelerine paralel düzenleme yapılmıştır.

 

3402 sayılı Kadastro Kanununun 27/5. maddesinde; “Hakim, usul ve şekle ilişkin eksiklikler sebebiyle tutanakları Kadastro Müdürlüğüne iade edemez” hükmü yer almıştır.

 

Kadastro Kanunu, niteliği itibariyle Tasfiye Kanunudur. Bu nedenle genel hükümlerden faraklı ve bu hükümlere aykırı bazı hükümleri de içermektedir. Eski kadastro kanunlarında mevcut olmayan bu hüküm yeni bir düzenlemedir. Yorum yaparken, Kadastro Kanununun niteliği, amaç ve işlevinin gözönünde tutulması gerekir.

 

Usul ve şekle ilişkin eksiklikler nedeniyle tutanakların mahkemece Kadastro Müdürlügüne iadesi yasaklanmıştır. Hüküm, emredici nitelikte olup, hakime takdir hakkı bırakmamaktadır.

 

O itibarla, öncelikle kanunda belirtilen usul ve seklin acıklanması icap etemektedir. Sözlükte “usul”; yöntem, metod ve tarz anlamlarına gelmektedir. Hukuk anlamında “usul” ise; yasama, yürutme ve yargı orgınlarının gorevlerıni yaparken işlemlerin hazırlanışı, oluşturulması ve yürülüğe konulması sırasında uyulması ve izlenmesi gereken yollardır. Bir başka deyimle, bir hukuksal işlemin yapılması sırasında uyulması gereken biçimsel kurallardır.

 

Sözlükte şekil; dış görünüş, biçim anlamına gelir. Hukukta şekil ise; bir hukuksal işlemin kanunda gösterilen kalıba, çevçeveye uygun olarak yapılması halidir.

 

Uusul ve şekel sözcükleri aynı amacı sağlamaya yönelik olan, birbirini doğrulayan ve tamamlayan sözcüklerdir. Kanun koyucu burada her iki kelimeyi pekiştirme amacıyla birlikte kullanmıştır.

 

Kadastro ekibinin daha az sayıda kişiyle toplanarak karar alması veya yasaklı kişinin kurula katılması tamamen kanunda gösterilen usul ve şekle aykırılıktır. Zira, gerek yargı ve gerekse idari işlem yapmakla görevli kurulların nisaba uygun olarak toplanmaması veya kurula katılmaması gereken kişilerin kurula katılmış olması usul ve şekle ilişkin eksiklik oluşturur. Bu gibi hallerde kurulların usulen oluşturulmadığından söz edilir.

 

Kanun, esaslı veya basit hata kavramını kıstas olarak kabul etmemiştir. Usul ve şekle ilişkin aykırılıklar basit olabileceği gibi esaslı da olabilir. Kanun, eksikliğin niteliğine ve ağırlığına göre ayrım yapmamış, usul ve şekle ilişkin aykırılğın derecesi ne olursa olsun tutanakların Kadastro Müdürlüğüne iadesi yasaklanmıştır. Kurulların oluşma şeklinin hakkın özüyle ve maddi hukukla ilgisi bulunmamaktadır.

 

Bilirkişilik, kurum olarak usul kanunlarında düzenlenmiştir. Usul kanunlarında maddi hukuka ilişkin hiçbir hüküm yoktur. Buna karşılık maddi hukuka ilişkin kanunlarda maddi hukuk kuralları ile usul hukuku kuralları birlikte bulunabilir (MK. 136, TTK. 4). Kadastro Kanununda da, maddi hukuka ilişkin hükümlerle birilikte usul hukukuna ilişkin hükümler de yer almıştır. Kadastro Kanununun beşinci bölümü uyuşmazlıkların kadastro mahkemesinde çözümlenmesi başlığını taşımakta, usul hukukuna ilişkin kuralları içermektedir. İçtihat uyuşmazlığına konu olan 27/5. madde de bu bölüm de bulunmakta olup, yargılamanın yürütülmesine ilişkin kuraldır.

 

Kadastro hakimi itirazlı parsellere ilişkin olarak uyuşmazlığı çözmek ve sicil oluşturmakla yükümlüdür. Tutanağın Kadastro Müdürlüğüne geri çevrilmesi uyuşmazlığı sonuçlandırmayacak, çözümü geciktirecek ve yargılamanın maliyetini artıracaktır. Hakim, uyuşmazlığı bitirmek zorunda olduğuna göre, tutanaklardaki usuli eksiklikler ve aykırılıklar sonuca etkili değildir. Hakim, davayı en az giderle ve en kısa zamanda çözmek zorundadır (HUMK. 77, Anayasa 141/3).

 

Bu itibarla, kadastro tutanağının düzenlenmesine katılması kanunla yasaklanmış olan kişilerin bilirkişi olarak görev yapmaları usul ve şekle aykırılık oluşturur. Ancak, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 27/5. maddesi uyarınca bu şekilde düzenlenmiş bulunan tutanakların mahkemece Kadastro Müdürlüğüne iadesine karar verilemez. Kadastro Hakiminin uyuşmazlığı esasları çözumlemesi gerekir.

 

Hal boyle olunca, açıklanan nedenlerle içtihat aykırılığının 16. Hukuk Dairesi’nin ictihadı doğrultusunda birleştirilmesi gerektigi sonucuna varılmıstır.

 

SONUÇ : 3402 sayılı Kadastro Kanununun 3/6. maddesi ile bilırkişi olarak görev yapmaları yasaklanan kişilerin kadastro tutanağının düzenlenmesine katılmaları usule ilişkin aykırılık oluşturduğundan, mahkemece tutanakların kadastro Müdürlüğüne iade edilemeyeceğine, İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nun 29.03.1996 tarihli ilk oturumanda üçte ikiyi geçen çoğunlukta karar verildi.

 

 

 

KARŞI OY YAZISI

 

İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu Kararında sayın çoğunluğun görüşü:

 

3402 sayılı Kadastro Kunununun 3/6. maddesi ile bilirkişi olarak görev yapmaları yasaklanan kişilerin, kadastro tutanağının düzenlenmesine katılmaları usule ilişkin aykırılık oluşturduğundan, mahkemece tutanaklarını Kadastro Müdürlüğüne iade edilemeyeceği yönündedir.

 

Bu görüşün dayanağı, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 27/son maddesidir. Bu madde aynen: Hakim usul ve şekle ilişkin eksiklikler sebebi ile tutanakları Kadastro Müdürlüğüne iade edemez. Eksikliğin lûgat manası, eksik olma olgusu: gerekli olanın yokluğudur. Kadastro tutanağı, kadastroyu belirleyen bir belgedir. Bu belgenin güven verici nitelikte olması zorunludur. Bunun için teknisyen ve yardımcısı gerekli soruşturmayı yapıp, bilirkişileri dinledikten osnra tutanağı düzenlemesi yasa gereğidir. Bilirkişilerin sözleri tutanağın sağlık şartıdır.

 

3402 sayılı Yasanın 3/6. maddesinde sözü eddilen yasaklı kişilerin, tutanağın düzenlenmesi sırasında düzenlemeye katılmaları tutanağı geçersiz hale getirir. Tutanak, yokluikla malül olur. Tutanak yok hükmündedir. Bu biçimdeki eksiklik usule ilişkin olarak kabul edilmez. Esasa ilişkin kanuna aykırılık oluşturur. Olayda eksiklik yoktur. Yasaya aykırır olarak düzenlenmiş tutanak sözkonusudur. Bu ise maddi hukuka ilişkindir. Usule ilişkin aykırılık olarak kabul edilmez. Tutanağın eksik olması halinde hakimin, tutanağın Kadastro Müdürlüğüne geri çevrilmesi olanağı yoktur. Söz gelimi, tutanağın yasada öngörülen kişilerden eksik sayı ile düzenlenmesi halinde kadastro hakimi, tutanağı Kadastro Müdürlüğüne geri çeviremez. Yasaklı bilirkişilerle düzenlenen tutanağı Kadastro Müdürlüğüne geri çevirebilir.

 

Diğer taraftan, davacının kadastro tutanağının aksini ispat edememesi halinde davası redde mahkumdur. İçtihadı birleştirme görüşmelerinde açıklandığı gibi, hakimin gerçeği bulması, hakkı yerine getirmesi, davacı ve davalının eşit şartlarda iddia ve savunmalarını ortaya koymaları ile mümkündür. Kadastro tutanağına muhtar olarak katılması gerekmeyen kişinin ve tesbit bilirkişisi olarak görev yapmaması gereken kişilerin, kadastro tutanağının düzenlenmesine katılmaları, bilgi ve görüşlerini aktarmaları ve tutanağı imzalamaları sonucu yasaya aykırı olarak düzenlenen kadastro tutanağı davacının durumun ispat hukuku bakımından güçleştirmekle, davalıya avantaj sağlamaktadır. Yok hükmündeki kadastro tutanağına geçerlilik tanınması suretiyle davalı tarafa avantaj sağlanması düşünülemez.

 

Yorum, yasaya ugun olarak yapılır. Yasaya uymayan yorumlarını hukuki geçerliliği olamaz. Bu nedenlerle İçtihadın 7 ve 17. Hukuk Daireleri görüşü doğrultusunda birleştirilmesi gerekirken, aksine düşüncelerle 16. Hukuk Dairesi’nin görüşü doğrultusunda birleştirilmesine karşı oydayız.

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1993/5

K:1996/1

T:22.03.1996

 

MAKİLİK TAŞINMAZLAR

ORMAN SINIRLANDIRMA KAPSAMI

ÖZEL KANUNLARLA OLUŞTURULAN TAPULARA DEĞER VERME

 

“3116  Sayılı  Orman  Kanunu’nun  5663 sayılı Kanun’la değişik 1/e  maddesine  göre  çıkarılan  “Makilik  ve Orman Sahalarının Birleştiği Yerlerde  Orman Sınırlarının  Tesbitine  Ait  Yönetmelik”  ile  bu  Yönetmelik  uyarınca  kurulan maki komisyonları yasal  olup  yaptıkları  işlemler  de  geçerlidir.  Orman  sınırlandırması  kapsamında  iken  söz konusu komisyonlar tarafından  makilik alan olarak belirlenen taşınmazlar  hakkında,  özel  kanunlar  gereğince oluşturulan tapulara değer verilmek gerekir.

 

3116 s. OK. m. 1/e, 5, 13

6831 s. OK. m. 2

2510 s. İskan K.

4753 s. ÇTK.

3573 s. ZIK.

 

YüRürlükten  kaldirılmış  olan  3116  sayılı Orman Kanunu’nun 5653 sayılı Kanun’la değişik 1/e  maddesine  ğöre  çıkarılan  “Makilik  ve  Orman SaHalarının Birleştiği Yerlerde Orman Sınırlarının Tesbitine Ait Yönetmelik” ile bu Yönetmelik uyarınca kurulan  maki komisyonlarının ve yaptıkları işlemlerin geçerli  olup  olmadığı,  orman  sınırlandırması kapsamında iken  söz  konusu  komisyonlar  tarafından  makilik  alan  olarak  belirlenen taşınmazlar hakkında özel kanunlar gereğince oluşturulan  tapulara  değer  verilip verilemeyeceği  konusunda  Yargıtay  Hukuk  Genel  Kurulu, Birinci, Yedinci, Ondördüncü ve Onaltıncı  Hukuk  Daireleri  ile  Sekizinci  ve  Yirminci  Hukuk  Dairelerinin  kararları arasında İçtihad aykırılığı bulunduğu belirtilerek İçtihadların Birleştirilmesi, Yirminci Hukuk Dairesi’nin 19.11.1993  gün  ve  1/1  D.  İş  sayılı  kararına  dayanılarak  istenilmiş;  Birinci Başkanlık  Kurulu’nun  2.12.1993  gün  ve  48  sayılı  kararı  ile konu gündeme alınmıştır. İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 9.12.1994 günlü oturumunda içtihadlar arasında aykırılık bulunduğu kararlaştırıldıktan sonra içtihadı Birleştirme  kapsamının  yeniden Birinci  Başkanlık  Kurulu’nca  düzenlenmesine  karar  verilmiş,  bu  doğrultuda  belirlenen İçtihadı  Birleştirme  kapsamı  Genel  Kurul’da  verilen  önergelere uygun olarak düzeltilmek suretiyle kabul edilmiş ve işin esasının görüşülmesine geçilmiştir.

Hukuk  Genel  Kurulu’nun  18.11.1992  tarih,  1992/1-553  esas ve 1992/659 karar sayılı ilamında;  maki  komisyonlarının  makilik  alanları  belirlemeye  yetkili  olduğu,  makilik saha olarak  belirlenen  ve  orman  sayılmayan  yerlere  ilişkin  olarak oluşturulan tapulara değer verilerek  uyuşmazlığın  çözümlenmesi  gereğine  değinilmiştir.  Birinci, Yedinci, Ondördüncü ve Onaltıncı Hukuk Daireleri’nin kararları da aynı doğrultudadır.

Buna  karşılık  20.  Hukuk  Dairesi’nin 7.7.1992 gün, 1992/6313 esas ve 1992/3606 karar sayılı ilamında; “… 5653  sayılı  Yasa’da  maki  tefrik  komisyonları  kurulacağına  ilişkin bir  hüküm  mevcut  değildir.  Bu  komisyonların  kuruluşu,  yaptığı işlemler ve aldığı kararlar yasal  dayanaktan  yoksun  olup,  yok hükmündedir…” görüşüne yer verilmiş, aynı Dairenin 30.11.1992  gün,1992/  3809  esas ve 1992/6542 sayılı kararında; Maki Yönetmeliğinin yasal dayanağının  bulunmadığı,  orman  dışına çıkarma işlemlerinin orman tahdit komisyonlarınca yapılabileceği,  yönetmeliğin  kanuna  aykırı  olduğu  ve  bu  suretle  oluşan  tapu kayıtlarına değer verilemeyeceği belirtilmiş; keza 19.11.1993 tarihli  içtihatların  Birleştirilmesi için Birinci Başkanlık Kurulu’na başvuru  kararında  da  bu  görüşler  doğrulanmıştır. Sekizinci  Hukuk  Dairesi’nin  6.6.1988  gün,1988/6564  esas ve 1988/7800 sayılı kararı da benzer niteliktedir.

Ülkemizde orman konusunda  ilk  düzenleme,1285  tarihinde  yürürlüğe  giren  “Orman Nizamnamesi” ile yapılmıştır. Bu Nizamname’de ormanın tanıma yer verilmemiştir. Cumhuriyet döneminde  çıkartılan  3116  sayılı  Orman Kanunu 1.6.1937 tarihinde yürürlüğe konulmuş ve anılan Yasa’nın 1/1. maddesinde, ilk kez ormanın tanımı yapılmıştır. Orman, “Kendi kendine yetişen  ve  emekle  yetiştirilmiş  olup da herhangi bir çeşit orman hasılatı veren ağaçcık ve ağaçcıkların toplu halleri yerleri ile birlikte orman  sayılır”  şeklinde  tanımlanmış, maddenin  2.  fıkrasında  ise  istisnalar  belirtilmiştir.  3116  sayılı Kanun’un orman tanımına “Makilik” alanlar da girmektedir. 24.3.1950 tarihinde kabul  edilerek  3.4.1950  tarihinde  yürürlüğe  konulan  5653  sayılı Kanun’la, 3116 sayılı Orman Kanunu’nun bazı maddeleri ve bu arada ormanın tanımına ilişkin 1. maddesi  değiştirilmiş,  ormanın  tanımı  yeniden  yapılmış  istisnalar  bentler  halinde sayılmıştır.  Anılan  maddenin  “e”  bendinde  “Maki  cinsinden  her  türlü ağaçcıklarla örtülü yerler  orman  sayılmaz”  denilmiş,  son fıkrasında ise, “Bu Kanunun 43. maddesi gereğince muhafaza ormanı niteliğini taşıdığı  veya  devamlı  orman  hasılatı  vermediği  Tarım Bakanlığın’ca fennen belirtilecek olan makilerle  örtülü  sahalar  yukarıdaki  (e)  fıkrası hükmünün  dışındadır”  hükmüne  yer  verilmiştir.  Makilik  alanlar  orman sayılırken, yapılan değişiklikle, istisnalar dışında orman sayılmamıştır.

Orman  Kanunu’nda  yapılan değişikliğin uygulaması yönünden, idare tarafından 17.8.1950 tarihinde  “Makilik  ve  Orman  Sahalarının  Birleştiği  Yerlerde  Orman  Sınırlarının  Tesbitine Ait  Yönetmelik”  yürürlüğe  konulmuştur.  3116 sayılı Kanun, 6831 sayılı Orman Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 8.9.1956 tarihinde yürürlükten kalkmış ve  Yönetmelik  geçerliliğini yitirmiştir.

İçtihat  aykırılığı  1950  yılında  yürürlüğe  konulan  ve  1956  yılına  kadar  yürürlükte  kalan Maki  Yönetmeliğinin  yasal  dayanağı  bulunup bulunmadığı yönetmeliğin kanuna aykırı olup olmadığı  ve  yönetmelik  uyarınca  kurulan  maki  komisyonlarının işlemlerine değer verilip verilemeyeceği konularında toplanmaktadır.

Kamu  kurum  ve  kuruluşlarınca  kanun  ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak ve bunlara aykırı olmamak şartıyla yapılan düzenleyici kurallara “Yönetmelik” denilmektedir.

Yönetmeliğin yürürlüğe konulduğu tarihte  uygulanmakta  olan  1924  Anayasasında, yönetmeliklerle  ilgili  bir hüküm bulunmamaktadır. 1961 tarihli Anayasa’nın 113.maddesinde kamu  kurum  ve kuruluşlarının yönetmelik çıkarabilecekleri ve bunların Resmi Gazete’de de yayımlanmasının  zorunlu  olduğu  belirtilmiştir.  Yürürlükte  bulunan  1982  tarihli Anayasa’nın 124. maddesinde ise, kamu kurum ve kuruluşlarının yönetmelik çıkarabilecekleri hükmüne yer verilmiş, yönetmeliklerin tümünün Resmi Gazete’de yayımlanması zorunluluğu kaldırılmıştır.Yönetmeliğin yürürlüğe konulduğu tarihte uygulanmakta  olan  1924  tarihli Anayasa’da yönetmelikle ilgili hüküm bulunmaması,idarenin  kanunlarda  açık  yetki verilmedikçe yönetmelik çıkaramayacağı şeklinde yorumlanamaz. Yürütme organının yönetmelik çıkarma  yetkisi  kanunların  yürütülmesi görevinin idareye ait olmasından kaynaklanmaktadır. Kanunları yürütmekle yetkili kılınan idare bu işlevini açıklayıcı ve ayrıntılı düzenlemeler yaparak yerine getirebilecektir.1961  ve  1982  Anayasalarında  idarenin yönetmelik  çıkarmaya  yetkili  olduğunun  belirtilmesi  de  bunu doğrulamaktadır. Bu itibarla, idarenin  kanunların  uygulaması  yönünden  yönetmelik  çıkarması için yasada ayrıca yetki verilmesine  gerek bulunmamaktadır. Ancak, bazı kanunlarda idarenin yönetmelikle düzenleme yapması öngörülmektedir. Bu gibi  durumlarda  idare  yönetmelikle  düzenleme  yapmak zorundadır.  Kanunlarda  yönetmeliğe  ilişkin hüküm bulunmaması halinde yönetmelik çıkarıp çıkarmamak  idarenin  takdir  hakkı  kapsamına girmektedir. İdare takdir hakkına dayanarak kanunlarda  açık  hüküm  olmasa  dahi  yönetmelik  çıkarabilir. Bu husus yürütme görevinin doğası gereğidir.

İçtihat uyuşmazlığına konu olan olayda;  orman  niteliğini  taşıyan  makilik  alanlarla, orman sayılmayan makilik alanların fennen  belirtilmesi  görevi  Tarım  Bakanlığına verilmiştir. İdare, 5653  sayılı  Kanun’dan  kaynaklanan  “Belirleme”  görevini  yönetmelikle düzenleme yaparak yerine getirmiştir. Bakanlığa verilen görevin  yerine  getirilmesi yönetmelikle  düzenleme  yapılmasını  zorunlu  kılmıştır.  Kanunda  belirleme  görevinin ne şekilde  yapılacağına  dair  hüküm  olmadığından  bu  yön  idarenin  takdirine  bırakılmıştır. Yönetmeliğin  dayanağı  olmadığına  ilişkin  görüş,  değinilen nedenlerle yasal dayanaktan yoksun bulunmaktadır.

İdare tarafından  prosedürüne  uygun  olarak  yürürlüğe  konulan  bir  yönetmeliğin,  adli yargı tarafından  yürürlükten  kaldırılması,  yürürlüğünün  durdurulması,  iptal  edilmesi  veya yok  sayılması  mümkün  değildir.  Yönetmeliğin  yürürlükten  kaldırılması veya değiştirilmesi idareye, iptali ise idari yargıya aittir.

Yazılı  normlar,  Anayasa, Milletlerarası Andlaşmalar, Kanun, Kanun Hükmünde Kararname, Tüzük  ve  Yönetmeliklerdir.  Normlar  hiyerarşisinin  zirvesini  Anayasa,  alt  basamağını ise Yönetmelik oluşturmaktadır. Bu nedenlerle  çıkarılan  yönetmeliklerin  üstün  normlarla çatışmaması  gerekir. İçtihat uyuşmazlığına neden olan yönetmeliğin üstün normlarla çatışıp çatışmadığının saptanması zorunlu görülmüstür.

Her olaya, olay tarihinde yürürlükte  bulunan  mevzuat  hükümlerinin  uygulanması zorunludur. Yönetmeliğin yürürlüğe konulduğu  tarihte  yürürlükte  bulunan  1924  tarihli Anayasa’da ormanların korunması  ile  ilgili  yasama  ve  yürütme  organının  yetkilerini kısıtlayıcı hiçbir  hükum  yoktur.  Bu  nedenle  cıkarılan  yonetmeligın  1924  Anayasasıyla çatıştığından sözedilemez. 1961 ve 1982 Anayasalarında ormanla ilgili  kısıtlayıcı hükümlerin geriye dönük olarak uygulanması mümkün değildir. 1961  tarihli  Anayasa’nın  151.  maddesinde,  mahkemelerin  Anayasa’ya aykırılık iddiasını ciddi bulması  halinde  Anayasa  Mahkemesi’ne  başvurabileceği,  altı  ay  içinde  karar verilmemesi  durumunda  mahkemelerin  kendi  kanısına  göre  uyuşmazlığı  çözümleyeceği öngörülmüştür.1982 tarihli  Anayasa’nın  152/3.  maddesinde  ise,  Anayasa  Mahkemesi’ne başvuran  mahkemenin 5 ay beklemekle yükümlü olduğu, bu süre içinde istem konusunda karar verilmemesi  halinde  yürürlükteki  kanuna  göre  uyuşmazlığın  çözümlenmesi  hükmüne  yer verilmiştir.1961 ve 1982  tarihli  Anayasalar’da,  Anayasa’ya  aykırılık  iddiası  ile  Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapılması açıkça “bekletici sorun” sayılmıştır.

Anayasa’da  kanun  çıkarma  yetkisi  yasama organına verilmiştir. Yasama organı Anayasa çerçevesinde konu  ile  sınırlı  olmaksızın  kanun  çıkarabilir.  Bir  başka  deyimle  kanun, Yasama  Organı  tarafından  yapılan  bağımsız  bir  hukuksal  düzenlemedir.  Buna karşılık yönetmelik,  kanunu  açıklayan,  kanunun  uygulanmasını  sağlayan ve kanunu tamamlayan bir idari  tasarruftur. Yönetmelikle kanun arasında organik bağ mevcut olup, yönetmelik kanuna bağımlıdır.  Bu  sebeple öncelikle üstün norm olan kanunun, kanuna aykırı olmayan hallerde ise yönetmelik hükümlerinin uygulanması gerekir. Bir başka anlatımla; kanunla yönetmeliğin çatışması  halinde  üstün  norm  durumunda  bulunan  kanuna  değer  verilerek uyuşmazlığın çözümlenmesi  zorunludur. Öğretide bazı hukukçular yönetmeliklerin kanuna aykırı olmasının adli yargıda incelenemeyeceği, bu gibi  hallerde  ilgili  tarafa  idari  yargıya  başvurarak yönetmeliğin  iptalini  sağlamak  üzere  önel  verilmesi  ve bunun bekletici sorun yapılması gerektiği  konusunda  görüş  bildirmektedirler. Gerek Anayasa’da ve gerekse kanunlarımızda yönetmelikle kanunun çatışması halinde bunun bekletici sorun sayılması gerektiği hususunda bir  hüküm  bulunmamaktadır.  Ayrıca,  adli  yargı  içinde  ceza  ve  hukuk ayırımı yapılarak sonuca  varılması  da  isabetli değildir. Yorum yaparken yargı yolunu bir bütün olarak kabul zorunludur.  Yargıtay’ın  süregelen uygulamalarında ayırım yapılmaksızın yönetmeliğin kanuna aykırı olması halinde, kanuna  değer  verilerek  uyuşmazlıkların  çözümlenmesi  ilkesi benimsenmiştir.  Yönetmeliğin  kanuna  bağımlı  olması açıklanan şekilde yorum ve uygulama yapılmasını gerektirmektedir.

Makilik  alanların  belirlenmesi  görevi Tarım Bakanlığına verilmiş olup, Orman Kanunu’nda bu  konuda  başka  hiçbir  hüküm bulunmamaktadır. 3116 sayılı Orman Kanunu’nun 5653 sayılı Kanun’la değişik 5. maddesi ise ormanların sınırlandırılması ile  ilgili  hükümleri içermektedir. Kanun’da “orman  sayılmadığı”  açıklanan  makilik  alanların  tesbiti  ayrı  bir işlem, “orman niteliği” taşıyan ormanların sınırlandırılması ise  başka  bir  işlemdir. İşlemlerin amaçları, nitelikleri ve işlevleri değişiktir.

Maki  komisyonlarınca  yapılan  işlemin  orman dışına çıkarma niteliğinde olduğu, orman dışına çıkarmanın yalnızca orman tahdit komisyonlarınca yapılabileceği, başka komisyonlarca yapılan işlemlerin geçerli olmayacağı ileri sürülmektedir.

Öncelikle,  maki  komisyonları  tarafından  yapılan  işlemin  niteliğinin  açıklanması  gerekli görülmüştür.  Yönetmeliğin  başlığında  yapılacak  işlemin  “tesbit”  olduğu  belirtilmiş,1,  2 ve 4.  maddelerinde  “tesbit”  işleminin  ne  şekilde  yapılacağı  açıklanmıştır. Maki komisyonları yönetmelikte  düzenlenen  kurallara  uygun  olarak  makilik  ve  orman sahalarının birleştiği yerlerde orman sınır hatlarını belirlemekle görevlendirilmiştir. Bu  suretle  muhafaza ormanı  niteliği  taşımayan,  devamlı orman hasılatı vermeyen makilik alanların saptanması amaçlanmıştır.  Bu  işlemin  orman  sınırlandırılması  yapılan  veya yapılmayan bölgelerde gerçekleştirilmesi öngorülmüştur. İçtihat uyuşmazlığı, orman sınırlandırması yapılan yerlerdeki makilik alanların tesbitine ilişkindir. 3116  sayılı  Orman  Kanunu’nun  13. maddesi gereğince sınırlandırılması kesinlesen ormanlar Hazine adına tapuya tescil olunur. 3116  sayılı  Kanun’la  makilikler  de  orman  sayıldıgı  icın,  bu  alanlar  da  sınırlandırma kapsamına  alınmıştır.  5653  sayılı  Kanun,  istisnalar ayrık olmak üzere makiliklerin orman sayılmayan  yer olduğunu kabul etmiş, bu değişikliğe uygun olarak orman sayılmayan makilik alanların tesbiti gerekmiştir.Maki komisyonlarının görevi, orman  sayılmayan  makilik alanları belirlemekten ibarettir. Orman sayılmayan makiliklerin tesbiti yeni  orman tanımına  göre tapu sicilinde düzeltme yapılması niteliğindedir. Bu düzeltme sonucu “orman niteliği  ile  Hazine  adına  tescil”  edilen  taşınmaz,  orman  sayılmayan makilik alan olarak tesbit  edilmekle  “özel mülk olarak Hazine adına tapuya tescil” edilecek, taşınmazın sadece tapudaki niteliği değişecektir. Böylece tesbit işlemi ile  Hazine  adına  tapulu  olan taşınmaz tapusuz hale dönüşmeyecektir.

Bilim  ve  fen  bakımından  orman  niteliğini  tam  olarak  kaybetmiş ve tarım arazisi veya yerleşim  yeri  olarak  kullanılmasında  yarar  olan  ormanların,  orman dışına çıkarılabileceği hükmü,  gerek  Anayasa’da  ve  gerekse  6831  sayılı  Orman  Kanunu’nun 2. maddesinde yer almıştır.  Orman  dışına çıkarılan yerin öncesi orman olduğundan, orman kavramına “yerleri de” dahildir. Bitki örtüsünün kaldırılmış olması, o yerin orman rejimi dışına kendiliğinden  çıkmasını  gerektirmez.  Anayasa  ve  Yasa’da  öngörülen şartların oluşması halinde  orman  tahdit komisyonları tarafından orman dışına çıkarma işlemleri yapılmaktadır.

Maki  tesbit  işleminin  orman  tahdit komisyonunca yapılacağına ilişkin 3116 sayılı Orman Kanunu’nda bir hüküm bulunmamaktadır. Komisyonunun oluşumunu belirleme idarenin takdirine aittir. Yönetmeliğin 1. maddesinde, tahdit komisyonlarının da belirleme  görevini yapabileceği  öngörülmüştür.  Bu  nedenle yönetmeliğin, 3116 sayılı Orman Kanunu’na aykırı hükümler  taşıdığına  ilişkin  iddia  dayanaksız  kalmaktadır.  Yönetmelikle  kanun arasında hiçbir çatışma bulunmamaktadır.

Bakanlar Kurulu’nca 2.6.1937 tarihinde kabul  edilerek,11.6.1937  tarihinde  yürürlüğe konulan  Orman  Nizamnamesi’nde  makiliklerle  ilgili  hüküm  bulunmamaktadır.  Bu nedenle Yönetmeliğin Tüzüğe aykırılığından söz edilemez.

Maki  komisyonlarınca  orman  sayılmadığı  belirlenerek  Hazine  adına özel mülk olarak tescil  edilen  taşınmazlar,  2510  sayılı  İskan  Kanunu,  4753  sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı Kanunu, 5658 sayılı Orman Kanunu’na ek Kanun gibi özel kanunlar uyarınca Hazine tarafından  tahsis,  temlik,  dağıtım  ve  satış  suretiyle kişiler adına tapuya bağlanmış  ve  tapu  kayıtları  oluşturulmuştur.  Hazine  tarafından dağıtılan,  satışa  konu  olan,  temlik  ve  tahsis  edilen  bu  taşınmazların  ormanla  hiçbir ilgisi  bulunmamaktadır.  Bu  nedenlerle  özel  kanunlar  uyarınca  oluşturulan  tapu kayıtları yasal  prosedüre  uygun  ve  geçerli  kayıtlardır.  Tapu  kayıtları  taşınmaz mallardaki mülkiyet hakkının belgesi ve göstergesidir. Anayasa’nın 36. maddesi gereğince mülkiyet hakkı, temel insan  hakkıdır.  İnsan  haklarına  ve  kazanılmış  haklara  saygı gösterilmesi hukuk devleti olmanın temel şartıdır.

Açıklanan nedenlerle, yönetmeliğin idare tarafından usulen yürürlüğe  konulduğu, yönetmeliğin  üstün normlara aykırı hükümler taşımadığı, yönetmelikle kurulan komisyonların makilik  alanları  belirlemeye  yetkili  olduğu,  orman sınırlandırması kapsamında iken maki komisyonları tarafından makilik alan olarak belirlenerek özel kanunlar uyarınca oluşturulan tapuların geçerli bulunduğu sonucuna varılmış; İçtihatlar arasındaki aykırılığın  Hukuk  Genel  Kurulu,  Birinci,  Yedinci,  Ondördüncü  ve Onaltıncı Hukuk Daireleri nin kararları doğrultusunda birleştirilmesine karar verilmesi gerekmiştir.

S  o  n  u  ç : 3116 sayılı Orman Kanunu’nun 5653 sayılı Kanun’la değişik 1/e maddesine göre çıkarılan “Makilik ve Orman  Sahalarının  Birleştiği  Yerlerde  Orman  Sınırlarının Tesbitine  Ait  Yönetmelik”  ile  bu  Yönetmelik  uyarınca  kurulan  maki komisyonlarının ve yaptıkları  işlemlerin  geçerli olduğuna, orman sınırlandırması kapsamında iken söz konusu komisyonlar  tarafından  makilik  alan  olarak belirlenen taşınmazlar hakkında özel kanunlar gereğince  oluşturulan  tapulara  değer  verilmesi  gerektiğine,  22.3.1996  tarihli  işin  esas ile ilgili olarak müzakere yapılan ilk toplantıda üçte  ikiyi  aşan  çoğunlukla  karar verildi.

Kaynak:YKD – 1996/6 – Sayfa:882

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1994/1

K:1995/3

T:22.12.1995

 

MUHDESATIN KÜTÜĞÜN BEYANLAR HANESİNDE GÖSTERİLMESİ

YABANİ AĞAÇLARIN (DELİCELİK VE MENENGİÇLERİN) AŞILANMASI

 

Yabani ağaçların (delicelik ve menengiçlerin) aşılanarak meyva ağacı  haline dönüştürülmesi durumunda, bunun 3402 sayılı Kadastro Kanununun 19/2.  maddesinde öngörülen ve tutanağın ve kütüğün  beyanlar  hanesinde  gösterilmesi gereken bir “muhdesat” olarak kabul edilmesi gerekir.

 

3402 s. Kadastro K. m. 19/2

766 s. Tapulama K. m. 40

743 s. MK. m. 648, 649, 650, 655

5602 s. Tapulama K. m. 52

 

I- İÇTİHADI BİRLEŞTİRME İSTEMİ

GaZianteP  Kadastro  Mahkemesi’nin  27.4.1993  tarih,1993/73  Muh.  sayılı yazısı ile, yadani ağaçların  asılanarak  meyve  ağacına dönüştürülmesinin, 3402 sayılı Yasanın 19/2. maddesi anlamında  muhdesat  olarak kabul edilip edilmeyeceği konusunda, 7. ve 17. Hukuk Daireleri ile 16.  Hukuk  Dairesi  kararları  arasında  aykırılık  bulunduğu  ileri  sürülerek,  içtihatları birleştirme  yoluna  gidilmesi  istenilmiş; bu arada Hukuk Genel Kurulu’nundan da muhdesat sayılması yolunda bir karar çıkmış olması  karşısında,  Yargıtay  Birinci  Başkanlık Kurulu’nca  21.4.1994  tarih  ve  30  sayı  ile kararlar arasında aykırılık mevcut olduğuna, bu aykırılığın Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük  Genel  Kurulu’nda  giderilmesine  ve  bu konuda rapor hazırlanması için raportör üye tayinine karar verilmiştir.

II- İÇTİHADI BİRLEŞTİRMEYE KONU KARARLAR, AYKIRILIK VE BİRLEŞTİRME SORUNU

1- a)  Yedinci  Hukuk  Dairesi’nin  25.10.1982  tarih,  1982/6508-1236  sayılı  ve  yabani zeytinlikle  ilgili  kararında;  “Olayda  mahkemece  Tapulama  Kanunu’nun  40.  maddesinin uygulanabilmesi  için  söz  konusu taşınmazda muhdesatın varlığı gerekir. Aslında var olan ağaçların  aşılanması Medeni Kanunu’nun 655. maddesinin uygulanmasını gerektiren bir neden değildir. Hal böyle olunca, Tapulama  Kanunu’nun  40.  maddesinin  de  uygulanması olanaksızdır” denilerek aşılamanın muhdesat sayılamıyacağı öngörülmüştür.

  1. b) Onyedinci  Hukuk  Dairesi’nin  3.11.1993  tarih,  7044/12020  sayılı  kararında;  “Dava, taşınmaz üzerinde  bulunan  aşılanmış  zeytin  ağaçlarının  …  Ali’ye  ait  olduğu  yolundaki kadastro tutanağının beyanlar hanesindeki şerhin kaldırılmasına yöneliktir.  Taraflar arasındaki  uyuşmazlık,  taşınmaz  üzerinde  bulunan  ancak  davalılar tarafından aşılanan zeytin  deliceliklerinin  (muhdesat)  sayılıp  sayılmayacağı  noktasında  toplanmaktadır.  Tesbit ve  hüküm  tarihinde  yürürlükte bulunan 3402 sayılı Kadastro Yasasının 19. maddesinde yer alan  (muhdesat)  sözcüğünün  tanımlaması  yapılmamış  ve  kapsamı belirtilmemiştir. Ancak uygulamaya  ve  genel  kanıya  göre  muhdesat;  meydana  getirilmiş,  ortaya  konulmuş şey demektir.  Başka  bir  anlatımla,  taşınmaz  üzerinde  malikinden  başka  bir  kişiye  veya paydaşlardan  birine  ait  olan  yapı  ve  tesisler  ile  bağ  ve bahçe gibi dikilen şeyleri ifade eder.  Bilgilerine  başvurulan  bilirkişi  ve  tanıklar  taşınmaz  üzerindeki  zeytin  ağaçlarının, zeytin deli- celiklerini aşılamak suretiyle meydana  getirildiğini  haber  vermişlerdir. Davalıların bu beyanlara karşı  bir  itirazları  da  olmamıştır.  Şu  hale  göre,  yukarıdaki tanımlama  yanında  bilirkişi  ve tanık sözleri gözönünde bulundurulduğunda aşılanan zeytin deliceliklerinin muhdesat olarak nitelendirilmesine  olanak  yoktur”  denilerek;  28.1.1993 tarih,1992/11473-1993/476 sayılı kararında da, Hazine’nin açtığı muhdesatın iptali davasını  kabul  eden  yerel  mahkeme  kararı  onanarak  Yedinci  Hukuk Dairesi’nin görüşü paylaşılmış ve aşılamanın muhdesat sayılamıyacağı sonucuna ulaşılmıştır.

2-  a)  Onaltıncı  Hukuk  Dairesi’nin  8.2.1993  tarih,  1992/2604-1993/966  sayılı  kararında ise;  “Nizalı  taşınmaz  üzerinde bulunan yabani menengiç ağaçlarının davalı tarafından para ve  emek  sarfı  neticesi  aşılanarak  fıstık  ağacına  dönüştürüldüğü  tarafların kabulündedir. Bu  nev’iden  ağaçların  muhdesat  niteliğinde kabulü gerektiği Hukuk Genel Kurulu’nun son kararları  ile  benimsenmiştir.  Bu  durumda  davanın reddine karar vermek gerekirken aksi düşünce  ile  hüküm verilmesi isabetsiz”dir denilmek suretiyle yerel mahkeme kararı yabani menengiç ağaçlarının aşılanarak fıstık ağacı haline dönüştürülmesi halinde muhdesat kabulü gerekeceği gerekçesi ile bozulmuştur.

  1. b)  Hukuk  Genel  Kurulu’nun 2.10.1991 tarih ve 1991/16-311 E., 1991/450 sayılı kararında da,  geniş  açıklamalardan  sonra;  “…  aşılama  suretiyle evvelce mevcut olmayan yeni bir durum oluşmaktadır. Kanun koyucu muhdesatın beyanlar hanesinde gösterilmesi ilkesini kabul etmekle  başkasına  ait  hakların  güvence  altına  alınmasını  sağlamayı amaçlamıştır. Bu yaklaşımla  aşılama  isteminin  muhdesat  olarak  kabulü  amaca  göre  yorum  kurallarının gereğidir.  Öte  yandan,  böyle  bir  yorum  11.6.1958  tarih  ve  9/7  sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının özüne  ve  hedefine  uygun  düşer.  Zira,  çoğun  içinde  az  vardır.  O  itibarla deliceliklerin (yabani zeytinliklerin) aşılanması suretiyle zeytinlik haline getirilmesinin  muhdesat  olarak  kabulü  gerekir”  denilerek  aşılamanın  muhdesat olarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. 2797 sayılı  Yargıtay  Kanunu’nun  16/5  ve  45.  maddeleri  uyarınca  toplanan  İçtihadı Birleştirme  Büyük  Genel  Kurulu’nun  16.6.1995  tarihli  ilk  oturumunda, öncelikle yukarıda özetlenen kararlar arasında aykırılık bulunup bulunmadığı ve dolayısiyle içtihadı birleştirmeye  gerek  olup  olmadığı sorunu tartışılmış ve sonuçta Yedi ve Onyedinci Hukuk Daireleri  ile  Onaltıncı  Hukuk  Dairesi  ve  Hukuk  Genel  Kurulu Kararları arasında aykırılık bulunduğuna oybirliğiyle karar verildikten sonra işin esasının görüşülmesine geçilmiştir.

III- KONUNUN KAYNAKLANDIĞI YASAL DÜZENLEME

İçtihadı birleştirmeye  konu  ve  aykırılık  içeren  kararların  yasal  dayanağı,  3402  sayılı Kadastro  Kanunu’nun  19.  maddesinin  2. fıkrasıdır. Sorun bu fıkrada yer alan “muhdesat’ kavramının  yorumundan,  yani  neleri içerip, neleri içermediğinden kaynaklanmaktadır. Sözü edilen maddenin 2. fıkrası aynen şöyledir:

“Taşınmaz  mal  üzerinde  malikinden  başka  bir kimseye veya paydaşlarından birine ait muhdesat  mevcut  ise  bunun  sahibi  cinsi,  İhdas  tarihi  ve  iktisap  sebebi  belirtilerek tutanağın ve kütüğün beyanlar hanesinde gösterilir.”

Bu fıkranın çok az farklılık arzeden şekli, mevzuatımıza 3402  sayılı  Yasa  ile yürürlükten  kaldırılan  766  sayılı  Tapulama  Kanununun  40.  maddesi ile girmiştir ki, bu madde  de  aynen “Gayrimenkul üzerinde arzın malikinden başkasına ait muhdesat mevcut ise, muhdesatın  cinsi  ve İhdas tarihi tutanağın iktisap sebebi sütununda izah edilmek suretiyle muhdesatın sahibi tutanağın ve kütüğün beyanlar hanesinde gösterilir.”

Gerek  3402  sayılı Yasanın 19. maddesinin gerekçesinde, gerekse bu yasanın yürürlükten kaldırıldığı  766  sayılı  Tapulama  Kanununun  40.  maddesinin gerekçesinde “muhdesat”ın; geçici olmayan  bina  ve  ağaç  gibi  şeylerdir,  şeklinde  genel  bir  tanımı  ile  yetinilmiş, içtihadı birleştirmeye konu aşılamanın  değerlendirilmesine  ışık  tutacak  herhangi  bir açıklamaya dolaylı olarak dahi yer verilmemiştir.

IV- HUKUKSAL VE KADASTRO YASASI AÇISINDAN MUHDESAT KAVRAMI

Muhdesat,  sözlük  anlamıyla  “muhdes”, İhdas edilmiş, sonradan meydana gelmiş, eskiden olmayan  demektir  (Ferit  Devellioğlu,  Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat, Ankara-1990), muhdesat ise muhdesin çoğuludur.

Medeni  Kanunu’nun  kabulünden  önceki  hukukumuz  ve Arazi Kanunu bir taşınmazda ikili mülkiyete  olanak verdiğinden muhdesat üzerinde bulunduğu arzdan bağımsız olarak mülkiyete konu  teşkil  edebilirdi.  Bu  nedenlerledir ki, Medeni Kanun öncesinde yapılan muhdesatın durumu, Mer’iyet Kanunu’nun 21 ve 39. maddelerinde yer almış ve kurala bağlanmıştır.

Medeni  Yasamızın  öngördüğü  sistemde  ise  ana  kural,  muhdesatın  bağımsız  biçimde mülkiyete  konu  olamıyacağıdır.  Muhdesat,  bağımsız  ve devamlı bir hak değildir. Yani bir taşınmazda  muhdesat  ayrı,  arz ayrı mülkiyet konusu edilemez. ikili mülkiyete imkan yoktur. Muhdesat  zeminin bir parçasıdır ve ondan ayrı düşünulemez (Medeni Kanun m. 619, 648, 650, 655).  El  degistirmelerde muhdesat tapu sicilinde gosterilmez. Bu maddelerde gecen (bina) ve  (ebnıye)  sözcükleri  uygulamada  ve  yargısal kararlarda genellikle (muhdesat) kelimesi ile ifade edilmektedir.

Ana  ilke,  yukarıda  açıklandığı  gibi  olmakla  birlikte,  tasfiyeye  yönelik  olmaları  nedeni ile,  766  sayılı  Tapulama  Kanunu ile bu Yasayı yürürlükten kaldırarak yerine geçen 3402 sayılı Kadastro  Kanunu;  tesbit  sırasında  taşınmazın  kadastrol  ve  hukuksal  durumu saptanırken,  parselin  zemin  ile  muhdesattan  oluşabileceğini  ve  bu  muhdesatın zemin sahibinden  başka  bir  kişi  tarafından  vücuda getirilmiş olabileceği varsayımını gözönünde tutmuş  ve  40  ve  19/2.  maddeleri koyarak işte bu eylemli durumun belirtilmesini özellikle istemişlerdir. Ancak yukarıda  da  değinildiği  üzere,  her  iki  yasanın  ilgili  maddelerinde muhdesatın  tanımına  yer  verilmediği  gibi,  madde  gerekçelerinde  de  genel  bir tarifle yetinilmesi  yoluna  gidilerek,  konu  bir anlamda uygulamanın yorumuna bırakılmıştır. Fakat her iki maddenin aynı olan konuluş amaçları dikkate alındığında, özellikle arzeden hususun eylemli  durumun  belirtilmesi olması karşısında, bu noktadan hareketle muhdesatın, “tesbiti yapılan  taşınmaz  üzerinde  malikten  başka bir kimseye veya paydaşlardan birine ait olan yapı  ve  tesisler  ile  bağ  ve  bahçe  gibi  dikilen  şeyleri ifade ettiğini söylemek mümkün olduğu  gibi,  “kanun  koyucunun  burada sözünü ettiği muhdesatla, MK. nun 648-650 ve 655. maddelerinde  sözü  edilen  bina  ve  fidan  deyimleri arasında bir ayrıcalık bulunmadığı”nı anlamak  da  gerekir  (İhsan  Özmen  Halim  Çorbalı,  3402  sayılı  Kadastro Kanunu Şerhi, Ankara-1988, sh. 672; A. Nusret Ozanalp, Tapulama Kanunu Şerhi, 2. Baskı, sh. 580).

Maddenin  öngördüğü  muhdesatın,  mütemmim  cüz niteliğinde olduğunu, başka bir deyişle geçici ve  taşınabilir  olmaması  ve  taşınmaza  sıkı  sıkıya  bağlı  bulunması  gerektiğini söylemek de yanlış olmaz.

O  halde,  3402  sayılı Yasanın 19/2. maddesinde yer alan muhdesat sözcüğünün içeriğini saptarken  özellikle  bu konuluş amacını ve Medeni Kanunun 648, 649, 650 ve 655. maddeleri hükümlerini gözardı etmemek, bütün bunları değerlendirecek bir sonuca ulaşmak gerekir.

Bu arada; deliceliklerin (yabani zeytinliklerin)  imar  için  masraf  ve  emek  sarfı  ile zeytinlik  haline  getirilmesinin  mülga 5602 sayılı Tapulama Kanunu’nun 52 nci maddesinin tatbiki  bakımından  (ihya)  sayılacağını  öngören  11.6.1958  tarih  ve  1958/8-7  sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı da özellikle hatırdan çıkartılmamalıdır.

V- MUHDESATIN BEYANLAR HANESİNDE GÖSTERİMİNİN NİTELİĞİ VE HUKUKİ SONUÇLARI

Medeni  Yasamız,  güven  ve  açıklık  gereği  tapu  sicilini  910  ila  935.  maddelerinde düzenlemiş  ve  nelerin  sicilde yer alabileceğini kurula bağlamıştır. Bunlardan 918. madde, tapu siciline kaydolunacak  ayni  hakları;  919.  madde,  sicile  şerh  verilebilecek  kişisel hakları; 920  ve  921.  maddeler  ise,  temlik  hakkının  sınırlamaları  ile  muvakkat  tescili düzenlemiştir.

Tapu  Sicili  Tüzüğü’nün 60 ila 64. maddelerinde 7 bölüm olarak tanzim edilen “Beyanlar” ise,  gerek  tescillerden,  gerekse  şerhlerden  farklıdır.  Kütüğün beyanlar hanesine işlenen bir  kayıt,  kural  olarak  ne  bir ayni hak İhdas eder; ne de şahsi bir hakkı kuvvetlendirmeye yarar.  Beyanların  fonksiyonu,  gayrimenkulle  ilgili  bazı  fiili  veya  hukuki  durumlara  ya  da zaten  mevcut  bulunan  bazı  haklara  aleniyet sağlamaktan ibarettir (Tekinay ve arkadaşları, Eşya Hukuku, İstanbul,1989, sh. 464).

Yukarıda belirtilen ilke uyarınca, 3402 sayılı  Yasanın  19/2  ve  mülga  766  sayılı Tapulama Kanununun 40. maddelerinde yer verilen muhdesatın beyanlar hanesinde gosterilmesi hususu  da  kisiye  herhangi  bir  hak  vermez.  Sadece  madde  gerekçelerinde  de  açıkca vurgulandıgı üzere  eylemli  (fiili)  durumun  belirtilmesi  demek  olup;  muhdesat  sahibi yararına surekli ve ayni bır hak meydana getirmez.

Kanun  koyucunun  amacının  Medeni  Kanunun  648,  649, 650 ve 655. maddeleri uyarınca, muhdesatı  meydana  getiren  ile  arz  sahibi  arasında  doğabilecek  çekişmede,  muhdesat sahibinin hakkını kaybetmemesi bakımından, onu güvenceye almak olduğu hususunda uygulama ve  öğreti  görüş  birliği  içersindedir.  Bir  başka  söyleyişle  bu  beyan  sadece aleniyet ve kanıtlama kolaylığı sağlar.

VI- TARTIŞMA VE DEĞERLENDİRME

Konunun  değerlendirilmesine  geçilmeden  önce,  Menengiç’in;  kışın  yaprağını  döken, çoğunlukla  çalı,  bazen  de  8-10  metre  boyunda,  kalın  gövdeli, geniş yuvarlak tepeli bir ağaç olduğunu,  bu  türün  fidanları  üzerine  Antep  fıstığı  aşılanabildiğini;  yabani  zeytinin de; halk arasında delicelik  olarak  tanımlanıp,  aşılanarak  kültür  bitkisi  zeytin  ağacına dönüştürüldüğünü  belirtmekte  yarar  görülmüştür.  Aşılama  ise,  başlıbaşına  yeni bir bitki elde etmek için, bir bitkinin bir parçası ile bir başka bitkinin  bir  parçasının birleştirmesi olarak tanımlanmaktadır.

Yukarıda  anlamı,  niteliği,  tapu  kütüğünün  beyanlar  hanesinde  gösterilme  nedeni ve bununla yasa koyucunun güttüğü amaç açıklanan muhdesatın, bir yabani ağacın aşılanması ile meyveli hale dönüştürülmesini de kapsayıp kapsamadığına gelince;

Bir  taşınmaz  üzerine bina yapılması veya ağaç dikilmesinin muhdesat sayılması gerektiği tartışmasızdır.

Muhdesatın mütemmim cüz, yani  taşınmazın  ayrılmaz  parçası  niteliğini  taşıması gerektiğinde de bir anlaşmazlık söz konusu değildir.

Sorun,  yabani  ağaçların  aşılanması  ile  meyveli  hale  getirilmesinin  de,  bu  ağaçların (muhdesat) olarak kabul edilmesini gerektirip, gerektirmediği noktasındadır.

Kadastro  Yasaları  tasfiyeyi  amaçladıklarından  taşınmazların  tesbit  günündeki  geometrik ve hukuki durumlarını herşeyi ile olduğu gibi saptamayı öngörürler.

Yabani zeytinlikler ile menengiçlerin aşılanmak suretiyle kültür bitkisi haline dönüştürülmesi  de,  yeni  ve  evvelce  mevcut  olmayan  bir  olgudur.  Zira  bu  bitkilerin aşılanmadan  önce  ekonomik  değerleri  hemen  hiç  yok denecek kadar azdır. Bu bitkilerin bulunduğu arazi genelde tarım dışı verimsiz topraklardır.  Bu  araziler,  deliceliklere zeytin, menengiçlere de fıstık aşılanmak  suretiyle  değer  kazanır  ve  bu  yolla  yurt ekonomisine  de  katkı  sağlanır.  Bu  yabani  ağaçların aşılanmasıyla nitelikleri tamamen değişmekte, verimsiz bitkiler ürün veren  hale  dönüşmekte,  kalıcı  bir  olgu  ortaya çıkmaktadır.  Bu nedenle artık var olan bir ağaçtan söz edilemez. Aşılanma yoluyla önceden mevcut  olmayan  yeni  bir durum oluşmaktadır. Kanun koyucu, muhdesatın beyanlar hanesinde gösterilmesi  ilkesini  kabul  etmekle  başkasına  ait  hakların  güvence  altına  alınmasını sağlamayı amaçlamıştır. Bu yaklaşımla aşılama işleminin muhdesat,olarak kabulü, amaca göre yorum kurallarının  gereğidir.  Çoğun  içinde  az  vardır.  Nitekim,  11.6.1958  tarih  ve  8/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile deliceliklerin aşılanarak zeytinlik haline getirilmesi  (ihya)  olarak  kabul  edilmiştir  ki, Genel Kurul bu durumu aşılamadan da öte mülkiyet kazandırıcı bir işlem olarak değerlendirmiştir.

O itibarla,  yabani  ağaçların  (delicelik  ve  menengiçlerin)  aşılanması  suretiyle  meyveli hale  dönüştürülmesi  durumunda, bunları muhdesat kabul etmek gerekir. İçtihat aykırılığının bu şekilde giderilmesi uygun bulunmuştur.

SONUÇ:  Yabani  ağaçların  (Deliçelik  ve  Menengiçlerin) aşılanarak meyve ağacı haline dönüştürülmesi durumunda, bunun 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 19/2. maddesinde öngörülen ve  tutanağın  ve  kütüğün  beyanlar  hanesinde gösterilmesi gereken bir “muhdesat” olarak kabul  edilmesi  gerektiğine,16.6.1995  ve 8.12.1995 günlü ilk iki oturumda üçte iki çoğunluk sağlanamadığından, 22.12.1995 gününde üçüncü toplantıda çoğunlukla karar verilmiştir.

Kaynak:YKD – 1996/6 – Sayfa:869

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1994/2

K:1995/2

T:24.11.1995

 

Avukat H. Ö. imzalı 5.10.1993 günlü dilekçe ile ( kira paralarının mahkemece tesbit olunması halinde kira farkı alacağına hangi tarihten itibaren faiz yürütülmesi gerekeceği konusunda ) Yargıtay Dördüncü, Onikinci ve Onüçüncü Hukuk Daireleri kararları arasında aykırılık bulunduğu ileri sürülerek, aykırılığın içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesinin istenilmesi üzerine, Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nca konu incelenmiş ve ( kira tesbitine ilişkin ilam ile belirlenen kira parasına hangi tarihten itibaren faiz yürütüleceği; temerrüt ihtarına gerek bulunup bulunmadığı konusunda…. meydana gelen içtihat aykırılığının, İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nda giderilmesi gerektiğine ) 21.4.1994 gün, 30 sayı ile karar verilmiştir.

Konu, böylece Yargıtay Kanununun 45. maddesi uyarınca İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nda incelenmiş ve kararlar arasında içtihad aykırılığının varlığı ilk oturumda ve oybirliğiyle kabul edilerek işin esasının görüşülmesine geçilmiştir.

KARAR : I- Dördüncü Hukuk Dairesi’nin, 20.12.1974 gün ve 7861/17141 sayılı kararında; “-Kira tesbit kararı kesinleşinceye kadar geçen döneme ilişkin kira farklarının adi alacağa dönüşüp buna direnme faizi yütürülemeyeceği görüşü yasaya aykırıdır. Esasen sözleşmede kira alacaklarında olduğu gibi yanlar kesin önel belirtmemiş olsalar bile bir alacağın ödenmesi zorunluluğu bir ilamın buyruğuna dayanan durumlarda alacağa faiz yürütülmesi gerekir. O halde mahkemece ihtara hacet kalmadan hükmün kesinleştiğini kabul ettiği tarihten başlayarak faiz yürütülmelidir-” denilmektedir.

Onikinci Hukuk Dairesi’nin, 27.9.1993 gün ve 7706/14048 sayılı kararında; “-Kesinleşen kira tesbit kararına dayanılarak talep edilen kira farkları için kararın kesinleşme tarihinden itibaren faiz istenebileceği, kesinleşme tarihinden önceki dönem hakkında faiz istenemeyeceği ” sonucuna varılmıştır.

Onüçüncü Hukuk Dairesi’nin, 4.6.1992 gün ve 4455/5203 sayılı kararında; “-12.11.1979 gün ve 1/3 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı uyarınca kira tesbit ilamlarının kesinleşmesinden sonra kira bedelinin muaccel hale geleceği, temerrüdün oluşması için ayrıca ihtar gerekeceği, davacının ihtarı üzerine kira farkı ödendiğinden temerrüt oluşmaması sebebi ile tesbit tarihinden itibaren faiz istenemeyeceği ” esası benimsenmiştir. Üçüncü Hukuk Dairesi’nin 2.2.1993 gün ve 16372/1211 sayılı kararı da aynı mahiyettedir.

II- Borçlar Kanununun 103. maddesine göre, para borçlarından temerrüt halinde borçlu ( temerrüt faizi ) ödemek mükellefiyeti altındadır.

Kanun, borçlunun temerrüde düşmüş sayılması için, borcun muaccel olmasını yeterli bulmamakta ve prensip itibariyle alacaklının, borcu muaccel borçluya borcu ödemesini ihtarda bulunmasını aramaktadır ( Borçlar Kanunu m.101/f.1 ). Bu prensibin dışında kalan ve ihtara lüzum bulunmayan haller ise 101. maddenin 2. fıkrasında belirtilmiştir. Bunlar, tarafların borcun ifa edileceği günü açıkca tayin etmeleri, ifa gününün tayininin taraflardan birine bırakılması veya sözleşmede temerrüt için ihtara lüzum bulunmadığının kararlaştırılması halleridir.

Ancak, Borçlar Kanununun 101. maddesinin 2. fıkrasında yer almamış olmamakla beraber, doktrin ve uygulamada; ihtar yapılmasının dürüstlük kuralına göre beklenemeyeceği veya alacağın bir mahkeme kararına dayandığı hallerde de borçlunun ihtara lüzum kalmadan temerrüde düşeceği kabul edilmektedir ( Prof: Dr. M. Kemal Oğuzman-Doç. Dr. M. Turgut Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Filiz Kitabevi İstanbul, Sh. 286 ccc… ve dipnot 52’de sayılan eserler; Tekinay/AkmanBurcuoğlu/Altop, Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Filiz Kitabevi 1993, Sh. 918 ve 919; Dördüncü Hukuk Dairesi’nin yukarıda özetlenen 20.12.1974 tarihli kararı ).

III- Kararlar arasındaki uyuşmazlık kira tesbitine ilişkin ilam ile saptanan kira parasına değil, kira farkı parasına hangi tarihten itibaren faiz yürütülebileceğine ilişkin bulunmakla; içtihadı birleştirmenin kapsamı kira farkı alacağı ile sınırlandırılmıştır.

12.11.1979 gün ve 1/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararının gerekçesindeki açıklamalardan anlaşılacağı üzere, kira farkı alacağının kiranın tesbiti kararının verildiği günde mi, yoksa kararın kesinleştiği günde mi ödenmesinin istenebileceği konusunda çıkan içtihad uyuşmazlığı söz konusu idi. İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nca; kira farkının mahkemede dava edilebilir veya icrada takip edilebilir hale gelmesi için miktarının belli olması gerektiği,… bu belirginliğin ise ancak kira tesbitine ilişkin kararın kesinleşmesiyle oluşabileceği ve kiracının edayı yerine getirme borcunun da o zaman gelmiş sayılabileceği benimsenmiş ve sonuçta “-kiranın tesbitine ilişkin mahkeme kararı ile tesbit edilen kira farkı alacağının ifa zamanının gelmiş sayılması için sadece alacaklının borçludan edada bulunmasını isteyebileceği zamanı gelmiş bulunması yeter olmayıp aynı zamanda o kararın kesinleşmesi gerektiğine-” karar verilmiştir.

Görüldüğü üzere, 12.11.1979 günlü İçtihadı Birleştirme Kararı ile, kira tesbitine ilişkin mahkeme kararının kesinleştiği tarihte kira farkı alacağının belirgin ve muaccel hale geleceği kabul edilmiştir. Bu içtihadı birleştirme kararı ve BK.nun 101/1. maddesi hükmü karşısında, kira farkı alacağına tesbite ilişkin mahkeme kararının kesinleştiği tarihten önceki bir zaman diliminden itibaren faiz yürütülemeyeceği gerçeği ortadadır. Ancak, içtihadı birleştirme kararında, muaccel hale gelen kira farkı alacağına faiz yürütülebilmesi için ihtar şartını zorunlu kılan bir ilke öngörülmüş değildir.

Kira tesbiti kararının kesinleşmesine kadar geçen döneme ait kira farkları adi alacağa dönüşmez. Tesbit kararı kesinleşmiş olmakla da kira farkı alacağı belirgin ve muaccel hale gelmiştir ve kiracı bu olguları bilmek durumundadır. Kira farkı alacağının kesinleşen mahkeme kararına dayanması ve niteliği itibariyle, ayrıca ihtara gerek kalmaksızın, mahkeme kararının kesinleştiği tarihten itibaren ( talep halinde ) kira farkı alacağına faiz yürütülmelidir. Benimsenen bu istisnai hal aynı zamanda Medeni Kanunun 2. maddesinde öngörülen ve re’sen gözetilmesi gereken dürüstlük kuralının da bir sonucudur. II nolu bendde de açıklandığı gibi ihtar yapılmasının dürüstlük kuralına göre beklenemeyeceği hallerde de borçlunun ihtara gerek kalmadan temerrüde düşeceği, borcun ifa edileceği tarihi alacaklı değil, borçlu bilebilecek durumda ise, dürüstlük kuralının temerrüt için ihtarı gereksiz kılacağı doktrinin de baskın görüşüdür. Aksinin kabulü ise kötü niyetli kiracıya fırsat yaratırken, iyi niyetli kiralayanı kiracının insaf ve keyfine terk sonucunu hasıl edebilir. Esasen Medeni Kanunun 4. maddesi uyarınca hakim, adalete uygun karar vermeye çağırılmaktadır. O, menfaatlerin doğru ve adil bir muvazenesini yapmak ve gerçekleri gözetmekle yükümlüdür.

SONUÇ : Kira tesbitine ilişkin mahkeme kararı ile belirgin hale gelen kira farkı alacağına, ayrıca ihtara gerek kalmaksızın, kira tesbiti kararının kesinleştiği tarihten itibaren faiz yürütülmesi gerektiğine, 24.11.1995 gününde ve üçüncü toplantıda oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

Sağlıklı sonuca kavuşabilmek için öncelikle para borçları bakımından borçlu temerrüdünün oluşum koşulları üzerinde durulmalıdır.

Bütün borçlar açısından olduğu gibi; para borçlarında da temerrüdün temel koşulu geçerli bir borcun “muaccel” hale gelmiş bulunmasıdır. Muacceliyet; alacaklının edimi isteyebileceği ve borçlunun da edimi yerine getirmekle yükümlü olduğu andan itibaren gerçekleşir. Diğer bir anlatımla; alacaklının ödemeyi isteyebileceği, borçlunun ise ödemede bulunmaktan kaçınamayacağı zamanın gelmiş olmasıdır. Muacceliyet kavramının hududu çizilirken önemli olan husus konuya sırf “ZAMAN” unsuru yönünden yaklaşıldığıdır. Muacceliyetin oluşması ile alacaklı ödemeyi talep hakkını kullanabilmek için artık bir süre daha beklemek zorunda kalmayacak, borçlu da ödemeyi bir süre daha geciktiremeyecektir.

O nedenle, borcun muaccel olması ile alacağın cebren tahsile elverişli hale gelmesi birbirinden tamamen farklı hususlardır. Bu iki durumun her zaman bir arada bulunması zorunlu değildir. Borcun muacceliyeti zaman unsuru ile ilgili olup taşıdığı anlam ve yerine getirdiği fonksiyon itibariyle “İFA ZAMANI” kavramını ilgilendirir; muacceliyetin gerçekleşmesiyle birlikte alacaklı ödeme talebinde bulunma yetkisini kazanır ( Bkz., Dr. Nami Barlas, Para Borçlarının İfasında Borçlunun Temerrüdü ve Bu Temerrüt Açısından Düzenlenen Genel Sonuçlar, İst.1992, Sh. 22 ).

Borçlunun temerrüdünün doğması için borcun muaccel olması ana şartı yanında, ayrıca alacaklının ihtarı gerekir ( BK. md.101/1 ).

Alacaklı ödeme talebinden ibaret iradesini, borçluya yönelteceği bir ihtar ile biçimlendirerek ciddi ve kararlı bir şekilde borçludan ediminin ifasını isteyecektir.

BK.101/1’de getirilen ihtar sistemi ile borçluyu koruyanı bir fonksiyon amaçlanmış onun pek sert ve zararlı muamele ve neticeye uğramaktan korunması istenmiştir.

Gerçekte de; borç muaccel olur olmaz alacaklının aniden hazırlıksız bir şekilde borçluya müracaatı adalet, amme vicdanı ve ahlak kurallarına ters sonuçlar yaratabileceği gibi, borçlu temerrüdün ağır sonuçlarıyla da karşı karşıya bırakılmış olur.

Büyük Hukukçu von Tuhr, “Kural olarak temerrüt ve bunun borçlu için olan zararlı sonuçları, alacağın muacceliyetinden itibaren değil, ancak alacaklının ihtarda bulunmak suretiyle edayı kabule hazır olduğunu borçluya bildirmesinden itibaren husule gelir. Borçlu edayı yerine getirmeye ihtarla zorunlu tutulmalıdır” demek suretiyle, ihtarın önem ve gerekliliğine açıkca işaret etmiştir ( Bkz., von Tuhr, Borçlar Hukuku, Cevat Edege Tercümesi, Sh. 650 ).

O nedenle; sosyal, ekonomik, kültürel ve tarihsel bir gelişim içinde yılların hayat deneyimlerince olumlu olumsuz yönleri düşünülerek düzenlenen BK.nun 101/1. maddesindeki temerrüt için alacaklının ihtarının şart kılınması öyle rahatlıkla dışlanacak bir kural değildir. Bunlardan sonra tesbitine ilişkin ilamın hukuk niteliği özellikle bununla ihdas edilen borcun muacceliyet ve temerrüt açısından hüküm ve sonuçlarının nelerden ibaret olduğunun değerlendirilmesine sıra gelmiştir. Esasen bu yönde 18.11.1964 T., 2/4; 7.7.1965 T., 5/5; 21.11.1966 T., 9/10 sayılı Yargıtay Tevhidi içtihatları ,ile bu tevhidi içtihatları bünyesinde toplaya ve onlara açık atıflar da yaparak sonuca kavuşan 12.11.1979 T. ve 1979/1-E.,1979/3-K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararları meseleyi tamamen çözümlemişlerdir.

Hemen belirtelim ki, bir tevhidi içtihadın gerekçesi ile sonuç bölümü arasında sıkı organik bağlar bulunması halinde, gerekçelerinde sonuç gibi kesin bağlayıcı sonuçlar yaratacağı Yargıtay’ın sapma göstermeyen içtihatlarındandır.1979 tarihli Tevhidi İçtihatta da, bu bağlantı izlenmekte olup; gerekçe ile sonuç arasında ayrılmaz şekilde tamamlayıcı birlik kurulduğu, gerekçenin doğrudan sonucu meydana getirdiği çok açık bir şekilde görülmektedir. O nedenle, sözü edilen tevhidi içtihat hem gerekçe hem de sonuç yönünden olayımızı bağlayıcıdır. Etkisi yönünden yasa kuvvetine sahip tevhidi içtihatlarda benimsenen hukuki kavram ve sonuçların diğer bir tevhidi içtihatla kaldırılması ve tam tersi görüşlerle çözüme gidilmesi tehlikeli ve sakıncalı Hukukta istikrar ve güveni dolayısıyle, kamu düzenini bozacağı için çok önemi haizdir. Oysa, aşağıda açıklanacağı üzere 1979 tarihli Tevhidi İçtihadın aksine düşünceler benimsenerek bu tehlikeli yol yeğlenmiştir. Bu durumun daha somut bir şekilde açıklanması için 1979 tarihli Tevhidi İçtihatta, Onikinci Hukuk Dairesi’nin azınlıkta kalan görüşü ile çoğunluğun benimsediği hukuki tanım ve kurallar ile sonucun belirtilmesinde yarar vardır. Yargıtay Onikinci Hukuk Dairesi’nin görüşü; “Kiranın tesbiti isteği ile bir dav olup bu dava sonunda taraflara verilen örneklerin hüküm fıkrasında eda hükmünü taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın ilam sayılması gerektiği; bu nedenle böyle bir ilama dayanan infaz isteğinin onun kesinleşmesine bağlı olup olmadığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 443. maddesi hükmüne göre çözümlenmesinin zorunlu olduğu, sözü edilen maddede taşınmaz mala ve buna ilişkin haklara, nafaka hükümleri hariç aile ve şahsın hukukuna dair hükümlerin kesinleşmedikçe ve bunun sonucu olarak o ilama dayanılarak alacağın ancak kesinleşme ile muaccel hale geleceğinden söz edilerek, infazın kesinleşme şartına bağlı saymanın yasal dayanağı bulunmadığı ve ilamda kiranın artırma günü gösterilmiş ve bu güne göre belli bir süre geçmişse alacağın ayrıca bir ihtara hacet kalmaksızın muaccel hale geleceği bu nedenle, ilamda yazılı artırma gününden itibaren geçmiş aylara ait kira farkının alınmasında ve ihtar süresi içinde ödenmediği takdirde tahliyenin sağlanması amacıyla borçlu aleyhine takip açılmasında ve borçluya İİK.nun 269. maddesi uyarınca ihtarlı ödeme emri gönderilmesinde yasalara aykırı bir yön bulunmadığı” şeklindedir. Buna karşın çoğunluk; “Tesbit davası eda davasının öncesi durumundadır. Henüz şartları tamamlanmadığı için açılamayan eda davası için ilerdeki hukuki ilişkinin belli edilmesi bakımından kesin delil olarak kullanılmak üzere tesbit davası açılabilir. Tesbit davası, ilerde açılacak ve fakat henüz şartları bulunmadığından açılamayan kira alacağını hazırlamak amacını güder. Tesbit davası sonunda yalnız tesbit hükmü verilir. Eğer tesbit hükmüne rağmen davacının hakkını davalı vermezse, o zaman davacı eda davası açmaya mecbur kalacaktır. Böylece eda davası da tesbit davasında taraf olan kişi aleyhine açılmışsa tesbite ilişkin keşinleşmiş karar kesin bir delil teşkil edecektir. Kiranın tesbiti ilişkin mahkeme kararları icrai kuvvete sahip değillerdir. Kararda yeni kiranın hangi günden itibaren geçerli olduğu belirtilmiş olsa bile ilamların icrası yoluyla takip yapılamaz. İlamsız icra takibi yapılabilir borçlu itiraz ederse Tetkik Merciinden itirazın kaldırılması istenebilir. Bu durumda, kiranın tesbitine ilişkin mahkeme kararı ile tesbit edilen kira farkı alacağının ifa zamanının gelmiş sayılması için sadece alacaklının borçludan edada bulunmasını isteyebileceği zamanın gelmesi, yeterli olmayıp aynı zamanda o kararın kesinleşmiş olması gerekir” demek suretiyle sonuca kavuşmuştur ( Ayrıca Bkz. Baki Kuru, Tesbit Davaları, Sh. 104-105; İİK. md. 24, İİK. md. 68 ).

Tevhidi içtihadın bu gerekçe ve sonucundan da anlaşıldığı şekilde kira tesbitine ilişkin mahkeme kararının kesinleşmesiyle tesbit edilen kira farkı alacağının sadece ifa zamanının geldiği yani “muaccel” olduğu, eş söyleyişle alacaklının ( kiralayanın ) artırılıp tesbit edilen kira parasına yönelik edayı talep hakkının doğmu olduğu ve dava edilebilir hale geldiği tesbit edilmiştir. Temerrüt ise hiç düşünülmemiş, böylece borcun muaccel olması ile alacağın bir mahkeme kararıyla da elverişli hale gelmesinin birbirinden farklılığı isabetle gözönünde tutulmuştur.

Görüldüğü gibi;1979 tarihli Tevhidi İçtihatla azınlıkta kalan Onikinci Hukuk Dairesi’nin bu görüşü, bu def çoğunluk görüşü olarak kabule şayan görülmüştür. Dahası, 1979 tarihli Tevhidi içtihatta, kira farkının ancak kararının kesinleşmesiyle sadece muaccel hale gelebileceği kabul edilmesine rağmen, bu kez bu sınırlama aşılmış kesinleşmeyle temerrüdün de oluşacağı sonucuna maalesef varılmıştır. Bu durum hukuki emniyet ve kararlılığı, tevhidi içtihatların bağlayıcılık unsurunu zedelemiştir. Tehlikeli ve yanlış bir kapın aralanmasına sebebiyet verilmiştir.

Müzakerelerde çoğunluğun görüşüne egemen olan düşünce; “Hakim kararı ile kiracı borcunu öğrenmiş ve bilmektedir, o nedenle temerrüt için alacaklının ihtar keşide etmesini beklemek MK.nun 2. maddesindeki objektif iyiniyet kurallarıyla bağdaşmaz” şeklinde belirtilmiştir. Görüldüğü üzere borcun bilinmesi ile temerrüt hukuki kavramı eş anlamda mutalaa edilerek yanlış noktadan hareket edilmiştir. Borcun bilinmesi, onun ne muaccel olmasına yol açar ne de temerrüdü oluşturur. Önemli olan borcun ne zaman ödeneceğinin tahakkuku ile ihtardan sonra borçlunun direngen olmasıdır.

Ancak, BK.nun 100/II. maddesine göre; bazı istisnai hallerde borçlu ihtara lüzum kalmadan mütemerrit olur ki bu hallerden biri de dürüstlük kuralına gore ihtarın fuzuli telakki edilebilmesidir. Ne varki, BK.nun 101/2. maddesi ifa gününün akitte taraflarca kararlaştırılmış olmasına matufdur. Fakat vade akitte degil de kanunda veya mahkeme kararında saptanmıs bulunuyorsa temerrüdun meydana gelmesi icin yine ıhtara gerek vardır ve BK. 101/1. madde uygulanması zorunludur ( Tekinay/Akman/Burunoğlu/Altop, Sh. 1228; Fevzioğlu, Sh. 236; YHGK., 8.4.1964 T., E:.3-34, K: 12; 4.11.1981 T., E: 9-427, K: 819 ).

Öte yandan, Medeni Kanunun 2. maddesindeki dürüstlük ( objektif, hüsnüniyet ) kuralı ancak kanuda ya da ilmi ve kazai içtihatlarda özel bir kural bulunmadığı alanlarda uygulanabilir. Buna dürüstlük kuralının “ikinciliği” ( taliliği prensibi ) adı verilir ( Prof. Dr. Merz, “Bem Şehri’ 1962, Cilt: I, Sh. 239, N. 4 Dr. İsmet Sungurbey, Medeni Hukuk Sorunları, Cilt: 4,1984, İstanbul, Sh. 435 ).

Özel kanun hükümleri objektif, gerçek anlam ve değerlerini korurken, tamamen ihmal edilerek doğrudan doğruya dürüstlük kuralına dayanılması genel hükmün özel hükme üstün tutulması gibi sakıncalar yaratır.

J.W. Hedemann; “Umumi Kaidelere Kaçış Hukuk ve Devlet İçin Tehlike” adlı yazısında, yargı kararlarının hukuki uyuşmazlık ve sorunları, sadece umumi kaidelere ( objektif hüsnüniyet, hakkın suüstimali, ahlak, amme intizamı vs. ) yollama yapmak suretiyle, çözümlenmeye çalışılmasından doğan tehlikelere dikkat çekerek, bu şekilde çözümleme kolaylığına uyulursa, hukuk ilmi ve hukuki emniyetin ortadan kalkacağını önemle ifade etmektedir ( Ord. Prof. Andreas B. Schwarz, Borçlar Hukuku Dersleri, Cilt: I, İstanbul 1948; Çeviren Doç. Dr. Bülent Davran, Sh. 324, Not; 27; Sungurbey, age., Sh. 436 ).

Yine Schwarz, ( Medeni Hukuka Giriş, Çeviren Dr. H. Veldet, İstanbul-1946, Sh. 203/204 ) eserinde, MK.nun 2. maddesinin uygulanmasında çok ihtiyatlı ve basiretli olmak icap eder. Bu genel hükümleri sık sık uygulamak, yani hukuki meselelerin hallini bunlara dayandırmak, tehlikeli bir temayüldür. Bu yanlış bir hukuki metotdur; zira her hukuki meseleyi, şu keyfiyet hüsnüniyet kaidesi gereğindedir, bu keyfiyet hüsnüniyete karşıdır, şunu talep etmek bir hakkın suüstimalidir, diyerek, basit, kolay ve müphem bir takım hakkaniyet duygularıyla çözümlemek tabiatıyla çok mümkündür. Çünkü, nihayet hukuken doğru her çözüm şekli hüsnüniyete uygun olmak zorundadır ve her haksızlık da bir hakkın kötüye kullanılması olarak nitelendirilebilir. Fakat her zaman bu bakımdan hareket edilecek olursa, bundan hukuki kat’iyyetsizlik ve emniyetsizlik doğar, zira hüsnüniyet ve hakkın kötüye kullanılması, kat’i surette tarifi mümkün olan menfhumlar olmayıp müphem ve geniş bir mahiyet arzeden mefhumlardır. Roma Hukuku’nun doğumundan beri geçen ikibin seneden fazla bir zamandaki gelişmenin neticesi olarak bugünkü kanunlarda ifadesini bulan bütün rasyonel özel hukukun manası, hukuki meseleleri sarih olmayan hakkaniyet duygularıyla değil, kesin ve açık kurallarla çözümlemektir. Sadece hüsnüniyet ve hakkın suistimaline dayanan bir hukuk tatbikatı, bu hedefi tehlikeye koyar, işbu iki esasın önemi çok büyüktür, fakat hukuki meselelerin halline bunlarla başlamayıp, her meseleye ona taalluk eden özel hükmü uygulamak ve bu umumi kaideleri de fevkalade zaruri olan hallerde sırf itmam ve tashih edici bir şekilde uygulamak lazımdır”. Dr. Karl Lorenz’de ( Borçlar Hukuku Ders Kitabı ) adlı eserinde, yukarıda adı geçen yazarları şu sözlerle doğrulamaktadır.

“Hukuka yeni başlayanlar Alman Medeni Kanunu” 242’ye ( Türk Medeni Kanunu 2. maddesi ) dayanarak kanunun özenle gözönünde tutulması ve derinlemesine düşünme çabasından kaçınmak ve çabucak hakkaniyet hükümleri verme tehlikesine karşı ne kadar uyarılsa azdır ( Sungurbey, Medeni Hukuk Sorunları, Cilt: II, İstanbul-1974, Sh.123, Cilt: V, Sh. 438 ).

Yine, İsviçre-Türk Hukukunda tam bir görüş birliğiyle belirtildiği üzere MK.nun 212. fıkrasındaki hakkın kötüye kullanılması yasağının ikinci derecede ve düzeltici bir görevi vardır. Kanunun doğrudan ya da kıyasen uygulanması mümkün ve gerekli olan kural ve ilkeleri; hakkın kötüye kullanılması yasağından söz edilerek ortadan kaldırılamaz ( Prof. Dr. Seyfullah Edis, Medeni Hukuka Giriş ve Başlangıç Hükümleri, Ankara-1979, Sh. 322; Dr. Zahit İmre, Medeni Hukuka Giriş, 3. Bası, İstanbul-1980, 5h. 307 ).

O nedenle, BK.nun 101/1. maddesindeki ihtar gerekliliğine ilişkin çok açık hükme rağmen içtihat aykırılığının MK.nun 2. maddesine dayanılarak çözümlenmesi fevkalade isabetsiz olmuştur. Kaldı ki; BK.nun 101/1. maddesinde getirilen ihtar keşide etme yükümlülüğü alacaklıya bir zorunluk tahmil ederken borçluya da ihtarı bekleme hakkı tanımıştır. Diğer bir anlatımla, yasa koyucu alacaklıya ihtar gönderme zorunluğunda bırakırken borçluyu korumak istemiş, bu amaçla düzenlenmiştir. Borcun ödenmesi yönünden bir vade içermeyen, sırf borcun muaccel olduğunu hükme bağlayan, kira parasının tesbitine ilişkin karar karşısında sadeçe BK. 101/1’deki ihtarın gelmesini beklemeye dair yasal hakkın güvenliği içinde bulunan kiracının objektif hüsnüniyet kaidesine aykırı davranış içinde olacağının kabulü mümkün değildir.

Yine borçlunun ödememe kararlılığında olduğu; alacaklının ihtarda bulunmasının veya ihtarın ulaşmasının borçlunun iyiniyete aykırı tutumlarıyla engellendiği şeklinde gerçekten MK. md. 2’nin uygulanması gündeme getirilebilecek somut olgular da çoğunluk düşüncesinin oluşmasında dayanak alınmamış, her nasılsa münhasıran kararın kesinleşme tarihine tutunularak bir iyiniyet hukukçuluğu zihniyeti ile yanlış bir sonuca kavuşulmuştur. Kesinleşen ilama karşı borçlunun durumu, olsa olsa bir ifa zamanına ( borcun muacceliyetine ) riayetsizlik olarak belki telakki edilebilir. Bu bağlamda da yasa koyucu borçlunun temerrüde düşmesi için sadece ifa zamamına riayetsizliği kural olarak yeterli bulmamış, ayrıca alacaklı tarafından ihtarı şart saymıştır ( BK. md.101/1 ).

Kira parasının tesbitine ilişkin ilamın kesinleşmesi yani Yargıtay’ın yerel mahkeme kararını onadığı tarihin faiz başlangıcı olarak alınması uygulamada bir takım adaletsizliklere ve ihtilaflara neden olacaktır. Yargıtay’da bir davanın sonuçlanması tarihinden sonra işlerin yoğunluğu nedeni ile kararın yazımı, imzalanması, postaya verilmesi, postada geçen süreler gözönünde tutulduğunda, en iyimsel bir düşünceyle dava dosyasının asgari bir aydan evvel mahkemesine dönmesi maddeten mümkün değildir ve her dosya için de bu süre değişebilir. Bu durumda, tevhidi içtihadın temelini oluşturan ( mahkeme ilamını bilme, öğrenme ) olgusuyla borçlunun bilgisi dışında oluşan, örneğin bir aylık süredeki olumsuzluk nasıl bağdaştırılacaktır? Bozulacağı düşünce ve inancıyla kararı temyiz eden kiracıya, aksi olabilir, “Yargıtay’a hergün müracaat et, kararın çıkıp çıkmadığını öğren ve takip et, böylece ancak faizin önünü kesebilirsin” şeklinde Yargıtay’dan işlemlerin akışını izleme zorunluluğuna itmek hukuka aykırıdır.

Özellikle kiralayanın kurum olduğu davalarda kira parasının tesbiti ilamında kira farkı alacağı milyarl baliğ olmaktadır. Bunun tabii sonucu; örneklediğimiz bir aylık süredeki faiz miktarının ağırlığı da gözden kaçırılmamalıdır. Tamamen bilgi ve tutumu dışında oluşan bu faizden kiracının sorumlu tutulması hakkaniyet ve nasafet kurallarıyla bağdaşmayacağı açıktır. Esasen bu aradaki faiz miktarı hukuki bir sebebe dayanmadığı için kiralayanın haksız iktisabını oluşturduğunda kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Bu dönemdeki faiz miktarı çok cüz’i kaldığı düşünülse dahi yine hukuken müsamaha ile karşılanamaz. Hukuk toplumun her bireyine en küçük değerlerde de olsa nüfuz edebildiği takdirde kurumlaşır ve yücelir. O nedenle hakkın küçüklük ve büyüklüğü, azlığı veya çokluğu şeklinde nisbi, izafi kavramlar adaletin dağıtılmasında, gerçekleşmesinde etkili bir unsur olarak ele alınamaz. Kira parasının tesbitine ilişkin binlerce dava sahiplerinin faizden’en ucuz şekilde kurtulmak amacıyla taşradan gelerek, Yargıtay’a başvurmalarının sonuç alamayınca tekrar gidip gelmelerinin veya beklemelerinin yaratacağı sıkıntı ve güçlükler ile ekonomik olumsuzluklar ve zaman israfı da sorunların diğer bir yönünü ortaya koymaktadır. Görülüyor ki, BK. md.101/1’in özü, metni, ve çeşitli yollardan yapılan anlatımlar çoğunluk görüşüne katılmaya mümkün kılmamaktadır. Açıklanan nedenlerle coğunluk gorüşüne karşıyım. A. İsmet ARSLAN

  1. Hukuk Dairesi Başkanı

KARŞI OY YAZISI

Kira parasının mahkemece tespit edilmesi halinde, birikmis kira farklarına hangi tarihten itibaren temerrü faizi yürütulecegı konusunda Yargıtay Onikinci Hukuk Dairesi ile Onüçüncü Hukuk Dairesi’nin kararları arasında çıkan içtihat aykırılığı, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nca; kira tespiti kararın kesinleştiği tarihten itibaren faiz yürütüleceği; ayrıca ihtara gerek olmadığı yolunda birleştirilmiştir. karara aşağıdaki nedenlerle katılmıyorum:

Yargıtay İçtihadı Birleştirme büyük Genel Kurulu’nun 12.11.1979 günlü ve 1979/ 1-3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre; mahkemece tespit edilen kira farkı alacağı, kararın kesinleştiği tarihte muaccel olur. Bu içtihadı birleştirme kararının gerekçesinde özetle; kira tespiti kararının, eda davası sonunda verilen mahkumiyet kararı değil, inşai davalar sonunda verilen kararlara yakın bir nitelik gösterdiği, tespit kararının, icra kuvvetinden yoksun olduğu, eğer sonradan bir eda ve icra istenecekse eda davası açılması ve bu dava sonunda alınacak ilamın icraya konulması gerektiği, tespit kararında yeni kiranın hangi günden itibaren geçerli olduğu belirtilmiş olsa bile ilamların icrası yolu ile takip yapılamayacağı, kiranın tespiti kara hükmolunan bir para veya eşya bulunmadığı, bu ilamın cebri icra yolu ile infazının sözkonusu olmadığı, eda davası açılırsa tespite ilişkin kesinleşmiş kararın kesin delil teşkil edeceği, 7.7.1965 günlü ve 5/5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde de bu hukuki esasın benimsendiği, kira farkının mahkemede dava edilebilir veya icrada takip edilebilir hale gelmesi için miktarının kesin olarak belli olması gerekt bu belirliliğin ise ancak tespite ilişkin kararın kesinleşmesi ile oluşabileceği açıklanmıştır.

Yukarıda açıklanan İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümü ve sonuç bölümü ile doğrudan bağlantılı olan gerekçesi bağlayıcıdır. Öyle olunca, kira tespit kararının kesinleşmesi, o zamana kadar birikmiş kira farklarının muaccel olmasından başka bir hukuki sonuç doğurmaz. Bu sonucun, mahkeme kararı ile ortaya çıkmış olması, kira paralarını ödeme zamanının geçmiş bulunması, kiracının durumunu bilmesi gibi olgular, kesinleşme anında muacceliyet ile birlikte temerrüdün de gerçekleştiğini göstermez. Çünkü, tespit kararı kesinleşmeden borç muaccel olmadığından, daha önce yapılan ödeme ihtarları ve ödeme günlerinin geçmiş olması, birikmiş kira farkları yönünden kiracının temerrüdüne esas alınamaz. Öte yandan, kiracının borcun muaccel olduğunu bilmesi de temerrüdü için yeterli değildir. Borçlar Kanununun 101. maddesinin 1. fıkrası gereğince muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarı ile mütemerrit olur. Borcun muaccel olmasından önceki olgular temerrüde esas olamaz. Temerrüdün gerçekleşmesi için ihtarın, borcun muaccel olmasından sonra yapılması gerekir. Bu kuralın tek istisnası 101. maddenin 2. fıkrasındaki, borcun ifa edileceği günün birlikte tayin edilmiş olması veya muhafaza edilen bir hakka dayanılarak iki taraftan birinin bunu usulen bir ihbarda bulunmak suretiyle tespit etmiş olması halidir. Bu durumda, sadece bu günün geçmesi ile borçlu mütemerrit olur. Birikmiş kira farklarının ödenmesi için taraflarca önceden kararlaştırılmış bir gün yoktur. Bu nedenle, ihtara gerek vardır.

Açık kanun hükmü ve bağlayıcı olan İçtihadı Birleştirme Kararı gözardı edilerek, Medeni Kanunun 2. maddesindeki objektif iyiniyet kuralına dayanılarak, burada ihtara gerek olmadığı ve tespit kararının kesinleştiği andan itibaren o zamana kadar birikmiş kira farklarına temerrüt faizi yürütülmesi gerektiği yolundaki sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.

Mustafa Sadrettin AYKONU

  1. Hukuk Dairesi Başkanı

KARŞI OY YAZISI

6570 sayılı Yasanın 2 ve 3. maddelerinin, Anayasa Mahkemesi’nin 26.3.1963 gün, 3/67 sayılı kararı ile iptal edilmesiyle oluşan yasal boşluğun, yasa koyucu tarafından doldurulmaması üzerine, ilki 8.11.1964 ve ikincisi 21.11.1966 günlü İçtihadı Birleştirme Kararları ile, kira parasını hakimin belirlemesi gerektiği, bu davanın eda davasının öncüsü niteliğinde olduğu kabul edilmiştir.12.11.1979 gün,1/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile de önceki kira bedeliyle tesbit olunan yeni kira miktarı arasındaki kira farkının istenebilir olması i tesbit kararının kesinleşmesi gerektiği kabul edilmiştir. Artık bu üç İçtihadı Birleştirme Kararından sonra tesbit davasının inşai dava olup olmadığının tartışılmasına gerek kalmamıştır. Özellikle kira tesbiti kararının bir eda kararı olmadığı, o kararın kesinleşmesi ile kiralayanın ifa isteyebilme hakkı kazandığı, gerektiğinde alacak davası açmak ya da icra takibi yapmak zorunda kalabileceği açıktır. Bu esaslarda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Temerrüt faizinden söz edebilmek için;

1- Miktarı belli ve muayyen olan bir borcun doğmuş olması,

2- Bu borcun muaccel hale gelmesi,

3- Borçlunun bu borcu ödememekte direnmesi, şeklindeki şartların gerçekleşmiş olması zorunludur. Bu üç şartın gerçekleşmesinden sonra direnme ( temerrüt ) faizi işlemeye başlayacaktır. Bu bakımdan temerrrüdün ne zaman oluşacağı öncelikle ve açıkca saptanmalıdır.

Borçlar Kanununun 101. maddesinde, muaccel bir borcun borçlusunun ihtarla mütemerrit kılınabileceğini asıl kural olarak kabul edilmiştir ( BK. 101/1 ). Ancak, BK. 101/2. maddede belirtilen hallerde ihtara gerek olmadan temerrüt gerçekleşecektir.

Bu noktada kira tesbiti kararından sonra faiz başlangıç zamanının doğru olarak tayin edilebilmesi için, kesinleşmiş tesbit kararı ile oluşan iki ayrı durumu gözönünde bulundurmak lazımdır.

Birinci hal; tesbit kararının kesinleşmesinden sonra ödeme zamanı gelecek kira borçları, ikinci hal ise; kesinleşmeden önceki devrede birikmiş kira farkları borcudur.

Kesinleşmeden sonra ödeme zamanı gelecek kira borçlarının ne zaman ifa edileceği kira sözleşmesiyle tayin edilmiş olduğundan o günün bitmesiyle tesbit olunan miktardaki kira borcu için kiracı mütemerrit olacak ( BK.101/2 ) ve faiz işlemeye başlayacaktır.

Kira tesbit kararı ile saptanmış yeni miktarın geçerli olacağı gün ile kararın kesinleşme günü arasında birikmiş hale gelen “kira farkları toplamı” için durum tamamen farklıdır. O dönem için kira paralarının ödeme zamanları çoktan geçmiştir. Tesbit kararının kesinleşmesi ile kira farkları tutarı yeni bir borç olarak ortaya çıkmış, belli ve muayyen hale gelmiştir. Yeni doğan bu borcun ifası hakkında mahkeme kararı bulunmadığı gibi, kiralayan ile kiracının birlikte kararlaştırdıkları bir tarih mevcut değildir. Böyle bir kararlaştırma, a tesbit kararının kesinleşmesinden sonra tarafların görüşmeleri ile mümkün olabilir. “Muhafaza edilen bir hakka istinaden iki taraftan birisi bunu usulen bir ihtarda bulunmak suretiyle tesbit etme” ( BK.101/2 ) hali de bulunmamaktadır. “Kiracı farkların ödenmesi gerektiğini bilmiyor mu? Ayrıca ihtar beklemekte iyiniyetli sayılamaz” düşüncesi, BK. 101/2. maddenin uygulanmasını haklı kılmaz. Esasen “ifanın mümkün olduğu kadar çabuk yapılması, malın tesliminden sonra ödeme yapılmasının kararlaştırılmış olması gibi hallerde dahi borcun vade günü belli ve muayyendir denemez” ( von Tuhr, Borçlar Hukukunun Umumi Kısmı, Cevat Edege Çevirisi, Ankara 1983, S. 609 ). Onun için birikmiş kira farkları borcundan dolayı borçlunun mütemerrit olması ve faiz borcunun doğması için BK.nun 101/1. maddesi gereğince ihtar yapılması zorunludur. Kesinleşme ile muaccel hale gelen bu borç borçlusunun aynı günde mütemerrit olduğunun kabul edilmesi, tesbit kararının niteliğine, yukarıda sözü edilen İçtihadı Birleştirme Kararlarına ve BK.nun 101. maddesinin lafzına ve ruhuna uygun düşmez.

Çoğunluğun kabul ettiği sonuç, pratikte faiz borcunun başlangıcını, asıl borcun miktarının ve muaccel hale geldiğinin taraflarca bilinmesinden önceye taşımaktadır. Zira, kira tesbit kararının onanmasına ilişkin Yargıtay kararı karar düzeltmeye tabi olmadığı için, onama tarihinde borç muaccel hale gelmektedir. Ancak, ilgili dosya ve kararın mahkemesine gönderilmesine, taraflarca öğrenilmesine kadar çoğu kez uzun zaman geçtiğinden, borç miktarı ve istenebilir olduğu bilinmeden borçlunun mütemerrit hale geldiği, birikmiş faiz borcu oluştuğu kabul edilemez.

Açıklanan nedenlerle İçtihatların Onüçüncü Hukuk Dairesi’nin görüşüne uygun olarak birleştirilmesi gerektiği kanaatı ile sayın çoğunluğun kararına katılamıyorum.

Muammer ELÇİN 6. Hukuk Dairesi Üyesi

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1992/2

K:1994/5

T:23.12.1994

 

KADASTRO KANUNU

ZİLYETLİKLE KAZANILMIŞ TAŞINMAZLAR

 

1617 sayılı Yasanın yürürlülüğe girdiği 26.7.1972 tarihinden sonra ve o tarih itibariyle mer’i bulunan yasalara göre belgesizden zilyetlikle kazanılmış taşınmazların, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun yürürlüğünden sonra açılan davalarda, anılan Yasanın 14. maddesinde öngörülen sınırlamalar bakımından nazara alınması gerekir.

 

3402 s. Kadastro K m. 14,48

2613 s. KTTK.

743 s. MK m. 633, 887

5602 s. Tapulama K. (1954 Ta.) m. 13

509 s. Tapulama K. (1964 Ta.) m. 33

766 s. Tapulama K. (1966 Ta.) m. 33

1617 s. TTRÖK m. 1,20

 

3402 sayılı Kadastro Kanununun 14. maddesinde getirilen kısıtlamaların du Kanunun yürürlüğe girmesinden önce belgesiz zilyetlikle kazanılmıs olan taşınmazlar yönünden dikkate alınıP alınmayacağı konusunda, Yüksek Sekizinci Hukuk Dairesi ile Onaltıncı Hukuk Dairesi’nin kararları arasında ictihat farklılığı bulunduğu ileri sürülerek, içtihatların birleştirilmesi suletiyle aykırılığın giderilmesinin istenilmesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nca anılan Dairelerin kararları arasında aykırılık bulunduğu gibi, ayni konuda Hukuk Genel Kurulu’nca verilmiş 11.5.1994 gün ve 7-147-306 sayılı kararın bulunması da gözönünde tutularak konunun İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunda görüşülmesine 20.10.1994 gün ve 63 sayı ile karar verilmiştir.

23.12. 1994 güründe toplanan içtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunda, raportör üyenin açıklamaları dinlenip, kararlar arasında aykırılık bulunup giderilmesi gerektiğine oybirliğiyle karar verildikten sonra işin esasın incelenmesine geçilmiştir.

 

Yüksek Sekizinci Hukuk Dairesinin, 3402 sayılı Yasanın yürürlüğünde sonra açılan davalarda, daha önce yürürlükte bulunan yasalara göre belge. sizden zilyetlikle kazanılmış olan taşınmazların, sözkonusu Yasanın 14. maddesinde öngörülen sınırlamalar bakımından nazara alınmayacağını kabul ederek, uygulamasını bu yönde kararlılıkla sürdürdüğü; Onaltıncı Hukuk Dairesi ise, 3402 sayılı Kadastro Kanunu uyarınca yapılacak tesbit ve açılacak davalarda anılan Yasanın 14. maddesinde getirilen sınırlamanın daha Önce belgesiz zilyetlikle kazanılmış olan taşınmazlar yönünden de dikkate alınması gerektiğini, kararlarında açıkça kabul etmekte olduğu anlaşılmaktadır.

 

Uyuşmazlığın niteliğine göre hukuksal bir sonuca ulaşılabilmesi için özellikle zilyetlik kavramı üzerinde önemle durulması ve belgesiz zilyetlikle kazanılacak taşınmazlarla ilgili olarak yasalarla getirilmiş olan sınırlamaları ayrıntılı şekilde açıklamak gerekmektedir.

 

Taşınır mallar ile tapuda kayıtlı bulunmayan taşınmaz mallarda hak durumu ve aleniyet fonksiyonu yönünden zilyetlik önem kazanmakta ve özellikle taşınır mallarda mülkiyet hakkının başkasına devri sözkonusu olduğunda, zilyetlik ayrı bir önem taşımaktadır.

 

Zilyetliğin mahiyeti konusunda, öğreti ile yargı kararları arasında tam bir birlik olduğu söylenemez, gerek Öğretide ve gerekse yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında, MK.nun 887. maddesi içeriği doğrultusunda, zilyetliğin şey üzerinde fiili egemenlik (hakimiyet) olduğu kabul edilmekle beraber, öğretide, zilyetliğin kendisine hukuksal sonuçlar bağlanan fiili bir durum olduğunun açıklamasına karşın, 9.10.1946 tarih ve 6-12 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararında zilyetliğin “bir ayni hak olduğu” görüşü benimsenmektedir.

 

Zilyetliğe varlık veren iki öge vardır. Bunlardan biri, “eylemli kudret; diğeri ise, “malik olma iradesi”dir. Bu nedenle zilyetliğe davalı bir hak iddia edebilmek için kişinin şey üzerinde ekonomik yarar sağlamayı ve onu kullanmayı mümkün kılacak biçimde fiili egemenliğini sürdürmüş olması gerekmektedir.

 

Medeni Kanunumuzun “Gayrimenkul mülkiyeti”ni düzenleyen “19. Bap’ının “Birinci Faslında” yer alan “Fevkalade müruruzaman” başlıklı 639. maddesinde, tapu sicilinde kayıtlı olmayan bir taşınmazı çekişmesiz ve aralıksız 20 sene müddetle ve malik sıfatıyla elinde bulunduran kimsenin, kendi mülkü olmak üzere tescil talebinde bulunabileceği hükme bağlanmış, ancak tescil talebine konu edilebilecek taşınmaz yüzölçümü yönünden özel yasalarla, örneğin Tapulama ve Kadastro Kanunları ve bu kanunlarda değişiklik yapan diğer kanunlarda bazı sınırlamalar getirilmiştir.

1950 yılında yürürlüğe giren 5602 sayılı Tapulama Kanunu ile bundan sonra yürürlüğe konulan aynı konudaki diğer yasalarda güdülen ana amaç, tapu sicilinde yazılı olmayan taşınmazların tapulanmasını sağlamaktadır.

5602 sayılı Tapulama Kanununda, taşınmaz yüzölçümü yönünden herhangi bir sınırlama getirilmeksizin iktisap için on yıllık zilyetlik süresi yeterli görülmüş, ancak sınırsız kazanımlar yönünden görülen sakınca üzerine sözkonusu Yasanın 13. maddesinde 6335 sayılı Kanun ile 1954 yılında değişiklik yapılarak, zilyetlik süresi ve koşulları yönünden MK.nun 639. maddesine benzer hükümler getirmekle beraber yirmi dönümden fazla taşınmaz iktisabında on yıl ve daha önceki tarihli vergi kaydının mevcudiyeti aranmış, aksi halde taşınmazın tamamının Hazine adına tescil edileceği belirtilmiştir.

5602 sayılı Yasanın uygulanmasında ortaya çıkan aksaklıkların giderilmesi ve ülke koşullarına uygun bir yasanın varlığına duyulan ihtiyaç nedeniyle 1964 tarihinde 509 sayılı Tapulama Kanunu kabul edilerek, 5602 sayılı Yasa yürürlükten kaldırılmıştır.

509 sayılı Yasa ise, 33. maddesinde getirdiği sınırlamalar ile 100 dönüme kadar olan taşınmazların belgesiz zilyetlikle iktisabına imkan tanımış, fazlası için vergi kaydının mevcudiyetini aramıştır.

509 sayılı Kanunun 1966 yılında biçimsel yönden Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmesi üzerine de aynı yıl yürürlüğe konulan 766 sayılı Tapulama Kanunu ile 509 sayılı Yasada yer alan hükümler aynen benimsenmiştir.

3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 48. maddesiyle yürürlükten kaldırıldığı 9.10.1987 tarihine kadar uygulama alanı bulan 766 sayılı Tapulama Kanununun 33. maddesi uyarınca, tapuda kayıtlı bulunmayan ve beher parçasının yüzölçümü yüz dönümü geçmeyen taşınmazların belgesiz zilyetlikle kazanılması, mümkün iken, 26 Temmuz 1972 tarihinde yürürlüğe giren 1617 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Öntedbirler Kanunu’nun 20. maddesi ile anılan Yasanın 33. maddesinde değişiklik yapılarak beher taşınmazın 20 dönümlük bölümünün belgesiz zilyetlikle edinilebileceği kabul edilmiştir. Bu yolla kazanılacak taşınmaz yüzölçümünün ise bir tapulama bölgesinde, (yani bir ilçe sınırları içinde) 50 donümü gecemeyecegi hükmune yer verilmistır. Bu kısıtlamanın amacının, yapılacak toprak ve tarım reformunun gerçekleştirilmesini sağlamaya yönelik olduğu da 1617 sayılı Yasanın 1. maddesinde açıklanmıştır. Ne varki sözkonusu değişikliğin, yasanın neşir ve ilan edildiği tarihe kadar açılmış bulunan davalara uygulanmayacağı da ek madde ile hüküm altına alınmıştır.

 

Görüleceği üzere kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanılarak taşınmaz edinmede, ilk ciddi ve kapsamlı sınırlama 1617 sayılı Yasa ile getirilmiş bulunmaktadır.

 

Yine bilindiği gibi 1987 tarihinde yürürlüğe giren 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesinde, yüzölçümü sulu toprakta kırk, kuru toprakta ise yüz dönüme kadar olan taşınmazın, belgesiz zilyetlikle iktisabına olanak tanınmıştır. Sözkonusu maddede, 766 sayılı Tapulama Kanunu’ndan farklı olarak kuru ve sulu toprak ayrımı yapılmasına ve iktisabı mümkün taşınmaz yüzölçümleri belli bir miktar arttırılmasına rağmen bir çalışma alanında, (yani her köy ile belediye sınırları içinde bulunan mahallelerin her birinde) bu miktarların aşılamayacağı belirtilmek suretiyle 766 sayılı Tapulama Kanununun 33. maddesinde 1617 sayılı Yasa ile yapılan değişikliğe paralel bir düzenlemeye gidilmiştir.

 

Tasfiye yasaları olan Tapulama ve Kadastro Kanunlarında, özellikle taşınmaz mal iktisabı ile ilgili olarak kısa sayılabilecek sürede bu kadar değişiklik yapılması, yargı kararları arasında içtihat farklılıklarına da yol açmıştır.

 

İşte, önümüze gelen meselede Yüksek Sekizinci Hukuk Dairesi, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 14. maddesinde öngörülen koşullarla taşınmaz iktisab edinilebilmesi için sözkonusu yasanın yürürlüğünden önce herhangi bir belgeye dayanmaksızın taşınmaz iktisap edilip edilmediğinin araştırılmasına gerek bulunmadığı içtihadında bulunmuş, Yüksek Onaltıncı Hukuk Dairesi ise, aynı konuya ilişkin kararlarında, 3402 sayılı Yasanın 14. maddesi hükmü uyarınca iktisap edilecek taşınmazlar yönünden, 1617 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra herhangi bir belgeye dayanmaksızın kazanılmış olan taşınmazların da gözönünde tutulması gereği vurgulanarak, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nda, 766 sayılı Tapulama Kanununun değişik 33. maddesinde öngörülen iktisaba ilişkin taşınmaz yüzölçümlerinin kişi yararına arttırılması dışında yeni bir durumun yaratılmasının sözkonusu olmadığı belirtilmiştir.

 

Diğer yandan, Yüksek Onaltıncı Hukuk Dairesi dışında kadastro mahkemelerinden verilen kararları incelemekle görevli bulunan Yüksek Yedinci ve Onyedinci Hukuk Daireleri’nin de, verdikleri muhtelif kararlarında, 3402 sayılı Yasanın 14. maddesine davalı taşınmaz mal iktisabında Yüksek Onaltıncı Hukuk Dairesi’nin görüşü doğrultusuda ictihatda bulundukları, bir başka deyişle 3402 sayılı Yasanın yürürlüğünden önceki belgesiz zilyetlikle kazanılmış olan taşınmazların yeni iktisaplarla ilgili tespit ve davalarda gözönünde tutulması gerektiği gorüşünü kabul ettikleri anlaşılmaktadır.

 

Gerek Yüksek Hukuk Genel Kurulu Baskanlıgı ve gerekse ilgili Yuksek Özel Daıre Başkanlıkları konuyla ilgili olarak bildirdikleri görüşlerinde de 3402 sayılı Kadastro Kanununun yürürlüğünden sonra açılmış olan davalarda da, önceki dönemde edinilen taşınmazlar gözönünde tutulmak suretiyle sonuca ulaşılması gereğine değinmişler ve içtihat aykırılığının bu görüş doğrultusunda giderilmesi dileğinde bulundukları gibi müzakere sırasında da aynı görüşü ayrıntılı şekilde dile getirmişlerdir.

 

Şu hususa ayrıca değinmekte yarar vardır: 3402 sayılı Kadastro Kanunu, köylerde mevcut taşınmazların tapulamasına ilişkin 766 sayılı Tapulama Kanunu ile şehir kadastrosuna dair 2613 sayılı Kanunun içerdiği hükümleri tek metin haline getirerek köy ve şehir kadastrosu ayrımına son vermiş ve idari evrede yapılacak çalışmalar yönünden teşkil edilecek kadastro ekipleriyle ilgili hükümlerde 766 sayılı Tapulama Kanunundakine benzer düzenlemeler getirmiştir. Ancak, sözkonusu yasada “dolu pafta” sistemi kabul edilmek suretiyle tescile tabi olsun ya da olmasın, tüm taşınmazların sınırlarının arazi ve harita üzerinde belirtilerek bunların geometrik ve hukuki durumlarının tesbit edilmesi öngörülmüştür. Örneğin, orman sınırlandırılması (tahdidi) yapılmamış yerlerde, orman sayılan yerlere tutanaklarının da kadastro ekiplerince düzenlenerek bu nitelikteki taşınmazların Hazine adına tesciline imkan sağlanmıştır.

 

Bu ve buna benzer bazı değişiklikler dışında daha önce yürürlükte bulunan 766 sayılı Tapulama Kanunu ile aynı amacı güden 3402 sayılı Yasanın, kendine özgü bir düzeleme olduğu gerçeği karşısında attık zilyetliğe davalı taşınmaz mal iktisabı ile ilgili araştırma ve uygulamanın, yasanın yürürlüğünden önceki edinimleri kapsamaması gerektiği yolundaki görüşe katılmak mümkün değildir.

 

Diğer yandan, Ülkemizde tarıma elverişli olan toprakların hızla artan nüfusa cevap veremez hale geldiği ve şehirlere olan göç dolayısıyla yeni sosyal ve ekonomik problemlerle karşı karşıya kalındığı günümüzde, değişen her yasa ile yeni haklar kazanılmasına imkan tanınmış olduğu yolundaki görüşün, Ulke koşulları açısından da kabulüne olanak bulunmamaktadır.

 

Kaldı ki, belgesizden zilyetlikle taşınmaz edinmede 3402 sayılı Yasan 14. maddesi ile getirilen sınırlama, ilk kez olmayıp, bu konuda zaten mevcut bulunan ve süregelmekte olan sınırlamanın devamından ibarettir.

 

Bu durumda, Yüksek Onaltıncı ve Sekizinci Hukuk Daireleri’nin kararları arasında varlığı belirlenen içtihat aykırılığı, Onaltıncı Hukuk Dairesi kararları doğrultusunda birleştirilerek giderilmelidir.

 

S o n u ç : 1617 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği 26.7.1972 tarihinden sonra ve o tarih itibariyle mer’i bulunan yasalara göre belgesizden zilyetlikle kazanılmış taşınmazların, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun yürürlüğünden sonra açılan davalarda, anılan Yasanın 14. maddesinde öngörülen sınırlamalar bakımından nazara alınması gerektiğine, 23.12.1994 gününde yapı!an ilk toplantıda üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verildi.

Kaynak:YKD – 1995/3 – Sayfa:0

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1993/3

K:1994/2

T:24.06.1994

 

BİLDİRİM (TEBLİGAT)

HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN BAŞLANGICI

KAMULAŞTIRMA BEDELİNİN ARTIRILMASI

TAPUDA DEVİR (FERAĞ)

 

Kamulaştırma  üzerine  ferağı verilmiş taşınmazlarda, Kamulaştırma  Kanununun 14.  maddesindeki  kamulaştırma  bedelinin  artırılması  davası  açılması  için  kabul  edilen  30  günlük  hak  düşürücü  süre,  daha  önce  kamulaştırma  işlemi  ile  ilgili  olarak  yasaya  uygun  bir bildirim yapılmamış  olması  halinde,  tapuda  bu  devir  (ferağ)  işleminin  yapıldığı  tarihte  başlar.

 

2942 s. Kamulaştırma K. m. 13, 14, 25

 

Yergıtav Birinci Başkanlık Kurulu’nun 15.4.1993 gun ve  19  sayılı  kararı  üzerine toplanan  Yargıtay  İçtihatları  Birleştirme  Büyük Genel Kurulu’nun 25 Mart 1994 günü yaptığı ilk  toplantıda;  Kamulaştırma  Yasası’nın  (KY.)  14.  maddesinde  bedel artırım davası için kabul  edilen, 30 günlük hak düşürücü sürenin tapuda devir (ferağ) veya yönetim tarafından sonradan  yapılacak  bildirim  (tebliğ)  gününden  mi başlayacağı konusunda Yargıtay Hukuk Genel  Kurulu  ile  Beş  ve  Onsekizinci  Hukuk  Daireleri  kararları  arasında inanç (içtihat) aykırılığın bulunduğu kabul edilmiş ve hukuksal sorunun tartışılmasına geçilmiştir.

1- İnanç (İçtihat) aykırılığına neden olan olayın gelişimi:

İnanç aykırılığını ortaya çıkaran kararlarda  somut  olay,  yönetim  tarafından  yapılan kamulaştırma  işleminin  tamamlanmasından  sonra “KY.’nın 13. maddesinin buyurucu kuralına uygun bir bildirim  yapılmadan  taşınmazın  maliki  tarafından  tapuda  yönetime  devir edilmesiyle” başlamaktadır.

Yönetim, devir işleminden sonra  işin  başında  yapmadığı  yasal  bildirimi,  yasada öngörülmemekle birlikte “otuz  gün  içinde  bedel  artırımı  davası  açılabileceği  uyarısıyla” yapmayı uygun görmektedir.

Kamulaştırılan taşınmazın maliki, devirden sonra, kendisine  yapılan  bu  nitelikteki bildirim gününden itibaren  otuz  günlük  hak  düşürücü  süre  içinde  kamulaştırmanın artırılması davası açmaktadır.

2-Yargıtay denetiminde inanç aykırılığının oluşması:

A- Beş ve Onsekizinci Daire kararları;

Yargıtay Beş ve Onsekizinci Hukuk Daireleri “kamulaştırma  bedelinin  artırılması davasının  açılması  için yasada öngörülen otuz günlük hak düşürücü sürenin devir gününden başlayacağını kabul etmiş”  ve  bu  yoldaki  inançları  kesintisiz  sürdürmüşlerdir  (Y.  5. HD.’nin  23.10.1990  gün ve 1991/22422-30512 sayılı; 29.4.1991 gün ve 9434/13998 sayılı ve Y.18. HD.’nin 28.4.1993 gün ve 1993/3065 sayılı kararları).

Daireler, bu yargıya varırken -özetle- davacı  malikin  (kamulaştırma  bedelini  alma karşılığı  olarak),  taşınmazı  yönetime  tapuda  devir  etmesiyle  kamulaştırma  işlemini  ve bildirimle (tebliğ) güdülen  amacı  sağlayacak  verileri  öğrenmiş  olduğu”  gerekçesine dayanmışlardır.

B- Hukuk Genel Kurulu Kararları;

Hukuk  Genel  Kurulu,  ilk  önce  Beşinci  Hukuk  Dairesi’nin görüşünü benimseyerek hak düşürücü  sürenin  devir  tarihinden başlayacağını kabul etmiştir (22.4.1992 gün ve 5-91/29 sayılı ve  diğerleri).  Ne  varki;  daha  sonra  bu  kararlara  karşı  yapılan  karar  düzeltme istemi  üzerine  kararından  dönerek  bu  kez  “hak düşürücü sürenin, devir işlemi önceden yapılsa  bile,  taşınmaz  malikine  yasaya  uygun  olarak  yapılacak  bildirimle  başlayacağı yargısını benimseyerek  aykırılık  olgusunu  gerçekleştirmiştir  (25.11.1992  gün,  5/423-705 sayılı ve diğerleri).

Genel Kurul kararlarında; sağlıklı ve  doğru  dava  açılabilmesi  için  “Kamulaştırma Yasası’nın  13.  maddesinde  kamulaştırma  işleminin bildiriminde hangi bilgi ve belgelerin bulunmasının  zorunlu  olduğunun  belirlendiği”  ve  “25.  maddede,  hakların kullanılması bakımından  kamulaştırma  işleminin  mal sahibi için 13. madde uyarınca yapılan bildirimle başlayacağı  yolunda  buyurucu  kuralın  yorum  yoluyla  değiştirilemeyeceği”  gerekçesine dayanılmıştır.

3- Hukuk sorununun çözümünde kullanılacak Kamulaştırma Yasası’ndaki düzenlemeler:

  1. madde:

Kamulaştırılması  kararlaştırılan  taşınmaz  malın  7.  maddedeki  usule  göre tesbit edilen sahibi zilyet ve diğer ilgililerden adresi tesbit olunanlara tebliğ  edilmek  üzere; kamulaştırılacak taşınmazın kamulaştırılmasına uygun ölçekli bir  plan  veya  ölçekli krokisi, kamulaştırma kararı, takdir  olunan  kıymeti,  kamulaştırma  karşılığının  veya  ilk taksidin milli bankalardan birine hak sahibi adına yatırıldığına dair belge, kamulaştırmanın hangi  idare  yararına  yapıldığı,  açılacak  davalarda  husumetin  kime yöneltileceği, bedelin bankaya yatırıldığı tarihten başlayarak  otuz  gün  içinde  notere verilir. Noter onbeş gün içinde belgeleri tebliğe çıkarır.

Doğrudan tebligat ile beraber yukarıda yazılı konular ayrıca ilan olunur.

  1. madde:

Kamulaştırılacak taşınmazın sahibi,  zilyeti  ve  diğer  ilgililer  noter  veya  köy  ihtiyar kurulu  aracılıgıyla  yapılan  tebligat  gününden  kendilerine  tebligat  yapılmayanlara  tebligat yerine  geçmek  üzere  gazete ile yapılan ilan tarihinden veya koy odasına asılmak suretiyle yapılan  ilan  süresinin  bitiminden  itibaren  otuz  gun  içinde, kamulaştırma işlemine karşı idari  yargıda  ve  takdir  olunan  bedel  ile  maddi  hatalara  karsı  da  adli yargıda dava açabilirler. 25. madde:

Hakların  kullanılması  ve  borcların  yerıne  getirilmesi  bakımından  “kamulaştırma  işlemi mal  sahibi  için  13.  madde  uyarınca  yapılan  tebligatla”  idare  için  tebligata çıkarmakla başlar. Dava açabilmek için idarenin tebligat yapması veya tebligat çıkarması şarttır.

4- Sorunun çözümü:

Yargıtay  Büyük  Genel  Kurulu’nda  yapılan açıklama ve tartışmalarda hukuksal sorun şu gerekçeler benimsenerek çözümlenmiştir.

Kamulaştırma  Yasası’nın  25.  maddesinde  getirilen “dava açabilmek için idarenin tebligat yapması  şarttır”  kuralı  buyurucu  niteliktedir.  Ancak;  taşınmaz  malikinin,  kendisine yasada öngörülen  şekilde  bildirim  yapılmamış  olmasına  karşın”  taşınmazını  tapuda  yönetime devretmesi, kamulaştırma bedelini alması  “Kamulaştırma  Yasası’nın  13.  maddesinde bildirimde (tebligat)  bulunması  öngörülen  kamulaştırma  işlemiyle  ilgili  dava  açmaya yarayacak doğru ve sağlıklı  bilgileri  öğrendiği  elde  ettiği”  de  bir  olgu  olarak  kabul edilmelidir.

Taşınmazı  kamulaştırılan  malikin;  yasaya  uygun  bildirimin yapılmasını beklemesi hukuk düzeninin kendisine tanıdığı bir haktır. Nevarki, hakların  da  doğruluk  ve  güven kurallarına (obJektif  hüsnüniyet)  göre  belirlenen  kapsam  ve  sınırlar  içinde  kullanılması gerekir (MK. m. 2).

Bir hakkı kullanan kimsenin doğal  olarak  subjektif  bir  yararı  olduğu  kabul  edilir. Ancak  hakkın kullanılmasında “subjektif bir yararı” bulunmaması durumunda Medeni Yasa’nın 2/2. maddesinde açıklanan  “hakkın  kötüye  kullanılması”  gündeme  gelebilir.  Hakkın kullanılmasında  hak  sahibinin  bir çıkarının bulunmaması, sonunda ulaşılabilecek sonucun elde edilmiş olmasına karşın hakkın  kullanılmasında  direnilmesi  tipik  bir  kötüye kullanımdır  (İmre,  Medeni  Hukuka  Giriş,  1976,  sh.  294;  Ediş Medeni Hukuka Giriş ve Başlangıç Hükümleri, sh. 332).

O  halde;  taşınmaz  malikinin,  yasanın  (m.13)  kendisine  tebligat  yoluyla gönderilmesini “zorunlu  gördüğü  bilgileri”  tapuda  devir  ve  kamulaştırma  bedelini  alma  gibi  somut işlemlerle  öğrendiği  ve  sağlıklı  dava  açabilmesi  için  hiç  bir  engelin  kalmadığı kabul edilmelidir. Davacının, kamulaştırmaya ilişkin, bilgileri oğrenmiş  olması  karşısında, kendisine  tebligat  yapılmasını  beklemesinde artık yarar ve cıkarı bulunduğunu ileri sürmek hayatın olagan akışına ters duşer.

O  halde  tasınmaz  malikinın  kendisine  tebligat  yapılmadığını ileri sürmesi hakkın kötüye kullanılması olarak  değerlendirilmeli  ve  hak  düşürücü  sürenin  tapuda  yapılan  devir işlemiyle  başlayacağı kabul edilmelidir. Çünkü; Yasanın öngördüğü amaç yani bilgilendirme gerçekleşmiştir; “tebligatın yapılmasını direnerek beklenilmesinde” hakkın kötüye kullanılması söz konusudur.

Bununla birlikte; davacı malikin beklentisini, haklı gösterecek nitelikte somut olguların gerçekleştiği durumlarda ne yarar yokluğundan ne  de  hakkın  kötüye kullanılmasından  söz  edilemeyeceği;  malikin,  devir  işleminin  yapılması sırasında, hiç bir duraksamaya  meydan  vermeyecek  şekilde  ,kendisine  yasaya  uygun  tebligat  yapılmasını istemesi  veya  yönetimin kendisine devir işleminden hemen sonra (otuz günlük hak düşürücü süre  içinde dava açılması gerektiği uyarısıyla) yasaya uygun biçimde tebligat yapması onun beklentisini haklı gösteren olgular olarak kabul edilebileceği;  zira  yönetimin  kendi yanıltıcı ve  çelişik  tutumundan,  hatalı  yönlendirmesinden  yararlanmaması  ve  malikin tebligatı beklemede yararı  olup  olmadığının  değerlendirilmesi  gerektiğinin  gerekçede açıklanması da uygun görülmüştür.

Hukuki  sorunun  tartışılması  sırasında,  “malikin  somut  olaylardaki  gibi  tapuda  rızasıyla taşınmazı yönetime  devretmesinin  Kamulaştırma  Yasası’nın  8.  maddesinde  düzenlenen kamulaştırılan taşınmazın, yönetim tarafından malikinden  anlaşarak  satın  alınması niteliğinde  olduğu,  bu  nedenle  malikin  artık  kamulaştırma  bedelinin  artırılması  davası açamayacağı”da öne sürülmüştür.

Ancak;  bu  görüş,  “Kamulaştırma  Yasası’nın  8.  maddesinde  getirilen  kuralın somut olaylara  etkisi  açısından  bir sorunun çıkmadığı ve dava hakkının varlığı konusunda görüş aykırılığı bulunmadığı” gerekçesiyle benimsenmemiştir.

S  o  n u ç : Kamulaştırma üzerine ferağı verilmiş taşınmazlarda Kamulaştırma Kanununun 14.  maddesindeki  kamulaştırma bedelinin artırılması davası açılması için kabul edilen 30 günlük  hak düşürücü süre daha önce kamulaştırma işlemi ile ilgili olarak yasaya uygun bir bildirim  yapılmamış  olması  halinde,  tapuda  bu  devir  (ferağ)  işleminin  yapıldığı  tarihte başlayacağına,  birinci  ve  ikinci  toplantıda  yeterli  çoğunluk sağlanamadığından, 24.6.1994 gününde yapılan üçüncü görüşmede oyçokluğuyla karar verildi.

Kaynak:YKD – 1994/10 – Sayfa:1557

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1990/4

K:1991/3

T:08.11.1991

 

KÖTÜ NİYET

TAPU İPTALİ

 

Tapuda kayıtlı bulunan bir taşınmaz malı iktisap eden kimseye karşı  Medeni  Kanunun  931.  maddesinde  öngörülen  iyiniyet  kurallarına aykırılık  nedeniyle açılan tapu  iptali  davalarında,  dava  açma  iradesinin  iktisabın  kötü niyete  dayalı  olduğu  iddiasını  da  taşır.  Kaldı  ki  öyle  olmasa  bile  buradaki kötü niyet iddiasının hukuki mahiyeti itibariyle itiraz  niteliğinde  bulunduğu  ve  bu nedenle de yargılama sona erinceye kadar iddia  ve savunmanın  genişletilmesi  yasağına  tabi  olmadan  her  zaman  ileri  sürülebilir.

 

743 s. MK. m. 2, 931

 

Türk  Madeni  Kanununun  931. maddesinin uygulanmasında kötü niyetin mahkemece re’sen nazara  alınıP  alınmayacağı  konusunda  Hukuk Genel Kurulu, Birinci, Yedinci ve Sekizinci Hukuk Daireleri kararları arasında aykırılık bulunduğu ileri sürülerek  ictihatların birleştirilmesinin istenilmesi üzerine kararlar arasında aykırılık  bulunduğu  Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nca belirlenerek, konunun  İçtihadı  Birleştirme  Büyük  Genel Kurulu’nda görüşülmesine 20.9.1990 gün ve 50 sayı ile karar verilmiştir.

Yargıtay  Hukuk  Genel Kurulu’nun 1.2.1967 gün ve Esas: 1966/1-41, Karar: 1967/23 sayılı; 15.3.1967  gün  ve  Esas:  1966/1-145,  Karar:  1967/147  sayılı  ve 6.6.1984 gün ve Esas: 1982/14-519,  Karar:  1984/662  sayılı  kararlarında; Medeni Kanunun 931. maddesi uyarınca tapu sicilindeki kayda iyiniyetle dayanılarak  mülkiyet  veya  diğer  bir  ayni  hak  iktisap eden  kimsenin  kötü  niyetli  olduğunun  davacı  taraFça  iddia  ve ispat edilmesi gerektiği, aksi halde kötü niyetin mahkemece kendiliğinden nazara alınamayacağı  görüşü benimsenmiştir. Birinci Hukuk Dairesi’nin 6.5.1955 gün ve 3054-2650 sayılı; 10.11.1962 gün ve 6729-7217 sayılı; 15.6.1963 gün ve 5273-4830 sayılı; 20.3.1975 gün ve 2262-2692 sayılı; 27.10.1975 gün ve 9535-9843 sayılı; Yedinci Hukuk Dairesi’nin 23.10.1979 gün ve 7154-10063 sayılı  ve Sekizinci Hukuk Dairesi’nin 19.1.1961 gün ve 6013-278 sayılı ve 19.6.1986 gün ve 7513-8101 sayılı  kararlarında  da,  kötü  niyetin  davacı  tarafça  iddia  ve  ispat  edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Buna  karşılık,  Hukuk  Genel  Kurulu’nun  11.11.1977 gün ve Esas: 1976/ 1-3572, Karar: 1977/849 sayılı kararında ise; “üçüncü kişinin iyi niyetli  olması  hukuki  mahiyeti bakımından  bir  def’i  değil  itirazdır;  mahkemenin  bu  hususu,  ileri  sürülmesine gerek olmadan kendiliğinden  dikkate  alması  icabeder”  denilmiştir.  Birinci  Hukuk  Dairesi’nin 28.9.1978  gün  ve 9400-9658 sayılı ve konuyla ilgili sonraki tüm kararlarında da aynı esas kabul edilmiştir.

8.11.1991  günü  Yargıtay  İçtihadı  Birleştirme  Büyük  Genel  Kurulu,  2797  sayılı Yargıtay Kanunu’nun öngördüğü  çoğunluk  ile  toplanarak  raportör  üyenin  sözlü  açıklamalarını dinledikten  sonra;  Türk  Medeni  Kanunu’nun  931. maddesinin uygulanmasında kötü niyetin mahkemece re’sen nazara  alınıp  alınmayacağı  konusunda,  kararlar  arasında  içtihat uyuşmazlığı bulunduğuna üçte ikiyi aşan bir çoğunlukla karar vermiştir.

İşin  esası  ile  ilgili  görüşmelere  geçilmeden  önce;  14.2.1951 gün ve Esas: 1949/17, Karar: 1951/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı karşısında gündemdeki içtihadı birleştirmenin  konusunun  kalıp  kalmadığı sorunu üzerinde durulması gerekli görülmüştür. Anılan İçtihadı Birleştirme Kararı ile; sonuç  bölümünde  belirtildiği  üzere,  “Vakıa  ve karinelerden  olayda  kanunen  iyiniyet  iddiasında  bulunamayacak  durumu  belirmiş  olan kimsenin kötü niyetinin diğer tarafa ispat ettirilmesine artık sebep ve vecih kalmayacağına ve dava hakkının doğumunu sağlayan veya bertaraf eden iyi ve kötü niyetin bu durumda  mahkemece  re’sen  nazara  alınabileceğine”  karar verilmiştir. Görüldüğü gibi bu kararın  konusu,  dosyadaki  olay  ve karinelerden kendisinden beklenen özeni göstermemesi sebebiyle  iyi  niyet  iddiasında  bulunamayacak  durum  belirmiş,  yani  kötü niyetli olduğu anlaşılmış olan kişinin kötü niyetini karşı tarafa ayrıca ispat ettirmek gerekip gerekmeyeceği  ve  bu özel durumun mahkemece re’sen dikkate alınıp alınmayacağı sorunudur. Ayrıca belirtmek  gerekir  ki  14.2.1951  tarihli  İçtihadı  Birleştirme  Kararının  sevkine  amil olan  kararlara  konu  benzer  nitelikteki  iki  davada  da  davalının  kötü  niyetli  olduğunun ileri sürüldüğü de tartışmasızdır. Aynı  nedenlerden  dolayıdır  ki,  sevkine  amil  olan nedenler  ve  ayrıca  gerekçesi  dikkate  alındığında  sonuç  kısmında çelişiklik bulunduğu düşüncesi de  akla  geldiği  vurgulanarak  14.2.1951  tarihli  İçtihadı  Birleştirme  Kararının değiştirilmesinin Yargıtay Birinci Başkanı tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay İçtihadı  Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nca, 17.5.1991 gün ve Esas: 1991/1, Karar: 1991/2 sayılı kararla, söz konusu İçtihadı Birleştirme Kararında herhangi bir değişiklik yapılmasına gerek olmadığına karar verilmiştir. Kararın  gerekçesinde  de,  “içtihadı birleştirme  kararında  tartışılan  ve  varılan  sonuç,  olay  ve  karinelerden  kanunen  iyi  niyet iddiasında  bulunamayacak  durumu belirmiş olan kimsenin kötü niyetinin diğer tarafa ispat ettirilmesine  gerek ve yer kalmayacağına ve dava hakkının doğumunu sağlayan veya bertaraf eden  iyi  ve kötü niyetin özel olarak bu durumda mahkemece re’sen (görevden ötürü) nazara alınabileceği  doğrultusunda  olup  başkaca  herhangi  bir  değişiklik  ve ilave yapılmasına gerek  bulunmamaktadır”  biçiminde  bir  açıklamaya  yer verilmiştir. Medeni Kanun’un 931. maddesinin  uygulanmasına  ilişkin  inceleme  konusu  içtihadı birleştirme ise, tapu siciline dayanılarak  bir  aynı  hak  iktisap  eden  kimseye  karşı açılan davada davalının kötü niyetli olduğu  açıkça  ileri  sürülmediği  takdirde  kotü  niyetin  mahkemece re’sen nazara alınıp alınmayacağı sorununa ilişkindir.

Açıklanan nedenlerden dolayı her iki içtihadı birleştirmenin konularının farklı olduğuna  yapılan  oylama sonunda üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verildikten sonra, işin esasının incelenmesine gecilmistir.

Medeni  Kanun’un  “tapu  sicilindeki  kayda  hüsnüniyetle  istinat ederek mulkiyet veya diger bir  aynı  hak  iktisap  edenin  bu  iktısabı  muteber  olur”  biçimindeki 931. maddesi, aynı Kanunun  iyi  niyete ilişkin ana kuralı içeren 3. maddesi doğrultusunda özel bir düzenlemeyi öngörmektedir.  931.  maddeye  göre  tescil  herhangi bir nedenle yolsuz da olsa, yani hak sahibi  ya  da  hakkın  konu  ve kapsamı bakımından gerçeği yansıtmasa bile, mülkiyet veya başka  bir  aynı  hak  iktisap  eden  üçüncü  şahsın,  iyi  niyetli  olması  şartıyla bu iktisabı geçerlidir.

Öğreti  ve  yargısal  kararlarda,  Medeni  Kanun’un  “Bir  hakkın  doğumu  için kanunen hüsnüniyet  şart  kılınan  hallerde  asıl  olan  onun  vücududur.  Ancak  icabı  hale  göre kendisinden beklenen ihtimamı  sarfetmeyen  kimse  hüsnüniyet  iddiasında  bulunamaz” biçimindeki  3.  maddesi  gözönünde  tutularak iyi niyet, hakkın doğumuna engel olacak bir hususun  hak  iktisap edilirken kusursuz olarak bilinmemesi, şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanımdan  da  anlaşılacağı  üzere  iyi  niyet,  kanunda öngörülen hallerde hakkın iktisabı için gerekli  bir  koşuldur.  Medeni  Kanun’un  931.  maddesi  açısından da iyi niyet, aynı etkiye sahiptir; varlığı halinde aynı hak iktisabı geçerli olacak, aksi halde olmayacaktır.

Tescilin yolsuz olmasına karşın,  iyi  niyetli  üçüncü  kişinin  korunması,  tapu  siciline güvenilerek  yapılan  işlemlerde  zarara uğranmasını önlemek düşüncesine dayanır ki bu da, doğal  olarak  gerçek  hak  sahibinin  hakkından  yoksun  bırakılmasına neden olur. Medeni Kanun’un  932.  maddesi de, “Bir aynı hak, tapu siciline yolsuz olarak kaydedilmişse, bunu bilen  veya  bilmesi  lazım  gelen  üçüncü  şahıs  bu tescile istinat edemez” kuralı ile, 931. maddede  öngörülen  iyi  niyet  koşuluna,  bu  kez olumsuz biçimde yer vermiştir. Bütün bu hükümler Yasa Koyucunun,  iyi  niyetli  kişi  ile  asıl  hak  sahibi  arasındaki  menfaat çalışmasında tercihini iyi niyetli kişi  yararına  kullandığını  göstermektedir.  Devletin sorumluluğu  altında  ve  memurları  tarafından  tutulan  ve  aleniyet  ilkesi  gereği  herkes tarafından incelenebilen siciller söz konusu olduğuna  göre,  bunlara  güvenilerek girişimlerde  bulunan  ve  aynı  haklar  elde eden kişilerin yasal himayeden yararlanmaları kadar doğal bir şey olamaz.

Medeni  Kanun’un  931.  maddesi  ve  bu  arada  tapu sicilinin müspet etkisi ve iyi niyet konuları  hakkındaki  bu  genel açıklamalardan sonra, anılan madde uyarınca mülkiyet ya da diğer  bir  aynı  hak  iktisap  eden  üçüncü  kişiye  karşı,  asıl  hak sahibi tarafından açılan tapu iptali davalarında, kotü niyetin mahkemece re’sen nazara alınıp alınmayacağı sorununa gelince: 931. maddenin uygulanması ile  ilgili  bu  tür  davalarda  davalı  taraf  tapu kütüğündeki  yolsuz  kayda  dayanarak  iktisapta  bulunmuş  bir  ücüncu  kişi  olduguna ve iktisabının da iyi  niyetlı  olması  kosuluna  bağlı  bulunduğuna  göre;  asıl  hak  sahibi tarafından ona  karşı  davanın  açılması,  yani  husumetin  yöneltilmesi,  o  kişinin  931. maddeden  yararlanamayacağının  ve  yararlanmanın  koşulunu  oluşturan  iyi  niyetinin  de bulunmadığının  ileri  sürüldüğü  anlamını  taşıdığı  kuşkusuzdur.  Böyle  bir  iddia  bu  tür davaların  bünyesinde  kural  olarak  mündemiçtir.  Taşınmaz mal üzerindeki mülkiyet ya da diğer  bir  aynı  hakkın yolsuz tecile rağmen sonraki satış ve işlemlerle bir ya da daha çok el değiştirmesine karşın, davanın tapuda hak sahibi gözüken kimseye karşı açılmasına başka bir  anlam  vermek  olanağı  yoktur.  Bunun  aksi  bir yorum, hayatın olağan akışına uygun düşmez. Gerçekten asıl hak sahibi, tescilin hukuki bir sebebe dayanmadığını veya dayandığı hukuki  sebebin  geçerli  olmadığını,  yani  ortada  yolsuz  bir  tescilin bulunduğunu ve bu yolsuzluğun hakkın iktisabı anında  bilindiğini  ya  da  bilinmesi  gerektiğini,  başka  bir anlatımla  kötü  niyetin mevcut olduğunu düşündüğü içindir ki, tapuda hak sahibi olarak adı yazılı  üçüncü  kişiye  karşı  davasını  açmakla,  bu yoldaki iradesini de açıklamış olmaktadır. Aksi halde, hem dava açmış ve hem de karşı tarafın kötü niyetli olduğunu düşünmemiş olacak ki,  böyle  bir  varsayımın  gerçekleşmesi  olanağı  yoktur.  Bir  dava  özel bir yasa kuralına dayanılarak  açılmış  ve  o  kural  uyarınca  isteklerde  bulunulmuş ise, o kuraldan hasım tarafın  hukuki  bir  sonuç  çıkarması  için  gerekli  koşulun  da  gerçekleşmediğini  dava dilekçesi  ile  ileri  sürüldüğünün  kabulü  gerekir. Bir başka anlatımla dava açma iradesiyle kötü niyetin de iddia edildiği varsayılmalıdır.

Bir  an  için  dava  açma  iradesinin  ayni  hak  iktisap  eden  üçüncü  kişinin kötü niyetli olduğu  iddiasını  taşımadığı  kabul  edilse  dahi iyi niyet, Medeni Kanun’un 931. maddesi uyarınca  mülkiyet  veya  diğer  bir  aynı  hakkın  iktisabında  kurucu  bir  unsur olduğu ve dolayısıyle iyi niyetin karşıtı kötü niyet  de  hakkın  iktisabına  engel  teşkil  eden  bir itiraz niteliğinde bulunduğu için, yargılamanın her safhasında ileri sürülebilir.

S  o n u ç : Tapuda kayıtlı bulunan bir taşınmaz malı iktisap eden kimseye karşı Medeni Kanun’un  931.  maddesinde  öngörülen  iyi  niyet  kurallarına aykırılık nedeniyle açılan tapu iptali  davalarında,  dava  açma  iradesinin  iktisabın  kötü  niyete  dayalı olduğu iddiasını da taşıdığına; kaldı ki  öyle  olmasa  bile  buradaki  kötü  niyet  iddiasının  hukuki  mahiyeti itibariyle  itiraz  niteliğinde  bulunduğu  ve  bu  nedenle  de  yargılama sona erinceye kadar iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağına tabi olmadan her zaman ileri sürülebileceğine, 8.11.1991 gününde yapılan ilk toplantıda üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verildi.

Kaynak:YKD – 1992/2 – Sayfa:165

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1991/1

K:1991/2

T:17.05.1991

 

İYİNİYET

KÖTÜ NİYET

 

14.2.1951  gün  ve  1949/17  esas,  1951/1  karar  sayılı İçtihadı  Birleştirme  Kararı  ile  benimsenen  husus,  “vakıa  ve  karinelerden  olayda  kanunen  iyiniyet  iddiasında  bulunamayacak  durumu belirmiş olan kimsenin  kötüniyetinin diğer tarafa isbat ettirilmesine artık sebep ile  vecih  kalmayacağı  ve  dava  hakkının doğumunu sağlayan veya bertaraf eden iyi ve  kötüniyetin  bu  durumda  re’sen  nazara  alınabileceği”  doğrultusunda  olup,  açıklanan nedenle her hangi bir değişiklik yapılmasına gerek yoktur.

 

743 s. MK. m. 2

 

2797  sayı1ı  Yargıtay  Kanunu’nun  45/1.  naddesine  dayanarak, Yargıtay Birinçi Başkanı İsmet  Ocakçıoğlu 30.1.1991 günlü yazı ile 14.2.1951 günlü ve Esas: 1949/17; Karar: 1951/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının değiştirilmesini ileri sürmüştür.

Konu,  2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 16/5 ve 45/1. maddeleri uyarınca gündeme alınmış bulunmakla Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel  Kurulu’nda  raPortör  üyenin açıklamaları dinlendikten sonra işin esasının görüşülmesine geçilmiştir.

14.2.1951  gün  ve  1949/17  Esas,  1951/1  sayılı  Yargıtay  İçtihadı  Birleştirme  Kararı ile sonuç kısmında belirtildiği üzere “vakıa ve karinelerden  olayda  kanunen  iyiniyet iddiasında  bulunamayacak durumu belirlemiş olan kimsenin kötüniyetinin diğer tarafa isbat ettirilmesine  artık  sebep ve vecih kalmayacağına ve dava hakkının doğumunu sağlayan veya bertaraf  eden  iyi  ve  kötüniyetin bu durumda mahkemece resen nazara alınabileceği karar verilmiştir.

Bu içtihadı birleştirme kararı, benzer  nitelikteki  iki  davada  Medeni  Kanunun  650. maddesinin  uygulanmasında,  dosyadaki  olaylardan karinelerden kendisinden beklenen özeni göstermemesi  sebebiyle  iyiniyet  iddiasında bulunamayacak durumu belirmiş ve dolayısıyle kötüniyetli olduğu anlaşılmış  olan  bir  kimsenin  kötüniyetini  karşı  tarafa  isbat  ettirmek gerekip gerekmeyeceği, başka bir anlatımla bu özel durumun mahkemece re’sen dikkate alınıp alınamayacağı  konusunda  Beşinci  ve  Birinci  Hukuk Daireleri kararları arasında meydana gelen aykırılığı giderme amacıyla çıkarılmıştır.

İçtihadı birleştirme kararının incelenmesinden; uyuşmazlığın, kötüniyet iyiniyet keyfiyetini  def’i  mi,  itiraz  mı  olduğu  noktasından  çıkmadığı,  bu  yonun tartışma konusu olmadıgı anlaşılmaktadır.

İçtihadı birleştirme kararında tartısılan ve varılan sonuc, olay  ve  karinelerden kanunen  iyiniyet  iddıasında  bulunamayacak  durumu  belirmiş olan kimsenin kötüniyetinin diğer  tarafa  isbat  ettirilmesine  gerek  ve yer kalmayacağına ve dava hakkının doğumunu sağlayan  veya  bertaraf  eden  iyi ve kötüniyetin özel olarak bu durumda mahkemece re’sen (görevden  ötürü)  nazara  alınabileceği  doğrultusunda olup başkaca herhangi bir değişiklik ve ilave yapılmasına gerek bulunmamaktadır.

Görüşmeler sırasında bazı üyeler,  değiştirilmesi  ileri  sürülen  1951  tarihli  İçtihadı Birleştirme  Kararının amacı yönünden Çoğunlukça benimsenen görüşe katılmakla ve bu yönden bir değişiklik yapılmasına  gerek  olmadığını;  ancak  kötüniyet  iddiasının  itiraz  mı,  def’i mi  olduğu  konusunda,  söz  konusu  içtihadı  birleştirme  kararına  dayanılarak  farklı  ve çelişik görüşlere Daire kararlarında rastlanılması itibariyle, 1951  tarihli  İçtihadı Birleştirme  Kararının  bu  konuyu  çozumlemedigini  açıkça  vurgulamak  suretiyle  içtihadı birlestırme kararının  anlamını  acıklığa  kavuşturacak  nitelikte  bir  değişiklik  yapılmasını ileri  sürmüşler;  bir  üye  de,  1951  tarihli  İçtihadı  Birleştirme  Kararının  “itiraz  mı,  def’i mi”  konusunu  çözümlediğini  ve  kötüniyet  iddiasını  def’i  olarak  kabul  ettiği gerekçesiyle değişiklik yapılmasına yer olmadığı görüşünü savunmuştur.

Çoğunluk, her iki görüşe de katılmamıştır.

S  o  n  u  ç  :  Yukarıda  açıklandığı  üzere,  içtihadı  birleştirme  kararı  ile  benimsenen husus,  “vakıa  ve  karinelerden  olayda  kanunen iyiniyet iddiasında bulunamayacak durumu belirmiş  olan  kimsenin  kötüniyetinin  diğer  tarafa  isbat  ettirilmesine  artık sebep ve vecih kalmayacağı  ve  dava  hakkının doğumunu sağlayan veya bertaraf eden iyi ve kötüniyetin bu durumda  re’sen  nazara  alınabileceği” doğrultusunda olup, açıklanan nedenle herhangi bir değişiklik  yapılmasına  gerek  olmadığına, 17.5.1991 gününde ilk toplantıda üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verildi.

Kaynak:YKD – 1991/8 – Sayfa:1154

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1990/1

K:1991/1

T:22.02.1991

 

İADE BORCU

İŞTİRAK HALİNDE MÜLKİYET

MUHDESAT

MÜŞTEREK MÜLKİYET

 

Müşterek  veya iştirak halindeki mülkiyette şuyuun giderilmesi sonucu  elde  edilen  satış  bedelinden  muhdesatı  yapan  paydaşa  ödenecek miktarın  muhdesatın  vücuda  getirildiği  tarihte  bunun  yapılması için harcanan parayla  sınırlı değildir.

 

743 s. MK. m. 623, 629

818 s. BK. m. 61

 

20.9.1989 tarihli dilekçe ile iştirak  halimde  veya  müşterek  mülkiyette  paydaşlardan dirinin  taşinmaZ  üzerinde  yaptığı  muhdesat  için  ödenecek  bedelin  muhdesatın vücuda getirildiği tarihte bunun yapılması  için  harcanan  parayla  sınırlı  bulunup  bulunmadığı konusunda  Üçüncü  ve  Altıncı Hukuk Daireleri ile Dördüncü ve Onüçüncü Daireleri ve Hukuk Genel Kurulu kararları  arasında  aykırılık  bulunduğu  iddia  edilerek,  içtihadı  birleştirme yoluna  gidilmesi  istenilmiş;  Yargıtay  Birinci  Başkanlık  Kurulu  15.2.1990  gün ve 8 sayılı kararla,  kararlar  arasında  aykırılığın  mevcut  olduğu  sonucuna  vararak  içtihadı birleştirme yolu ile aykırılığın giderilmesi gerektiğine karar vermiştir. 2797  sayılı  Yargıtay  Kanunu’nun  16/5  ve  45/2.  maddeleri  uyarınca  toplanan Yargıtay İçtihadı  Birleştirme  Büyük  Genel  Kurulu’nda  Raportör  Üyenin  açıklamaları  dinlendikten sonra gereği görüşüldü:

Önce,  kararlar  arasında  aykırılık  bulunup  bulunmadığı  hususu  incelenmiştir. Aralarında aykırılık bulunduğu ileri sürülen Üçüncü Hukuk Dairesi’nin  1984/2541-2673  ve 1984/2625-2997  sayılı  kararlarında;  paydaşlardan  birinin  müşterek  taşınmaz  üzerinde yaptığı bina nedeniyle diğer  paydaşların  mal  varlığındaki  artışın,  bu  binanın  yapıldığı tarihte değil, ortaklığın giderilmesi yoluyla satışın yapıldığı ve  bina  dahil  satış bedelinden payını aldığı tarihte gerçekleştiği, bu nedenle  haksız  zenginleşmeye dayanılarak  hükmedilecek miktarın bu binanın satış tarihinde taşınmazın değerinde meydana getirdiği  artış  oranında  olması  gerektiği  kabul  olunmuş;  Dördüncü  Hukuk Dairesi’nin 8.12.1988 ve  1988/5963-10594  sayılı  kararında  ise;  satış  tarihindeki  katkı  ile  yapım tarihinde sarfedilen paranın hangisi  az  ise  ona  hükmedilmesi  gerektiğine  karar verilmiştir.

Altıncı  Hukuk  Dairesi’nin 10.7.1990 gün ve 9356-9662, 9.7.1990 gün ve 9044-9631 sayılı kararlarında  muhdesatı yapan paydaşa ödenecek bedel muhdesatın vücuda getirildiği tarihte yapılan  harcama  ile  sınıra  tutulmamıştır.  Onüçüncü Hukuk Dairesi’nin 3.12.1981 gün ve 1981/7236-7910  sayılı  kararında;  Dördüncü  Hukuk  Dairesi’nin uygulaması doğrultusunda, paydaşlardan  birinin  yaptığı  muhdesat  nedeniyle  kendisinin  BK.nun  61 ve onu izleyen maddeleri  gereğince  ödenecek  miktarın,  paylılığın  giderilmesi  sırasında  davalıların  mal varlığında  meydana  gelen  artış  ile, uyuşmazlık konusu yararlı giderlerin yapıldığı zamanda sarfedilenden hangisi az ise ona göre belirleneceği görüşüne yer verilmiştir.

Hukuk  Genel  Kurulu’nun  19.1.1983  gün ve 1979/4-1771 esas, 1983/13 sayılı kararında; Üçüncü  ve  Altıncı  Hukuk  Daireleri  kararlarındaki, 8.6.1983 gün ve 1980/4-2017 esas ve 1983/621  sayılı  kararında  ise  Dördüncü  ve  Onüçüncü  Hukuk  Daireleri’nin  uygulaması doğrultusunda sonuca varılmıştır.

Sözü  edilen  Dairelerle,  Hukuk  Genel  Kurulu’nun  kararları  arasında  aykırılık bulunduğu ve bu aykırılığın içtihadı birleştirme  yolu  ile  giderilmesi  gerektiğine  yapılan  oylama sonunda  üçte  ikiyi  geçen  çoğunlukla karar verildikten sonra işin esasının incelenmesine gecilmiştir.

Müşterek  veya  iştirak  halinde  mülkiyette  paydaşlardan  biri  tarafından taşınmaz üzerinde vücuda  getirilen  muhdesattan  ötürü  satış sırasında meydana genel değer fazlalığı diger paydaslar  yonunden  Yargıtay’ın  ilgili  dairelerince  ve  Hukuk  Genel  Kurulu’nca sebepsiz ıktisap alarak nitelendirilmiştir.

Diğer taraftan, içtihadı birleştirme isteğine  esas  tutulan  kararlarda  iade  borcunun paylılığın giderilmesi sırasında yapılan  satış  sonucu  elde  edilen  gerçek  değer  ile giderlere  katlanılmamış  olunması  halinde  taşınmazın  satılmasında  elde edilecek değer arasındaki  farkı  geçemeyeceği,  giderlere  katlanmamış paydaşlardan bu farktan paylarına düşen miktardan daha fazla bir talepte bulunulamayacağı kabul olunmuştur.

Bu yön, içtihadı birleştirmenin kapsamı dışında olduğundan  tartışma  konusu yapılmamıştır.

Uyuşmazlık  konusu  olan husus, iade borcunun giderlerin yapıldığı gündeki sürüm değeri ile sınırlı tutulup  tutulamayacağı  noktasındadır.Üçüncü  ve  Altıncı  Hukuk  Daireleri,  iade borcunun  giderlere  katlanıldığı gündeki sürüm değerini aşamayacağı yönünde bir sınırlama öngörmemektedirler.  Dördüncü  ve  Onüçüncü  Hukuk  Daireleri ise, iade borcunun giderlere katlanıldığı  gündeki  sürüm  değerini geçemeyeceği görüşünde birleşmişlerdir. Hukuk Genel Kurulu’nun  ise  her  iki  görüşe  temayül  gösteren  kararları  mevcuttur. Sebepsiz iktisapta iade borcunun kapsamını belirleyen Borçlar Kanunu’nun 63. maddesinde iyiniyetli geri verme yükümlüsünün geri verme zamanında elinde kalanla sorumlu olduğu belirtilmiştir.

Öte  yandan,  sebepsiz  zenginleşmede  bir  tarafın  mal  varlığının  diğer  tarafın mal varlığı aleyhinde  coğalması  gerekir.  Yani  zenginleşme fakirleşmenin karşılığı olmalıdır. Başka bir anlatımla aralarında illiyet bagı  bulunmalıdır.  iade  borcunun  kapsamını  belirlemede oncelikle fakirleşme  ve  zenginleşme  zamanının  tesbit  edilmesi  gerekir.  Yıllarca  evvel paydaslardan biri tarafından  vucuda  getirılen  ve  onun  tarafından  kullanılıp  yararlanılan muhdesat (bina yapılması, bahçe  tesisi  gibi)  nedeniyle  iade  borçlusu  ne  zaman zenginleşmiş, alacaklısı ne zaman  fakirleşmiş  sayılacaktır?  Sebepsiz  zenginleşme borçlusunun  bu muhdesatın yapıldığı anda ekonomik açıdan zenginleştiği yapanın ise o anda fakirleştiği  ileri  sürülemez.  Zira  vücuda  getiren  paydaş  tarafından  kullanılan muhdesatın diğer paydaşlara herhangi  bir  katkısı  kural  olarak  olmayacaktır.  Ekonomik  yönden zenginleşme ve fakirleşmenin  taşınmazın  şuyuunun  satış  suretiyle  giderildiği  anda gerçekleştiğinin kabulü gerekir. Yapılan şeyin arzın mütemmim cüzü olması da iade borcunun kapsamını belirlemekte etkili değildir.

Hal  böyle  olunca  muhdesatın  yapıldığı  güne  dönülerek  o  tarih  itibariyle muhdesatın sürüm  değerinin  iade  borcunda  aşılamayacağının  kabulü  az  önce açıklanan ilkeye ters düşeceği  gibi;  hakkaniyete de aykırı bir çözüm yolu benimsenmiş olacaktır. bu nedenlerle iade borcunda salt  haksız  iktisap  kurallarına  dayanılarak  muhdesatın  yapıldığı  gün itibariyle  sürüm  değerinin  aşılamayacağı  yolunda bir sınırlama benimsenmemiştir. Genel Kuruldaki  görüşmeler  sırasında,  böyle  bir sınırlama benimsenmemiş, ancak iade borcunun kapsamı tayin keyfiyetinin uygulamaya bırakılması, uygun görülmüştür.

S  o  n  u  ç  : Müşterek veya iştirak halindeki mülkiyette şuyuun giderilmesi sonucu elde edilen  satış  bedelinden  muhdesatı  yapan  paydaşa  ödenecek miktarın muhdesatın vücuda getirildiği  tarihte  bunun  yapılması  için  harcanan  parayla  sınırlı  bulunmadığına 22.2.1991 gününde  yapılan  ilk  toplantıda,  E.  1990/1,  K.  1991/1 sayı ile üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verilmiştir.

Kaynak:YKD – 1991/8 – Sayfa:1143

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1990/2

K:1990/6

T:30.11.1990

 

ARSA OFİSİNCE SAĞLANAN ARSA MALİKİNİN TASARRUF YETKİSİ

KAMU HUKUKUNDAN DOĞAN SINIRLANDIRMA

 

Antalya ili Özel idaresi tarafından Vakıflar Genel Müdürlüğünden satın alınarak, ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasının sağlanması amacıyla Valilik ile Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü arasında düzenlenen protokol gereği O fiş’e devredilen arsaların, Ofis’çe kooperatiflere devri ve kooperatif ortaklarına dağıtımını takiben 1164 sayılı Arsa Ofisi Kanununun 11. maddesi uyarınca tapu kayıtlarına konulan “satış şartlarına uygun inşaat ikmâl edilmedikçe üçüncü şahıslara satılamaz, bağışlanamaz veya haczolunamaz” yolundaki şerhin hüküm ve sonuçları sözleşme ile ortadan kaldırılamaz, değiştirilemez ve(süre sonunda bu şerh hükümsüz hale gelmez.

 

# 29.4.1969 ğun ve 1164 sayilı Arsa Ofisi Kanunu n. 11

# 17.2.1926 gün ve 743 sayılı Türk Medeni Kanunu m. 657/3

 

Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü vekili, 4.1.1990 günlü dilekçe ile Antalya İli Özel idaresi tarafindan Vakıflar Genel Müdürlüğü’n-den satın alınarak ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasının sağlanması

22.2.1991 gün ve 20794 sayılı RESMÎ GAZETE’de yayımlanmıştır. amacıyla Valilik ile Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü arasında düzenlenen protokol gereği Ofis’e devredilen, Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü tarafindan kooperatiflere ve bu suretle kooperatif ortaklarına dağıtılan arsaların tapu kayıtlan üzerine 1164 sayılı Arsa Ofisi Kanununun 11. maddesi uyarınca konulan şerhin kaldırılması için ilgililer tarafından açılan davalara ilişkin olarak verilen kararlarda Birinci ve Ondördüncü Hukuk Daireleri arasında görüş aykırılığı olduğunu ileri sürmüş; 2797 sayılı Yargıtay Kanununun 15/2, 45/2. maddeleri gereğince konuyu inceleyen Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nun 22.2.1990 gün ve 2 sayılı kararıyla kararlar arasında aykırılık olduğu belirtilerek aykırılığın içtihadı birleştirme yoluyla Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nda giderilmesi gerektiğine karar verilmiştir.

 

İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu 30.11.1990 tarihinde toplanmış ve öncelikle kararlar arasında aykırılık bulunup bulunmadığı ve içtihadı birleştirmeye gerek olup olmadığı sorunu üzerinde durulmuştur.

 

Dairelerin kararlan ve gerekçeleri şu şekilde özetlenebilir. l- Birinci Hukuk Dairesi’nin kararları ve gerekçeleri:

 

  1. a) 16.2.1984 gün, 1984/1478-1486; 7.3.1986 gün, 1986/2947-2560 sayılı kararlarla Yerel Mahkemelerce şerhin kaldırılması isteminin reddine ilişkin kararlar onanmıştır.

 

  1. b) Bir kısım kararlarla da tapu kaydı üzerine konulan şerhin kaldırılmasına ilişkin olarak verilen yerel mahkeme kararlan iki değişik gerekçeye dayanılarak onanmıştır.

 

Bunlardan eskiv tarihli olan kararlarda; “…Arsanın mâlikinin Arsa Ofisi olmadığı, bu arsaların Özel İdare adına tescil edildiği, yalnızca yasal işlemlerin tamamlanması için Arsa Ofisi’ne devredildiği, Arsa Ofisi’nden de kooperatif ve ortaklanna intikâl ettiği, tapunun dayanağı olan belgelerde şerhin konulmasına dair kayıt bulunmadığı…” gerekçesine dayamlmıştır (14.10.1980 gün, 1980/12768-12486 sayılı karar).

 

 

Dairenin sonraki tarihli kararlarında ise, bu gerekçeyi değiştirmekle beraber uygulamasını neticeten aynı doğrultuda sürdürdüğü belirlenmiştir. Bu kararlarda özetle; “…MKnun 657. maddesinin 2. fikrası uyarınca düzenlenen protokolün taraflar yönünden bağlayıcı olduğu, yasaklamanın iki yıl için konulduğu, tescil tarihinden dava tarihine kadar iki yıldan fazla süre geçtiği, Arsa Ofisi’nin geri alma hakkını kullanmadığı nedenleriyle iki yılda yapılanmayı zorunlu kılan şerhin kaldırılmasına karar verilmesinin isabetli olduğu…” belirtilmiştir (15.11.1988 gün ve 1988/8483-12390; 7.2.1989 gün, 1988/11065 esas ve 1989/1031 sayılı kararlar).

 

2- Ondördüncü Hukuk Dairesi nin kararları ve gerekçeleri:

 

  1. a) 15.3.1984 gün, 1984/2016-1892 sayılı kararla yerel mahkemece tapu kaydındaki şerhin kaldırılmasına ilişkin olarak veri^ len karar önce bozulmuş ise de, karar düzeltme isteminin kabulü ile daha sonra onanmıştır.

 

  1. b) 7.2.1989 gün, 1988/8483 esas, 1989/1235 karar; 12.12.1989 gün, 1989/7712-10477 sayılı kararlarla yerel mahkemelerce davanın kabulü ile tapu kayıtlan üzerindeki şerhin kaldırılmasına ilişkin olarak verilen kararlar “…taşınmazın öncesinin Arsa Ofi-si’ne ait olduğu, şerhin yasadan kaynaklandığı, 11. maddede öngörülen iki yıllık sürenin iki yıl geçtikten sonra o şerhin kaldın-lacağı anlamında olmadığı….” gerekçesiyle bozulmuştur.

 

Yapılan görüşmeler sonunda açıklanan kararlar arasında 1164 sayılı Arsa Ofisi Kanununun 11. maddesi uyarınca tapu kayıtlan-na, “satış şartlarına uygun inşaat ikmâl edilmedikçe üçüncü şahıslara satılamaz, bağışlanamaz veya haczolunamaz” yolunda konulan şerhin hüküm ve sonuçlarının sözleşme ile ortadan kaldırılıp kaldırılmayacağı, değiştirilip değiştirilemeyeceği ve süre sonunda hükümsüz hale gelip gelmeyeceği konusunda içtihat aykırılığı bulunduğuna ve içtihatların birleştirilmesi gerektiğine (5) karşı oya karşı (55) oyla karar verilerek işin esasının görüşülmesine geçilmiştir.

 

İçtihat aykırılığına esas tutulan kararlarda sözü geçen maddî olay şöylece cereyan etmiştir:Antalya îl Özel İdaresi tarafindan konutu olmayan ihtiyaç sahiplerine satılmak üzere Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden satın alınan arsaların yasal yönden kişilere satımının mümkün olmaması nedeniyle bu arsalar Antalya Valiliği ile Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü arasında düzenlenen 3.11.1975 tarihli protokolle Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü’ne devredilmiştir.

 

Protokolün 1. maddesinde, satış bedelinin Arsa Ofisi tarafindan İl Özel İdaresi’ne bilâhare ödeneceği; 2. maddesinde, Arsa Ofisi’nin bu arsalan Arsa Ofisi Kanun ve Yönetmeliği uyarınca belirleyeceği bedel üzerinden saüşa çıkaracağı kararlaştırılmıştır.

 

Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü bu şekilde edindiği ve “Vilayet Arsalan” olarak adlandırılan bu arsaları 20.10.1976 tarihli pro-tokolla kooperatiflere satmış, kooperatifler satın aldıkları bu arsalan parsellemek suretiyle ortaklarına dağıtmıştır. Arsa Ofisi ile kooperatifler arasında düzenlenen protokolün 1. maddesinde parselasyon ve aplikasyon işlemlerinin kooperatifler tarafından yaptırılacağı, iki yıl geçmeden ve bina yapılmadan satılamaz şerhinin tapu siciline konulacağı belirtilmiş, protokolün altına eklenen ek 1. maddede ise sınırlandırma hükmünün konulmaması kararlaştırılmıştır.

 

Arsa Ofisi Genel Müdürüğü ile kooperatifler arasında tapuda düzenlenen satışa ilişkin akit tablosunda sınırlandırmaya ilişkin bir kayıt konulmamış, kooperatifler tarafından arsaların parsellenerek ortaklarına dağıtılmasından sonra Arsa Ofisi Genel Mü-dürlüğü’nün girişimleri ve Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün talimatı uyarınca 1164 sayılı Arsa Ofisi Kanununun 11 ve Arsa Ofisi Yönetmeliğinin 58. maddeleri gereğince arsaların tapu kayıtlan üzerine “Plân ve projesine uygun şekilde iki sene içinde inşaat yapılmadıkça üçüncü şahıslara satılamaz, haczedilemez ve rehnedilemez” şerhi işlenmiştir.

 

Davalara yol açan uyuşmazlıklar, Ofis tarafindan sağlanan ve satış şartlarına uygun olarak üzerine inşaat yapılmayan arsaların tapu kayıtlan üzerindeki şerhlerin kaldırılması isteminden kaynaklanmışlardır.

İçtihat aykırılığının çözümünde üzerinde durulması gereken hususlar “Vilayet Arsaları” olarak adlandırılan arsaların mülkiyetinin Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü’ne geçip geçmediği, 1164 sayılı Arsa Ofisi Kanununun 11. maddesinde öngörülen şerhin hüküm ve sonuçlarının sözleşme ile ortadan kaldırılmasının veya i değiştirilmesinin mümkün olup olmadığı ve yönetmelikte belirtilen süre sonunda şerhin kendiliğinden hükümsüz hâle gelip gelmeyeceği noktalarına ilişkin bulunmaktadır.

 

Mülkiyet hakkı ilk çağlarda mutlak, sınırsız ve dokunulmaz bir hak olarak kabul edilirken zamanla mülkiyet hakkının sosyal bir hak olduğu ve bu hakkın toplum yararına sınırlandırılabileceği görüşü ve uygulaması ağırlık kazanmıştır. Günümüzde mülkiyet hakkı mâlike tanınan yetkiler ile yüklenen ödevlerden oluşmaktadır. T.C. Anayasası’nın 35. maddesinin 1. fıkrasında; mülkiyet hakkının temel haklardan olduğu kabul edilmiş; 2. fik-rasında, bu hakkın kamu yaratı amacıyla sınırlandırılabileceği, 3. fikrasında ise bu hakkın kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağı hükme bağlanmıştır.

 

Anayasa’nın 57. maddesinde, konut ihtiyacı ile ilgili tedbirleri almak ve toplu konut teşebbüslerim desteklemek Devlete görev olarak verilmiştir. Konut yapımının temel unsuru arsadır. Özellikle gelişen büyük şehirlerde arsa sağlanmasının zorluğu ve hattâ imkânsızlığı bilinen bir gerçektir. Gerçek ihtiyaç sahiplerine arsa sağlanması Devletin sosyal görevidir. Bu nedenle Devlet tarafindan Arsa Ofisi Kanunu çıkarılarak 10.5.1969 tarihinde yürürlüğe konulmuştur.

 

Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü’nün amacı ve görevleri 1164 sayılı Kanunun l ve-2. maddelerinde, arsa fiyatlarının spekülatif amaçlarla artışını artışını önlemek, bu nedenle tanzim alım ve satımları yapmak, konut, sanayi ve turizm ihtiyaçlarını karşılamak üzere arsa saglamak, plânlı ve duzenli şehirleşmeyi gerçekleştirmek ve yonlendirici calışma yapmak olarak belirtilmistir. Kanunun 8. maddesinde; Hazıne, Belediye, Özel îdare ve Vakıflar idaresinin satışa çıkaracakları arazi ve arsaları satış muamelesine tevessül etmeden önce Arsa Ofisi’ne bildirmekle yükümlü            oldukları; 9. maddede, Ofis’in amacına uygun olarak kamulaştırma yapılabileceği; 10. maddede ise konut, sanayi, turizm ve diğer kamu tesisleri için plânlanan alanlarda Ofis’in kanunî şuf’a hakkına sahip olduğu hükme bağlanmıştır.

 

İçtihat aykırılığına konu olan arsaların ilk mâliki Vakıflar Genel Müdürlüğü olup, arsaların mülkiyeti satım suretiyle Antalya İl Özel İdaresi’ne geçmiştir. Sözü edilen arsalar Özel İdare tarafından Ofis’e satılmış ve saüm akdi uyarınca Ofis adına tapu kaydı oluşturulmuştur. Kural olarak aynî haklar tapuya tescil ile doğar (MK. 633/1). Arsa Ofisi Kanununun 8. maddesi uyarınca; Özel İdare’nin, Ofis’in onayını almaksızın satmayı plânladığı arsaları üçüncü kişilere satması mümkün değildir. Buradaki olanaksızlık doğrudan doğruya yasadan kaynaklanmakta olup yasaları herkesin bildiği veya bilmesi gerektiği de hukukun genel prensiplerine dayanan bir esastır. O halde, yasadan doğan bu olanaksızlığı ortadan kaldırma amacıyla bir Devlet Kurumunun muvazaalı hareket ettiği düşüncesi Devletin ciddiyeti ve güvenilirliği ile bağdaştınlamayacağı gibi bu yoldaki bir iddia hiç bir suretle hukukî himaye talebinde de bulunamaz. Arsa Ofisi’nin, arsaları satın alma suretiyle iktisap etmesi kanundan doğan yetkisini kullanması sonucu meydana gelen hukukî bir durumdur. Bu nedenlerle Arsa Ofisi’nin Vilayet Arsalarının mülkiyetini iktisap ederek mâlik sıfatıyla satış yaptığının kabulü zorunludur.

 

Arsa Ofisi tarafından sağlanan ve amaca uygun hareket edilmemesi halinde yapılacak işlemlere ait hüküm, Kanunun 11. maddesinde düzenlenmiştir. Madde, üç fikradan oluşmaktadır.

 

Maddenin 1. fıkrası; “Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü tarafindan satılan arsalar üzerine, satış şartianna uygun inşaat ikmâl edilmedikçe üçüncü şahıslara satılamaz, bağışlanamaz ve haczo-lunamaz. Bu hususlar tapu kayıtlarına işlenir” hükmünü taşımaktadır. Maddenin 1. cümlesinde, Ofis’ten arsa satın alan kişinin satın aldığı arsa üzerine inşaat yapmakla yükümlü olduğu belirtilmiştir. Satın alan kişi, satın aldığı arsa üzerine belirli şartlara uygun inşaat yapımını üstlenmektedir. Arsa üzerine satıs şartlarına ve tasdikli plâna uygun inşaat yapılmadıkça mâlikin taşınmazı başkasına satması veya bağışlaması yasaklanmakta, mâlikin tasarruf yetkisi Ofis yararına sınırlandırılmaktadır. Maddenin 2. cümlesi uyarınca şerhin tapuya işlenmesi zorunludur. Ancak, şerhin tapuya işlenmemesi MKnun 657/1. maddesinin açık hükmü karşısında geçerliliğine etki etmez. Zira, buradaki şerh kurucu değil, açıklayıcı niteliktedir.

 

Maddenin 2. fıkrası; “Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü’nce satılan arsalar üzerine belirtilen süre içerisinde satış şartlarına uygun yapı yapılmadığı veya yapılan yapı satış şartlarına aykırı olduğu takdirde, bedeli iade edilmek suretiyle Ofis’çe geri alınabilir” hükmünü içermektedir. Bu suretle kişilerin spekülatif amaçlarla hareket etmeleri, arsayı bekleterek aşın kazanç sağlamaları önlenmek istenmiştir. Çarpık ve düzensiz şehirleşmenin önlenmesi amacıyla maliyet bedeli üzerinden gerçek ihtiyaç sahiplerine arsa sağlanması Ofis’e görev olarak verilmiştir.

 

Maddenin 3. fıkrasında; “Yapılan inşaat satış şartlarına uygun olmamakla beraber, geri alınması lüzumlu görülmeyenler hakkında, yargı yerlerince, arsa satış bedelinin iki mislinden az olmamak üzere, Ofis’e tazminat ödenmesine hükmolunur” hükmüne yer verilmiştir. Maddenin bu fikrasında, taşınmaz üzerine sözleşmeye aykırı yapı yapılması halinde Ofis’e takdir hakkı tanınmaktadır. Bu durumda Ofis, 2. fîkra uyarınca geri alma davası açabileceği gibi, geri alınmasına lüzum görmediği taşınmazlar hakkında tazminat isteyebilecektir.

 

Arsa Ofisi Kanununun 11. maddesi hükmü ile Ofis’ten arsa satın alan kişinin mülkiyet hakkı kamu tüzel kişiligini hâiz bulunan Ofis yararına sınırlandırılmakta, sınırlandırma ile kamu yaran amaçlanmaktadır. Kanunun gerekçesinde de bu husus açıkca vurgulanmıs bulunmaktadır. Bu nedenle, kamu hukuku alanına giren bır yasada yer alan 11. maddede öngorulen sınırlandırmanın kamu düzeni ve kamu yaran amacına yönelik olduğu sonucuna varılmaktadır.

 

MKnun 657. maddesinde, genel olarak kanundan doğan sınırlandırmalara uygulanacak hükümler düzenlenmiştir. Maddenin      1. cümlesi; “Mülkiyetin kanunî takyitleri tapu sicilinde kayda hacet olmaksızın muteber olur” şeklindedir. Kanundan doğan sınırlandırmaların sonuç doğurması tescile bağlı değildir. Kanunu herkesin bilmesi asıl olduğuna göre sınırlamanın tescilden önce hukukî sonuç doğurması doğaldır. Maddenin 2. cümlesinde, özel hukuktan kaynaklanan sınırlandırmaların resmî senetle değiştirilmesi veya kaldırılmasının mümkün olduğu; 3. fıkrasında ise kamu yararına konulan sınırlandırmaların değiştirilmesi veya kaldırılmasının mümkün olmadığı belirtilmiştir.

 

Arsa Ofisi Kanunu ile konulan sınırlandırma kamu hukukundan doğan bir sınırlandırma olduğuna göre tarafların iradesiyle sınırlandırmanın değiştirilmesi veya kanunda öngörülen şartlar gerçekleşmeden sınırlandırmanın kaldırılması mümkün değildir. Kamu hukuku ile ilgili olan yasal sınırlamaların hukukî bir işlemle kaldırılamayacakları ve değiştirilemeyecekleri esas olduğuna göre olayda kamu hukuku alanına giren bir yasadan doğan sınırlamayı ortadan kaldırma sonucunu doğuran protokol hukuken geçerli olamaz.

 

Arsa Ofisi Kanununda tapu kaydı üzerine konulan şerhin kal-dırılması satın alan mâlikin edimini yerine getirerek taşınmaz üzerine satış şartlarına uygun inşaat yapma kaydına bağlamış, sınırlandırmanın kendiliğinden ortadan kalkması için bir süre öngörülmemiştir. Kanunda öngörülen süre, Ofis’in geri alma hakkını kullanabilmesi veya tazminat talebinde bulunabilmesinin başlangıcını gösteren süredir. Bir başka anlatımla, kanunda Ku-rum’un geri alma hakkının başlangıç tarihi belirtildiği halde, bu hakkın sona ereceği tarih belirtilmemiştir. Açıklanan nitelikleri itibariyle de süre sonunda şerh hükümsüz hale gelmez.

 

Görüşmeler sırasında bir Üye tarafindan, sınırlandırma hükmünün Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülerek bu hususun ka rara bağlanması istenmiş ise de Çoğunluk şu gerekçelerle bu görüşe katılmamıştır: Anayasa’nın 152/1 ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 2949 sayılı Kanunun 28/1. maddelerinde yargı kuruluşlarının bakmakta oldukları bir dava nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilecekleri öngörülmüştür. İçtihadı birleştirme kurullarının görevi değişik içtihatları birleştirmek suretiyle uygulamada birliği sağlamaktır. İçtihadı birleştirme kurullarında somut davaya bakılmadığından bu kurullarca Anayasa Mahkemesi’ne de başvurulamaz. T.C. Anayasası ve Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun açık hükümleri karşısında bu hususun tartışılmasına gerek görülmemiştir.

 

Gene görüşmeler sırasında bazı Üyeler, olayda Medenî Kanunun 657. maddesinin 2. cümlesinde yer alan hükmün uygulanması gerektiğini ileri sürmüşler ise de Çoğunluk 1164 sayılı Arsa Ofisi Kanununun kamu hukuku alanına giren bir kanun olması, sınırlandırmanın kamu yaran ve kamu düzeni amacıyla getirilmiş bulunması karşısında bu düşünceye de katılmamıştır.

 

Açıklanan nedenlerle, 1164 sayılı Arsa Ofisi Kanununun 11. maddesi uyarınca tapu kayıtlarına konulan şerhin hüküm ve sonuçlarının sözleşme ile ortadan kaldınlamayacağı, değiştirilemeyeceği ve süre sonunda da şerhin hükümsüz hale gelmeyeceği sonucuna varılarak içtihat aykırılığının bu şekilde giderilmesi uygun bulunmuştur.

 

Sonuç : Antalya İli Özel İdaresi tarafindan Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden satın alınarak, ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasının sağlanması amacıyla Valilik ile Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü arasında düzenlenen protokol gereği Ofis’e devredilen arsaların Ofis’çe kooperatiflere devri ve kooperatif ortaklarına dağıtımım takiben 1164 sayılı Arsa Ofisi Kanununun 11. maddesi uyarınca tapu kayıtlarına konulan “satış şartlanna uygun inşaat ikmâl edilmedikçe üçüncü şahıslara satılamaz, bağışlanamaz veya hac-zolunamaz” yolundaki şerhin hüküm ve sonuçlarının sözleşme ile ortadan kaldırılamayacağına, değiştirilemeyeceğine ve süre sonunda da şerhin hükümsüz hâle gelmeyeceğine, 30.11.1990 gününde yapılan ilk toplantıda üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verildi.

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1990/3

K:1990/5

T:19.10.1990

 

İMAR İHYA NEDENİYLE TESCİL-

KESİN HÜKÜM

 

21.6.1987gün ve 3402 sayılı Kadastro Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra yeni yasal düzenlemeye dayanılarak imar ihya nedeniyle açılan tapu iptal ve tescil davalarında, kanunun yürürlüğe girmesinden önce açılıp da reddedilerek kesinleşmiş bulunan tapu iptal ve tescil davalarına ilişkin kararlar, o kararlarda imar ihya olgusu sabit görülmüş olsun veya olmasın kesin hüküm oluşturur.

 

# 18.6.1927 gün ve 1086 seydı Hukuk U«ulü Muhakemeleri Kanunu m. 237

17.1,1990 günlü dilekçe ile 21.6.1987 gün ve 3402 sayılı KadasTro Kanununun yürürlüğünden once kazandırıcı zamanasımı veya imar-ihya nedeniyle mülk edinme konusunda açılan tapu iptal ve tescil davaları sonunda verilmiş bulunan kararların söz konusu yasanın yürürlüğe girmesinden sonra açılan davalarda kesin hüküm oluşturup oluşturmayacağı hususunda Birinci ve Sekizinci Hukuk Daireleri kararlan arasında aykırılık bulunduğu iddia edilerek içtihadı birleştirme yoluna gidilmesi istenilmiş; Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu 1.3.1990 gün ve 15 sayılı kararla, kararlar arasında aykırılığın mevcut olduğu sonucuna vararak içtihadı birleştirme yolu ile aykırılığın giderilmesi gerektiğine karar vermiştir.

2797 sayılı Yargıtay Kanununun 16/5 ve 45/2. maddeleri uyarınca toplanan Yargıtay içtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kuru-lu’nda Raportör Üyenin açıklamaları dinlendikten sonra gereği görüşüldü:

 

Önce, kararlar arasında aykırılık bulunup bulunmadığı hususu incelenmiştir:

 

1) Aralarında aykırılık bulunduğu ileri sürülen kararlardan Birinci Hukuk Dairesi’nin 8.2.1989 gün ve 11266/1148 sayılı kararına konu teşkil eden olayda taşınmazın zilyetlik nedeniyle kadastroca davalı adına tesbit ve tescil olunduğu, davacı Hazine’nin 1617 sayılı Yasanın 20. maddesi ile değişik 766 sayılı Tapulama Kanununun 33. maddesine göre 20 dönümden fazla olan miktar hakkında iptal ve tescil davası açtığı davalının 1617 sayılı Yasanın getirdiği sınırlamayı gözönünde tutarak 20 dönümden fazla kısmı hakkında açılan davayı kabul ettiği, hüküm henüz kesinleşmeden ve temyiz süresi geçmeden 3402 sayılı Kadastro Kanu-nu’nun yürürlüğe girdiği, davalının Kadastro Kanununun getirdiği yeni haklardan yararlandırılması gerektiğini ileri sürerek temyiz yoluna başvurduğu anlaşılmaktadır. Birinci Hukuk Dairesi olayda önceden verilmiş ve kesinleşmiş bir hükmün bulunmadığı, davalının kabulünün HUMK.nun öngördüğü anlamda kesin hükmün yasal sonuçlarını doğuracak nitelikte bağlayıcı bir beyan olmadığı gerekçesiyle hükmü davalı yararına bozmuştur.

 

2) Sekizinci Hukuk Dairesi’nin 2.10.1989 gün ve 5946/8870 sayılı kararıyla, daha önce kadastro mahkemesince senetsizden zilyetlik nedeniyle yirmişer dönümlük kısımların kişi adına miktar fazlalarının son parsel numarası altında Hazine adına yazılmasına karar verilip kesinleştikten sonra 3402 sayılı Yasanın 14. maddesinde zilyetlikle mal edinme sınırının kuru arazide yüz dönüm, sulu arazide kırk dönüme çıkarılmasından yararlanmak isteyen aynı kimse tarafından Hazine aleyhine miktar fazlaları hakkında açılan ve kesin hüküm nedeniyle davanın reddine ilişkin yerel mahkeme karan onanmıştır. Aynı dava sebebine dayanan diğer olaylarda da Sekizinci Hukuk Dairesi’nin kesin hükmün varlığını kabul ettiği diğer kararlardan anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan, Birinci Hukuk Dairesi’nin de 3402 sayılı Kadastro Kanununun yürürlüğe girmesinden Önce senetsizden zilyetliğe dayak olarak açılan ve kesin hükme bağlanan taşınmazlar hakkında 3402 sayılı Yasanın 14. maddesine dayanılarak yeniden dava açılması halinde son davanın kesin hükümden dolayı reddi gerektiği hususunda uygulamasını istikrarlı bir şekilde sürdürdüğü tesbit olunmuştur (Birinci Hukuk Dairesi’nin 25.5.1989 gün, 4697-6583; 28.3.1989 gün, 101-3656 sayılı vd. kararlar).

 

3) Sekizinci Hukuk Dairesi 9.10.1989 gün ve 4758/9283 sayılı kararında; önceki dava, imar-ihya sabit görülmesine rağmen 766 sayılı Tapulama Kanununun 1617 sayılı Yasa ile değişik 37. maddesinin imar-ihyaya olanak tanımaması sebebiyle reddedilmiş olması halinde önceki kararın imar-ihyanın gerçekleşmesinin sabit görülmesi yönünden kişi yararına verilmiş bir karar olduğu gerekçesiyle aleyhine kesin hüküm oluşturmayacağı sonucuna varmıştır. Aynı Daire 1.5.1989 gün ve 5631-4402 sayılı kararında; imar-ihya nedenine dayanılarak açılan, fakat imar ihya sabit görülmesine rağmen Tapulama Kanunundaki yasak nedeniyle reddedilen tescil davasının 3402 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra açılan tescil davası için kesin hüküm oluşturacağını benimsemiştir.

 

 

Yukarıda özetlenen kararlara göre: Bir sayılı bentte gösterilen Birinci Hukuk Dairesi’nin 8.2.1989 günlü kararına esas olan olayda önceki dava sonunda verilen karar henüz kesinleşmeden 3402 sayılı Yasa yürürlüğe girmiş olup sonraki dava da karar kesinleşmeden açılmıştır. Bu durum karşısında önceki kararın kesin hükum oluşturup oluşturmayacağının tartışılmasına yer olmadığından kararın açıklanan bu ozelliği itibariyle diğer kararlarla celişik bir durum yaratmadıgı sonucuna varılmıstır. Zıra, sonraki yasa yürürlüğe girdiği tarihte önceki dava henüz kesin bir karara ulaşmadığından kesin hüküm tartışmasına esasen gerek kalmamaktadır. İki sayılı bentte gösterilen kararlarda ise başka bir anlatımla 3402 sayılı Kadastro Kanununun yürürlüğe girmesinden önce senetsizden zilyetliğe dayalı olarak açılan ve kesin hükme bağlanan taşınmazlar hakkında 3402 sayılı Yasanın 14. maddesine dayanılarak dava açılması halinde önceki kararın kesin hüküm oluşturacağı yolunda Birinci ve Sekizinci Hukuk Dairelerinin kararlan arasında herhangi bir aykırıhk bulunmadığı anlaşılmıştır. Üç sayılı bentte açıklanan Sekizinci Hukuk Dairesi kararlarına gelince: Karar özetlerinden de anlaşılacağı üzere imar-ihya nedenine dayanılarak açılan tescil davalarında daha önce açılıp karara bağlanarak kesinleşen davada imar-ihya olgusu sabit görülmüşse, bu karar 3402 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra açılacak davada kesin hüküm oluşturmayacak; ancak imar-ihya olgusu önceki davada sabit görül-memişse kesin hüküm oluşturacaktır. Görülüyor ki aynı hukukî sebebe dayanılarak açılıp reddedilerek kesinleşen davalara ilişkin kararlardan biri 3402 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra açılan aynı hukukî sebebe dayanılarak açılan davada kesin hüküm sayılmakta diğeri sayılmamaktadır. Her iki karar arasında bu suretle aykırıhk bulunduğu ve bu aykırıhğın içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesi gerektiğine yapılan oylama sonucunda üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verildikten sonra işin esasının incelenmesine geçilmiştir.

 

Kararlar arasındaki aykırıhk, imar-ihya nedenine dayanılarak açılıp reddedilerek kesinleşen tescil davalanna ilişkin kararların, 3402 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra açılacak tescil davalarında kesin hüküm oluşturup oluşturmadığı noktasına ilişkin bulunmaktadır.

 

Kesin hükmün amacı uyuşmazlıkları kesin olarak çözümlemektir. Uyuşmazlıkların kesin olarak çözümlenmesi hem sosyal barışı saglayacak hem de mahkemelerin sonu gelmez bir biçimde aynı uyuşmazlıkla meşgul edilmesini onlemiş olacaktır. HUMK. nün 237. maddesi bu amaçla, “Kaziye-i muhkeme, ancak mevzuunu teşkil eden husus hakkında muteberdir. -Kaziye-i muhkeme mevcuttur denilebilmek icin iki tarafin ve müddeabihin ve istinat olunan sebebin müttehit olması lâzımdır” hükmünu getirmistır. 3402 sayılı Kadastro Kanunu da kesin hüküm dokunulmazlığını koruma amacıyla geçici 4. maddesi ile özel bir hüküm getirerek şu yolda düzenlemede bulunmuştur: “Tapulama ve kadastro mahkemelerince kanunun yürürlüğe girmesinden önce kesin hükme bağlanmış uyuşmazlıklara bu kanun uygulanmaz”. Görülüyor ki, yasa koyucu kesin hüküm dokunulmazlığına ilişkin genel, yasal ve hukukî kuralla yetinmemiş ayrıca ve özellikle teyit gereğini duymuştur. Diğer taraftan 3402 sayılı Yasa ile yasa koyucu aleyhine kesin hüküm bulunanlar yararına yeni haklar tanıyan bir düzenleme de getirmemiştir. Başka bir anlatımla 3402 sayılı Yasa, hakkında kesin hüküm bulunan kişilere yeni haklar getirmemiş, konuyu yeniden düzenlemiştir. Bu durum karşısında önceki kararın 3402 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra açılan davalar da kesin hüküm oluşturacağı sonucunu benimsemek gerekmektedir. Yasa koyucu kesin hüküm dokunulmazlığını korumuş, yeni haklar tanımamıştır. Bu nedenlerle aynı hukukî nedene dayanılarak açılıp ta reddedilerek kesinleşen kararlar arasında, imar-ihyanın sabit görülüp görülmemesi açısından bir ayının yapmakta hukukî yarar görülmemiş, imar-ihyanın sabit görüldüğü davalara ilişkin kararların kesin hüküm oluşturmadığının kabulüne olanak bulunamamıştır. Böyle bir ayının kesin hüküm kuralları ile bağdaştınlamaz. Şu hususta belirtilmelidir ki, imar-ihyanın sabit görülmesi halinin doğurabileceği sonuçlar az önce açıklanan hukukî esasları değiştirici nitelikte de görülmemiştir.

 

Açıklanan durum karşısında söz konusu önceki davalarda imar-ihya sabit görülmüş olsun veya obuasın redde ilişkin kararların 3402 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra açılan davalar için kesin hüküm oluşturacağı ve içtihatların bu suretle birleştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

 

Sonuç : 21.6.1987 gün ve 3402 sayılı Kadastro Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra yeni yasal düzenlemeye dayanılarak imar-ihya nedeniyle açılan tapu iptal ve tescil davalarında, kanunun yürürlüğe girmesinden önce açılıp ta reddedilerek kesinleşmiş bulunan tapu iptal ve tescil davalarına ilişkin kararların, o kararlarda imar-ihya olgusu sabit görülmüş olsun veya olmasın kesin hüküm oluşturacağına, 19.10.1990 gününde yapılan ilk toplantıda esas 1990/3, karar 1990/5 sayı ile üçte ikiyi geçen çoğunlukla karat verilmiştir.

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1988/4

K:1989/3

T:20.10.1989

 

FAİZ

KAMULAŞTIRMA BEDELİNİN ARTIRILMASI

 

Kamulaştırma  parasının  artırılması  hakkında  açılacak  davalarda,  mahkemece  artırılan  bölüm  için  mülkiyetin  idareye  geçtiği  günden  itibaren  faiz istenebilir.

 

2942 s. Kamulaştırma K. m. 3, 13

818 s. BK. m. 72

 

Kemulaştırma dedelinin tam  olarak  ödenmediği  iddiası  ile  bu  karşılığın  artırılması dayasında  faiZin  hangi  tarihten  başlatılması  gerektiği  konusunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile Beşinci Hukuk Dairesi’nin  kararları  arasında  çıkan  içtihat  uyuşmazlığının giderilmesi  DSİ.  Genel  Müdürlüğü  vekilleri  tarafından  verilen 28.11.1987 günlü dilekçe ile istenmiş, Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nca  28.4.1988  günlü,  41  sayılı  karar  ile içtihadın birleştirilmesi  yoluna  gidilmesi  uygun  görülmüş  olup  Yargıtay  Büyük  Genel Kurulu’nda  raportör  üyenin  açıklamaları  dinlenip iş müzakere edildikten sonra, 24.2. 1989 günlü  oturumda; Hukuk Genel Kurulu’nun 3.5.1974 günlü, 245-470 sayılı ve 21.9.1979 günlü, 324-1255  sayılı;  Beşinci  Hukuk  Dairesi’nin  3.3.  1977 günlü, 1322-1374 sayılı; 7.4.1983 günlü  3504-3556  sayılı  kararlarında  “kamulaştırma  bedelinin arttırılan bölümüne, idarenin taşınmaz  mala  fiilen el koyma gününden öncesi için faiz yürütülemeyeceği” benimsenmesine karşılık  gene  Beşinci  Hukuk  Dairesi’nin 16.2.1987 günlü 17860-1818 sayılı kararında ve müteakip  kararlarında  “Tapuda ferağ halinde, hukuki el koyma gerçekleşmiş olacağından bu tarihten itibaren de faizin hesaplanması gerektiği” kabul edilmiş olup içtihat aykırılığının bulunduğuna  ve  giderilmesi  gerektiğine  oybirliğiyle  karar  verildikten  sonra işin esasının görüşülmesine geçilmiş,  ilk  toplantıda  ileri  sürülen  görüşlerden  hiçbiri üçte iki çoğunluğu sağlayamadığından 20.10.1989 gününde konu yeniden görüşülerek aşağıdaki sonuca varılmıştır:

Tam  ödenmeyen  kamulaştırma  bedelinin  ve  faizin  niteliği problemin çözümünü önemli ölçüde kolaylaştıracaktır: “para borçlarında faiz, alacaklının cebinde zamanında bulunmayan paradan mahrumiyeti karşılayan bir ivaz” olarak ifade edilebilir.

Hiç  şüphe  yok  ki  kamulaştırma  bir  haksız  fiil  değildir. Anayasa tarafından kabul edilen hukuka  uygun  bir  müessesedir.  İdare  ile mal sahibi arasında akti bir ilişkinin varlığından da söz edilemez. Zira  akitte  esas  olan  tarafların  serbest  iradelerinin  birleşmesidir. Burada gerek hukuki  işlemin  kurulmasında  gerekse  unsurlarının  tespitinde  serbest iradelerin  birleştiğinden  de  söz  edilemez. şu halde kamulaştırma parasını hukuka uygun idari  bir  işlem  sonunda  malı  alınana  verilen  bir  karşılık  olarak  nitelemek yerinde olur. Daha  önceki Anayasalarda olduğu gibi 1982 Anayasası’nın 46. maddesinde de “Özel mülkiyete konu gayrimenkullerin karşılıkları peşin  ödenmek  şartı  ile  kamulaştırılabileceği”  kabul edilmiştir.

İçtihadı  Birleştirmeye  konu  sorunun  görüşülmesi  sırasında  peşin ödeneceğine işaret edilen karşılığın tam karşılık (rayiç bedel) olup, olmadığı  tartışılmış;  bunun  tam karşılık olarak değilde,  kıymet  takdir  komisyonunun  biçtiği  değer  olarak  kabulünün Anayasanın  13/2.  maddesinde  yer  alan  “temel  hak  ve  hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz” kuralı ile bağdaşmayacağı,  tam  karşılığın peşin ödenmemesi halinde, mülkiyet hakkının özune dokunan bir  kısıtlama  getirileceği;  böyle  bir  anlayışın  5.  maddede  belirtilen  “Devletin temel amac ve  görevleri”  ile bağdaşır nitelikte bulunmadıgı; benımsenerek soz konusu karsılık sözünün tam karşılık (rayiç bedel) olduğu kabul edilmiştir.

Şu  halde  kamulaştırma  yapan  idare, mal sahibine, tam karşılığı Anayasada gösterilen istisnalar  dışında-  peşin olarak ödemek zorundadır. Bu karşılığın eksik ödenmesi halinde, mal sahibinin bir para alacağının doğduğu açıkça ortaya çıkar. 2942  sayılı  Kamulaştırma  Kanununun  13.  maddesinin  1.  fıkrasında  da kamulaştırma bedelinin,  kamulaştırma  belgeleri  tebliğe  çıkarılmadan  önce “milli bankalardan birine, hak sahibi adına yatırılacağı” emredilmiştir. Görüldüğü gibi kamulaştırmağparasının ödeme günü de kanunla belirlenmiş bulunmaktadır.

Görüşmeler sırasında diğer bir düşünce de kamulaştırılan taşınmaz mala idare tarafından fiilen el konmadıkça mal sahibinin bir zararının doğmayacağı noktasında olmuştur.

Konu  doğrudan  doğruya  mülkiyet  hakkını  ilgilendirmektedir;  mülkiyet  hakkı kime ait ise nef’i  ve  hasarın  da  ona  ait  olacağı  genel  bir  kuraldır.0  halde kamulaştırmada mal sahibinin  taşınmaz  malla  hukuki  bağının  kesildiği  yani mülkiyetin idareye geçtiği andan itibaren nef’i ve hasar idareye geçecektir.

Yukarıda açıklandığı gibi kamulaştırma  bedeli  mal  sahibinin  para  alacağı  haline dönüşmekte  olup  “Para,  her  zaman  kullanılması  mümkün  ve  temettü  getiren  bir meta olduğundan, geç ödenmesi halinde  zararın  vücudu  muhakkaktır”.  Bu  zararı  kısmen karşılayacak olan faizi isteyebilmek için ayrıca zararın ispat zorunluluğu yoktur.

Bütün  bu  açıklamaların  sonucu  olarak  kamulastırma  parasının  arttırılması  hakkında açılacak  davalarda  mahkemece  arttırılan  bolüm  için  mülkiyetin  idareye gectigi gunden itıbaren faiz istenebileceğinin kabulü gerekir.

Taşınmaz malı  elinde  tutan  eski  mal  sahibinin  elde  ettiği  faydanın,  faizi  karşıladığı; binaenaleyh zararın böylece denkleştiği, faiz verilmesinin eski malike çifte  yarar sağlayacağı  ileriye  sürülebilir ise de HUMK.nun 79. maddesinde yer alan “Hiç kimse kendi lehine  olan  davayı  açmaya veya hakkı istemeye mecbur edilemez”; 74. maddesinde yer alan “Hakim  iki  tarafın  iddia  ve müdafaalarıyla mukayyet olup ondan fazlasına veya başka bir şeye  hüküm  veremez” ve 75. maddede yer alan “Hakim iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya  iddia  sebeplerini  re’sen  nazara alamaz. Onları hatırlatacak hallerde dahi bulunamaz” kuralları karşısında, bu görüş benimsenmemiştir.

Diğer  taraftan  yasa  yorumlanırken  hukuki  müesseseler  arasında  tutarlı mantıki ilişkinin kopmamasına  da özen göstermek gerekir. Bu açıdan hareket olunduğunda, 2942 sayılı Yasanın 3.maddesinde. yer alan  taksitle  ödenecek  kamulaştırma  parasına  faiz  yürütüleceği yönündeki, kuralın da yukarıdaki  sonucu  doğruladığı  görülür.  Şu  hususta  özellikle belirtilmelidir ki  kamulaştırmanın  idari  yargı  yönünden  kesinleşmesinden  önce  veya kamulaştırma yapılmaksızın elatma halleri içtihadı birleştirme  konusunun  dışında tutulmuştur.

S  o  n u ç: Kamulaştırma parasının arttırılması hakkında açılacak davalarda, mahkemece arttırılan bölüm için mülkiyetin  idareye  geçtiği  günden  itibaren  faiz  istenebileceğine, 20.10.1989  gününde  yapılan  ikinci  toplantıda  Yargıtay  İçtihadı  Birleştirme  Büyük Genel Kurulu’nca Esas: 1988/4, Karar: 1989/3 sayı ile üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.

Kaynak:YKD – 1990/2 – Sayfa:165

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1987/2

K:1988/2

T:30.09.1988

 

BİÇİM KOŞULU

İYİNİYET

SATIŞ VAADİ

 

Tapuda kayıtlı bir taşımazın mülkiyetini devir borcu doğuran ve ancak yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak yapılmadığından geçersiz bulunan sözleşmeye dayanılarak açılan bir cebri tescil davası kural olarak kabul edilemez; bununla beraber Kat Mülkiyeti Kanununa tabi olmak üzere yapımına başlanılan taşınmazdan bağımsız bölüm satımına ilişkin geçerli bir sözleşme olmadan tarafların bağımsız bölüm satımında anlaşarak alıcının tüm borçlarını eda etmesi ve satıcının da bağımsız bölümü teslim ederek alıcının onu malik gibi kullanmasına rağmen satıcının tapuda mülkiyetin devrine yanaşmaması hallerinde; olayın özelliğine göre hakim, Medeni Kanunun 2. maddesini gözeterek açılan tescil davasını kabul edebilir.

 

743 s. MK. m. 2

818 s. BK m. 213

 

“Kat Mülkiyeti Kanünuna tadi olarak yapısına başlanılan taşınmazdan bağımsız bölüm satımına ilişkin olarak gecerli bir sözleşme olmadan tarafların anlaşarak alıcının tüm borçlarını eda etmesi, satıcının da bağımsız bölümü teslim ederek alıcının uzun süre malik gibi kullandığı halde satıcının tapuda devre yanaşmaması halinde cebri tescil davasının kabul edilip edilemiyeceği” konusunda Yargıtay Birinci, Sekizinci, Ondördüncü Hukuk Daireleri ve Hukuk Genel Kurulu Karadan arasında aykırılık bulunduğundan, içtihatların birleştirilmesi (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararına dayanılarak) Yargıtay Birinci Başkan vekilliğinin 2.4.1987 günlü yazılarıyla istenilmiştir.

 

Avukat Kemal Sarı ibrahimoğlu ile Avukat Nurettin Kaptan’ın 9.7.1986 ve 18.9.1987 günlü dilekçeleriyle vaki aynı konudaki içtihat aykırılığının giderilmesi istemlerine ilişkin evrak da Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 3.7.1987 gün 53 sayılı ve 22.10.1987 gün 77 sayılı Kararlarıyla 1987/2 Esas sayılı içtihadı birleştirme evrakıyla birleştirilmiştir.

 

Konu böylece Yargıtay Kanununun 45. maddesi uyarınca İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nda incelenmiş ve kararlar arasında içtihat aykırılığının varlığı, ilk oturumda ve oybirliğiyle kabul edilmiştir.

 

  1. İçtihat aykırılığının giderilmesi isteminde dayanılan kararlarda beliren görüşlerin özeti ve içtihadı birleştirmeye gerek bulunduğunun kabul edilmesi nedenleri

 

Kararlara konu uyuşmazlıklarda: Kat Mülkiyeti Kanununa tabi olmak üzere yapımına başlanılan taşınmazdan (inşaatın yapımı sırasında) geçersiz sözleşmeyle bağımsız bölüm satımı, tarafların anlaşarak (inşaatın yapımının tamamlanması üzerine) satışa konu bağımsız bölümün alıcıya teslim edilmesi ve alıcının da sözleşmeyle yükümlendiği tüm borçlarını eda edip bağımsız bölümü malik gibi kullanmakta bulunmasına rağmen satıcının (sözleşmenin geçersizliğine dayanarak) tapuda mülkiyetin devrine yanaşmaması nedeniyle açılan cebri tescil davaları söz konusudur.

 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 6 Haziran 1979 gün 14/190-799 sayılı kararı ile Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi Kararlarına göre: “… Bir sözleşmenin taraflarından birinin o sözleşmenin ifa olunacağı hususunda o güne kadar süre gelen davranışları ile karşı tarafa tam bir güvence vermiş ve karşı taraf da sözleşmenin yerine getirileceği inancına iyiniyetle bağlanarak kendisine düşen edimleri yerine getirmiş ise, artık sözleşmenin şekil yönünden geçersizliğini ileri sürmek hakkın kötüye kullanılması niteliğini taşır ve bu husus yasal himayeden yoksun kalır. Bu durumlarda sözleşmenin geçersizliğine dayanılarak akdin icrasından kaçınılamaz… olayın özelliğine göre cebri tescil davası kabul edilmelidir…”.

 

Hukuk Genel Kurulu’nun 22.3.1985 günlü ve 14/399-232, 14/544-233, 14/596-234, 14/597-235, 14/598-236, 14/649-237 sayılı altı adet kararında da aynı ilke benimsenmiş ve tescil davalarını kabul eden yerel mahkeme kararları onanmıştır.

 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 21.3.1986 gün ve 14/541 -257 sayılı kararı ile Yargıtay Sekizinci ve Ondördüncü Hukuk Daireleri’nin kararlarına göre ise: “… Geçersiz bir akdin ifası istenememekle beraber taraflar gönül rızası ve serbest iradeleri ile akdin gereklerini tamamen yerine getirdikten (yani akdi ifa ettikten) sonra, satıcının akdin aslında geçersiz olduğunu ileri sürmesi halinde dikkate alınacak Medeni Kanunun 2. maddesinin devreye girmesi keyfiyetinin olayımızla ilgisi yoktur. Zira tapulu taşınmaz için yapılan sözleşmenin ifası tapuda olur. Taşınmazın mücerret teslimi ifa olarak kabul edilemez… MK.nun 2. maddesi hak veya borcun var olduğu hallerde bunların kullanılması ve yerine getirilmesinde uygulanacak kuralı göstermiştir. Öncelikle davacı (tescil) isteminde haklı olmalıdır ki iyi niyet ve kötü niyet tartışma konusu edilebilsin… Tapulu taşınmazların harici alım satımları ve temlik taahhütleri nedeniyle çıkan uyuşmazlıklar 10.7.1940 gün 2/77 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında çözüme bağlanmıştır. 25.5.1954 gün 8/18 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre de tescil davası dinlenemez….”

 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 29.1.1986 gün 14/849-57 sayılı; 24.9.1986 gün 8/270-780 sayılı kararlarında aynı şekilde tescil davalarının reddi gerekeceği kabul edilmiştir. Buna mukabil Yargıtay Ondördüncü Hukuk Dairesinin, olayın özelliğine göre MK.nun 2. maddesi gözetilerek tescil davasının kabul edilmesi gerektiği yolunda kararları ~da mevcuttur.

 

Özetlenen Yargıtay Kararlarından da anlaşılacağı üzere, Yasanın geçerlik şartı olarak öngördüğü şekle uyulmadığı için, içtihadı birleştirmeye konu olaylardaki haricen taşınmaz satımına ilişkin sözleşmelerin geçersiz bulunduğu tartışmasızdır Kararlar arasındaki aykırılık, içtihadı birleştirmeye konu uyuşmazlıklarda Medeni Kanunun 2. maddesi gözetilerek cebri tescil davasının kabul edilip edilemiyeceğinde toplanmaktadır.

 

Görüşmeler sırasında, 3.11.1980 gün 3/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı da dayanak yapılarak, uygulamaya ilişkin çelişkinin içtihadı birleştirme yoluyla giderilmesine gerek bulunmadığı ileri sürülmüş ise de çoğunluk şu gerekçelerde bu görüşe katılmamıştır:

 

Gerçi, kiracı ile kiralayan arasında yapılan birden fazla sözleş- menin her birinde tahliye taahhüdü alınması ve önceki sözleşmelerdeki taahhüt sebebiyle tahliye davası açılmadığı ve icra takibi yapılmadığı halde son sözleşmedeki taahhüde dayanarak tahliye isteminde “hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığı” konusunda doğan içtihat aykırılığı üzerine Yargıtay, 3.11.1980 gün ve 3/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında “-ObJektif iyiniyet kuralının uygulanmasında kesin sınırlar koymaya imkan olmadığından ve her olayın özelliği nazara alınıp durumun değerlendirilmesi gerektiğinden uygulamaya ilişkin bu çelişkinin içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesine yer olmadığı…-” Sonucuna varmıştır Ancak, bu içtihadı birleştirmeden hareketle, incelemekte olduğumuz içtihadı birleştirme istemi hakkında da içtihadı birleştirmeye gerek olmadığını benimsemek mümkün değildir Çünkü, şimdiki içtihadı birleştirmenin konusu, bu uyuşmazlıklarda, hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığının belirlenmesi değil, hakkın kötüye kullanılması yasağı .kuralının (MK.nun 2. maddesinin) cebri tescil davası açılmasına cevaz verip vermeyeceğinin tespiti olacaktır. Nitelikleri bakımından açık farklılık nedeniyle 3.11.1980 günlü içtihadı birleştirme kararı, konumuza ilişkin içtihat aykırılığının giderilip içtihatların birleştirilmesine engel olarak kabul edilemez.

 

Açıklanan nedenler gözetilerek, esasen açık ve belirgin bir şekilde mevcut olan içtihat aykırılığının giderilmesine gerek bulunduğuna (ilk oturumda ve üçte ikiyi aşan bir çoğunlukla) karar verilmiştir.  II. Tapuda Kayıtlı            Taşınmaz Mülkiyetini Devir Borcu Doğuran Sözleşmelerde Şekil  Şekil Kuralı:

 

Medeni Kanunun 634. maddesinin 1. fıkrası, taşınmaz mülkiyetini devir borcu doğuran sözleşmelerde “-Mülkiyeti nakleden akidler resmi şekilde yapılmadıkça muteber olmazlar-” biçiminde genel bir hüküm getirmiştir. Borçlar Kanunu madde 213’de de, “-Taşınmaz satımı ile taşınmaz satış vaadi sözleşmelerinin geçerli (muteber) olması için resmi senede reddedilmesi şarttır-” yer verilmiştir.  Şeklin Gerçekleşmesi:

2644 sayılı Tapu Kanunun un 26. maddesine göre, taşınmaz mülkiyetinin geçirilmesi sözleşmesi yapmaya yetkili makam, tapu sicil muhafızı veya memurudur. Taşınmaz satış vaadi sözleşmesini ise, 1512 sayılı Noterlik Kanununun 60/3 ve 89. maddeleri uyarınca, düzenleme biçiminde (resen) noterler yapabilmektedirler.  Şeklin Amacı:

 

Genel olarak şeklin amacı, bazen taraflardan birinin veya her ikisinin, bazen de üçüncü kişilerin veyahut kamunun yararını korumak, hukuki güvenliği sağlamaktır. 26.11.1980 gün ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında, taşınmaz mülkiyetinin geçirimi borcunu yükleyen sözleşmelerin resmi şekilde yapılmasının tarafları koruyucu amacı şöyle ifade edilmektedir: “-Tarafları dikkate davet etmek, acele ile yanlış kararlara varmamak ve altından kalkılmayacak yüklere girmemek-“. Resmi şekildeki sözleşme belirli bir kamu görevlisi tarafından düzenleneceği için, sözleşmede tarafların irade beyanları açık ve kesin olarak belirlenir. Özellikle taşınmazlarda şekil kuralı sayesinde tapu siciline yapılacak olan tescil işlemi için sağlam ve güc. verilir dayanak elde edilmiş olur. Tarafların taşınmazın devrine ilişkin iradelerini resmi memur önünde açıklamaları ve bunun resmi senede geçirilmesiyle; genellikle onların ehliyetsizlik, irade bozukluğu, sözleşme şartlarının resmi senettekinden farklı bulunduğu şeklinde değişik ve gelişigüzel itirazda bulunmaları güçleşir. Bu nedenlerle, taşınmaz mülkiyetini devir borcu doğuran sözleşmelerin resmi şekil şartına bağlı tutulmasında sadece tarafların değil kamunun da yararı bulunduğu kabul edilmektedir. Şekle Aykırılığın Müeyyidesi:

 

Gerçekten, Borçlar Kanununun 11. maddesinin ikinci fıkrasına göre kanunun öngördüğü bir şeklin kapsam ve sonuçları hakkında başka bir hüküm konulmamışsa, bu şekle uyulmadan yapılan sözleşme şahit olmaz. Başka bir anlatımla Kanun, öngördüğü şekli, bir geçerlik (sıhhat) şartı olarak düzenlemiş bulunmakta ve buna uyulmadan yapılan sözleşmelere, “geçersizlik” müeyyidesini (hukuki sonucunu) bağlamaktadır. 0 halde, Medeni Kanunun 634. maddesi ile Borçlar Kanununun 11 ve 213. maddelerinin bu açıklıkları karşısında, tapuda kayıtlı taşınmazın haricen satımına ve noterde düzenleme biçiminde (resen) yapılmamış olan taşınmaz satış vaadine ilişkin sözleşmeler geçersizdir.

 

Bu geçirsizliğin hukuki mahiyeti doktrinde tartışmalı olup, klasik olarak nitelenen “b u t 1 a n” görüşüne karşı son yıllarda “kendine özgün geçersizlik görüşü”de savunulmakta ve şekil kurallarının amaçsal yorumu ndan hareketle (Şekil noksanlığının herkes tarafından değil, bundan zarar gören tarafça def’i olarak ileri sürülebileceği; şekil noksanlığının hakim tarafından resen gözetilemeyeceği….) ileri sürülmekte ise de; İsviçre Federal Mahkemesi gibi, Yargıtay butlan görüşünü benimsemektedir. Bu itibarla, kanunda öngörülen şekil şartı, emredici niteliktedir ve Hakim şekil noksanlığını (taraflar ileri sürmemiş olsalar dahi yargılamanın her safhasında) resen gözönüne almak zorundadır. Keza, geçersiz bir sözleşmeyi ifaden kaçınmak,kural olarak, ahlaka aykırılık teşkil etmez; ifa edilmeyen edimlerin ifası istenemez ve karşı tarafın iyi niyeti gözönünde tutulamaz (A.von Tuhr; Oser/Schönenberger; Dr. H.Becker; Prof Dr. H.Tandoğan: BGE 86 II 400 vd; 92 II 324 vd; 95 II 42 Vd; 9811 316; 10411101,10611 151;26.5.1954gün8/18ve12.4.1944 gün 14/13 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları…).  111. Şekle aykırılık İle Hakkın Kullanılması Yasağı Kuralın Çatışması  Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı Kuralı:

25.1.1984 gün ve 3/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararında da ifade edildiği üzere, Medeni Kanunun 2. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının amacı, hakime özel ve istisnai hallerde (adalete uygun düşecek şekilde) hüküm verme imkanını sağlamaktır. Madde hükmünün bu özelliği, İsviçre Federal Kurulunun Medeni Kanun tasarısını Millet Meclisine sevkine ilişkin 1904 tarihli mesajında şöyle açıklanmaktadır: “Bir hakkın kullanılmasının açıkça adaletsizlik teşkil ettiği ve gerçek hakkın tanınması ve ferdin korunması için bütün hukuki yolların kapalı bulunduğu hallerde MK.m.2,f.2 hükmünün amacı, zaruretten doğan ve olağanüstü bir imkan sağlamaktır” şeklinde açıklanmaktadır… Medeni Kanunun 2. maddesinin ikinci fıkrasındaki kuralla, kanunun ve hakkın mutlaklığı ilkesine istisna getirilmiştir. Ancak, bu kuralın taliliği (ikinciliği) de gözetilerek, öncelikle her meseleye ona ilişkin kanun hükümleri tatbik edilmeli; uygulanan kanun hükümlerinin adalete aykırı olabileceği bazı istisnai durumlarda da, 2. maddedeki kural, haksızlığı tashih edici bir şekilde uygulanabilmelidir.

 

Gerçekten de hukukun her alanında uygulanma niteliğine sahip olan hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının; şekle aykırılığı ileri sürme hakkı için de bir sınır teşkil ettiği, buyurucu niteliği itibariyle hakim tarafından resen gözetilmesi gerektiği bugün Türk-İsviçre öğretici ve uygulamasında tartışmasız olarak kabul edilmektedir (Yargıtay HGK.nun 13.2.1974 gün ve 524/103 sayılı; 2.10.1974 gün ve 2/810-1043 sayılı; 7.12.1983 gün ve 4/224-1276 sayılı… kararları).

 

Şekle aykırılık ile hakkın kötüye,kullanılması yasağı kuralının çatışmasını iki halde incelemek gerekmektedir:

ifa Halinde:

 

Öncelikle” i f a “sözüyle, taşınmaz mülkiyetini geçirme borcunu doğuran sözleşmede şekil noksanlığı veya şekilsizlik bulunmasına rağmen topu ve tescil işleminin yapılmış olması amaçlanmaktadır. Çünkü, taşınmaz mülkiyetini geçirme borcunun ifası tapuda yapılan bir tescil işlemi ile yerine getirilmiş olur.

 

Taraflar şekle aykırı bir sözleşmeden doğan’ edimlerini her türlü yanılgıdan uzak bir şekilde bilerek ve isteyerek tümüyle yerine getirmişlerse (tapuda tescil işlemi yapılmışsa), bunun iddiasının istenmesinin hakkın kötüye kullanılması teşkil ettiği Yargıtay uygulamasıyla kabul edilmektedir (HGK.nun 11.3.1953 gün ve 2/9 sayılı; 10.9.1955 gün ve 1/62-63 sayılı Kararları…). Hukuk Genel Kurulu’nun 21 .3.1986 gün ve 14/541-257 sayılı kararında da ayni ilke benimsenmektedir. İfa’dan Kaçınılması Halinde:

 

İçtihadı Birleştirme bu sorunun halliyle ve ancak konusuyla sınırlı olarak ilgilidir.

 

Taşınmaz mülkiyetini devir borcu doğuran sözleşme yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak yapılmamış bulunmakla beraber tarafların anlaşarak tapuda tescil işlemi öncesinde kendilerini geçersiz sözleşmeyle bağlı sayarak alıcının satış bedelini ödemesine, satıcının taşınmazın intifaını alıcıya terketmesine ve alıcının da taşınmazı malik gibi kullanmakta olmasına rağmen, satıcının tapuda tescil işleminden kaçınması hallerinde, hakim, satın alanın açacağı cebri tescil davasını kabul edebilir mi? Böyle olaylarda hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralı cebren tescile imkan sağlar mı?

 

İsviçre Federal Mahkemesine göre, şekil noksanlığı sebebiyle batıl bir taşınmaz satışında henüz tescil yapılmadan butlan ileri sürülmesi halinde, ayni hakların şekille ilgili hükümleri karşısında, hakkın kötüye kullanılmasını önlemek için dahi olsa, hakim, tapu memurunu batıl sözleşmeye dayanarak tescile zorlayamaz (5 Şubat 1945 günlü karar; BGE 72 II 39).

 

Yargıtay’ın 10.7.1940 gün ve 2/77 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da, “-Haricen taşınmaz satılıp da bedeli satana ve taşınmaz alana da teslim ve bu suretle taşınmaz alanın intifaına terkedildiği ve sonradan bunlardan biri ferağdan veya teferruğdan imtina ettiği takdirde muteber olmayan bu satım zımmında her iki tarafın verdiğini istirdada haklı olduğu-” ilkesi vurgulanmış ve konusuyla ilgili olarak da (ancak alıcı satış bedelinin iadesine kadar taşınmazı işgal edebilir ve bu yüzden kendisinden semereleri tazmin veya ecrimisil istenemez) sonucuna varılmıştır.

26.5.1954 gün ve 8/18 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında aa teyiden tekrarlanan 7.10.1953 gün 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında kabul edilen ilke şöyledir. “-Aralarında mevcut olduğunu iddia ettiği akdi bir münasebete müsteniden tapuda malik sıfatıyla mükayyet bulunan bir şahıstan sicildeki kaydın namına tashihini isteyen kimsenin Medeni Kanunun 634. maddesine uygun şekilde dava{ı ile beyinlerinde inikat etmiş muteber bir akde istinat etmesi lazımdır. Böyle bir akdin inikat etmediği davacının beyanından anlaşıldıktan sonra kanunun mevcut olmadığını kabul ettiği bir halin ispatı da artık düşünülemez Bu gibi hallerde davanın hukuki sebepten mahrum bulunması bakımından reddedilmesi iktiza eder…-”

 

Gerçekten de şekil şartına ilişkin yasa hükümlerinin emredici niteliği ve söz konusu Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları karşısında, tapuda kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetini devir borcu doğuran ve ancak yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak yapılmadığından geçersiz (batıl) bulunan sözleşmeye dayanılarak açılan cebri tescil davasının; olayın özelliği gerektirmedikçe, hakkın kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla dahi olsa, reddi gerekir. Örneğin, üzerinde bina bulunan bir taşınmaz veya Kat Mülkiyeti Kanununa tabi olarak yapımı tamamlanmış binadan bir bağımsız bölümü, bir tarlayı ya da arsayı geçersiz sözleşmeyle satın alıp ona zilyet olan ve sözleşmeyle kendisini bağlı sayarak tüm vecibelerini yerine getiren kişinin; velev tapuda devir borcunun yerine getirileceği hususunda satıcı tarafından kendisine tam bir güvence verilerek aldatılmış olsa dahi, cebri tescil isteği reddedilir. Çünkü, nitelikleri itibariyle emredici bulunan ve hakim tarafından resen gözetilmesi gereken şekle aykırılık ile hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralı bir uyuşmazlıkta çatıştığında; hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralıyla şekil şartı kuralının aşılabilmesi için olayın özelliği büyük önem taşımaktadır. Bu hal, Medeni Kanunun 2. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen kuralın taliUğinin (ikincilliğinin) tabii bir sonucudur ve hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralı ancak fevkalade zaruri hallerde uygulama yeri bulabilir. Aynı ilkeye 25.1.1984 gün ve 3/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararında da değinilmiş olup, Ord.Prof.Dra.B.Schwarz’ın bu konudaki görüşü de (Medeni Hukuka Giriş, Hıfzı Veldet Çevirisi, Sh.201 vd,~st.1946) özetle şöyledir: “Bu genel hükmün uygulanmasında çok ihtiyatlı davranmak icap eder. Çünkü bugünkü kanunlarda ifadesini bulan bütün rasyonel özel hukukun manası, hukuki meseleleri sarih olmayan hakkaniyet hisleriyle değil, kati ve açık prensiplerle halletmektir. Sadece hüsnüniyet ve hakkın suistimaline dayanan bir hukuk tatbikatı bu hedefi tehlikeye koyar. Bu nedenlerle her meseleye ona taallük eden özel hükmü tatbik etmek ve MK.nun 2. maddesini fevkalade zaruri olan hallerde sırf itmam ve tashih edici bir şekilde tatbik eylemek lazımdır…-“.

 

Yargıtay’ın, olayın özelliğini gözeterek, hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralıyla şekil şartı kuralını aştığına ve böylece şekil şartı kuralını ihmal ettiğine örnek olarak (Geçersiz sözleşme uyarınca aldığı tapulu taşınmaza ya~ı yapan ya da ağaç diken kimseye Medeni Kanunun 650. maddesine göre arsanın veya tarlanın adına cebren tescilini isteme hakkını 5.7.1944 gün ve 12/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla tanımış olması) gösterilebilir. İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde aynen şöyle denilmektedir: “-. ..Bir gayrimenkülü badehü resmi takririni vermek üzere haricen ahare satıp parasını alarak müşteriye teslim eden ve inşaat ve garsiyatı görüp menetmeyen malikin zımmı rıza ve muvafakatı nazarı dikkate alınarak ve h a d i s e y e g ö r e enfüs hüsnüniyet arayarak bu maddeyi (MK.m.650) tatbik etmek lüzumu aşikardır-“.

 

İçtihadı Birleştirmenin konusu olayların özelliğine gelince: 1965 yılında Kat Mülkiyeti Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra ülkemiz inşaat sektöründe hızlı bir ilerleme kaydedilmiş, eskiden hiç görülmeyen “kat karşılığı inşaat sözleşmeli” olarak adlandırılan yaygın bir sözleşme türü doğmuştur. Bu sözleşmelerle müteahhit (yüklenici), arsa (iş) sahibinin arsası üzerinde inşaat yapmayı üstlenmekte, buna karşılık inşaat bitince kendisine devir edilecek olan bazı daireleri (bağımsız bölümleri) bedel olarak almaktadır. Ancak, müteahhit daha inşaata başlar başlamaz ileride mülkiyeti iş sahibi tarafından kendisine devredilecek olan bağımsız bölümleri  yapacağı inşaatın finansmanı için üçüncü kişilere geçersiz sözleşmelerle satmaktadır. Veyahutta bazı müteahhitler mülkiyeti kendilerine ait bulunan taşınmaza Kat Mülkiyeti Kanununa tabi olmak üzere inşaat yapımı sırasında inşaatı tamamlayabilmek için gerekli parayı temin amacıyla aynı şekilde gecersiz sözleşmeler(e ve ileride satışa konu bağımsız bolümun tapusunu verecegı hususunda karsı tarafta tam bir güvence yaratarak satışlar yapmaktadırlar. İşte bu şekilde Kat Mülkiyeti Kanununa tabi olmak üzere yapımına başlanılan taşınmazdan bağımsız bölüm satımına ilişkin geçerli bir sözleşme olmadan tarafların bağımsız bölüm satımında anlaşarak alıcının tüm borçlarını eda etmesi ve satıcının da bağımsız bölümü teslim ederek alıcının onu malik gibi kullanmasına rağmen satıcının tapu da mülkiyetin devrine yanaşmaması; genellikle  aslında bağımsız bölümün satış bedeli satım tarihi itibariyle uygun bulunduğu ve satıcı satış bedelinden inşaat sırasında yararlandığı halde, bu arada alıcının ödemiş olduğu para değerinin enflasyon nedeniyle oldukça düşmesinden, buna mukabil satılan bağımsız bölümlerin’ değerlerinin tapuda devir edileceği zamanda fahiş oranda artmış bulunmasından ileri gelmektedir. Başka bir anlatımla, bunları düşünen satıcı (müteahhit) sözleşmeden sıyrılmanın yollarını aramakta ve yasanın öngördüğü resmi şekil şartına sığınarak mülkiyetini devir borcundan kaçınmaktadır. Satıcının bu tutumu ise; açıkça, şekil mecburiyeti koyan yasa hükmünden bu hususta korunmaya layık bir yararı olmaksızın yararlanmaya çalışma teşkil eder ve onun hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralını duraksamaya yer vermeyecek şekilde ihlal ettiğini gösterir. Oysa MK.nun.2. maddesinin ikinci fıkrasıyla, suistimal karakteri doğrudan doğruya aşikar olan hallerde hakların istimali kanuni himayeden mahrum bırakılmıştır. Böyle uyuşmazlıklarda hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralı değil, şekil şar t, kuralı ihmal edilebilir. Zira İsviçreli Prof.Merz’in de dediği gibi (Medeni Kanun Şerhi art.2, Nr.21), şekli hukuktaki hakkı maddi adalet düşüncesi ve gerekleri sınırlar onu gerçek ölçülerine götürebilir; gerçek hak korunur, şekli veya görünen hak korunmaz. Gerçekten şekle ilişkin hükmün gayesi dışında menfaat temini yoluna gidilmek istenildiği durumlarda yargı hassas olmaya mecburdur. Zira hukuk ancak, meşru menfaatlerin tahminine yarar; başka bir şeye yaradığı taktirde ise mevcudiyet sebebini kaybeder. Öte yandan Medeni Kanunun 4. maddesi hükmüyle de hakim, adalete uygun karar vermeye çağırılmaktadır. 0, menfaatlerin doğru ve adil bir muvazenesini yapmak ve gerçekleri gözetmek zorundadır.

 

Açıklanan nedenlerle, içtihadı birleştirmenin konusu uyuşmazlıklarda ve onunla sınırlı olmak üzere, olayın özelliğine göre hakimin Medeni Kanunun 2. maddesini gözeterek açılan tescil davasını kabul edebileceği sonucuna varılmıştır.

 

Varılan bu sonuçta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10 ncu maddesinde öngörülen “Kanun önünde eşitlik ilkesinin” ihlal edildiği yolundaki görüş; gösterilen gerekçeler karşısında varit olmadığı gibi, şekle aykırı sözleşmeyle tapulu taşınmaz satımı yapan satıcının tapuda mülkiyeti devir işlemine yanaşmadığı her olayda hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralı gözetilerek cebren tescil isteminin kabul edilmesi de yasamızın sistemiyle bağdaşmaz.

 

Bu içtihadı birleştirme kararıyla Eşya Hukukuna hakim olan prensiplerin büyük ölçüde değiştirildiği iddiasına da katılmak mümkün olamaz. Cebri tescil istemi, aynı değil, kişisel bir haktır. Geçersiz sözleşmeye dayanarak tescil talebinde bulunan kimsenin bu davasının kabul edilebilmesi, dava açılmadan veya tescil kararı verilmeden önce taşınmazın mülkiyetinin üçüncü şahsa geçmemiş bulunması şartına da bağlıdır. Başka bir anlatımla, kural olarak ifa (tescil) davası geçersiz sözleşmenin tarafları arasında rüyet edilecektir. Tapu sicilindeki kayda güvenen iyiniyetli üçüncü şahsa tescil kararından önce taşınmazın mülkiyeti geçirilmiş ise elbette geçersiz sözleşmeye dayanan kişi olarak satın alanın tescil isteminin de yasal dayanağı kalmaz (MK.md.931).

 

Görüşmeler sırasında içtihadı birleştirmenin olumlu yönde çözümlenmesi halinde MK.nun 917. maddesinin uygulanmasında büyük uyuşmazlıklara neden olunacağı, yabancıların taşınmaz edinmelerinin yeterince takibinin engelleneceği, icra hukuku bakımından tereddüt ve ihtilaflara yol açılacağı da ileri sürülmüşse de bütün bu sorunların içtihadı birleştirme ile varılan sonuçtan kaynaklanamayacağı gerçeği ortadır.

 

S o n u ç : Tapuda kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetini devir borcu doğuran ve ancak yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak yapılmadığından geçersiz bulunan sözleşmeye dayanılarak açılan bir cebri tescil davasının kural olarak kabul edilemeyeceğine; bununla beraber Kat Mülkiyeti Kanununa tabi olmak üzere yapımına başlanılan taşınmazdan bağımsız bölüm satımına ilişkin geçerli bir sözleşme olmadan tarafların bağımsız. bölüm satımında anlaşarak alıcının tüm borçlarını eda etmesi ve satıcının da bağımsız bölümü teslim ederek alıcının onu malik gibi kullanmasına rağmen satıcının tapuda mülkiyetin devrine yanaşmaması hallerinde; olayın özelliğine göre hakimin MK.nun 2. maddesini gözeterek açılan tescil davasını kabul edebileceğine ilk iki toplantıda üçte iki çoğunluk sağlanamadığından 30.9.1988 günlü üçüncü toplantıda salt çoğunlukta karar verildi.  KARŞI DÜŞÜNCE YAZISI

 

Bu içtihadı birleştirme kararıyla hukukun dört ana ilkesine büyük ayrımlar getirilmiş bulunmaktadır.

 

Bu içtihadı birleştirme kararı ile “getirilen birinci ayrım, kat mülkiyeti kanununa tabi olarak yapımına başlanılan taşınmazdan bağımsız bölüm satın alınması ‘, -taşınmazın bir bölümünün satışı olduğu halde-, taşınmaz satımına ilişkin şekil kuralları bir tarafa bırakılarak, taşınır (menkul) hükümlerine tabi tutulmuş olmasıdır.

 

Hukuk ilkelerine getirilen ikinci ayrım, mutlak butlanla maiul, baştan itibaren hükümsüz bir sözleşmeye, geçerlik tanınmış olmasıdır.

 

Üçüncü ayrım taşınmaz satımlarında diğer deyişle taşınmaz mülkiyetinin naklinde ifa, ancak tapuya tescille mümkün olduğu halde (MK.m.633), zilyetliğin devrinin, ifa sonuçlarını doğuran bir olgu olarak kabul edilmesidir.

 

Hukuk ilkelerine getirilen dördüncü ayrım ise, mevcut 7. 10. 1953 gün 8-7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına rağmen Türk Medeni Kanununun 642. maddesi gereğince tescili talep için anılan Yasanın 634. maddesine uygun biçimde bir sözleşmenin bulunması şartının ortadan kaldırılmış bulunmasıdır.

 

Getirilen bu ayrık hükümlere katılmak mümkün olamamıştır.

 

Taşınmazların taşınırlardan farklı hükümlere tabi tutulmaları, mülkiyetin devrini amaçlayan akitlerin (sözleşmelerin) geçerliliği için resmi şeklin, mülkiyetin kazanılması (iktisabı) için ise tapu kütüğüne tescil şartının (MK.m.634,633) aranması: taşınmazlarda zilyetliğin, taşınırların aksine, mülkiyeti göstermeye yeterli olmaması, taşınmazların genellikle taşınırlara  nazaran daha kıymetli bulunması, Devletlerin vatan toprağını oluşturan arazinin kimler elinde bulunduğunu bilmesindeki büyük yararı, taşınmaz üzerindeki işlemlerin genellikle uzun süreli bulunması, taşınmazlarda ne gibi yükümlülüklerin bulunduğu, sınırlı ayni hakların mevcudiyeti ve bunların sıralarının ancak tapu kaydıyla anlaşılabilmesi gibi hukuksal, sosyal ve ekonomik emniyet ve ihtiyaçların sonucudur. Cermen Hukuku ‘nda onuncu yüzyılda; Osmanlı Devleti’nde ise, 1872 tarihinde başlamak üzere taşınmazların tapuya bağlanması esası, haklı olarak münakaşa edilemez bir gerçek halini almıştır. Bu nedenledir ki, yurdumuzda da tapulama ve kadastro çalışmaları büyük bir hızla devam etmektedir. Bir taraftan Devlet tapusuz taşınmazların tapuya bağlanması hususunda büyük çaba sarfederken, diğer taraftan tapulu bir kısım taşınmazların taşınırlar gibi işlem görmesi sonucunu doğuracak bir içtihadı birleştirmenin benimsenmesi, farklı iki tutum olarak göze çarpmaktadır.

 

Diğer yandan 21.6. 1987 kabul ve 3402 sayılı 21.9.1987 tarihinde yürürlüğe giren çok yeni tarihli bir tasfiye kanunu olan Kadastro Kanununun 13. maddesinin B-b bendinde dahi, harici satışlara hukuki değer verilebilmesi için en az on yıl müddetle çekişmesiz, aralıksız ve malik sıfatıyla zilyet bulunma koşulu arandığı halde, içtihadı birleştirme kararı ile kadastro bölgesinde olmayan ‘Kat Mülkiyeti Kanununa tabi olarak yapımına başlanılan taşınmazdan bağımsız bölüm satımında” bu sürede bir zilyetlik dahi öngörülmemesi büyük bir çelişkidir.

 

Yasa koyucu taşınmazların mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmelerde, şekle o kadar önem vermiştir ki, Borçlar Kanununun II. maddesindeki hükümle yetinmemiş, Borçlar Kanununun 213, Türk Medeni Kanununun 634, Tapu Kanununun 26, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 13, Kat Mülkiyeti Kanununun 10. maddesiyle ayrıca özel hükümler getirmiştir.

 

Şekle aykırılığın sonuçlarının ilgili bulunduğu hukuk dalıyla çok yakın ilişkisi bulunmaktadır. Bu sonuçlar şeklin geçerlik şartı olduğu durumlarda başka, isbat şartı olarak öngörüldüğü durumlarda ise başkadır. Şekil yokluğu ile şekil eksikliğinin de birbirinden ayırmakta büyük yarar vardır. Genellikle şeklin amacı taraflara düşünme imkanı, isbat kolaylığı sağlamak, taraflar arasında güveni geliştirmek olarak ifade edilebilir. Fakat taşınmaz satımındaki şekilin fonksiyonu (işlevi), bunlara ek olarak taşınmazların mülkiyetinin geçişinin (tescilin) sebebe bağlılığında (illilikte) ve taşınmaz satımina ilişkin şekil hükümlerinin, Suat Bertan ‘ında haklı olarak belirttiği gibi “kamu düzeni” ile ilgili bulunmasında görülür (Bkz. Dr. Suad Bertan, Ayni Haklar, Ankara 1979,   Tescilin sebebe bağlılığı (illiliği) ise, gerek şekil, gerek muhteva bakımından geçerli bir akdin varlığım amaçlar. Medeni Kanunumuzun 933. maddesinde kabul edilen ilke, taşınmaz mülkiyetinin devrim amaçlayan sözleşme tapu kütüğünde tescil suretiyle ifa edilmiş olsa dahi, şekil veya muhteva eksikliğinin tapu kaydının terkin ve tadiline neden olacağıdır. Şeklin taşınmazların satımındaki bu niteliği gözönünde tutulduğunda, içtihadı birleştirmede varılan sonucu paylaşmak mümkün olmamıştır.

 

Türk Hukukunda taşınmaz satışında (mülkiyetin devrini amaçlayan akitlerde,) geçerlik şartı olarak öngorülen sekle riayet edilmenin sonucu, hükümsüzlük) mutlak butlandır (Bkz. Prof. Dr. Feyzi Necmeddin Feyzıoglu, Borclar Hukuku Genel Hükumler, C.I, Ist. 1976, s.341; 26.5.1954 T. 8/18 sayılı; 12.4.1944 T, 14/13 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararları).

 

Mutlak butlan sonuçları ise hukuk biliminde ve uygulamasında: 1- Sözleşmenin başlangıçtan itibaren geçersiz olduğu ve sonuç doğurmayacağı, 2-Bu geçersizliğin herkes tarafından ileri sürülebilmesi, 3-Sözleşmenin butlanla malül olduğu yolundaki iddianın zamanaşımına uğramayacağı, 4-Hakimin butlanı kendiliğinden (re ‘sen) gözönünde tutması gerektiği, 5-Butlan sebebi ortadan kalksa dahi akdin geçerlik kazanmayacağı, tarafların icazetinin sonuç doğurmayacağı, 6-Taraflar sözleşmenin gereğini aralarında anlaşarak yerine getirseler dahi, butlan ile malül hukuki işlemi, -meğerki aynı muhtevada yeni bir sözleşme yapılmış olsun-, geçerli kılmayacağı, 7-Butlanın yargılama hukuku bakımından bir defa değil, itiraz olduğu şeklinde belirlenmiştir (Bkz. Prof. Dr. Safa Reisoğlu, Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, İstanbul 1988, 7. Bası, Sh. 117 vd.; Tekinay, Borçlar Hukuku, C.I,s. 502 vd; Prof. Dr. Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C.I, Ankara-l 987 s. 355 vd; Dr. Seyfullah Edis, Medeni Hukuka Giriş ve Başlangıç Hükümleri, Ankara- 1983, s.154).

 

Tapu kütüğünde tescil yapılmadan, şekil yokluğunu ileri sürme, hakkın kötüye kullanılması sayılamaz.

 

İsviçre F.ederal Mahkemesinin uygulaması da aynı doğrultudadır. (Bkz.Prof.Dr.Haluk Tandoğan, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri Cilt 1/1, Ankara-l 985, Sh.237-238; LeJournal des Tribunaux, 15.2.1987, No: 3,S. 70-78).

 

Ord.Prof.Dranareas B.Schwarz’ın da ifade ettikleri gibi, Medeni Kanunun 2. maddesinin tatbikinde çok ihtiyatlı ve basiretli olmak icabeder. Hüsnüniye, ve hakkın suistimali kat’i surette tarifi mümkün olan mefhumlar olmayıp, müphem ve geniş bir mahiyet arzeden mefhumlardır. Roma hukukunun doğumundan beri geçen ikibin seneden fazla bir zamandaki tekamülün neticesi olarak bugünkü kanunlarda ifadesini bulan bütün rasyonel hususi hukukun manası hukuki meseleleri sarih olmayan hakkaniyet hisleriyle değil, kat ‘i ve açık prensiplerle halletmektir… Sadece hüsnüniyet ve hakkin suistimaline dayanan bir hukuk tatbikatı bu hedefi tehlikeye koyar (Bkz. Schwarz, Medeni Hukuka Giriş, ~. 197-198; Oğuzman, Medeni Hukuk Dersleri, Giriş-Kaynaklar-Genel Kavramlar, İstanbul- 1975, Sh. 194 dipn. 80).

 

İçtihadı Birleştirmeye konu olan olaylarda, -şekil, kamu düzeni düşüncesiyle kabul edildiği halde, şekil yokluğu, -(şekil eksikliği değil)-, söz konusudur. Bu gibi hallerde şekil yokluğunu ileri sürmenin, hakkın kötüye kullanılması sayılmayacağı, bilimsel incelemelerde de dile getirilmiştir (Bkz, Prof.Dr.Feyzi Necmettin Feyzioğlu Medeni Kanunun 50. Yıldönümünde Hakların Kötüye Kullanılması, Medeni Kanun 50. Yıl Sempozyumu, İstanbul-l978, s.183; Edis, age; s.355).

 

İçtihadı Birleştirmeye konu olaylarda, kamu düzen;, şekil yokluğu ile butlan 3402 sayılı Kadastro Kanununun özel hüküm hep birlikte bir arada bulunmaktadır. Medeni Kanunun 2. maddesinin bu hallerde uygulanması olanaklı değildir.

 

Yargıtay, butlan bakımından görüşünü 22.11.1944 gün, 27/32 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç kısmının son paragrafında “Batıl olan bir aktin, alıcının hüsnüniyeti yahut satıcının sebepsiz sözünden dönerek ahlak kaidelerine muhalif hareketi ile sıhate inkılap etmeyeceği, malum bir keyfiyettir” diyerek açıkça belirtmiştir (Bu içtihadı birleştirme kararının sadece tapusuz taşınmazlarla ilgili kısmı 9.10.1946 gün, 6/12 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla yürürlükten kalkmıştır.

 

Nitekim İsviçre Federal Mahkemesi de çok yeni bir kararında aynı ilkeyi dile getirmiştir (Bkz. Jdt. 15.2.1987 No: 3, s. 70-78, İst. Barosu Dergisi, Sayı 1987/7, 8, 9, Sh. 579). Bu kararda da belirtildiği gibi “şekil eksikliğinin resen gözönüne alınacak bir butlan sebebi saymak ve bundan sonra Medeni Kanunun 2. maddesinin 2. fıkrasındaki yasak nedeniyle bu geçersizliği ortadan kaldırmak, mantiki de gelmemektedir.”

 

Ayrıca şekle aykırılığın ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanılması teşkil ettiği açık olmayan, sınırda bulunan durumlarda da, MK.nun 2. maddesinin uygulama olanağı yoktur. Nitekim bu içtihadı birleştirmede oylar ilk müzakerede 45 ‘e karşı 46 Medeni Kanunun 2. maddesi uygulanabilir, ikinci müzakeresinde 44 oya karşı 45 uygulanamaz, son müzakerede ise 44 ‘e karşı 45 uygulanır olarak gerçekleşmiştir. Diğer deyişle sonuç Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun kompozisyonuna göre bir oyla değişmektedir.

 

Kanımızca, bu içtihadı birleştirmenin eleştiriye açık yönlerinden biri de uygulamada doğuracağı sakıncaları gözönünde bulundurmamış olmasıdır.

 

Bu içtihadı birleştirmeyle, birbirine bitişik iki araziden “kat mülkiyeti kanununa tabi olarak yapımına başlanılan taşınmazdan bağımsız bölüm satın almaya ilişkin olanda” bu içtihat; fakat buna bitişik olan kat mülkiyeti kanununa tabi olarak yapımına başlanılmış bir faaliyet bulunmayan taşınmazdan bir bölümünün mülkiyetin devrini amaçlayan sözleşmelerde ise, Türk Medeni Kanunun yürürlükteki hükümleri uygulanacaktır.. Böylece iki bitişik taşınılmaz farklı hükümlere tabi tutulacaktır. Bu sonucu Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesiyle bağdaştırmak ve ayrı hükümlerin uygulanmasını bu iki taşınmaz maliklerine ve bu taşınmazlarla ilgili mülkiyetin naklini amaçlayan sözleşme yapmış kişilere izah edebilmekte mümkün değildir. Getirilen bu ayrıcalık kanımızca isabetli olmamıştır.

 

Bu içtihadı birleştirme kararıyla sadece Medeni Kanun hükümlerine tabi taşınmazlar bakımından değil, 3402 sayılı Kanuna tabi taşınmazlar bakımından da farklı uygulama getirilmektedir. Yeterli kültür ve eğitim hizmetlerini götüremediğimiz kişilerden harici satışların hukuki sonuç doğurması için 3402 sayılı Kanun m. 1 3/B-b hükmü gereğince 10 yıllık zilyetlik koşulu aranacak, bu taşınmaza bitişik fakat İçtihadı Birleştirme kapsamına giren taşınmaz malikleri bakımından ise bu şart aranmadan harici satın almalara hukuki değer tanınacaktır. Bu sonucu paylaşmak mümkün değildir.

 

Bu içtihadı birleştirme kararı Medeni Kanunun 931 ve 917. maddelerinin uygulanmaları bakımından da büyük uyuşmazlıklara neden olacaktır. Medeni Kanun Eşya Hukukuna hakim olan prensipler büyük ölçüde değiştirilmiş olmaktadır.

 

Bu içtihadı birleştirme sadece Türk Medeni Kanununun hükümleri bakımından değil, diğer hukuk dalları bakımından da sakıncalı sonuçlar doğuracaktır.

 

Yabancı uyrukluların Türkiye ‘de taşınmaz edinmeleri bazı sınırlamalara tabi tutulmuştur. Bu içtihadı birleştirmeyle tapulu taşınmazların resmi senede satışına büyük bir istisna getirildiğinden, yabancıların taşınmaz edinmeleri yeterince takip edilemeyecektir.

 

Diğer yandan, Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki 21.6.1984 tarih ve 30 sayılı Karar gereğince yabancı uyruklulara ait taşınmazların satış paralarının bloke edilmesine ilişkin hükümlerin uygulanması da büyük ölçüde tehlikeye girmiştir.

 

İçtihadı birleştirmeyle varılan sonuç vergi hukuku bakımından, vergi mükelleflerini tesbit konusunda büyük karışıklığa neden olacaktır. Bugün uygulamada vergi mükelleflerini tesbit bakımından tapu kayıtlarından büyük ölçüde yararlanılıyordu. Örneğin iki taşınmazı olan bir kişi, vergi beyanında bulunmadıysa, binisinde kendisinin ikamet ettiği, diğerinden gelir sağladığı varsayımından hareketle vergi daireleri gerçeği arama durumuna gidebiliyorum Bu içtihad, bu imkanı da büyük ölçüde engellemiş olacaktır.

 

Bu içtihadı birleştirme ayrıca İcra Hukuku bakımından da tereddütlere ve ihtilaflara sebebiyet verecektir.

 

Bu içtihadı birleştirme kararı, çoğunluğun görüşünün aksine, kanımızca, hakkaniyete uygun sonuçlar doğurmayacak, bilakis bugün günlük basına dahi yansıyan bir dairenin birden fazla kişiye satılması imkanını, dahada kolaylaştıracaktır. Mülkiyetin devrini amaçlayan sözleşmelerin resmi şekilde yapılması yasal zorunluluğuna rağmen bugün uygulamada görülen harici satışlar, daha da anma istidadı gösterecek, aktin resmi şekilde yapılmasını zorunlu kılmayan bu içtihat olumsuz etki yapacaktır. Nasıl ki haricen yapılan evlenmenin müşterek çocuklar meydana gelse dahi, geçerli bir evlilik olarak nüfusa tescili dava yoluyla ileri sürülemezse ve harici evliliğin geçersiz olduğunu ileri sürmek kötü niyetli bir davranış, hakkın suistimali olarak nitelendirilemezse, içtihadı birleştirmeye konu olan olayda da tapu kütüğüne tescil yapılmış bulunmadıkça, diğer ifadeyle ifa yerine getirilmedikçe, akdin şekil noksanlığıyla geçersiz, mutlak butlan ile hükümsüz olduğunu ileri sürmek, hakkın kötüye kullanılmasını oluşturmaz ve böyle bir geçersiz akde dayanılarak Medeni Kanunun 642. maddesi gereğince ifa (tescili talep etme) davası açılamaz.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 20. maddesinin 2/d bendiyle trafik araçları için dahi noterlerce satış akdinin düzenlenmesi hükmü getirilirken içtihadı birleştirme kapsamına giren taşınmazlar için harici satışa geçirlilik tanınması kanımızca doğru olmamış tır.

 

Ayrıca, durum gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kişinin iyiniyet iddiasında bulunamayacağını da gözden uzak tutmamak gerekir (MK.m.3,f.2).

 

Bu içtihadı birleştirme kararı, kanımızca kendi içinde de yeterince net değildir. Uzun sürenin niteliği, zamana, mekana ve kişiden kişiye değişik olacak, hukukun önemli unsurlarından biri olan istikrarın gerçekleşmesi de, tehlikeye düşecektir.

 

Hernekadar içtihadı birleştirme müzakerelerinde getirilmediyse de, MK.nun 633. maddesinde bazı istisna (ayrık) hallerde tescilden evvel dahi malik olma olanağının tanındığından bahisle, bunu örnek göstererek içtihadı birleştirme kararında varılan sonucun doğru, olduğunu söylemek, önceden ifade edelim ki, gerçekçi ve hukuksal olmayacak, yukarda belirtilen tehlikeleri ve sakıncaları ortadan kaldırmayacaktır.

 

Bütün bu nedenlerle, saygıdeğer çoğunluğun görüşüne iştirak edemiyor ve içtihadı birleştirme kararında varılan sonucu paylaşamıyorum.  Turgut UYGUR Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Başkanı

Kaynak:YKD – 1989/2 – Sayfa:149

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1986/3

K:1987/4

T:08.05.1987

 

HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE

KÖY ORTA MALLARI

SİCİLLERİN HUKUKSAL DEĞERİ

 

766 sayılı Tapulama Kanununun 35. maddesi uyarınca sınırlandırılan taşınmaz mallar hakkında açılan iptal ve tescil davalarında, aynı Yasenin 31/2. maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin uygulanması gerekir.

 

766 s. Tapulama k m. 35, 31/2

 

12.3.1985 güm1ü dileKçe ile, Birinçi Hukuk Dairesi’nin esas 1983/ 8494, karar 1983/9774 sayı, 8.11.1983 günlü ve esas 1984/8981, karar 1984/10268 sayı, 6.10.1984 günlü kararları ile Hukuk Genel Kurulu’nun esas 1975/8-554, karar 1976/2623 sayı, 15.10.1976 günlü ve esas 1979/8-84, karar 1979/127 sayı; 11.3.1981 günlü kararları arasında 766 sayılı Tapulama Kanununun 35. maddesi uyarınca sınırlandırılan taşınmaz mallar hakkında açılan iptal ve tescil davalarında aynı Yasanın 31/2. maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin uygulanıp uygulanamayacağı hakkında aykırılık bulunduğu ileri sürülerek aykırılığın içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesi gerektiği ileri sürülmüş; 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 16/5 ve 45/2. maddeleri gereğince konuyu inceleyen Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nca 1.5.1986 gün ve 42 sayılı kararla, kararlar arasında aykırılık bulunduğu belirlenerek, içtihat aykırılığının, içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesine karar verilmiştir.

 

Yargıtay Birinci Başkanlığı’nın 1.4.1987 gün ve 1341 sayılı yazısı ile gündeme alınan konu 8.5.1987 tarihinde Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nda ele alınarak Raportör Üyenin açıklamaları dinlendikten sonra kararlar arasında aykırılık bulunup bulunmadığı ve dolayısıyla içtihadı birleştirmeye gerek olup olmadığı gör~işülüp tartışılarak, 766 sayılı Yasanın 35. maddesi uyarınca sınırlandırılan taşınmazlar hakkında açılacak iptal ve tescil davalarında, Hukuk Genel Kurulu’nun.31/2. maddedeki 10 yıllık sürenin uygulanacağı görüşünü benimsediği; Birinci Hukuk Dairesi’nin ise bu tür davalarda sözü edilen on yıllık sürenin uygulanamayacağı esasını benimsediği, Sekizinci Hukuk Dairesi’nin 9.12.1974 gün; 2729/6206 sayılı kararının da Birinci Hukuk Dairesi görüşü doğrultusunda olduğu anlaşılmakla kararlar arasında aykırılık bulunduğunun oybirliği ile saptanması üzerine incelemenin sadece 766 sayılı Yasanın 35. maddesine göre sınırlandırılan taşınmazlar hakkında iptal-tescil davalarıyla sınırlandırılması gereği benimsenerek işin esası görüşüldü:

766 sayılı Tapulama Kanununun 31. maddesi şu düzenlemeyi getirmiştir : “Tapulamaya müsteniden tesis olunan tapu sicilleri, aksi hükmen sabit oluncaya kadar muteberdir. -Bu sicillerde belirtilen haklara tescilleri tarihinden itibaren on sene geçtikten sonra, tapulamaya tekaddüm eden sebeplere dayanılarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz”. Burada öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin hakkında uygulanması gerekip gerekmediği tartışma konusu olan husus aynı Yasanın 35. maddesine ilişkin bulunmaktadır. Bu maddeye göre : “Mer’a, yaylak, kışlak, otlak, harman yeri, pazar ve panayır yerleri gibi ammenin istifadesine tahsis edildiği veya kadimden beri umumun istifade ve intifa ettiği belgelerle veya bilirkişi ve şahit beyanı ile tevsik edilen ortamalı arazi sınırlandırılır; parsel numarası verilerek yüzölçümü hesaplanır.- Bu sınırlandırma tescil mahiyetinde olmadığı gibi bu suretle belirtilen gayrimenkuller, husus? kanunlarında yazılı hükümler mahfuz kalmak üzere husus? mülkiyete konu teşkil etmezler.”

 

Bu konuda sözü edilen hak düşürücü sürenin uygulanamayacağı yolundaki görüş esas itibariyle şu gerekçeye dayanmaktadır: 31. madde tapulamaya dayanılarak tesis olunan tapu sicillerinin, aksi hükmen sabit oluncaya kadar geçerliliğini tesbit ettikten sonra bu sicillerde belirtilen haklara tescilleri gününden itibaren on yıl geçtikten sonra tapulamaya tekaddüm eden sebeplere dayanılarak itiraz olunamayacağını, dava açılamayacağını hükme bağlamıştır. Madde getirdiği sistem itibariyle sicilde geçerli bir tescilin varlığını esas almıştır. 35. maddenin uygulanması sonucu ise tapu sicilinde geçerli bir tescilden, başka bir anlatımla orada belirtilen taşınmazların tapuya tescillerinden söz edilemeyeceğinden, 31/2. maddedeki on yıllık hak düşürücü süre uygulanamayacaktır.

 

Bu düşünce karşısında sağlıklı bir sonuca varılabilmesi için 766 sayılı Yasanın 35. maddesi ile getirilen esaslar üzerinde durulması zorunlu görülmüştür.

766 sayılı Tapulama Kanununun 1. maddesi yasanın konusunu belirleyerek “Tapulamaya başlandığı tarihte il ve ilçelerin merkez belediye sınırları dışında kalan gayrimenkullerin~ tapusuz olanlarını bu kanun hükümlerine göre tapulamak ve tapulu olanların da kayıtlarını bu kanun hükümlerine göre yenilemek suretiyle kadastro planları tanzim ve tapu sicilleri tesis olunur” demiştir. Yasanın uygulanma alanı dışında kalan taşınmazlar da 2. maddede belirtilmiştir.

 

İctihat aykırılıgına konu taşınmazlar hakkında 35. maddede düzenlemede bulunulmuştur. Yukarıya metni aynen alınan 35. maddenin amacı mer’a, yaylak, kışlak, otlak, harman yeri, pazar ve panayır yerleri gibi taşınmazların tapulama tesbiti günundeki hukuksal ve geometrik durumlarının tesbitidir. Tapulamada, söz konusu taşınmazlar bakımından yapılacak işlem bu maddede gösterilmiştir. Tapulama işlerinde öncelikle soz konusu tasınmazların hukuksal durumları tesbit edılerek tapulamanın yapıldığı güne göre bu taşınmazların gerçekten kamunun yararlanmasın~ tahsis edildiğinin ve kadimden beri kamunun yararlandığının belli edilmesi amacı güdülür. Geometrik durum belirlenirken, tapulamaya tabi diğer taşınmazlarda olduğu gibi yüzölçümü tesbit edilip sınırlandırılması yapılacak ve ayrı bir parsel sayısı verilerek bir tapulama parseli oluşacaktır.

 

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, tapulamanın temel ilkeleri 35. madde uyarınca gerçekleştirilecek işlemlerde de gözönünde bulundurulur. 35. maddedeki koşulların gerçekleşmesiyle hukuksal ve geometrik durum tesbit olunarak söz konusu taşınmazlar sınırlandırılır ve tapulama tutanağı ile krokisi düzenlenip aynı pafta içerisinde parsel sayısı verilerek tapu kütüğünde sayfası açılır. Şu hususunda özellikle belirtilmesi gerekir ki 35. madde, az önce belirtilen yöntemle yapılan sınırlandırmanın tescil mahiyetinde olmadığını da açık bir biçimde hükme bağlamıştır. Kamu mallarının ilke olarak tescile tabi bulunmadığı taşınmaz hukukun temel kurallarındandır. Yasa koyucu tapulama sırasında 35. maddedeki taşınmazlar hakkında yapılacak işlemleri açıklamış; ancak kamu mallarına ilişkin temel kuralı bozmama aracıyla ve uygulamada tereddüt ve karışıklıklara yol açmamak için sınırlandırmanın tescil mahiyetinde olmadığını belirtmek zorunluluğunu duymuştur.

766 sayılı Tapulama Kanununun 31/2. maddesindeki kurala gelince : Maddenin ilk fıkrası hükmüyle, genel kural tapulama ile kurulan tapu sicilleri bakımından teyit olunarak aksi sabit oluncaya kadar geçerli bulundukları hükme bağlanmıştır. 2. fıkra 1. fıkrada belirtilen haklara, tapulamadan önceki sebeplere dayanılarak, tescilleri tarihinden itibaren on yıl geçtikten sonra itiraz olunamayacağını ve dava açılamayacağını öngormüştür. (Haklara itiraz olunamaz ve dava açılamaz) denilerek uygulama alanı geniş tutulmuştur. Yasa koyucunun burada sicillere kararlılık sağlamak, büyük emek ve giderlerle meydana getirilen sicillerin hak düşürücü süre geçtikten sonra kesin hal alması amacını gütmüştür. Aksi halde tapulamanın, kadastroya dayanan tapu sicilinin amacı zedelenmiş olacaktır. 35. madde hakkında yapılan açıklamalarda da kısmen değinildiği üzere oradaki taşınmazların sınırlandırılmasıyla gerçekleştirilen işlemlerde diğer tescillerle birlikte bir bütün oluşturur, sınırlandırma işlemi de kütügun bir parçasını oluşturur. 35. madde uyarınca sınırlandırılan taşınmazlar hakkında kisıler tarafından acılan davalar onlar yararına sonuçlandığı takdirde taşınmazın hukuksal ya da geometrik durumunun değişmesi sonucu hasıl olacağından neticeten tapulama ile oluşturulan sicil gene bozulmuş olacaktır. 0 halde 31/2. maddenin getirilmesi ile güdülen amaç dikkate alındığında 35. madde ile sınırlandırılan taşınmazlar hakkında açılan davalarda da hak düşürücü sürenin işleyeceğinin kabulü gerekir. Aksi yöndeki kabul yasa koyucunun tapulama ile güttüğü temel ~amacın ortadan kalkması ve sınırlandırma işleminin mahiyeti ile bağdaşmaz bir yorumu benimseme sonucu doğurur.

 

Görüşler arasında bazı üyeler, Yargıtay’ın yerleşmiş uygulamasına göre 766 sayılı Yasanın 35. maddesinde sözü edilen taşınmazların kişi adına tesbit ve tescil edilmesi halinde bu Yasanın 31. maddesinin uygulanmayacağının benimsendiğini, içtihadı birleştirme konusunda aykırı sonuca varılması halinde eşitlik ilkesinin bozulacağını ileri sürmüşler ise de çoğunluk şu gerekçelerle bu görüşe katılmamıştır.

 

Gerçekten Yargıtay’da yerleşmiş ve kararlılık kazanmış uygulamaya göre 35. maddede yer alan taşınmazların kişi adına tesbit ve tescili halinde bu tescil aleyhine açılacak dava 31. maddedeki süreye tabi değildir. Bu husus içtihadı birleştirmenin konusu dışında kalmakla beraber şu yön belirtilmelidir ki eşitlik ilkesi aynı durum ve koşullar altında bulunanların aynı uygulamaya tabi tutulmalarını ifade eder. Kamu taşınmazları herhangi bir nedenle zuhulen tescil edilse dahi hukuksal mahiyet ve niteliklerini kaybetmezler; yasa koyucu bu nedenlerle de 35. maddedeki sınırlandırmanın tescil mahiyetinde olmadığını hükme bağlamıştır. Bu yolda açılacak davanın dayanağını özel hukuk hükümleri oluşturmaz. 0 halde taşınmazların farklı niteliklerine dayanan farklı içtihatlar nedeniyle eşitlik ilkesinin bozulduğundan söz edilemez.

 

Bu nedenlerle 766 sayılı Tapulama Kanununun 35. maddesi uyarınca sınırlandırılan taşınmaz mallar hakkında açılan iptal ve tescil davalarında aynı Yasanın 31/2. maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin uygulanması gerektiği sonucuna varılarak içtihat aykırılığının bu suretle giderilmesine karar verilmesi uygun görülmüştür.

 

S o n u ç: 766 sayılı Tapulama Kanununun 35. maddesi uyarınca sınırlandırılan taşınmaz mallar hakkında açılan iptal ve tescil davalarında aynı Yasanın 31/2. maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin uygulanması gerektiğine 8 Mayıs 1987 gününde ilk toplantıda, E. 1986/3, K. 1987/4 sayı ile ve üçte ikiyi geçen Soğunlukla karar verildi.

Kaynak:YKD – 1987/11 – Sayfa:1607

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1986/8

K:1987/3

T:06.03.1987

 

ELATMANIN ÖNLENMESİ

KİRA-

 

Kiracının; kiralananı teslim almamışsa, kiralanana elatan üçüncü kişi aleyhine elatmanın önlenmesi davası açabilip uçamayacağı hakkında, Üçüncü ve Ondördüncü Hukuk Dairelerinin ilkeye yönelik devamlılık kaza-, nan kararları arasında herhangi bir aykırılığın varlığından söz edilemeyeceğinden içtihadı birleştirmeye gerek yoktur.

 

# 22.4.1926 güm ve 818 sayılı BoRçlar Kanunu m. 248

 

Beysehır Asliye Hukuk Mahkemesinin 28.3.1985 gün, 1983/ 542 sayılı yazısı ve 26.3.1985 günlü bir dilekçe ile, kiralanan taşınmaz malın zilyetliğini henüz devralmamış bulunan kiracının, kiralanana elatan üçüncü kişi aleyhine elatmanın önlenmesi ve ecrimisil davası açabilip açamayacağı hakkında Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Ondördüncü Hukuk Dairesi ile Üçüncü Hukuk Dairesi kararlan arasında aykırılık bulunduğu ileri sürülerek, aykırılığın içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesi istenilmiştir. Birinci Başkanlık Kurulu’nca kararlar arasında aykırılık bulunduğu belirlenerek içtihadı birleştirme yolu ile aykırılığın giderilmesi gerektiğine 25.9.1986 gün ve 71 sayı ile karar verildiğinden 6.3.1987 günü toplanan Yargıtay içtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nda Raportör Üye dinlendikten sonra konu görüşülüp tartışıldı:

 

Üçüncü Hukuk Dairesi’nin 9.4.1984 gün ve 1755/1730 sayılı kararında; kiralanan taşınmaz malın Hazine tarafindan kiracıya

teslim edilmemesi nedeniyle kiracının taşınmaza elatan üçüncü kişiye karşı dava hakkı bulunmadığı, ancak âkidi bulunan Hazineden istekte bulunabileceği görüşü benimsenmiştir.

 

Ondördüncü Hukuk Dairesi 20.1.1983 gün ve 6151/405 sayılı karanyla; kiracı ile kiralayan Hazine tarafindan kiralanan taşınmazın henüz kiracıya tesliminden önce taşınmaza elatan üçüncü kişi aleyhine elatmanın önlenmesi ve tazminat isteği ile bir gün ara ile ayrı ayrı açılıp birleştirilmek suretiyle görülen davada Hazine isteğinin aynen, kiracının davasının ise tazminat yönünden kabulüne dair mahkeme karan, haksız elatmanın önlenmesi yönünden yerinde bulunmuş, ancak Hazinenin kira akti ile yararlanma hakkım diğer davacı kiracıya devretmesi nedeniyle kiracı yararına tazminata hükmedildiği gözetilmeden aynı süre için kiralayan Hazine yararına da tazminata hükmedilmesi isabetsiz görülerek sadece bu yönden bozulmuştur.

 

Gene aynı Dairenin 17.1.1985 gün ve 3846/310 sayılı kararında ise, esas itibariyle kiracının kiralananı teslim almadıkça kiralanana elatan üçüncü kişi aleyhine elatmanın önlenmesi isteğiyle acacağı davanın dinlenme olanağının olmadıgı gorüşu benimsenmistır (aynı doğrultuda, Ondördüncü Hukuk Dairesi’nin 19.12.1978 gün ve 4941/5871 sayılı karan).

 

Hukuk Genel Kurulunun 27.9.1985 gün ve 173/758 sayılı karanyla, taraflar arasındaki elatmanın önlenmesi davasında, yargılama sırasında kiralana elatan üçüncü kişi tarafindan taşınmazın davacı olan kiracıya teslim edilmesi sebebiyle konusu kalmayan elatmanın önlenmesi isteği hakkında hükme yer olmadığı sonucuna varan yerel mahkeme karan Ondördüncü Hukuk Daire-si’nce yerinde bulunmuş, ancak, yargılama giderinin davacıya yükletilmesinin isabetsiz olduğu gerekçesiyle bozulmasını takiben direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu’na intikâli üzerine konu yargılama gideri yönünden incelenerek Daire görüşü doğrultusunda direnme karan bozulmuştur.

 

Üçüncü Hukuk Dairesi Başkanlığı’nın düşünce yazısında; uygulamalarının 9.4.1984 gün ve 1755/1730 sayılı karar doğrultusunda sürdürüldüğü ve bu yolda kararlılık kazandığı acıklanmış, Ondordüncü-Hukuk Dairesi Başkanlığı’nın yazısında, Dairenin yerleşmiş uygulamasının 17.1.1985 gun ve 3846/310 sayılı karar doğrultusunda bulundugu belirtilmistır.

 

Yukarıda açıklanan duruma göre, Üçüncü ve Ondördüncü Hukuk Daireleri kararlan arasında ilke yönünden bir aykırılık söz konusu olmamakta, kiracının kiralananı teslim almamışsa kiralanana elatan üçüncü kişi aleyhine elatmanın önlenmesi davası açamayacağı, taşınmazın tesliminden sonra elatmanın önlenmesi ve tazminat isteğine hak kazanacağı konusunda görüş birliği bulunmaktadır. Ondördüncü Hukuk Dairesi’nin aykırı görüş benimsendiği izlenimi doğuran 20.1.1983 gün ve 6151/405 sayılı kararının, kayıt mâliki ile kiracı tarafindan ayrı ayrı açılarak birlikte görülüp karara bağlanan davalara esas tutulan olayların özellliklerinden kaynaklandığı sonucuna varılmıştır. Hukuk Genel Kurulu kararında ise ilke yönünden herhangi bir görüşe yer verilmemiştir.

 

Hâl böyle olunca, ilgili Dairelerin ilkeye yönelik devamlılık ka-zanan kararlan arasında herhangi bir aykırılığın varlığından söz edilemeyeceği cihetle içtihadı birleştirmeye gerek bulunmamaktadır.

 

Sonuç: yukarıda açıklanan nedenlerle içtihadı birleştirmeye gerek olmadığına, 6.3.1987 gününde ilk toplantıda oybirliğiyle karar verildi.

430

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1983/10

K:1984/4

T:14.05.1984

 

İskan mevzuatı çerçevesinde temlik ile tapu siciline tescil edilmiş olan taşınmazların daha sonra aynı mevzuat uyarınca başka bir kimseye temlik edilmesi halinde, 2510 sayılı İskan Kanununun 23. maddesine 3667 sayılı Kanun ile eklenen 3. fıkra hükmünün uygulanmasının mümkün olup olmadığı; sözkonusu hükmün uygulamalarında bu hükümde gösterilen bir yıllık hak düşürücü süre başlangıcının, taşınmazın iskan mevzuatına göre temlik edildiği tarih mi yoksa temlik üzerine taşınmaza fiilen el konulduğu tarih mi olduğu yönünde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Beşinci Hukuk Dairesi kararları ile Yedinci Hukuk Dairesi kararları arasındaki içtihat uyuşmazlığının giderilmesi Yargıtay Kanununun 45. maddesi hükmüne göre istenilmesi üzerine; Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca, konunun Yargıtay içtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nda görüşülmesine 15.12.1983 gün ve 122 sayı ile karar verilmiştir.

KARAR : I – İçtihadı birleştirmeye konu olan Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.11.1980 gün ve 1229/2349 sayılı kararında “iskan mevzuatına göre temlik ile tapu siciline tescil edilmiş olan taşınmazların daha sonra aynı mevzuat uyarınca başka bir kimseye temlik edilmesi halinde, 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanun ile eklenen ve hak sahiplerinin temlik edilen kişi aleyhinde temlik gününden itibaren bir yıl içinde ayın davası açabileceği; bir yıldan sonra ancak bedel davası açabileceği yolundaki hükmünün uygulanamayacağı” belirtildiği ve Beşinci Hukuk Dairesi’nin 7.10.1955 günlü ve 5900/5324 sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiş ve içtihat edilmiş olduğu halde; Yedinci Hukuk Dairesi’nin 31.5.1979 gün ve 4661/6235 sayılı ve 4.7.1980 gün, 4189/8141 sayılı kararlarında aksi görüşe yer verilerek her iki temlikin iskan mevzuatına göre yapılmış olması halinde de bir yıl içinde ayın davası açılmadığı takdirde ancak bedel davası açılabileceğinin içtihat edildiği görülmüştür. Daire kararlarının Hukuk Genel Kurulu kararından önceye ait bulunması sebebiyle, dairelerin görüşlerinde ısrar edip etmedikleri belli olmadığından içtihatların birleştirilmesine yer olmadığı yönündeki görüş çoğunlukla kabul edilmeyip içtihatlar arasında aykırılık bulunduğuna oybirliği ile karar verildikten sonra, ilk önce İskan Kanununun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen fıkra hükmünün iskan mevzuatına göre bir kimseye temlik edilen ve tapuya bağlanan taşınmazın sonradan ikinci kez gene iskan mevzuatına göre başka bir kimseye verilmiş olması halinde de uygulanıp uygulanmayacağı konusuna görüşülmesi Kurulca kabul edilerek Raportör Üyenin konu hakkındaki açıklamaları dinlenmiş ve yapılan görüşme sonunda aşağıda belirtilen sonuca varılmıştır.

2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanun ile eklenen fıkra hükmüne göre iskan edilen kişiye verilen yer hakkında “müstehik” ancak bir yıl içinde ayın davası açabilecektir. Maddede yer alan “müstehik” sözcüğünün ne anlamda kullanıldığı 28.2.1945 gün ve 23/5 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı ile açıklığa kavuşturulmuş ve mülkiyet hakkı sahiplerinin de bu tür davaları açacakları kabul edilmiştir.

Sözkonusu fıkra hükmünde mülkiyet hakkının meydana geliş nedeni bakımından ayrı bir ayrım yapılmamıştır. O halde Kanunun, konuluş amacına ve ruhuna uygun bulunan ve yoruma elverişli olmayan hükmünün daraltılması ve iskan mevzuatına dayanılarak edinilen mülkiyet haklarına konu olan taşınmazların bu hüküm dışında bırakılması olanaksızdır. Diğer yandan aynı Kanunun 48. maddesinde “18 Teşrinievvel 1912 tarihinden bu Kanunun neşri tarihine kadar Trakya’da iskan edilip tapusu verilmiş olan gayrimenkul sahiplerinden boş kalmış yerlere yeniden Hükümetçe iskan edilmiş olanlar namına tapu senedi verilir ve bunların eski kayıtları terkin olunur. Bu gayrimenkullerin sahipleri zuhur eder ve başka yere iskan edilmediği de anlaşılırsa kendilerine yeni muhacir gibi toprak ve yapı verilir” denilmiştir. Bu hüküm de göstermektedir ki, Kanun Koyucu, Devletin bir kimseye iskan hakkı olarak verdiği yeri boş kalmış düşüncesiyle bir başkasına temlik etmesi halinde, ikinci iskanın geçerli olacağını ilke olarak aynı kanun içinde benimsemiştir. Öte yandan 2510 sayılı Kanunun çıkarılması sırasında geçirdiği evreler gözönünde tutulursa 3667 sayılı Kanunun getirdiği fıkra hükmünün iskan mevzuatından doğan mülkiyet haklarına bir ayrıcalık tanımadığı sonucuna varılmak gerekir, Bilindiği gibi 2510 sayılı iskan Kanunu Tasarısı 1934 yılında Hükümet tarafından 34 madde halinde Büyük Millet Meclisi’ne verilmiş ve Karma Komisyona havale edilmiştir. Kanunun diğer maddeleri Karma Komisyonda eklenmiş ve bu arada 48. maddesinde yer alan hüküm, ayrı sayı altında ve iki madde halinde sadece Trakya için değil tüm ülkede uygulanmak üzere düzenlenmiş ve fakat Adalet Komisyonunun “çift iskan olaylarının Trakya dışında görülmediği” gerekçesiyle değişiklik görüşü, Mecliste kabul edilmiş ve 48. madde olarak kanunlaşmıştır. Zamanla, temlik edilmiş bulunan yerler üzerinde hak iddia edenlerin aradan uzun süreler geçmesine rağmen iskan hakkı sahibinin elinden taşınmazları dava yolu ile aldıkları; daha açık bir anlatımla: 48. madde hükmü ile ikinci iskan sahibinin korunması düşünülen tehlikeler ile karşı karşıya kaldığı görülmüş ve daha geniş kapsamlı olarak 1939 yılında 3667 sayılı Kanun yürürlüğe konulmuştur. Konunun bu gelişim içinde değerlendirilmesi dahi 3667 sayılı Kanun ile getirilen fıkra hükmünde iskana dayanan tapulu taşınmazlara bir ayrıcalık tanınmadığını göstermektedir.

Olayda “bir taşınmaz iki kez tapuya kayıt edilmiş ise, önceki günlü kayda değer verilir” kuralının da uygulama yeri yoktur. Çünkü 3667 sayılı Kanun ile getirilen fıkra hükmü, koşulları gerçekleştiği takdirde esasen ikinci kez yapılan temlik sonucu oluşan tapu kaydına değer tanımaktadır. Uyuşmazlık ise, bu fıkra hükmünün ikinci temlik nedeniyle oluşturulmuş bulunan tapu kaydı hakkında uygulanıp uygulanmayacağı konusundadır.

Devletin idari tasarrufla temlik ettiği taşınmazı ikinci bir idari tasarruf ile geri alma sonucu doğuracak biçimde yeniden bir başka kişiye temlik edip edemeyeceği hususu Hukuk Genel Kurulu kararını savunan Üyeler tarafından ileri sürülmüş ise de; sorunun bu açıdan ele alınması halinde kuşkusuz ikinci tasarrufun denetim yeri idari yargı olduğu için ikinci tasarruf idari yargı yerinde iptal edilmedikçe hüküm ifade edecektir.

Yukarıda açıklanan gerekçeler ile iskan mevzuatı çerçevesinde temlik ile tapu siciline tescil edilmiş olan taşınmazların daha sonra aynı mevzuat uyarınca başka bir iskan edilene temlik edilmesi halinde de 2510 sayılı iskan Kanununun 23. maddesine 3667 sayılı Kanun ile eklenen 3. fıkra hükmünün uygulanmasının mümkün olduğuna karar verilerek, içtihat uyuşmazlığının ikinci bölümü müzakere edilmiştir.

II – İçtihat aykırılığına neden olan ikinci konu, 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen üçüncü fıkradaki bir yıllık hak düşürücü sürenin, birinci fıkrada tanımı yapılan “temlik” tarihinden mi yoksa taşınmaza Hazine veya iskan edilen kişi tarafından fiilen el konulduğu tarihten mi başlayacağı sorunudur.

Burada öncelikle şu yönün belirtilmesi gerekir ki; daha önce de 23. maddeye ilişkin içtihat aykırılığı belirmiş ve 28.2.1945 günlü, E. 1944/23, K. 1945/5 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı ile aykırılık giderilmiş ise de, o içtihadın konusu 23. maddeye göre bir yıl içinde açılması gereken ayın davasının tapulu taşınmazları da kapsayıp kapsamadığına ilişkin olup sonuçta, açılacak davanın tapulu ve tapusuz bütün taşınmazları kapsadığına karar verilmiştir. Bir yıllık hak düşürücü sürenin hangi tarihten itibaren işlemeye başlayacağı sorunu o içtihadı birleştirmenin konusu dışında olup ilk kez bu içtihadı Birleştirme kararına konu olmaktadır.

2510 sayılı Kanunun 23. maddesinin birinci fıkrasında; bu kanun hükümlerine göre muhacirlere, mültecilere, göçebelere, naklolunanlara ve yerlilere dağıtılan yapı ve toprakların temlikine vali ve kaymakamların yetkili oldukları, dağıtış defter ve kararlarının vali ve kaymakamlarca onaylanmasının temlik sayılacağı, onaylı defter veya kararlardaki yüzölçümlerin geçerli olduğu belirtilmiştir. Bu maddeye 3667 sayılı Kanunla eklenen ikinci fıkrada bu suretle temlik edilmiş olan taşınmazlar hakkında açılacak ayın davalarında yeni malik ile birlikte Hazine’ye husumetin yöneltileceği; üçüncü fıkrada temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra müstehikler tarafından ancak Hazine aleyhine el koyma tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabileceği; dördüncü fıkrada taşınmazın veya bedelin verilmesine hükmolunduğu takdirde yargılama giderlerinin sadece Hazine’ye yükletileceği açıklanmıştır.

İçtihat aykırılığı üçüncü fıkradaki “temlik tarihi” sözünün anlamı ve dolayısıyla bir yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcı ile ilgili bulunmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 14.10.1953 günlü, 6/232/105-115 sayılı ve Yargıtay Beşinci Hukuk Dairesi’nin 6.7.1954 günlü, 1666/4106 sayılı kararlarında, bu sürenin taşınmaza Hazine veya lehine temlik yapılan kişi tarafından fiilen el konulduğu tarihten itibaren işlemeye başlayacağı kabul edildiği halde. Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesi’nin 21.3.1978 günlü, 5755/3518 sayılı kararında sürenin temlik tarihinden başlayacağı görüşü benimsenmiştir. 26.3.1984 tarihli toplantıda kararlar arasında içtihat aykırılığı bulunduğu ve konunun sadece önceki ve sonraki iskan tapularının karşılaşması ile sınırlı olarak değil, tüm tapulu yerler bakımından incelenmesi oybirliğiyle kararlaştırıldıktan sonra işin esası ile ilgili görüşmelere geçilmiştir.

Görüşmeler sırasında Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay Beşinci Hukuk Dairesi kararları doğrultusunda görüşlerini açıklayan Üyeler özetle; 23. maddenin üçüncü fıkrasının tayin ettiği bir senelik sürenin, davacının bilgisi dışında ve evrak üzerinde yapılmış olan temlik tarihinden değil, davacının taşınmazına Hazine veya lehine temlik yapılan kimse tarafından fiilen elkonulduğu tarihten itibaren hesaplanmasının hukukun genel ve temel kurallarına. Kanunun ruh ve maksadına uygun bulunduğunu belirtmişlerdir. Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesi’nin içtihadı doğrultusunda görüşlerini açıklayan Üyeler ise özetle; Yasa Koyucunun sürenin başlangıcı olarak temlik tarihini kabul ettiğim, 23. maddenin ilk fıkrasında da temlikin vali veya kaymakamın dağıtış defterlerini tasdiki ile meydana geldiği, tasdikin temlik olduğunun kabul edildiğini, Kanunun bu açık hükümleri karşısında sürenin başlangıcının temlik tarihi olmadığının kabulüne olanak bulunmadığını, mahkemelerin Kanun hükümlerini uygulamakla görevli olduklarını, yorum yolu ile de olsa kanunların açık hükümlerine aykırı bir uygulamaya girilemeyeceğini açıklamışlar.

Gerçekten, 23. maddenin sadece sözüne bakılacak olursa üçüncü fıkrada bir yıllık dava açma süresinin temlik tarihinden itibaren başlayacağı bildirilmiş ve birinci fıkrada da ( dağıtış defter ve kararlarının altı vali ve kaymakamlarca tasdik edilmesi temliktir ) denilmek suretiyle temlikin ne olduğu açıklanmış bulunduğuna göre, dava açmak için kabul edilen bir yıllık hak düşürücü sürenin birinci fıkra uyarınca evrak üzerinde yapılan temlik ile işlemeye başlayacağını kabul etmek gerektiği ileri sürülebilir. Ne varki bu görüş sadece söze değer veren, hükmün konuluş amacım ve ruhunu gözardı eden bir görüştür. Oysa, herhangi bir yasa hükmünün sadece sözü ile değil, hem sözü hem de ruhu ile birlikte mer’i olduğu Medenî Kanunun 1. maddesinde ifadesini bulan temel bir hukuk kuralıdır. Nitekim 27.3.1957 günlü. Esas 1957/1, Karar 1957/3 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında “Kanun hükmünün manasını tayin etmekte ilk esas, metnin meydana geldiği sözlerden çıkan manadır ve ancak bu şekilde metne verilmesi gereken mana, hükmün kanuna konulmasıyla güdülen gayeye aykırı neticeler doğuracak olduğu takdirde, lafzından çıkan mana yerine, kanunun ruhundan çıkan manaya göre hüküm verilmesi gerektir ki, bu durum, Medenî Kanunun birinci maddesinde kabul edilen, kanunun lafzıyla ve ruhuyla temas ettiği bütün meselelere tatbik olunacağı kaidesinin neticelerindendir” denilmiştir. Aynı görüş 9.3.1955 günlü, E. 1954/22, K. 1955/2 sayılı ve 4.2.1959 günlü, E. 1957/14, K. 1959/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararlarının gerekçelerinde de benimsenmiş bulunmaktadır. 8.12.1982 günlü, E. 1982/4, K. 1982/4 sayılı içtihadı, Birleştirme Kararının gerekçesinde bir kanun hükmünün sözü ile özünün çatışması halinde sözünün üstün tutulacağı yolundaki görüş 1479 sayılı Bağ Kur Kanununun 70. maddesinde iş mahkemesinin görev alanını tayin eden kuralın yorum yolu ile genişletilemeyeceğini anlatmak amacına yönelik ve sadece görevle ilgili olduğundan olayımızda uygulama yeri bulunmamaktadır. Bu nedenle, bir yasa hükmü ilk bakışta ne kadar açık görünürse görünsün, o hükmün bir de konuluş amacım, yani ruhunu araştırmak ve buna göre anlamını tesbit edip uygulamak, çağdaş hukuk anlayışının bir gereğidir. Aşağıda, konu bu açıdan ele alınıp incelenecektir.

2510 sayılı İskan Kanununda sadece Hazine’ye ait veya satın alınacak yahut kamulaştırma yolu ile Hazine’ye geçen taşınmazların iskan yolu ile tahsis, devir ve temliki öngörülmüştür ( ek madde 8 ). Özel mülkiyet konusu olan yerlerin bu yasaya göre tahsis devir ve temliki söz konusu değildir. 23. maddenin birinci fıkrasında da Hazine’ye ait taşınmazların mülkiyetinin iskan olunan kişilere ne şekilde geçeceği açıklanmıştır. Vali ve kaymakamlarca dağıtış defter ve kararlarının onaylanması “temlik” sayılmış ve bu andan itibaren mülkiyet hakkının iskan olunanlara geçtiği kabul edilmiştir.

Aynı maddenin üçüncü fıkrasında yer alan ve bir yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcına esas olan “temlik tarihi” sözünün anlamına gelince; Hazine’nin iskan işleri dolayısıyla üçüncü kişilerin taşınmazlarına elatmak yetkisi ve maksadı bulunmasa da, uygulamada yanlışlıkla Hazine arazisidir diye kişilerin özel mülkiyetindeki taşınmazlara elatıldığı, iskan edilenlerin kendilerine tahsis, devir ve temlik edilen bu gibi yerlere yerleştikten senelerce sonra bir takım davalarla karşılaştıkları, eski tapu kayıtları geçerli sayılarak o yerlerden men edildikleri, böylece sefalete düştükleri, iskan için sarfedilen emek ve paraların boşa gittiği görüldüğünden, yasa koyucu bu duruma son vermek amacıyla üçüncü kişilerin mülkiyet haklarına bir sınır getirmek ihtiyacını duymuştur ( 3667 sayılı Kanun ile ilgili Hükümet gerekçesi ve TBMM. Adliye ve İskan Kanunu Muvakkat Encümenleri raporlarından ). İşte bu düşünce ile, “müstehikler” tarafından açılacak “ayın davaları” temlik tarihinden itibaren bir yıllık hak düşürücü süre ile sınırlandırılmıştır. Kanunun gerekçesinde açıklandığı üzere amaç; taşınmaza yerleşen, imar ve ihya eden, işleten iskan edilenleri senelerce sonra açılacak davalara karşı korumaktır.

Taşınmaz henüz esas malikinin tasarruf ve zilyetliğinde iken onun aleyhinde hak düşürücü sürenin işlemeye başlayacağı düşünülemez. Bu nedenle üçüncü fıkradaki “temlik tarihi” sözü birinci fıkradaki gibi sadece evrak üzerinde yapılan bir işlemi değil, taşınmaza Hazine veya temlik olunan kişi tarafından fiilen el konulması gibi eylemli bir durumu ifade etmektedir. Evrak üzerinde Hazine yeridir diye temlik edilen yere fiilen el konulduktan sonra üçüncü kişilere yönelik ve onları ilgilendiren bir işlemin varlığı ortaya çıkar. O taşınmaz üzerinde hak iddia eden kişi, kendi taşınmazı ile ilgili bir işlem yapıldığını, ancak o andan itibaren öğrenmek olanağına kavuşmuş olur. Bundan sonra bir yıllık hak düşürücü süre işlemeye başlar. Taşınmaza el konulmadan vali veya kaymakamın sadece evrak üzerinde Hazine arazisidir diye bir yeri temlik etmesiyle üçüncü kişilerin dava açma süresinin işlemeye başlayacağını kabul etmek, hukuksal güvenlik ve kararlılık ilkesiyle çelişir ve Anayasa’nın teminatı altında bulunan mülkiyet hakkının özü ile bağdaşmaz.

Öte yandan, anılan Kanunun 23. maddesinin ikinci fıkrası hükmüne göre, açılacak davada Hazine ile birlikte yeni malikin de hasım gösterilmesi gerekmektedir. Davacı, taşınmazına el konulmadan husumeti kimlere yönelteceğini bilemeyeceği için, bu yönden de hak düşürücü sürenin taşınmaza fiilen el konulduğu tarihten başlaması gerekir. Aksi halde davacının bu süreden yararlanması mümkün olmaz ve bu durum giderek bir yıllık hak düşürücü sürenin fiilen kısaltılması ve yürürlükten kaldırılması sonucunu doğurur.

Açıklanan nedenlerle 23. maddenin üçüncü fıkrasındaki “temlik tarihi” sözünün aynı maddenin birinci fıkrası uyarınca Hazineye ait yerin mülkiyetinin iskan olunan kişiye geçtiği tarihi değil, davacının taşınmazına Hazine veya lehine temlik yapılan kişi tarafından fiilen el konulduğu tarihi ifade ettiği, bir yıllık hak düşürücü sürenin bu tarihten itibaren işlemeye başlayacağı kabul edilmiştir.

SONUÇ : 1 – İskan mevzuatı çerçevesinde temlik ve tapu siciline tescil olunan gayrimenkullerin daha sonra tekrar aynı mevzuat uyarınca başka birine temliki halinde 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen 3. fıkra hükmünün uygulanması gerektiğine, 20.2.1984 tarihli birinci ve 5.3.1984 tarihli ikinci toplantılarda gerekli 2/3 çoğunluk sağlanamadığından 26.3.1984 tarihli üçüncü toplantıda mevcudun salt çoğunluğuyla;

2 – 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen 3. fıkrada yer alan bir yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcının, iskan mevzuatı çerçevesinde temlik edilen gayrimenkule fiilen el koyma tarihi olduğuna, 26.3.1984 tarihli birinci ve 30.4.1984 tarihli ikinci toplantılarda gerekli 2/3 çoğunluk sağlanamadığından 14.5.1984 tarihli üçüncü toplantıda mevcudun salt çoğunluğuyla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI ( I )

2510 sayılı Kanun uyarınca verilen ve hele kanun gereği olarak muhacir, mülteci, göçebe veya naklolunan adına tapu siciline tescil edilen taşınmazın. Kanunun 30. maddesi ile ek 18. maddesindeki koşullar gerçekleşmediği takdirde, vali ve kaymakam tarafından bilerek veya bilmeyerek başkasına temliki söz konusu olamaz, İskan Kanununun amacına ve çeşitli hükümlerine aykırı düşeceği kuşkusuz olan bu işlemin hukukî bir değerinin bulunmayacağı kanısındayım.

İskan, 2510 sayılı Kanunun 17. maddesinde belirtildiği üzere, bir aileye nüfus ve ihtiyacına göre, oturacak ev veya ev yeri, sanatkarlara ve tüccarlara ayrıca geçim getirecek dükkan veya mağaza yahut bu gibi yapı veya yeri ve mütedavil sermaye, çiftçilere de ayrıca kafi toprakla çift hayvanı, alet ve edevatı, tohumluk, ahır ve samanlık veya yeri vermekle yapılır.

Muhacirlerin, mültecilerin, göçebelerin, naklolunanların Kanunun amacına uygun olarak iskan olunabilmeleri için vali ve kaymakamlar görevli kılınmışlardır.

Örneğin:

a ) Bunların yerleştirilmelerine ayrılan veya bunlara verilen yapılar vali ve kaymakamın yazılı emri ile boşaltılır ve kendilerine teslim olunur.

b ) Bu taşınmazlara vukubulacak tecavüzlerde de vali ve kaymakamlar zabıta marifetiyle tahliyeye yetkilidirler.

c ) Bunların istihkaklarının eksik olarak vaktinde dağıtılıp teslim olunmasından ve müstahsil hale getirilmesinden vali ve kaymakamlar sorumludur.

Bu görev ve sorumlulukları yüklenmiş vali ve kaymakamın iskan ettiği kimseye temlik ettiği ve tapuya da tescil ettirdiği taşınmazı, bu kez başkasına temlik etmesinin olanak dışı olacağı kuşkusuzdur. Kaldı ki, iskan edilene, taşınmazın yanında sermaye, hayvan, alet ve edevat, tohumluk vesaire de verilmektedir. Gaye onun biran önce müstahsil haline gelmesini sağlamaktır. Bu olanaklar tanınan kişinin elinden taşınmazının alınarak başkasına temlik edilebileceğinin kanun koyucu tarafından düşünülemeyeceği tabiidir.

Bu nedenlerle 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen 3. fıkra hükmünün bu konuda uygulanma olanağı bulunmadığı kanısıyla içtihadı birleştirme kararının birinci hükmü için oluşan ekseriyet görüşüne katılmamaktayım.

Firuz ÇİLİNGİROĞLU

Cumhuriyet Başsavcısı

KARŞI OY YAZISI ( II )

I – A/1 – İSKAN KANUNU’nun 3. fıkrasında, “temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra müstehikler tarafından ancak Hazine aleyhine vaziyed tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabilir” hükmü yer almıştır.

içtihadı Birleştirme Kararı’nın ( I ) Sayılı Bölümü’nde, Yargıtay Büyük Genel Kurulu’na sunuluş biçimine ve orada yapılan tartışmalara tam bir sadakatla, “iskan mevzuatı çerçevesinde temlik ve tapu siciline tescil olunan taşınmazların daha sonra tekrar aynı mevzuat uyarınca başka birine temliki halinde” anılan fıkra hükmünün uygulanacağı belirtilmiş ve içtihadı Birleştirme Kararı’nın ( SONUÇ ) Bölümünde dahi aynı anlatımla İçtihattaki aykırılığın giderildiği vurgulanmıştır.

2 – Yüksek Kurulu bu sonuca ulaştıran ve dolayısıyla, “SONUÇ” bölümüyle zorunlu bağlantı içerisinde bulunduğu belirgin olan GEREKÇELER’in bir kesimi, -içtihadı Birleştirme Kararına ilişkin teyp kayıtlarında ve kararın bizlerden Nusret Ozanalp tarafından 14.5.1984 tarihinden çok önce hazırlanıp Birinci Başkanca dahi tasvip görmüş olan ( I ) sayılı bendinin önceki metninde açıkça görüleceği üzere Şöyle belirlenmiştir: a ) Sözü edilen 3. fıkra hükmü” açık ve mutlak niteliktedir ve yorum yoluyla, daraltılması olanaksızdır ( Bkz. Anılan metin, I f. 2, c. 2 ). Derhal diyelim ki, yeniden oluşturulan metin, bu görüşten tam olarak ayrılmış söylenemez. Gerçekten şimdiki metinde de anılan esas, şu sözcüklerle dile getirilmiştir: “… Kanunun konuluş amacına ve ruhuna uygun bulunan ve yoruma elverişli olmayan hükmünün daraltılması… olanaksızdır ( Not : Burada, bu tür tasarrufların çoğunluk iradesine aykırılığını ve varılan sonucu, bazı kez, inandırıcılıktan uzak kılma tehlikesini de kaydetmek gerekir ), b ) “Kanunların açık olan metinlerine rağmen yorum yolu ile metne aykırı düşen bir uygulama kanun koyucunun yetki alanına tecavüz olur ki, bu da Anayasa aykırı düşer” ( Bkz.: Anılan metin, I f. 2, c. 3 ). c ) Hükmün, giderek, iskan Kanununda değişikliği oluşturan 3667 sayılı Yasa’nın konuluş amacı, bu son “temuh”ten yararlanmış olanları açılacak davalara karşı korumaktadır ( Bkz. Anılan metin, I, f. 2 ). d ) Burada söz konusu olan temlik, iskan Kanunu hükümleri çevresindeki gerçekleştirilen geçerli temliktir; yoksa, salt kağıt üzerinde yapılmış temlik değil ( Bkz: Anılan metin. I, f. 3. Not : Esasen gene sözü edilen bant kayıtlarının da ortaya koyacağı üzere, temliklerin geçersizliği konusunda hiçbir itiraz ileri sürülmemiştir; tersine temliklerin geçerliği hususunda oybirliğinin varlığı belirtilmiştir ).

3 – Bilindiği üzere, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararlarının benzer konularda bağlayıcılığı, Yarg Kanununun 45/V. .maddesiyle atık yasal çerçevede tartışılamaz bir nitelik kazanmıştır. Bu bağlayıcılığın sonuçla zorunlu bağlantı içerisinde olan gerekçeleri de kapsadığı konusunda hem yargısal, hem bilimsel görüşler birliktir. Soruna bu açıdan yaklaşıldığında, bu içtihadı Birleştirme Kararı’nın anılan gerekçeleri bağlayıcılığı açık seçiktir. Hiç şüphesiz, bu kural -bu olayda olduğu gibi-, birbiriyle bağlantılı da bulunsalar bağımsız sayılmaları gereken içtihadı Birleştirmelerin bir tek içtihadı Birleştirmede işlem görmeleri ve birlikte görüşülmeleri ( = içtihadı Birleştirmelerin Birleşimi ) durumu halinde de geçerlidir Tersi durumda, yöneldiği temel amaç “İçtihad aykırılıklarının giderilmesi” olan Yargıtay içtihadı Birleştirm yolu ile yeni İçtihad bağdaşmazlıkları yaratılmış ve böylece içtihadı Birleştirme Kararı’nın bizzatihi var bile kuşkulu duruma gelir ki, bunun istenmezliği ve Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun yüceliğine yakışmazlığı ortadadır.

4 – Bu olgu ve gerçekler, içtihadı Birleştirme Kararı’nın ( II ) sayılı Bölümü’nün konusunu oluşturan bir yıllık hak düşürücü sürenin ( belki de daha doğru bir deyimle, usulî sürenin temlik tarihinden başlatılması gereğini doğal ve zorunlu kılmaktadır. Zira, madem ki metni yukarıya alınan 3. fıkra hükmünde, tartışılmaz bir açıklıkla, “ayın davası”nın temlik tarihinden itibaren bir yıl geçtikten sonra açılamayacağı buyrulmakta; mademki, bu hüküm açık ve mutlak nitelikte olup yorumla değiştirilemez ve madem ki, burada yasa hükümlerine uygun geçerli bir temlik işlemi söz konusudur, nasıl olur da anılan bir yıllık süre “temlik tarihi”nden değil de bir başka tarihten başlatılabilsin?

Böyle bir yaklaşıma olanak yoktur. Bu nedenle, içtihadı Birleştirme kararı, aynı konuda hem “evet, hem de “hayır”; hem “ak” hem de “kara” demesi yönünden ( II ) sayılı Bölümü ile özümsenemez niteliktedir.

b – 1 ) “Yasaların uygulanması” kavramı, “Yasaların yorumu” kavramından ayrımlıdır ve bu ayrım, öğretide de belirtilmiştir. Türk Kanunu Medenisi’nin “Kanunu Medeninin tatbiki” kenar başlığını taşıyan 1 nci maddesinin 1 nci cümlesinde yer alan şu esas, Anayasamızın öngördüğü “Güçler ayrımı” çevresinde iskan Kanunu’nun 23. maddesi içinde geçerlidir: “Kanun, lafzile veya ruhile temas ettiği bütün maddelerde mer’idir”, Demek ki. Yasanın sadece sözü bile değindiği konularda uygulanmalıdır. Şüphesiz, aynı esas. Yasanın özü için de geçerli sayılmalıdır. Her halde, açık olan yön, “veya” sözcüğünden dahi belirginlikle anlaşılacağı üzere, Yasa’nın uygulanabilmesi için sözünün ve özünün birlikte bulunmaları zorunlu olmayıp bunlardan yalnız birinin dahi değindiği konuda uygulanacağıdır. Hal böyle olunca, Yasa belirgin olarak “temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra” dediğine ve şu suretle, bir yıllık sürenin başlangıcı Yasada hiç bir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir belirginlik gösterildiğine göre, olayımızda, bu hükmün uygulanma zorunluğu açıktır. Anayasamızın içtihadı Birleştirme Kararları’na da uygulanması gereken 138/1. maddesi de -II nci maddesinde öngörülen esasla beraber”, bu zorunluğu başkaca doğrulamaktadır. Anayasamızın bu 138. maddesinde 1981 Anayasa’nın 132. maddesine göre oluşturulmuş değişikliğin de yorum ile açık olan yasa hükümlerinin uygulanmaması olasılığını bertaraf etmek amacına yönelik bulunduğu açık seçiktir.

2 – Derhal demeliyiz ki, iskan Kanunu, m. 23, f. 3’ün konuluş amacı -az önce belirtildiği üzere-, geçerli temlikten yararlananı korumak olduğu ve Devletin iskan politikasına egemen kaygılarla kişilerin mülkiyet hakları ikincil bir koruma alanına itildiği için, anılan fıkranın özü yönünden de gene aynı sonuca varılmalıdır. Esasen aynı maddenin içerisinde ve önceki birinci fıkrasında temlikin ne olduğunu belirleyen yasa koyucunun özle söz arasında bir bağdaşmazlık yaratacağını düşünmek, yasa koyucunun böylesine kaba bağdaşmazlıklara düşmeyeceği yollu hukuksal varsayıma, giderek, mantık kurallarına da aykırıdır. Yasa koyucunun nedeni açıklanmaz, böylesine bir çelişkiye düştüğünün kabul edilmezliği ortada olmakla birlikte, bir an için söz ve öz arasında bağdaşmazlığın varlığı varsayılsa bile, gene de aynı esasın özümsenmesi zorunludur.

8.12.1982 günlü, 4/4 E., K. sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme kararı ( Bkz.: RG., T/22 ŞUBAT 1983, Sa/17967, Sh: 41 vd. ) ndan yapılmış şu alıntı, bunun nedenlerini belirgin olarak açıklayacak niteliktedir: “Şüphesiz bir yasa hükmü, konuluş amacına uygun bir biçimde yorumlanmalıdır. Kural olarak bir hükmün amacı olarak değerlendirilebilecek olan ( özü )yle biçimini oluşturan ( sözü ) özdeştir ve ayak olarak bunlar arasında bir bağdaşmazlık varsa, açık bulunan söze itibar olunması esastır. Yani, amacın açık olan anlatımla belirtilmiş bulunduğu varsayılır”.

3 – Bir başka Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ( T/10.5.1974, Sa/3/4 bu karar için, Bkz.: Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararları, Hukuk Bölümü, C: 5, Sh. 644 vd. )ndan yapılmış aşağıdaki alıntı da aynı anlamdadır: “Eğer bir metin okunur okunmaz anlaşılıyorsa başka başka anlamlara olanak verecek şekilde yazılmamışsa, genişletilebilir sözcükler kullanılmamışsa, yoruma gitmeye imkan olmadığı gibi lüzum da yoktur”.

Anılan her iki Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararındaki bu gerekçelerin sonuçla belirgin olan zorunlu bağlantılarından ötürü Yargıtay Kanunu’nun 45. maddesi gereğince baglayıcı nitelikte bulundukları tartışmasızdır.

Gerçi ( II ) sayılı bolümde ilk kez anılan 8.12.1982 günlu Yargıtay ictihadı Birlestırme Kararı’nın sa görevle ilgili bulunduğu görüşüne yer verilmiştir. Ne var ki, bu içtihadı Birleştirme Kararı’nın tümüyle dahi incelendiğinde bu görüşün tartışılmaz bir biçimde yanlış bulunduğunu, gerçekte 8.12.1982 günlü içtihadı Birleştirme Kararı’ndan yapılan alıntının Yasaların yorumuna ilişkin genel bir kuralı vurguladığı gerçeği belirgin olarak ortaya çıkar. Bundan başka, gene ( II ) sayılı bölümde anılan 27.3.1957 günlü İçtihadı Birleştirme Kararı’nda vurgulanan ve yasaların uygulanmasına ilişkin bulunan alıntıda, temelde söylediklerimizin değişik anlatımından ibarettir. Özellikle de iskan Kanunu’nun 23. maddesinin konuluş amacıyla ruhu arasında bir bağdaşmazlığın varlığından söz etmenin olanaksızlığını belirtmek gerekir. Görüşmelerde -bant kayıtlarından anlaşılacağı üzeresözü edilen bu içtihadı Birleştirme kararlarından hiç söz edilmemesi, bunun kanıtıdır. Görüşümüze göre, içtihadı Birleştirme Kararı tartışmalarında hiç anılmayan bir yönünün ona gerekçe alınması isabetli sayılamaz.

4 – Son kez anılan 10,5.1974 günlü Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararından yapılmış alıntı, şu gerçeği dahi açıkça vurgulamaktadır: Yasa metni, şayet kuşku ve duraksamadan arınmış bir biçimde belirgin bulunmaktaysa yoruma gidilemez. Yoruma gitmenin olanaksız bulunduğu durumlarda da, yorumun bir türü olan öze dayalı yorumdan söz edilemez. Gerçekten yoruma gitme olanağı bulunmalıdır ki, yorumda sözün mü, yoksa, özün mü uygulanacağı düşünülebilinsin. Bu yönden, sanki yorumu gerektiren kuşkulu ve duraksamalı bir durum varmışcasına yasa metninin Yasanın amacı çevresinde yorumlanması gereğine dayanan ve aksi görüşü, adeta çağ dışı bulan sayın ÇOĞUNLUK’un anlayışına da katılmak olanaksızdır.

5 – Genel olarak yıllanmalarda başlangıç tarihi, olayın ve failin öğrenildiği tarih değil, muacceli tarihidir. Bu yön. Borçlar Kanununun 128. maddesinde kurallaştırılmıştır. Kural bu olduğu için Yasa Koyucunun öğrenmeyi yıllanmanın başlangıcı olarak istisnaen öngördüğü durumlar, tüm yasalarda açıkça belirtilmiştir. Sadece Medenî Kanun ile Borçlar Kanununun yıllanmaya ilişkin hükümlerini gözden geçirmek, bu yönün aydınlığa kavuşması için yeterlidir. Bu esas, yıllanmanın bir türü olan hak düşürücü süreler ile usuli sürelerde de geçerlidir. Nitekim 2613 sayılı Yasanın 22/H maddesinde öngörülen sürenin başlangıç tarihinin tescilden başlayacağı yönü, Yasa metnine uygun olarak 7.12.1955 günlü ve 10/23 E., K. sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararında açıkça gösterilmiştir. Bu bakımdan, iskan Kanununun 23. maddesinin 3. fıkrasındaki bir yıllık sürenin elkoyma tarihinden başlayacağı yollu görüşün Yasal bir dayanağı yoktur. Özellikle, iskan Kanununun konuluş amacı ve Hükümet tasarısında 3 yıl olarak kabul edilmişken T.B.M.M.’nde bir yıla indirilmiş bulunması, bu yönü tartışılamaz bir biçimde açığa çıkarmaktadır. Bu husus, böyle bir düşüncenin Anayasaya aykırı olmadığı yollu düşünce ile birlikte 28.2.1945 günlü ve 23/5 E., K. sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararına ilişkin görüşmelerdeki konuşmalarda da açıkça belirtilmiştir ( Bkz. Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararları, Hukuk Bölümü, C. 3, Sh. 68, .vd. ).

6 – Elkoyma tarihinden anılan 3. fıkrada söz edilmiş bulunması bir gerçektir. Ne ki, madde metninde elkoymadan ayın davası dolayısıyla değil, bedel davası yönünden söz edilmiştir. Gerçekten fıkra hükmünde ( vaziyed tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabilir ) sözcükleri, bu yönü açıkça ortaya koymaktadır.

Burada ayın davası açma hakkını yitiren müstehikin bu hakkının bedel davasına dönüştüğünü ve bu bakımdan, bir yıllık süreyi geçirmekle ayın davası açma hakkından yoksun kalan müstehikin tüm haklarını yitirmiş olduğu şeklindeki düşünceye yer verilemeyeceğini belirtmekte dahi yarar vardır.

7 – Sayın Çoğunluk, bir yıllık sürenin başlangıç tarihi olarak elkoyma tarihini esas alırken ikinci temlikin kağıt üzerinde gerçekleştirildiği esasından hareket etmektedir. Şu duruma göre, olağan ve yasaya uygun bir biçimde yapılmış temlikler bakımından bu Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararının uygulanmaması gerekir. Bunun karşıt kavramından geçerli temlikler içtihadı Birleştirmenin kapsamı dışında bırakılmışlardır Bizce, içtihadı Birleştirmenin sunuluş ve tartışma biçimine göre böyle bir ayırım yapılmasına olanak yoktur. Şayet Sayın ÇOĞUNLUK, temlik işlemlerinin evrak üzerinde gerçekleştirildiği kanısındaysa, böyle bir anlayışa, bu Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının ( I ) sayılı bölümündeki açıklamalar engeldir ve bu yön, bant kayıtlarının gösterdiği gibi, görüşmelerde en çarpıcı bir anlatımla vurgulanmıştır. Söz konusu 23. madde metni ise, böyle bir anlayışa kesinlikle dayanak olmaktan uzaktır; giderek, anılan madde metni tüm temliklerin eylemli olarak taşınmazın tesliminden sonra gerçekleştirildiği anlamındadır. Nitekim sözü edilen maddenin ilk cümlesinde “bu Kanun hükümlerine göre muhacirlere… ve yerlilere… dağıtılan yapı ve topraklar’dan söz edilmiş bulunması bu yönün belirgin bir kanıtıdır. Esasen Vali veya Kaymakamlarca tasdik edilen defterlerin ( dağıtış defteri ) olarak adlandırılması da bu noktaya yöneliktir. Tevzi defterlerine ilişkin Yargıtay İçti Birleştirme Kararı dahi bu yönü belirgin olarak vurgulamıştır. Bundan ötürü, elkoyma olmaksızın temlik işlemi gerçekleştirilemeyeceği için bir yıllık sürenin temlik tarihinden değil de elkoyma tarihinden başlatılması gerçekte mülkiyet hakkı çerçevesinde Sayın ÇOĞUNLUK’ca hukukça korunması istenen müstehiklerin aleyhinedir.

Diyelim ki, eğer iskan Kanununun belirlediği biçimde işlemler gerçekleştirmeden yapılmış temlikler yok hükmündedir ve yok hükmünde oldukları için de böyle temliklere ilişkin açılacak ayın davalarını belirli bir zaman kesiti ile sınırlamanın olanağı yoktur.

Açıkladığımız bu düşüncelerle Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararının ikinci bölümü ile ilgili ve a bir yıllık sürenin elkoyma tarihinden itibaren başlayacağı yollu kesimine karşıyız.

Nusret OZANALP Mustafa ÇENBERCİ

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi Başkanı Yargıtay 10. Hukuk Dairesi Başkanı

KARŞI OY YAZISI ( III )

İçtihat aykırılığına neden olan konulardan birincisi, daha önce iskan yolu ile muhacir ve mültecilere tahsis ve temlik olunan bir taşınmazın sonradan yanlışlıkla Hazine yeridir diye bir başkasına iskanen tahsis ve temlik edilmesi durumunda ilk iskan hakkı sahibinin 2510 sayılı iskan Yasasının 23. maddesine 3667 sayılı Yasa ile eklenen 3. fıkrada öngörülen 1 yıllık hak düşürücü süre içinde istihkak davası açmaması halinde mülkiyet hakkının sona erip ermeyeceği; başka bir ifade ile, iki iskan tapusunun karşılaşması durumunda 23/3. madde hükmünün uygulanıp uygulanamayacağı sorunudur.

2510 sayılı Yasanın 23. maddesinin 3. fıkrasında iskanen verilen tapulu taşınmazlarla diğer tapulu taşınmazlar arasında herhangi bir ayırım yapılmaksızın ilk tapu sahiplerinin bir yıl içinde istihkak davası açmamaları halinde taşınmazın elkoyma tarihindeki rayiç bedelinin istenebileceği hükmü yer almıştır.

Sadece metnin yazılışına bakılacak olursa, iskanen verilen tapularla öteki tapular arasında, bu hükmün uygulanması yönünden bir ayırım yapmaya olanak bulunmadığı söylenebilir. Ancak bir yasa hükmü uygulanırken onun sözü ile birlikte özünün, yani konuluş amacının da gözönünde bulundurulması gerekir. Bir hükmün, içinde bulunduğu yasadan soyutlanarak tek başına değil, yasanın diğer hükümleriyle birlikte ele alınarak anlamı saptanmalıdır.

  1. maddenin 3. fıkrası hükmü iskan edilen kişiler lehine konulmuş bir hükümdür. Söz konusu hükmün eski ve yeni iskan hakkı sahipleri arasında da işletilmesi hükmün konuluş amacına aykırı düşer.

2510 sayılı Yasanın 48. maddesinde, bu yasanın yürürlüğünden önce Trakya’da iskan edilip tapusu verilmiş olan taşınmazların sahiplerinden boş kalan yerlere yeniden Hükümetçe iskan edilmiş olanlara tapu senedi verileceği ve eski kayıtların terkin olunacağı, bu taşınmazların eski sahipleri çıkarsa ve başka yere iskan edilmediği anlaşılırsa kendilerine yeniden muhacir gibi toprak ve yapı verileceği hükmü bulunmaktadır. Bu hükümden de anlaşıldığı gibi yasa koyucu önceki iskan hakkı sahiplerinin haklarını saklı tutmuştur. Yanlışlıkla toprağı başkasına tahsis ve temlik edilen önceki iskan hakkı sahibinin hakkının saklı tutulmadığı, bu hüküm karşısında savunulamaz.

2510 sayılı Yasaya 16.6.1970 günlü 1306 sayılı Yasa ile eklenen Ek 18. madde hükmü uyarınca iskan hakkı sahibi ancak geçerli bir özürü olmaksızın verilen araziyi üstüste üç yıl işletmezse mahkeme kararı ile taşınmazı geri alınabilir. Bunun dışında, kendisinin bu haktan yoksun bırakılması mümkün değildir. Bu madde hükmü gözetilmeksizin, yanlışlıkla taşınmazı başka birisine yeniden iskanen temlik edildi ve bir yıl içinde dava açılmadı diye önceki iskan hakkı sahibinin yeri geri alınamaz. Ek 18. madde hükmü 23/3. maddeye nazaran daha özel bir hüküm niteliğindedir; iskanen verilen yerler hakkında öncelikle Ek 18. maddenin uygulanması gerekir.

Açıklanan nedenlerle önceki iskan tapuları hakkında 23. maddenin 3. fıkrası hükmünün uygulanamayacağı görüşünde olduğumuzdan sayın çoğunluğun bu konudaki görüşüne katılmıyoruz.

  1. İsmet ARSLAN Mustafa AYKONU
  2. Hukuk Dairesi Üyesi 13.Hukuk Dairesi Üyesi

KARŞI OY YAZISI ( IV )

2510 sayılı Yasanın 23. maddesi aynen : “Bu Kanun hükümlerine göre muhacirlere, mültecilere, göçebelere, naklolunanlara ve yerlilere dağıtılan yapı ve toprakların temlikine vali ve kaymakamlar salahiyetlidirler. Dağıtış defter veya kararlarının altı, vali ve kaymakamlarca tasdik edilmesi temliktir” hükmünü ortaya koymuş; 15 Temmuz 1939 tarih ve 3667 sayılı Yasa ile aynı maddeye eklenen fıkrada ise : “Temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra müstehikler tarafından ancak Hazine aleyhine vaz’iyet tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabilir” kuralına yer verilmiştir. Burada çözümlenmesi gereken sorun, hak sahiplerinin bir yıl içinde açmak zorunda oldukları ayın davasında, sürenin hangi tarihten itibaren işleyeceği meselesidir. Başlangıç tarihinin belirlenmesinde uyulması gereken ilkenin saptanmasında, yasanın gerçek amacının araştırılıp ortaya çıkarılması ve o doğrultuda olaya uygulanmasındaki hukuksal zorunluluk söz götürmez. Öte yandan, çağımızda, yasaların sorunlara ve olaylara uygulanmasında amaçsal yorum ilkesinin benimsenmesi gereği hem öğretide, hem de yargısal kararlarda kabul edilmiş gerçeklerdendir. Şüphesiz sözden ziyade amaca değer verilmesi, yasa maddelerinin yorumlanmasında, o yasanın diğer tüm maddelerinin ifade ettiği anlamların ve yasanın çıkarılmasına etken olan ihtiyaçların gözönünde tutulması gereği tartışılamaz. Bundan ayrı olarak. Yasaların yorumunda Yasama belgelerinden dahi yararlanılabileceği açık seçiktir. Şimdi Yorumla ilgili olarak yapılan yukarıdaki açıklamaların ışığında, acaba anılan Yasanın 23. maddesinde öngörülen bir yıllık dava açma süresinin temlik tarihinden mi yoksa elkoyma tarihinden itibaren mi işleyeceğinin amaçlandığının tartışılması önem taşımaktadır.

Öncelikle 23. maddenin lafzına baktığımızda bir yıllık dava açma süresinin temlik tarihinden itibaren işlemeye başlayacağı, hiçbir kuşku ve duraksamaya yer bırakılmayacak biçimde açık ve seçik olarak ifade edildiği görülür. Yasanın ne diğer maddelerinde ve ne de Yasama belgelerinde bu sürenin elkoyma tarihinden itibaren işlemesi gerekeceğine dair herhangi bir hüküm bulunmaktadır. Öyleyse Yasanın lafzına göre, bir yıllık sürenin temlik tarihinden itibaren işlemeye başlayacağı, -kaymakam veya valinin onayı temlik tarihi sayıldığına göre”onay = temlik” tarihini sürenin başlangıcı olarak kabul etmek zorunludur. Bir takım düşüncelerle lafzın gözardı edilmesi. Medenî Kanunumuzun birinci maddesi hükmünü ihmal etme sonucunu doğurur. Zira, bu madde öncelikle lafzın meri olduğunu, giderek ruhunun da uygulanacağını hükme bağlamıştır. Şüphesiz yasanın lafzı ile ruhunun çatışması halinde ruhuna değer verileceği hukuksal gerçeklerdendir. Bu durumda ve gerekse yasa maddelerinin değişik anlamlara geldiği sezinleniyorsa yorum kuralına başvurulması gerekeceği ortadadır. Ancak şu gerçeği de gözden uzak tutmamalıdır. “Eğer yasa metinleri, amacı açıkça ortaya koymuyorsa o halde yorum yoluna gidilemez ve giderek yorum suretiyle yeni hükümler getirilemez. Aksi halde, güçler ayrıldığı ilkesini benimseyen Anayasamız ihmal edilmiş olur”. Yorum yolu ile yeni hükümler koymak yasama organının görevine giren bir işi üstlenmek sonucunu ortaya çıkarır. Oysa gerek 1924, gerek 1961 ve gerekse 1982 tarihli Anayasalarımız, yürütme, yargı ve yasama organlarının birbirlerinin yetkilerine el atmalarını kesinlikle engellemiştir. Diğer organların olduğu gibi yargı organının da yetki sınırını aşmamaya, özellikle Yasama organının yetki alanına girmemeye özen göstermelidir. Mahkemeler, Yasaları yöntemince uygularken, o hükmün ihtiyaçları karşılamadığı, ya da kendi açısından yanlış vazedildiği sonucuna varırsa yapacağı iş, olması gereken yeni bir hüküm koymak değil, tersine Yasayı amacına uygun olarak olduğu gibi uygulamaktan ibarettir. Başka bir ifade ile yasalar olaylara uygulanırken, duygusallıktan kaçınmalı, -bana göre bu böyle olmalıdır- gibi bir duygudan uzaklaşılarak Kanun ve hukuk çevresinde kalınmalıdır. Tersi durumlarda Anayasamızda yetkileri sınırlanan güçler arasında kargaşalık ve giderek toplumda istikrarsızlık ve güvensizlik ortamı yaratılmış olur. Unutulmaması gereken husus, olması gereken hukuk araştırılırken bunun kişiden kişiye değişeceğidir. İskan Kanununun 23. maddesinin sözünden, sürenin temlik tarihinden itibaren işlemeye başlaması gerekeceğinin anlaşıldıgı yukarıda açıklanmıştır. Acaba Yasanın ve maddenin konuluş amacı nedir? Başka bir anlatımla Yasa koyucuyu böyle bir Yasa çıkarmaya yönelten ihtiyaç ne olmak gerekir? Maddenin özü ile sözü arasında herhangi bir çatışma mevcut mudur? Hemen söylemek gerekirse. Yasa koyucunun asıl amacı muhacirleri, multecileri ve göcebeleri bir an once tasınmaz sahibi yapmak; dolayısıyla onların kendilerine tahsis edılen yerlerden her an atılma tehlikesinden uzak bir şekilde yaşamalarını sağlamak içindir. Öbür yandan memlekette istikrarın ve güven duygusunun da gözönünde bulundurulduğu söz götürmez. O halde Yasa koyucu burada anılan maddede sayılan kişilerin menfaatlarına, taşınmaz sahiplerininkine nazaran öncelik tanımıştır. Bu arada Hazine tarafından mülk sahiplerine el koyma tarihindeki rayiç değerin verileceği hükmünü koymakla yasa koyucu, taşınmaz sahibinin de çıkarlarını korumuş ve kendileriyle muhacirlerin menfaatları arasında hakkaniyete uygun bir denge kurmuştur. Nitekim, içtihadı birleştirmeye konu olan ve çoğunluk tarafından benimsenen HGK.nun 12.11.1980 gün ve 1978/1229 esas ve 1980/2349 karar sayılı ilamında 2510 sayılı Yasanın amacı şöylece açıklanmıştır: “Meseleye bu açıdan bakıldığında anılan Yasanın yararlandırdığı kişi ve aileleri koruyucu ve özellikle onların yerleşim ve toprak sahibi olmalarını Sağlayıcı hükümler taşıdığı görülmektedir. Bu düzenleyici hükümlerin bir gereğinin de yerleşimde istikrar ve devlet güvenini temine yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Bunun içindir ki, devlet bu yasadan yararlanan kişiye tahsis ve temlik ettiği taşınmazın onun elinden çıkmasını önleyici yönde uzun ve kısa vadeli hükümlere yer vermiştir, “hükmü ortaya konmuştur. Bu gerekçenin taşıdığı anlamdan çıkan sonuca göre dahi, anılan maddede öngörülen bir yıllık dava açma süresinin temlik tarihinden itibaren işlemesi gerekeceğinin ve bu sürenin göçmenler lehine bilhassa kısa tutulduğunun amaçlandığı anlaşılmaktadır.

Bundan ayrı olarak çoğunluk görüşüne etken olan “bir kimsenin haberi olmadan mülkünün elinden alınmasının düşünülemeyeceği” görüşü ile “sürenin el koyma tarihinden itibaren işlemesi gerekeceğine” dair görüş arasında da çelişiklik bulunmaktadır. Zira çoğunluğu el koyma tarihine götüren gerekçenin doğal sonucu “ıttıla” tarihi olmalıydı. Her zaman, taşınmaza el konulması sahibinin ıttılaını “öğrenmesini” gerekli kılmayabilir. Örneğin elkoyma tarihinde hak sahibi yurt dışında yaşamaktadır. Başka nedenlerle de el koymayı öğrenememiş olabilir. Bir yandan mülkiyet hakkının korunması, mülkiyet hakkının kutsallığı, habersiz olarak taşınmazın sahibinin elinden alınamayacağı gibi görüşleri içtihadı birleştirme kararına dayanak almak, diğer taraftan “ıttıla” yerine “el koyma” tarihini kabul etmek savunulan görüşe kuvvet kazandırmamaktadır.

SONUÇ : 2510 sayılı İskan Kanununun 23. maddesinde öngörülen bir yıllık hak düşürücü sürenin başlangıç tarihi açıkça temlik tarihi olarak kabul edilmesine karşın, bu sözcüğün “el koyma tarihini” amaçladığı şeklindeki çoğunluk görüşüne katılamıyorum.

Resul ASLANKÖYLÜ

  1. Hukuk Dairesi Üyesi

KARŞI OY YAZISI ( V )

2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi ile eklenen 3. fıkradan kaynaklanan içtihat uyuşmazlığı iki safhada müzakere ve karara bağlanmıştır.

Söz konusu madde hükmü aynen : “Bu Kanun hükümlerine göre muhacirlere, mültecilere, göçebelere, nakil olunanlara ve yerlilere dağıtılan yapı ve toprakların temlikine vali ve kaymakamlar selahiyetlidirler. Dağıl defter veya kararının altı vali veya kaymakamlarca tasdik edilmesi temliktir. Tasdik defterlerindeki veya kararlarındaki miktarlar muteberdir.

Bu suretle temlik edilmiş olan gayrimenkuller hakkında vukubulacak aynî davalarda hasım taraf yeni malik ile birlikte Hazinedir.

Temlik tarihinden itibaren 1 sene geçtikten sonra mütehikler tarafından ancak Hazine aleyhine vaziyet tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabilir.

Ayın veya bedelin verilmesine hüküm olunduğu takdirde mahkeme masrafları yalnız Hazineye yükletilir”. Şeklinde tedvin edilmiş bulunmaktadır.

Buna göre : 1 – İskan mevzuatı çerçevesinde temlik ile tapu siciline tescil edilmiş olan gayrimenkullerin daha sonra tekrar aynı mevzuat uyarınca başka birine temliki halinde 2510 sayılı Kanunun 23. maddesinin 3. fıkrası hükmünün uygulanmasının mümkün olup olmadığı;

2 – Genel olarak bu hükümde gösterilen 1 yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcının ne olacağı uyuşmazlık konusudur.

A ) SÖZ KONUSU KANUNUN 23/3. MADDE HÜKMÜNÜN İSKAN MEVZUATI ÇERÇEVESİNDE MÜKERRER TEMLİK İŞLEMLERİNDE UYGULAMA ALANI BULUP BULAMAYACAĞI SORUNU

İçtihat aykırılığına neden olan kararların mahiyetleri icabı sorun, münhasıran her iki tarafın da haklarının tapu siciline müseccel bulunması haliyle, kısıtlı olarak incelenmesi gerekmiştir. Görülüyor ki; buradaki sorun son tefvizden veya tahsisten önceki tapunun da iskan mevzuatı çerçevesinde oluşması halinde hangi iskan hakkı sahibinin daha çok korunmaya değer olduğu noktasındadır. Şuna da işaret etmek gerekir ki, 5613 sayılı Kanunun 6. maddesi hükmü gereği söz konusu hükümler bütün iskan işlerinde uygulama alanı bulmaktadır.

Medenî Kanunun genel prensiplerine göre, 633. maddede gösterilenler dışında, gayrimenkul mülkiyeti tapu siciline tescil ile iktisap edilir veya terkin ile yitirilir. Fakat İskan Kanununun 23. maddesi Medenî Kanunun 633. maddesi hükmüne benzer bir istisna kural getirmiştir. Bu kurala göre iskan işleminin vali veya kaymakamca onanması anında mülkiyet hakkı iskan olunana geçer. Bu kural her iki iskan hakkı sahibine de bu yönden aynı güçte mülkiyet hakkı bahşetmektedir. Olayda salim bir sonuca varmak için Medenî Kanunun 1. maddesinde belirtildiği gibi Kanunun lafzıyla veya ruhuyla temas ettiği bütün meseleleri ortaya koymak yoruma gitmek gerekmiştir. Yorum yapılırken yasama belgeleri önemli bir ışık kaynağı oluşturmaktadırlar. 3667 sayılı Kanunun 3. maddesine ilişkin hükümet gerekçesinde aynen “verilecek toprakların müstehikleri namına temliki ve verilen topraklar üzerinde istikrarın temini maksadı ile 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine fıkra ilavesi suretiyle tadil edilmiştir. Müstehiklere tahsis edilen araziyi yeni malikleri senelerce işlettiği, imar, ihya et halde senelerce sonra ortaya çıkan bir şahs-ı salisin bu topraklar üzerinde hak iddiası ile ikâme-i dava etmesi veya men’i müdahale kararı alması ve ona mukabil zavallı göçmenin, köylünün haklarını takip edememesi bu toprakların ellerinden alınmasına sebep olmaktadır” denmektedir. Bu konuda adliye encümeni raporunda da benzer görüşe yer verilmiştir. Görülüyor ki, söz konusu hükmün vaz’ı amacı iskân edilenleri korumak ve istikrarı temin etmektir.

Kanun vazu aynı Kanunun 48. maddesini tedvin ederken mükerrer iskan ve temlik hadisesini Trakya’ya münhasır olarak düzenlemiştir. Denebilir ki, daha sonra bu düzenleme yurdun bütününe 3667 sayılı Kanunun 3 maddesi ile teşmil edildi. Bu fikri kabul etmek mümkün değildir. Eğer öyle olsa idi 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi ile 2510 sayılı Kanunun 23. maddesi değil 48. maddesi tadil edilir, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “18 teşrinievvel 1912 tarihinden bu kanunun neşri tarihine kadar Trakya’da” cümlesi kanundan çıkarılarak bir genelleme yapılırdı. Kanun vazu bu şekilde bir tadile gitmediğine göre 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi münhasıran hakkı iskan mevzuatına dayanmayanlar amaçlanarak yürürlüğe konulmuştur.

Kanuna 1306 sayılı Kanunla eklenen ek 8. maddede tahsis, devir ve temlik edilecek toprakların hangileri olduğu tadadi şekilde gösterilmiştir. Bunlar arasında kamulaştırılacak veya satın alınacak araziler bulunduğu halde, yanlışlıkla dahi olsa el konan özel mülkiyet konusu topraklar bulunmamaktadır. O halde prensip özel mülkiyet konusu toprağın istimlak edildikten veya satın alındıktan sonra tefviz veya tahsis edilmesidir. Her ne kadar 28.2.1945 tarih 23-5 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında kanunun bu hükmünün tapulu dahi olsa özel mülkiyete ait toprakları kapsadığı kabul edilmiş ise de söz konusu içtihadı birleştirme kararının 1982 Anayasası karşısında mer’i olup olmadığının tartışmak gerekmektedir.

1982 tarihli Anayasanın 11. maddesi Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlayacağı yönündedir. Şu halde 282.1945 tarihli içtihadı birleştirme kararı mer’i Anayasa hükümlerine aykırılık gösteriyorsa, artık Anayasaya rağmen o içtihadı birleştirme kararının bağlayıcılığından söz edilemez.

1982 tarihli Anayasamızın “herkes mülkiyet ve miras haklarına sahiptir, bu haklar ancak kamu yararı amacı ile kanunla sınırlanabilir” şeklindeki 35. maddesi ve kamulaştırma bedelinin peşin ödeneceğine, muayyen hallerde bedelin ödenme şeklinin kanunla düzenleneceğine, küçük çiftçinin toprak bedelinin behemahal peşin ödenmesi gerektiğine dair 46. maddesi ile 28.2.1945 tarihli içtihadı Birleştirme Kararının çatıştığı kanaatindeyim. Yukarıda arz edildiği gibi Anayasamızın 11. maddesindeki amir hükme istinaden, 28.2.1945 tarihli içtihadı Birleştirme Kararı, bu meselenin hallinde ihmal edilmelidir. Aksi halde esasen Kanunun ek 8. maddesi ile istimlak edildikten sonra tefviz veya tahsis edilmesi gereken mülkiyet hakkına Anayasanın 35 ve 46. maddesine aykırı olarak el konmasına imkan tanınmış, Anayasa teminatı altında olan mülkiyet hakkının özü zedelenmiş olur.

Adliye mahkemeleri kanunun açık hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesi’ne müracaat etmeden, ( bu hüküm Anayasaya aykırıdır ) tatbik etmiyorum demelerine 152. madde engel ise de, kanun hükmünün yoruma imkan bıraktığı hallerde o hükmü Anayasaya aykırı bir sonuç vermeyecek surette yorumlamak zorundadırlar. Olayımızda 2510 sayılı Kanunun 23. madde hükmünün, tartışmanın bu bölümü için, yoruma müsait, olduğu ortadadır.

Yukarıda da arz edildiği gibi söz konusu 23/3. maddenin vaz’ı sebebi iskan olunanı korumaktır, ihtilaflı içtihatlarda her iki tarafta iskan olunan kişilerdir. Birinin diğerine tercihi için bu sıfatlarından b sebeplerin bulunması gerektiği açıktır. Şu durumda korunması gerekenin tesbiti için en iyi yol iyiniyetli olanın tesbit olsa gerektir. Eğer ilk tefviz veya tahsis üzerine gayrimenkul tapu siciline tescil olunmuş ise, sicilin aleniliği prensibinden hareketle artık ikinci tefviz veya tahsis üzerine hak iddiasında bulunanı iyiniyetli olarak kabul etmek mümkün değildir. Bu durumda Medenî Kanunun 2, 3, 928 ve 931. maddeleri hükümleri çerçevesinde korunmaya layık olan, 2510 sayılı Kanunun 48. maddesinde gösterilen ve Trakya’da iskan edilip tapusu verilmiş, fakat verilen araziyi boş bırakmış olanların dışında, ilk iskan edilen veya topraklandırılan kişidir. Bu kişiler hakkında 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi ile eklenen 3. fıkra hükmü uygulanamaz. Esasen 2510 sayılı Kanunun 48. maddesinde gösterilenlerin durumu ile ilk topraklandırılan veya iskan edilen olmasına rağmen hakkı tapu siciline tescil edilmemiş kişilerin halleri bu tartışmaların konusu dışındadır.

B ) İSKAN KANUNUNUN 23/3. MADDESİNDE YER ALAN BİR YILLIK HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN BAŞLANGICININ NE OLDUĞU SORUNU

Söz konusu hak düşürücü sürenin başlangıcını vaz-ıyed tarihine götüren görüşler, kaynağım ilk malikin malumatı dışında ve evrak üzerinde yapılmış olan tahsis ve temlik işlerinden haberdar olamayacağı endişesinden almaktadır.

Gerçekten 4753 sayılı Kanuna kadar, yapılan işlemlerin ilan edileceği yönünden kanunlarda bir hüküm bulunmamaktaydı. Fakat iskan mevzuatından bulunduğu 16.4.1978 tarihli 5/1 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı ile kabul edilen ve 2510 sayılı Kanuna istinaden çıkarılmış olan, 7.4.1938 tarih 2/8455 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konan Tevzi-i Arazi Talimatnamesi; 17.8.1940 tarihli 2/14177 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konan Arazi Tevzi Talimatnamesi; mahallinde tevzi cetvellerinin asılması suretiyle işlemlere alenilik getirmiş olup, 4753 sayılı Kanunun 16. maddesi de açıkça gazete ile ilanı öngörmüştür. Bu bakımdan söz konusu endişelere katılmak mümkün değildir.

Kanunun metni kanımızca bu konuda hiçbir duraksamaya elvermeyecek açıklıktadır. “Temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra” denmek suretiyle kanun vazu sürenin başlangıcını tayin etmiştir. Temlik tarihinin ne olduğu yönü de maddenin 1. fıkrasında tarif edilmiştir. “Vali veya kaymakamın bu yöndeki defter veya kararı tasdiki temliktir” denmiştir. Şu durumda temlik tarihi de söz konusu tasdik tarihidir.

Çoğunluğa dahil bazı sayın üyeler söz konusu hükümlerin açık olmadığı yoruma elverişli bulunduğu iddialarını maddenin 2. fıkrasında yer alan aynî davanın yeni malik ile birlikte Hazine’ye karşı açılabileceği hükmüne dayanarak ortaya koymuşlardır. Böylece yeni malik bilinmeden dava açılamayacağını bunun da işleme muttali olmakla mümkün olabileceğini savunmuşlardır. Yukarıda da arz ettiğim gibi Tevzi-i Arazi Talimatnamesi’nin 7. maddesi, Toprak Tevzi Talimatnamesi’nin 55. maddesi, tevzi işlerine aleniyet getirmiştir, ilgilinin arazinin kime verildiğinin öğrenmemesi veya öğrenememesi söz konusu olamaz. Türkiye Cumhuriyeti’nde şimdiye kadar mer’i olmuş bütün Anayasalarda, halen mer’i Anayasa’nın 74. maddesinde olduğu gibi, vatandaşların kendileri ile ilgili konularda idareden dilekçe ile bilgi isteme hakkı daima mahfuz tutulmuştur. Bu yolla dahi hasmı her zaman öğrenmek kabildir. Şu halde hasmı bilmemek veya bilememek söz konusu değildir. Ve bu görüş kanun metninin yoruma elverişli olduğunu gösterecek nitelikte kabul edilemez.

Anayasamızın 138. maddesi hakimin vicdanî kanaatlerine uygun karar verebileceğinin belirtmiş ise de; vicdanî kanaatın Anayasaya, kanun ve hukuka uygun düşmesi gerektiğinin vurguladığı, bu maddenin 1961 Anayasası’nda benzer hükmünü teşkil eden 132. madde ile karşılaştırılmasından açıkça ortaya çıkmaktadır. Şu halde hakkaniyet veya tashih etme kaygısıyla kanunu bir tarafa koyarak karar ittihazı mümkün değildir. Esasen böyle bir davranış kuvvetler ayrılığı prensibine dayanan demokratik hukuk devleti fikri ile de bağdaşmaz. Kanunu tashih görevi yasama organına mevdu demokratik bir hak ve görevdir.

Kanun metninde yer alan “vaziyed tarihi” sözleri ise aynî hakkı isteme imkanını kayıp eden malike ödenecek tazminatın hesabın da gözönüne alınacaktır.

Bu sebeplerle sayın çoğunlukça hak düşürücü sürenin başlangıcının gayrimenkule ( vaz-ı yed ) el koyma tarihi olduğu yöndeki kabule de iştirak edemiyorum.

Tahir ALP

  1. Hukuk Dairesi Üyesi

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1983/8

K:1983/3

T:24.10.1983

 

HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE

SİCİLLERİN HUKUKSAL DEĞERİ

 

766 sayılı Tapulama Yasasının 31/2. maddesinde yer alan on yıllık hak düşürücü süre, tapulama tesbitinin kesinleştiği tarihten başlar.

 

766 s. Tapulama K m. 31/2

 

AvukaT İdrahim Aktar ve Necip Şenbaba imzali 26.12.1982 günlü dilekçe ile 766 savılı Tapulama Kanununun 31/2. maddesinde yer alan on yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcı bakımından Birinci Hukuk Dairesi’nin 1.5.1981 gün ve 6352-6021 sayılı kararı ile Sekizinci Hukuk Dairesi’nin 10.6.1977 gün ve 4415-5867 sayılı kararları arasında aykırılık bulunduğu, bunlardan birincisinde tescil tarihinin, ikincisinde ise tapulamanın kesinleştiği tarihin esas alındığı ileri sürülerek içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmesi istenmiştir. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nun 30.6.1983 gün ve 66 sayılı kararı ile sözü edilen dairelerle birlikte Hukuk Genel Kurulunun kararları arasında da aykırılığın varlığı belirlenmiş, bunların içtihatların birleştirilmesi yolu ile giderilmesi gereği öngörülmüştür. Hak düşürücü sürenin başlangıcı yönünde kararlar arasında aykırılığın varlığı Yargıtay Büyük Genel Kurulunca oybirliğiyle kabul edildikten sonra işin esası görüşüldü:

766 sayılı Tapulama Kanunu, il ve ilçelerin merkez belediye sınırları dışında kalan taşınmaz mallardan tapusuz olanları bu kanun hükümlerine göre tapulamak ve tapulu olanların da bu kanun hükümlerine göre kayıtlarını yenilemek, kadastro planlarını düzenlemek ve tapu sicillerini meydana getirmek amacını taşımaktadır. Bir başka deyimle taşınmaz malların hukuki ve geometrik durumlarını belirlemek, tapu sicillerini oluşturmak kanunun konu ve amacını teşkil etmektedir. Bunların yerine getirilmesinde ne gibi işlemler yapılacağı, usul ve yöntemi kanun maddelerinde açıklanmıştır. Böylece oluşturulan sicillere karşı kişilerin ileri sürebilecekleri itiraz ve dava hakları, genel hükümlerden ayrık olarak aynı Kanunun 31/2. maddesinde yer alan hak düşürücü süre ile sınırlandırılmış bulunmaktadır. Sözü edilen maddede; “tapulamaya müsteniden meydana getirilen sicillerde belirtilen haklara tescilleri tarihinden itibaren on sene geçtikten sonra, tapulamaya takaddüm eden sebeplere dayanılarak itiraz olunamayacağı ve dava açılamayacağı” öngörülmüştür.

 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararları ile yukarıda anılan özel daireler kararları arasında meydana gelen hak düşürücü süreye ilişkin ayrılıklar, bunun başlangıç tarihinin yorumundan kaynaklanmaktadır. Bir görüşe on yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcı; taşınmazların tapu kütüğüne tescili tarihi, diğer görüşe göre ise hukuki ve geometrik belirlemenin, konunun deyimi ile tapulama tesbitinin kesinleşmesi tarihidir.

 

Gerçekten, tapulama tutanaklarının kesinleşme ve kütüklerin düzenlenmesi biçimi, kanunun 26, 27 ve 30. maddelerinde gösterilmiştir. Otuz günlük askı ilan süresi içinde itiraz edilmemesi halin. de tapulama tesbitleri kesinleşir. Tapulama müdürü, sürenin bitimini takibeden günün tarihini koyarak tutanakları tasdik eder. Öte yandan tapulama komisyonunun kesinleşen kararlarına ait tutanaklar, birlikler itibariyle parsel numarası sırasına göre ve tutanakların tasdik tarihi, tescil tarihi olarak gösterilmek suretiyle tapu kütükleri geçirilir. Kanunda öngörülen bu tescil tarihi, Tapu Kanunu ve Tapu Sicili Nizamnamesinde belirlenen kütüğe yazılma tarihi anlamı taşımamaktadır. Özel hükümle tescil tarihinden neyin anlaşılacağı açıklanmış, tutanakları kesinleştirilmesi ile ilgili tasdik tarihinin, tescil tarihi olacağı belirlenmiştir. 30 ve 31. maddeler hükümlerinin birbirinden ayrılması ve 3 1/2. maddenin tek başına ele alınması olanağının varlığından bahsedilemez. Aksi halde tutanakların kesinleştirilmesinden söz edilmesi ile yetinilmesi ve 31/2. maddenin daha sonra yer alması gerekirdi.

 

Sorunun çözümünde kanunun amacı da önemli bir etken olup bunun gözönünde tutulması gerekir. Hiç şüphe yok ki Tapulama Kanunu tasfiye hükümleri taşımakta, bütün taşınmazların geometrik ve hukuki durumlarının belirlenmesini konu etmekte, genel hükümlerden ayrık olarak özel taşınmaz mal edinme kuralları getirmiş bulunmaktadır. Boylece düzenli tapu kütüklerinin meydana getirilebilmesi çok uzun zamana, büyük emek ve harcamalara bağlıdır. Amac elde edildikten sonra düzenli kütüklerin korunmasının düşünulmesi de dogaldır. Sicıllere karsı hak aramanın da bir sınırı olmalıdır. 30. maddenin konuluş nedeni, hak düşürücü süre bakımından kuşku ve duraksamayı ortadan kaldırmak, bunun ne zaman başlayıp ne zaman sona ereceğini belirtmekten ibarettir.

31/2. maddedeki “tescil” sözcüğüne bağlanarak hak düşürücü sürenin uygulanması, daha önce belirtilen maddeler hükümleri ve kanunun amacı ile bağdaşmadığı gibi hak arayan kişiler yönünden eşit olmayan durumlar yaratabilir. 30. maddede tesbitlerin kesinleştirilmesinden sonra kütüğe geçirme işlemlerinin Tapulama Müdürlüğünce yerine getirileceği belirlenmiştir. Kütük düzenleme işi bir tapulama bölgesinde zamanında yapılabileceği gibi, bir başka bölgede iş çokluğu veya eleman noksanlığı gibi nedenlerle gecikmiş olabilir. Bunun sonucu olarak da, kütüğü düzenlenen yerlerle henüz düzenlenmeyen yerlerdeki kişilerin haklarını arama olanak ve süresi yönünden değişik durumlar ortaya çıkmış olur.

 

Konunun tartışılması sırasında aksi görüşler de ortaya atılmış, hak düşürücü süre bakımından mutlak olarak tescil tarihinin esas alınabileceği savunulmuştur. Bu görüşe göre; 31/2. maddede tescil tarihinin gösterilmiş olması boşuna değildir. Aksi halde sadece tapulama tesbitinin kesinleşmesinden söz edilir, “tescil” deyimi kullanılmazdı. 30. madde hak sahiplerini belirleyip lehine hak oluşan bu kimselere, 31. madde ise belirlenen durumda hakları ortadan kalkan kişilere hitabeder. Hak arayan kişi, 30. madde hükmü ile bağlı değildir. Medeni Kanunun hükümleri ve özellikle 928. maddesi tapu kütüklerinin aleniyeti ilkesini getirmiştir. Aleniyet bulunmayan durumla hak arama olanağının varlığından sözedilemez. Tapulama tesbitlerinin kesinleştirilmesi, kişilerin bilgi ve gorgüleri dışında tapulama müdürlüğünde yapılmaktadır. Özellikle sosyal yapımız itibarıyla hak arama olanağı herkese eşit biçimde tanınmalıdır. Bu da aleniyet ilke ve kurallarına bağlanarak sağlanabilir. Haklar tescille dogar ve buna karşı olan itiraz ve dava hakkı da tescille birlikte başlar. 0 halde hak düsürücü sure icin tescil tarihi esas alınmalıdır.

 

Hemen belırtmek gerekir ki, bir tasfiye kanunu Olduğu tartışmasız bulunan 766 sayılı Tapulama Kanununu, genel hükümlerden ayrık olarak getirdiği özel ilke ve kurallarına uygun biçimde değerlendirmek ve yorumlamak gerekir. Bunlar bir bütün teşkil edip gerek sözü ve gerekse amacı itibarıyla maddeler hükümleri birbirlerinden ayrılarak tek başına hukuki sonuç meydana getirmezler. 26, 27, 30 ve 31. maddelerin, belirlenen haklar ile hak düşürücü sü- re bakımından ayrı ayrı ele alınmaları mümkün değildir. Aleniyet konusu da Tapulama Kanununun kendi bünyesi ve getirdiği özel hükümler içinde değerlendirilmelidir. 10, 11, 20, 26. maddeler tapulama bölgelerinin, birliklerinin, tesbit yerleri ile zamanının, tesbit sonuçlarının geniş bir çevrede ilan edilmesini öngörmüş, bunlara karşı itiraz yolunu da açmıştır. Bu derece ayrıntılı ve kapsamlı duyurmadan sonra özel ilke ve kurallar yerine aleniyete ilişkin genel hükümlerle sonuca ulaşmak kanunun gereğini ve amacını orta. dan kaldırmak olur. Ancak hak düşürücü süre bakımından herkese aynı biçimde uygulanabilecek olan tesbitin kesinleşmesinin başlangıç sayılması ile eşitlik sağlanabilir. Öte yandan, daha önceki duyurmalara rağmen düzenlenmekte olan ve henüz tamamlanmayan kütükler nedeni ile kesinleşme durumunun ve tarihinin öğrenilmesi için Tapulama Müdürlüğüne başvurmak olanağı da engellenmiş değildir. Bu başvurunun tapu dairesine yapılanla bir farkı olmaması gerekir.

 

Yukardan beri açıklanan gerekçe ve nedenlerle hak düşürücü süre yönünden tescil tarihinin esas alınacağına dair azınlık görüşU benimsenmemiş, kanun maddeleri arasındaki bağlantıya bunların birbirlerini tamamladığına ve amacı ile getirdiği özel hükümlere göre on yıllık sürenin tapulama tesbitinin kesinleştiği tarihten başlayacağı sonuç ve kanaatına varılmıştır.

 

Sonuç : Yukarıda belirtilen gerekçe ve nedenlerle 766 sayılı Tapulama Kanununun 3 1/2. maddesinde yer alan on yıllık hak düşürücü sürenin, tapulama tesbitinin kesinleşmesi tarihinden başlayacağına, 24.10.1983 günü ilk toplantıda üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.

Kaynak:YKD – 1983/12 – Sayfa:1723

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1982/1

K:1982/1

T:24.05.1982

 

GERİ ALMA DAVASI

 

4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu hükümlerine göre dağıtılan topraklar üzerindeki mülkiyet hakkının, aynı Kanunun 57 ve 58. maddelerinde yer alan kısıtlamaları [takyitleri] bu Kanun yürürlükten kalktıktan sonra da varlığını saklı tutar: Bu nedenle toprak sahi         binin kısıtlamaları [takyitlere] aykırı davranması halinde Hazine, sözü edilen 57 ve 58. maddeler hükümlerince geri alma davası açabilir.

 

4753 s. ÇTK: m. 57-58

 

Yargıtay Beşinci Hükuk Dairesi Başkanlığı tarafından Yargıtay Birinci Başkanlığı’na sunulan 1521982 gun ve 47 sayılı yazı ile buna ekli aynı Dairenin 15.2.1982 gün!ü kararında, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2511.1981 gün, 1979/1-228-758 ve Birinci Hukuk Dairesi’nin 3.3.1978 gün, 1997/2342 sayılı kararları ile Beşinci Hukuk Dairesi’nin 25.9.1981 gün ve 2445/9174 sayılı kararları arasında aykırılık bulunduğu belirtilerek 1730 sayılı Yargıtay Kanununun 20. maddesi hükmü uyarınca bu aykırılığın ictihadı Birleştirme yoluyla giderilmesi istenmiştir.

 

Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca kararlar arasında aykırılığın varlığı üçte ikiyi aşan çoğunlukla saptandıktan sonra işin esası gorüşüldü

 

Hukuk Genel Kurulu ile Birinci Hukuk Dairesi’nin kararlarında, 4753 sayılı Kanun 1757 sayılı Kanun le yürürlükten kaldırıldıktan sonra, daha önce 4753 sayılı Kanuna göre kendisine toprak verilmiş olan kişilerin aynı Kanunun 57 ve 58. maddelerinde yer alan kısıtlamalara ay kırı davranması halinde Hazine’nin geri alma davası açabileceği kabul edildiği halde, Beşinci Hukuk Dairesi’nin kararında aksi görüşün benimsendiği görülmüştür.

 

Beşinci Hukuk Dairesi, İçtihadı Birleştirmeye konu olan ilamlarında ve Beşinci Hukuk Dairesi’nin görüşünü paylaşan üyeler tarafından görüşmeler sırasında; 1757 sayılı Kanun Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmekle bu Kanunla kaldırılan 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanununun yeniden yürürlüğe girmeyeceği için artık 4753 sayılı Kanunun 57 ve 58. maddelerinde yer alan kısıtlamaların da kalkmış olacağı ve bu nedenle toprak sahibinin kısıtlama süresi içinde de taşınmazı satma ya da ortakçı ile işletmek gibi yetkilere sahip bulunacağı düşüncesi ileri sürülmüştür.

 

Anayasa Mahkemesi tarafından 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanunu iptal edildikten sonra 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanununun yeniden yürürlüğe giremeyecegi gorüşu Yargıtay’ın yerleşmiş içtihadına uygundur. Esasen soruna, ne Birinci Hukuk Dairesı ne de Hukuk Genel Kurulu bu acıdan yaklaşmamıstır. Her kanun kural olarak yürürlüğü zamanındaki olaylara uygulanmak ve ilişkileri düzenlemek suretiyle hak ‘/e yetkiler doğurur. Kanun sonradan yürürlükten kalkmış olsa bile hak ve yetkiler hangi nitelikte ve hangi sınırlar içinde doğmuş ise, kendilerini oluşturan Kanun hükmüne bağlı olarak o biçimde varlıklarını saktı tutarlar. Kanunun sonradan yürürlükten kalkmış olması doğmuş olan hak ve yükümlülükleri ve yetkileri ortadan kaldırmaz. Sonradan çıkan Kanunun, önceki Kanuna dayanan hak ve yükümlülükleri açıkça kaldırmış olması, bu kuralın ayrık durumunu oluşturur. Bu itibarla sorunun, 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanununun iptal edilmiş olması açısından değil, bu temel kurallar gözönünde tutularak çozüme bağlanmasında zorunluluk vardır.

4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu hükümlerince Devlet, topraksız çiftciye dağıttığı toprak. üzerinde mülkiyet hakkını kısıtlı olarak tanımıs ve aynı Kanunun 57 ve 58. maddelerinde yer alan kısıtlamalardan dogan yükümlüluklere uyulmaması halinde ise gerı alma hakkını saklı tutmuştur. 0 halde 4753 sayılı Kanununı 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanunu ile kaldırılmış olması, 4753 sayılı Kanunun 57 ve 58. maddelerinde Devlete tanınan hak ve yet. kileri ortadan kaldırmaz. Arazi sahibinin mülkiyet hakkı varlığını sürdürüyor ise. onunla birlikte doğan ve mülkiyet hakkının kullanılması ile ilgili olan kısıtlamanın doğurduğu yetkiler de varlığını saklı tutuyor demektir. İşte bu gerekçe ve düşüncelerle Beşinci Hukuk Dairesi’nin görüşü kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

 

Sonuç: 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu hükümlerine göre dağıtılan topraklar üzerindeki mülkiyet hakkının aynı Kanunun 57 ve 58. maddelerinde yer alan kısıtlamaları [takyitleri] bu Kanun yürürlükten kalktıktan sonra da varlığını saklı tuttuğuna ve bu nedenle toprak sahibinin kısıtlamalara [takyitlere] aykırı davranması halinde Hazine’nin sözü edilen 57 ve 58. maddeler hükümlerince geri alma davası açabileceğine 24.5.1982 günlü ilk oturumda üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.

Kaynak:YKD – 1982/8 – Sayfa:1053

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1978/2

K:1978/2

T:06.03.1978

 

GÖREV

HAKEM YOLU

KAMU KURULUŞLARI ARASINDAKİ ANLAŞMAZLIK

 

6760 sayılı Kanunun 1 nci maddesi uyarınca tüzel kişiliği bulunan katma bütçeli Vakıflar Genel Müdürlüğü ile 3533 sayılı Kanunun 1 nci maddesinde yer alan kuruluşlar arasında 2762 sayılı Vakıflar Kanunu hükümleri gereğince mülkiyeti vakfına ait ve ayrı tüzel kişiliği haiz mazbut vakıflar nedeniyle çıkan uyuşmazlıklara genel mahkemelerde bakılır, tahkim yoluna gidilemez.

 

2762 s. Vakıflar K m. 1,6,7,21/2

3533 s. Ih. Tah. Yol. Hal. Hk. K m. 1

6760 s. Vak. Gn. Md. Vaz. Ve Teş K m. 1

 

Yargıtay Üçüncü Hükuk Dairesi Başkanlıgının, 3.2.1978 günlü, 28 sayılı yazısında, Hukuk Genel Kurulunun 11.7.1973 günlü, 3/363-652 sayılı kararı ile, Üçüncü Hukuk Dairesinin 2.2.1978 günlü 426-747 sayılı kararı arasındaki içtihad uyuşmazlığının içtihadı dirleştirme yölu ile giderilmesi istenilmiştir.

 

Hukuk Genel Kurulunun 11.7.1973 günlü 3/363-652 sayılı kararında, 2762 sayılı kanun uyarınca vakfın mazbut olması halinde, taraflar (Vakıflar Genel Müdürlüğü – PTT Genel Müdürlüğü) arasındaki uyuşmazlık nedeniyle hakeme gidilmesi gerektiğine karar verilmiş Üçüncü Hukuk Dairesinin 2.2.1978 günlü, 426-747 sayılı kararında ise, Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Belediye arasındaki kira tesbit davasında, 2762 sayılı Kanunun 1 ve 6. maddeleri uyarınca 3533 sayılı kanun hükümlerinin gözönünde tutulmamasının, işin esasının genel mahkemelerde çözümlenmesinin isabetli olduğu belirtilerek tesbit hükmü onanmıştır.

 

Üçüncü Hukuk Dairesi Başkanlığının yazısı üzerine konuyu ele alan Birinci Başkanlık Divanı 1730 sayılı Yargıtay Kanununun 20. maddesi uyarınca içtihat uyuşmazlığının çözümlenmesi için konunun, Büyük Genel Kurulca incelenmesini kabul etmiş, bugün toplanan Büyük Genel Kurulca kararlar arasında aykırılık bulunduğuna oybirliği ile karar verildikten sonra işin esası incelendi, gereği görüşüldü

 

Öncelikle, mazbut vakıflarla, mülhak bütçeli vakıflar genel müdürlüğünün tüzel kişiliklerinin ayrı olup olmadığı, vakıf mallarının Devlet Malı sayılıp sayılmadığı, hangi hallerde 3533 sayılı Kanunun uygulanması gerektiği açıklanmalıdır.

 

5.6.1935 günlü, 2762 sayılı Kanunun 1. maddesinde mazbut vakıflar tanımlanmış, 6. maddesinde de bu vakıfların ayrı bir tüzel kişiliği bulunduğu, Vakıflar Genel Müdürlüğünce yönetilip temsil edileceği, 7. maddesinde ise, 5 yıl içinde vakıflar kütüğüne kaydedilmemiş mülhak ve mazbut vakıfların hükmi şahsiyetlerini kaybetmiyecekleri 21. maddesinin 2. fıkrasında da mütevelhi olması lazım gelenlerden kimse sağ katmamışsa mazbut vakıflar arasına alınacağı öngörülmüştür.

20.6.1956 günlü, 6760 sayılı Kanunun 1. maddesi uyarınca vakıflar genel müdürlüğü tüzel kişiliği bulunan mülhak bütçehi bir kuruluştur.

29.6.1938 günlü, 3533 sayılı Kanunun 1. maddesinde “umumi, mülhak ve hususi bütçelerle idare edilen daireler ve belediyelerle sermayesinin tamamı devlete veya belediye veya hususi idarelere ait olan daire ve müesseseler arasında çıkan ihtilaflardan adliye mahkemelerinin vazifesi dahilinde bulunanların bu kanunda yazılı tahkim usulüne gore halledileceği” belirtilmiştir.

6186 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 29.7.1953 tarihine kadar mülhak bütçe ile idare edilen Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları işletmesinin mal varlığı tamamen Devlete ait bulunmaktadır. Orman Genel Müdürlüğü de mal varlığı devlete ait olan mülhak bütçeli bir idaredir. 13.7.1953 günlü ve 6145 sayılı kanunla kurulan Türkiye Cumhuriyeti Posta Telgraf ve Telefon İşletmesi tuzel kişiliği haiz olup 9. maddesi uyarınca sermayesini oluşturan mal varlıgının tamamı devlete ait ve bu kuruluşta TCDD işletmesi gibi 440 sayılı kanuna tabidır. Bu kuruluşlarla 3533 sayılı Kanunda yer alan kuruluslar arasında cıkan uyuşmazlıklar tahkim yoluyla çözümlenir. Bir daire ve müesseseye 3533 sayılı Kanunun uygulanması için “mülhak bütçeli veya iktisadi devlet teşekkülü” olması yeterli olmayıp kendisine verilen görev ve hizmetin yürütülmesi için yönetiminde ki malların da tamamiyle “devlet malı” olması zorunludur.

21.4.1975 günlü, 4/4 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında değinildiği gibi, kamu düzenini ilgilendiren görevin kanun hükmü dışında “yorum yolu” ile düzenlenmesi sözkonusu olamaz.

26.5.1935 günlü, 78/5 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında, Devlet mallarının Muvazeneyi Umumiye Kanununda belli edildiği, vakıf malların bu kanunun kapsamı dışında kalması nedeniyle devlet malı sayılamıyacağı açıklanmıştır.

20.5.1935 günlü, 21 sayılı Adliye Encümeni mazbatasında, Vakıflar Genel Müdürlüğünce idare olunan mazbut vakıflara ait taşınmaz malların hiç bir zaman Vakıflar Genel Müdürlüğünün mülkiyetinde olmayıp, bu idarece temsil olunan tek bir tüzel kişiliğin malları olduğu açıklanmıştır.

 

11.1.1954 günlü, 6219 sayılı Kanunun 1. maddesi uyarınca Vakıflar Genel Müdürlüğünce kurulan Türkiye Vakıflar Bankası Türk Anonım Ortaklığının sermayesinin yüzde elli beşi anılan Kanunun 6 ve 7. maddeleri uyarınca mazbut vakıflardan saglanmıştır.

 

12.3.1964 günlü, 440 sayılı Kanunla ilgili karma gecici komisyon raporunda, Vakıflar Bankası sermayesinin yüzde elliden fazlası Devlete ve Devlet iktisadi Teşekküllerine ait ortaklıklar arasında gosterilmis ise de, Cumhuriyet Senatosu tarafından 440 sayılı kanunun 1. maddesinin sonuna “bu kanun Turkiye Vakıflar Bankası Anonım Ortaklığı hakkında uygulanmaz. hükmünü öngören fıkra eklenmiş, ancak, bu fıkra Senato ve Millet Meclisi karma komisyonunca, Vakıflar Bankasının sermayesinin yüzde ellibeşinin sağlandığı mazbut vakıflar devletin mülkiyetinde olmadığından madde metninden çıkarılmıştır.

2762 sayılı kanunda, mazbut vakıfların Vakıflar Genel Müdürlüğünün mal varlığına dahil bulunduğuna ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. İdare bu malları temsilci olarak yönetir.

 

Resmi bir kuruluşla mal varlığı yönünden bir uyuşmazlığa düşen “mülhak bütçeli” bir kuruluşun, uyuşmazlığın ilgili bulunduğu mal kendi öz varlığına dahil bulunmuyorsa, diğer bir deyimle “Devlet Mali” değilse kuruluşun sadece mülhak bütçeli olması 3533 sayılı kanunun uygulanması için bir neden olamaz. Ayrı hükmi şahsiyeti bulunan, mazbut vakıflar, müstakil bir hükmi şahsiyete sahip ve öz malvarlığı ayrı olan Vakıflar Genel Müdürlüğünün 3533 sayılı kanun hükümlerine tabi olmasını gerektirmez. Bu yön yukardanberi yapılan açıklamalarla saptanmış bulunmaktadır.

 

Sonuç:            6760 sayılı Kanunun 1. maddesi uyarınca mülhak bütçeli olup tüzel kişiliği bulunan Vakıflar Genel Müdürlüğü ile 3533 sayılı Kanunun 1. maddesinde yer alan kuruluşlar arasında, 2762 sayılı < kanun hükümleri gereğince mülkiyeti vakfına ait olup tüzel kişiliği haiz bulunan mazbut vakıflar nedeniyle çıkan uyuşmazlıkların tahkim suretiyle değil, genel mahkemelere açılacak dava yoluyla çözümlenmesi gerektiğine, Üçüncü Hukuk Dairesinin 2.2.1978 günlü, 426-747 sayılı kararının isabetli olduğuna, 6.3.1978 gününde üçte ikiyi aşan oyçokluğu ile karar verildi.

Kaynak:YKD – 1978/4 – Sayfa:483

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1977/5

K:1978/1

T:20.02.1978

 

HUKUKSAL DÜZENLEMELER [MEVZUAT]

İSKAN (TANIMI – KAPSAMI)

İSKAN YASASI – TOPRAK TEVZİ TALİMATNAMESİ (HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE)

 

14.8.1940 gün ve 2/14177 sayılı kararname ile yürürlüğe konulan Arazi Tevzi Talimatnamesi ile bu talimatnamede değişiklik yapan 14.4.1941 gün ve 2/15585 sayılı kararnameye bağlı Toprak Tevzi Talimatnamesi, iskan mevzuatından sayılır. Bu talimatnameler gereğince toprak dağıtımından doğan uyuşmazlıklarda, Toprak ve kan İşleri Genel Müdürlüklerinin Birleştirilmesi hakkındaki 5613 sayılı Kanunun 6. maddesi gereğince; 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi ile 2510 sayılı İskan Kanununun 23. maddesine eklenen fıkra hükmü uyarınca bir yıllık hak düşürücü süre uygulanır.

 

2510 s. İskan K m. 23

5613 s. Toprak ve İskan İş. Gn. Md. K m. 6

(Arazi Tevzi Talimatnamesi)

(Toprak Tevzi Talimatnamesi)

 

14.8.1940 gün ve 2/14177 seyilı Kararname ile yürürlüğe konulunan Arazi Tevzi Talimatnamesi ile bu talimatnamede değişiklik yapan 14.4.1941 gün ve 2/15585 sayılı kararnameye bağlı toprak tevzi talimatnamesinin 2510 sayılı İskan Kanununun uygulanmasını gerek  tiren iskan mevzuatından sayılıp sayılmayacağı ve bu talimatnamelere göre toprak dağıtımından doğan uyuşmazlıklarda 5613 sayılı Kanunun 6. maddesi aracılığıyla 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi ile 2510 sayılı İskan Kanununun 23. maddesine eklenen fıkra Hükmü uyarınca bir yıllık hak düşürücü sürenin uygulanıp uygulanmayacağı konusunda, Hukuk Genel Kurulunun 5.5.1954 gün ve 21/20; 20.2.1971 gün 446/94 sayılı; Yedinci Hukuk Dairesinin 3.4.1969 gün 1570/2745, 2.5.1969 gün ve 1368/3559, 19.6.1969 gün 3254/4960 sayılı ve Ondördüncü Hukuk Dairesinin 25.11.1974 gün 3428/3314 sayılı, 11.5.1976 gün 1917/2688 sayılı kararları arasında aykırılık bulunduğu ve bu aykırılığın içtihadı birleştirme yoluyla giderilmesi Adana Barosu Avukatlarından (İ) tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay Kanununun 20. maddesi hükmünce konuyu inceleyen Yargıtay Başkanlık Divanı tarafından sözü geçen kararlar arasında içtihad aykırılığı bulunduğu ve bu aykırılığın İçtihadı Birleştirme yoluyla giderilmesi gerektiği 15.12.1977 gününde kararlaştırılmış olduğundan 20.2.1978 gününde toplanan İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunda raportör üyenin açıklamaları dinlendikten sonra sözü edilen kararlar arasında içtihad aykırılığı bulunduğu oybirliğiyle kabul edilerek konunun esasının görüşülmesine geçilmiştir.

 

Toprak ve İskan işleri Genel Müdürlüklerinin birleştirilmesi hakkındaki 5613 sayılı Kanunun 6. maddesi iskan mevzuatının uygulanmasından doğan davalara 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanununun 27. maddesinde yazılı usule göre bakılacağı ve bu gibi davalarda da 3667 sayılı Kanunun 3. maddesinin uygulanacağı hükmü getirilmiştir.

 

Sözü edilen 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi ile 2510 sayılı iskan Kanununun 23. maddesine 1. fıkra eklenmiştir. Eklenen bu fıkra hükmü ile “dağıtılan taşınmaz üzerinde ayni hak iddia eden kişilerin temlik tarihinden itibaren bir yıl içinde bu haklarını kullanmadıkları takdirde sadece vaziyet günündeki bedeli hazineden isteyebilecekleri” kabul edilmiştir.

 

14.8.1940 gün ve 2/14177 sayılı kararname ile yürürlüğe konulan Arazi Tevzi Talimatnamesinin ve bu talimatnamede değişiklik yapan 2/15585 sayılı kararnameye bağlı Toprak Tevzi Talimatnamesinin iskan mevzuatından sayılması halinde kuşkusuz, 3667 sayılı Kanunun 3. maddesiyle 2510 sayılı İskan Kanunun 23. maddesine eklenen fıkra hükmünde yer alan bir yıllık hak düşürücü süre bu talimatnamelere göre toprak dağıtımından çıkan uyuşmazlıklarda da uygulanacaktır. o    halde yerli çiftçilere toprak dağıtılmasıyla ilgili olan söz konusu talimatnamelerin iskan mevzuatından sayılıp sayılmayacağı yönünün saptanması, soruna çözüm getirecektir.

 

Dışardan gelen göçmenlerin, mültecilerin Yurdumuza yerleştirilmelerinin bir iskan işi olduğu kuşkusuzdur. Ancak; yurt içindeki göçebelerin nakil olunanların yerleştirilmeleri de bir iç iskan işi olduğu gibi; yerli muhtaç çiftçilere yeter oranda toprak verilmesi yoluyla onların aynı zamanda köylerine bağlanmasının da bir iç iskan işi olduğunu kabulü zorunludur. Köyde yaşayan çiftçiye toprak verilmekle çiftçinin o yerde yerleşmesinin sağlanması mümkündür.

 

İskan, sadece bir yerleştirme ve oturtma işi değildir. Anayasa’nın 18/2, 37. ve 52. maddeleri, halkın gereği gibi beslenmesini, tarımsal üretimi toplum yararına uygun olarak artırılmasını, tarımla uğraşanların emeğinin değerlendirilmesini sağlamak amacıyla gerektiğinde tarımla uğraşanların dilediği yerde yerleşme özgürlüğünü kısıtlayıcı yasal hükümler getirilebileceğini ön görmüş; diğer bir deyimle çiftçinin köyünü ve toprağını bırakıp başka yerlere göç etmesine engel olunabileceğini öngören hükümler getirmiştir. Aynı zamanda bu hükümlerle belirtilen amaca ulaşabilmek için topraksız ya da yeteri kadar toprağı olmayan çiftçilere toprak dağıtılabileceği kabul edilmiştir.

 

Çiftçilere toprak dağıtımının da bir iskan işi olduğunu kanun koyucu 2510 sayılı iskan Kanununun 17. ve 39. maddelerinde açıklamış ve sözü edilen madde hükümleriyle çiftçilere yeteri derecede toprak verilmesini öngörmüştür. 0 halde iskan kavramının sadece dışardan gelen göçmenlerin, mültecilerin yerleştirilmeleri doğrultusunda dar anlamda kabulü olanaksızdır. Yukarda açıklanan yasa hükümleri karşısında topraksız çiftçiye belirli koşullar altında toprak verilmesi işinin de iskan kavramına giren bir nitelik tasıdığını kabul etmek zorunludur.

 

Sorunu cozume baglayacak konulardan birı de (mevzuatın) anlam ve kapsamının belirtilmesidir. Mevzuat; mevzu hukukun çerçevesine giren hükümler olarak tanımlanabilir. Kanun, kararname, tüzük, yönetmelik (Talimatname) ve hatta gücünü kanundan alan genel tebliğ hükümleri de mevzuattan sayılır. 0 halde konuyla ilgili olan 14.8.1940 gün ve 2/14177 sayılı kararname ile yürürlüğe konulan Arazi Tevzi Talimatnamesinin ve bu talimatnamede değişiklik yapan 2/15585 sayılı kararnameye bağlı Toprak Tevzi Talimatnamesinin mevzuattan sayılacağında kuşku etmemek gerekir. İskan mevzuatı denilince sözü edilen talimatnameleri de içeren tüm hükümlerin anlaşılmasında zorunluk vardır.

 

Şu açıklamalar karşısında, sözü edilen talimatnameler gereğince toprak dağıtımından doğan uyuşmazlıklarda, 3667 sayılı kanunun 3. maddesi ile 2510 sayılı İskan Kanunun 23. maddesine eklenen fıkra hükmünün uygulanması gerekmektedir.

 

Gerek içtihadı birleştirmeye konu olan Yargıtay Kararlarında yer alan ve gerekse görüşmeler sırasında ileri sürülen aksi doğrultudaki görüşlere gelince: Yerli çiftçilere toprak dağıtımının borçlandırma yoluyla yapılmış olması ya da 2490 sayılı Kanunun uygulanma yolunun bulunması, sözü edilen talimatnamelerin iskan mevzuatından sayılmasını engelleyici bir nitelik taşımamaktadır. Her şeyden önce talimatnameler kime, hangi koşullar altında toprak verileceğini düzenleyici hükümler getirmiştir ve bu talimatnameler Devletin iskan politikası çerçevesinde yürürlüğe konulmuş ve ancak toprağa muhtaç olan çiftçiye toprak verilmesini amaç gütmüştür. Bu işlemin borçlandırma yoluyla ya da 2490 sayılı Kanunun uygulanması suretiyle yapılması sonuca etkin bulunmamaktadır. Çünkü, yukarda açıklandığı üzere 2510 sayılı İskan Kanununun 17. maddesi çiftçilere yeteri derecede toprak verilmesini; 39. maddesi ise, (değişik hükmü gereğince) 716 sayılı Borçlandırma Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle çiftçilere toprak verileceğini öngörmüştür. Görülüyor ki bizzat İskan Kanunu borçlandırma yolunu kabul etmistir. 0 halde toprak dağıtımının borçlandırma yolu ile yapılması sonuca etkin bulunmamaktadır.

2/14177 sayılı Arazi Tevzi Talimatnamesinin 1. maddesinin son fıkrasında, borçlandırılarak sozcüğü yer aldığından ve yerli çiftçilere toprak dağıtımında 716 sayılı Borclandırma Kanunu hükumleri uygulanması gerektiginden 2115585 sayılı kararname ile 1 ncı maddenin son fıkrası değiştirilmiştir. Değişik bu son fıkra ile (2490 sayılı Kanunun 56. maddesi gereğince 2510 sayılı İskan Kanunundaki hadler dahilinde 716 sayılı Kanuna tevfikan borçlandırılarak ziraat erbabına tevzi olunur) hükmü getirilmiştir. Bu değişiklikte 2510 sayılı Kanunun 23. maddesinden söz edilmemiş bulunması tevzi biçiminin artık belirlenmiş olmasından ileri gelmektedir. Ve aslında da sözü edilen hükümde 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine atıf yapılmasını gerek. tiren bir zorunluk da bulunmamaktadır. 0 halde gerek borçlandırma ve gerekse 2490 sayılı Kanunun bir ölçüde uygulanmasının sözü edilen tevzi talimatnamelerinin iskan mevzuatından sayılmadığını kabul ettirecek bir nitelik taşımamaktadır.

 

Talimatnameler gereğince dağıtımı kapsayan defterler talimatnamede yazılı olduğu üzere onandıktan sonra bir teskereye bağlanarak Tapu Sicil Muhafızlığına gönderilir. 2/14177 sayılı Talimatnamenin 65. ve 66. maddeleri hükümlerine göre Tapu İdaresinin bu durumda yapacağı iş bu belgeler gereğince tescil işlemini yapıp düzenleyeceği tapu kayıt örneklerini yeni maliklere göndermekten ibarettir. Ayrıca defterdar ya da mal müdürünün tapu memuru önünde ferağ vermesine gerek yoktur. Tapu İdaresinin talimatnameler gereğince yukarda açıklandığı biçimde işlem yapmış olmasının, talimatnamelerin iskan mevzuatından sayılmadığına bir delil olarak kabul edilmesi olanaksızdır. Bu nedenlerle içtihadı birleştirme konusu olan kararlar ile görüşmeler sırasında beliren karşı görüşte yer alan gerekçeler kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.

 

Sonuç : Yukarda açıklanan nedenlerle 14.8.1940 gün ve 2/14177 sayılı kararname ile yürürlüğe konulan Arazi Tevzi Talimatnamesi ile bu talimatnamede değişiklik yapan 14.4.1941 gün ve 2/15585 sayılı kararnameye bağlı Toprak Tevzi Talimatnamesinin, iskan mevzuatından sayıldığına ve bu talimatnameler gereğince toprak dağıtımından doğan uyuşmazlıklarda, Toprak ve İskan İşleri Genel Müdürlüklerinin birleştirilmesi hakkındaki 5613 sayılı Kanunun 6. maddesi gereğince; 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi ile 2510 sayılı İskan Kanununun 23. maddesine eklenen fıkra hükmü uyarınca bir yıllık hak düşürücü sürenin uygulanacağına 20.2.1978 gününde Yargıtay içtihadı Birleştirme Büyük Genel Kuruluna katılan üyelerin üçte ikiyi aşan çoğunluğunun oylarıyla karar verildi.

Kaynak:YKD – 1978/4 – Sayfa:479

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1977/4

K:1977/4

T:05.12.1977

 

TAPULAMA (YANLIŞLIKLARIN DÜZELTİLMESİ) (GÖREV)

 

Tapulama Yasası uygulanarak yapılan tesbitlerin kesinleşmesinden sonra bu tesbitler üzerinde aynı yasanın 94. maddesi uyarınca düzeltilme yapılmasına ilişkin kararların kaldırılması için başvurulacak mahkeme; Tapulama Mahkemesi değil, Genel Mahkemedir.

 

766 s. Tapulama K m. 94

 

766 sevılı Tapulama Kanununun uygulanması suretiyle yapılan tapulama tesbitinin kesinleşmesinden sonra (tapulamaları yapılmış olan gayrimenkullerden, itirazlı olup da komisyonça veya mahkemece karara bağlanmamış olanların tahdit ve tesbitinde ölçü, tersimat ve hesaplarında düşülen yanlışlıkların düzeltilmesine ilişkin aynı Kanunun 94. maddesine dayanılarak tapulama komisyonları taraFından verilen düzeltme kararlarının kaldırılması için açılacak davalara bakmakla görevli mahkemeyi belirtme hususunda Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi’yle Yedinci Hukuk Dairesi’nin kararları arasında meydana eglen içtihad aykırılığının içtihadı birleştirme yoluyla kaldırılmasına 1730 sayılı Yargıtay Kanununun 20. maddesi uyarınca Birinci Başkanlık Divanı tarafından 13.10.1977 tarihinde karar verilmiş olduğundan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Bölümü Genel Kurulu, sözü geçen 1730 sayılı Kanunun 17. maddesinin (C) bendi ile Yargıtay İç Yönetmeliğinin 14. maddesi gereğince Yargıtay Birinci Başkanı’nın başkanlığında 14.11.1977 günü toplandı. Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesi’nin 21 .11.1968 tarih ve 1968/5443 esas, 1968/8013 karar sayılı kararı ile 25.12.1975 gün ve 1974/5554 esas, 1975/8238 K. sayılı kararında tapulama tesbitlerinin kesinleşmesinden sonra tapulama komisyonunun yetki dışı vereceği düzeltme kararının kaldırılması için açılan davaya tapulama mahkemesinde bakılacağı kabul edilmiş; Birinci Hukuk Dairesinin 26.4.1976 tarih ve 1976/4476 E. 1976/4286 K. sayılı kararında ise tapulama tesbitinin kesinleşmesinden sonra tapulama komisyonunun vereceği düzeltme kararının kaldırılmasına ilişkin davaya asliye mahkemesinde (Genel Mahkemede) bakılabileceği karara bağlanmıştır. Bu durumda dairelerin kararları arasında görüş aykırılığı bulunduğu, anlaşılmış olduğundan bu aykırılığın içtihadları birleştirme yolu ile kaldırılmasına oybirliğiyle karar verildikten sonra işin esasının incelenmesine geçildi.

 

Raportör üyenin açıklamasından sonra konunun görüşülmesine başlandı. Tartışmaların sürmesi ve vaktin daralması nedeniyle görüşme 16.11.1977 gününe bırakıldı. 0 gün yöntem gereği yapılan toplantı ve tartışma sonundaki oylamada oyların yirmibir, kırkbir olarak dağılmış olması nedeniyle karar için gerekli olan 2/3 oranında oy sağlanamadığından görüşme 5.12.1977 gününe ertelendi. Böylece 14.11.1977, 16.11.1977 ve 5.12.1977 günlerinde yapılan görüşmelerde, görüşleri azınlıkta kalan gerek Yedinci Hukuk Dairesine mensup olan gerekse diğer bazı üyeler, “tapulama komisyonu” 766 sayılı Tapulama Kanununun 28. nci maddesi hükmüyle getirilmiş, kendine özgü bir müessese olduğunu, tapulamanın yönetimsel (idari) safhasında tapulama tutanaklarına yapılan itirazları inceleyip gerçek hak sahibini saptayarak karara bağladığını ve tapulama komisyonu kararlarının denetim yerinin tapulama mahkemesi Olduğunu, oturmuş ve kararlılık kazanmış içtihatlara göre, tapulama mahkemelerinin komisyon kararlarını (Gerek komisyonun kuruluşu ve gerekse yöntem ve maddi hukuk bakımından) denetleme yetkisine sahip bulunduğunu, tapulama mahkemesinin görevi, Tapulama Kanununun 6, 47, 48, 49, 50. maddelerinde konu, zaman, yer, bakımlarından belirtilmiş olmakla beraber; aynı zamanda Tapulama Kanununun 28. maddesi hükmünün de tapulama komisyonları kararlarına karşı açılacak davalara bakmak görevini tapulama mahkemesine vermiş olduğunu, bu durumda, tapulama komisyonu, tapulama kesinleştiği halde maddi sorunu ya da hukuksal durumu yanlış takdir etmiş ve kendisini o konuyu incelemeye yetkili görmüş ve bir karar vermiş ise, bu karara karşı yasal süre içinde açılacak davanın da bir “tapulama davası ‘ olduğunu ve bu davaya da tapulama mahkemesinde bakılacağını ancak, tapulama mahkemesinin, tapulamanın kesinleşmiş olması yönünden komisyon kararını ele alıp iptal etmekle yetineceğini; 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahrir Kanunun da komisyon müessesesine, (değişik bir kuruluş biçimiyle) yer verilmiş olduğunu, o kanunun uygulamasında da kadastronun kesinleşmesinden sonra komisyonun vermiş olduğu karara karşı açılan davaların kadastro mahkemesi sıfatıyla genel mahkemelerde görüldüğünü; Tapulama Kanununun 94 ncü maddesinin, kesinleşmemiş olan tapulamalarda uygulanacağı bakımından daireler arasında bir görüş ayrılığı bulunmadığını; tapulama komisyonu, hukuksal durumu yanlış takdir etmek suretiyle Tapulama Kanununun 94. maddesi hükmünü kesinleşmiş bir tapulamaya karşı ileri sürülen itiraz nedeniyle ele alıp inceleyerek 94. maddenin çevresi içinde tapulama tesbitini değiştirici nitelikte bir karar verirse, bu karara karşı açılacak davanın bir tapulama davası olarak tapulama mahkemesinde görüleceğini; kesinleşmiş tapulamalar hakkında Tapulama Kanununun 94. maddesi hükmünün uygulama olanağı bulunmadığını ancak Medeni Kanunun 935. maddesi hükmü gereğince doğrudan doğruya genel mahkemeye başvurulmak yoluyla kesinleşmemiş tapulamalar ile ilgili bir hüküm taşıdığı için o madde de sözü edilen “hakimin” tapulama hakimi olmasında kuşku edilemiyeceğini ve Tapulama Kanununun 51. maddesinde söz konusu olan hukuk mahkemesinin de tapulama mahkemesi sıfatıyla davaya bakacağını, Tapulama Kanununun 29. maddesi hükmünde verilen yetkiyi kullanmak suretiyle, 94. madde hükmü çerçevesinde kabul ederek, kesinleşmiş tapulama hakkında bir itirazı tapulama komisyonunun yetkisizlik kararıyla tapulama mahkemesine göndermesinin de mümkün olduğunu; Tapulama Kanununun 46/2. maddesi hükmünün dahi tapulama mahkemesinin içtihadı birleştirme konusunda görevli olduğunu doğrulayan bir nitelik taşıdığını; görevi son komisyon kararının kesinleşip kesinleşmemesinin belli edeceğini; uyuşmazlık, Tapulama Kanununda yer alan ve kesinleşmemiş tapulamalar bakımından uygulama olanağı bulunan bir madde hükmünün tapulama komisyonunca yasaya aykırı biçimde uygulamasından doğduğuna göre Tapulama Kanununun çerçevesi içinde yorum yapılarak görevin belli edilebileceği için burada genel kuraldan hareket edilerek (aslolan görevin genel mahkemeye ait olacağıdır, yorum yoluyla görev tayin edilemez) gibi bir düşünceye yer vermenin mümkün olmadığını savunmuşlar, ancak kurulun çoğunluğu şu nedenlerle bu görüşe katılmamışlardır.

 

1- 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununun 27. maddesi ile kurulan kadastro mahkemesine bu kanunun uygulandığı yerlerde kadastro ve tahririri ilgilendiren her türlü davaya bakmak görevi verilmiş, 5521 sayılı Kanunun 1. maddesi ile kurulan iş mahkemesi de iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan davalarla kanunda sayılan davalara bakmakla görevlendirilmişti, Buna karşın 766 sayılı Tapulama Kanununun 6. maddesi “Kanunun tatbiki ile ilgili dava ve işleri” görmekle yükümlü kıldığı tapulama mahkemesinin görevini yine bu kanunla tesbit olunan usul ve esaslarla sınırlandırmış ve kanun koyucu bahsi geçen Kanunun 18, 47, 48, 49. 50, ve 51. maddelerinde olduğu gibi mahkemece hangi davalara hangi zaman süreci içinde bakılabileceğini ayrıntıları ile belirtmiş, tapulama ile ilgili olsa bile 47. maddenin son fıkrasında örneğini gösterdiği bazı davalara tapulama mahkemesinde bakılamıyacağını hükme bağlamak suretiyle tapulama mahkemesinin ancak kanunda belli davalara bakabileceği ilkesini teyit etmiştir. Bu nedenle düzenleme tertibi tamamen başka olan 2613 ve 5521 sayılı Kanunların uygulama yöntemleri 766 sayılı Kanunun uygulanma alanına tatbik edilemez ve emsal olarak alınamaz.

 

2- Tapulama Kanununun 29. maddesi tapulama tesbitlerinin kesinleşmemiş Olduğu hal ve zaman içinde yapılabilecek işleme münhasırdır. Maddenin son fıkrasındaki “komisyon, itirazın mahiyeti itibariyle işin halline kendisini selahiyetli görmediği hallerde, sebebi belirtilmek suretiyle itirazlı tutanaklar müdür tarafından derhal tapulama mahkemesine tevdi olunur” şeklindeki hükmün, tapulamanın kesinleşmesinden sonra tapulama komisyonunun vereceği bir kararın kaldırılması için tapulama mahkemesine başvurma olanağı sağlamaz.

 

3- Sozü gecen 766 sayılı Kanunun 46. maddesi “evvelce kadastrosu veya tapulaması yapılmıs olan yerlerin “yeniden tapulanmıyacaklarını aynı birliğin parsel numaralarının teselsülüne devam edilip numaralandırılacak yeni kütuğe Oldugu gibı aktarılacaklarını, paftalarında buna göre düzeltileceğini amirdir. Bir yerde tapulamanın nasıl başlıyacağı 766 sayılı Kanunun (hazırlık işleri) başlığını taşıyan 3. bölümde gösterilmiş, tesbitin nasıl yapılacağıda 4. bölümde açıklanmıştır. Uygulanma olanağı, yanız tapulama işlemlerinin kesinleşmesinden önce mevcut olan 94. maddenin, bu işlemlerin kesinleşmesinden sonra tatbiki, bahsi geçen Kanunun 3. ve 4. bölümlerindeki hükümler uygulanmaksızın tapulama komisyonu tarafından sadece bir düzeltme kararı verilmesi, yeni bir tapulama niteliğinde sayılamayacağından komisyonun bu evrede (safhada) verdiği kararın kaldırılması için açılan davaya tapulama mahkemesinde bakılabileceği, 46. maddeye dayanılarak kabul edilemez. Esasen tapulamanın kesinleşmesinden sonra tapulama komisyonunun yetki haricine çıkarak verdiği düzeltme kararını yeni bir tapulama niteliğinde saymak, müzakere konusu görevin tapulama mahkemesine ait olduğu içtihadında bulunan Yedinci Hukuk Dairesinin, komisyonca böyle bir karar verilemiyeceği yolundaki kesin görüşüne de aykırıdır.

 

Bunlardan başka 766 sayılı Tapulama Kanununun 48. maddesi tapulama mahkemesinin zaman bakımından görevini tesbit etmiş, bu görevin “her gayrimenkul hakkında tapulama tutanağının düzenlendiği tarihte “başlıyacağını açıkladıktan sonra” bu mahkeme:

  1. a) Mahalli Hukuk Mahkemelerinden 50. madde uyarınca tapulama mahkemesine devredilen dava dosyaları ile ilişkin uyuşmazlıkları,

 

  1. b) 26. maddede belirtilen askı ilanı içinde açılacak veya tapulama müdürü tarafından verilecek itirazlı işlere ait davaları, 28. maddeye göre tapulama komisyonu kararları aleyhine müddeti içinde açılacak davaları,

 

  1. c) Tapulama Mahkemesinde görülmekte olan dava konusu gayrimenkuller hakkında davanın derdest bulunduğu süre içinde yapılacak diğer itirazları inceler ve çözümler” demek suretiyle tapulama mahkemesine başvurabilmek için tapulama tesbitlerinin kesip!eşmemiş olmasını önemli bir koşul olarak kabul etmiş ve bu madde dışındaki hangi hallerde tapulama mahkemesine dava açılabileceğini 18. maddede olduğu gibi ayrıca belirtmiştir. Bunların hepsinde tesbitin kesinleşmemiş olması koşulu vardır. Tesbitlerin kesinleşmesinden sonra tapulama komisyonlarınca verilecek herhangi bir karar hakkında tapulama mahkemesine dava açılabileceğini gösteren bir kanun hükmü yoktur.

766 sayılı Kanunun 94. maddesine dayanılmak suretiyle tapulama tesbitlerinin kesinleşmesinden önce verilen düzeltme kararlarının kaldırılması için açılacak davalara tapulama mahkemesince bakılacağı, ”     ancak o bölgede tapulama işleri tamamlanmış ve 51. madde gereğince davalar asliye mahkemesine aktarılmış ise, böyle bir durumda yetkili mahkemenin davanın aktarıldığı Asliye Mahkemesi ‘ olduğu A. Nusret Ozanalp’in 1976 basımlı “Tapulama Kanunu Şerhi” adındaki telif eserinin 1004. sayfasında açıklanmış, Yedinci Hukuk Dairesinin içtihadı da bu doğrultuda bulunmuş ve Yargıtay İç Yönetmeliğinin 13. maddesi uyarınca Yargıtay Birinci Başkanlık Di yanının, daire görüşünü istemesi üzerine Birinci Hukuk Dairesi Başkanlığından gönderilen 14.7.1977 gün ve 1977/142 sayılı yazıda “kesinleşmemiş tesbitlerde 94. maddeye dayanılarak tapulama komisyonları tarafından verilen kararların tapulama mahkemelerince incelenmesi lazım geldiğinde kuşku ve uyuşmazlık yoktur” denilmiş ve böylece daireler arasında bu hususta bir içtihad uyuşmazlığı bulunmadığı anlaşılmış olduğundan bu yön içtihadı birleştirme konusunun dışında sayılmıştır.

 

Tapulama işlemlerinin kesinleşmesinden sonra düzeltme yapılması icabettiği takdirde Medeni Kanunun 935 ve Tapu Sicil Tüzüğünun 107. maddelerinin uygulanması gerekir. Bu maddelerin birlikte okunması ile varılacak sonuca göre ilgililerin yazılı muvafakatı veya mahkemeden bir karar alınmadıkca, kaydın yapılmasının akabinde görülen adi yazı hataları dışında, bir düzeltme yapılamaz. Burada söz konusu olan mahkemenin genel mahkeme olduğunda bir gorüs ayrılığı yoktur. Kesin kayıt ve sicillerde yapılacak duzeltmelerle ilgili kararları alacak mahkemenin genel mahkeme Oldugu Medeni Kanun ve Tapu Sıcili tüzüğünde gösterildiği halde münhasıran kesinleşmemiş tesbitlerde uygulanma kabiliyeti bulunan 94. maddenin kesinleşmiş tesbitlerde de uygulanabileceğini ileri sürerek ve Tapulama Kanununun da şumulü dışına çıkarak tapulama komisyonunun yetki dışı bir düzeltme kararı vermesi ne genel mahkemelerin görevini kaldırabilir ve ne de görevi Tapulama Kanunu ile belli edilen tapulama mahkemesine bu Kanunun kapsamı dışında verilecek bir görev ihdas edebilir.

 

Komisyonun, düzeltilmesine karar verdiği yanlışlık mahkemeye başvurmayı gerektirmeyen adi yazı hatası niteliğinde de değildir. Zira sözü edilen 94. madde uyarınca düzeltilme olanağı bulunan yanlışlık taşınmazların “tahdit ve tesbitlerinde, ölçü, tersimat ve hesaplarında düşülen yanlışlıklar”dır. Burada kullanılan ibarenin neye işaret ettiğine değinmek yararlı olur: Tapulama Kanununun 1. maddesi belli yerlerin kadastro planlarının düzenlenmesini emretmektedir. Kadastro planının ne olduğu 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununun 1. maddesinde tarif edilmiştir. Bu maddede “kadastro, gayrimenkul malların hukuki ve hendesi vaziyetlerini tesbit eder ve gösterir ‘ denilmektedir. Bir yerin hukuki durumunun tayini O yerin, maliki adına tesbit ve tahdidi suretiyle yapılır. Hendesi durumunun gösterilmesi de ölçü, tersimat ve hesaplarının plana intikal ile olur. 94. maddedeki (tahdit ve tesbit) hukuki durumu, (ölçü, tersimat ve hesap)da hendesi durumu ifade ettiklerinden bunlardaki yanlışlıkların adi yazı hatası olarak kabul olanağı yoktur ve tarafların muvafakatı, bu muvafakat verilmediği takdirde bir mahkeme hükmü bulunmadıkça düzeltilemezler. Düzeltmenin gerekliliği halinde genel hükümler uygulanır.

 

Tapulama komisyonlarının yetkileri içinde olsun veya olmasın verdikleri bütün kararlar hakkında tapulama mahkemesine başvuruhabileceğine dair kanunda bir hüküm bulunmadığından bahsi geçen komisyonun yetkisini aşarak verdiği kararın kaldırılması için gidilecek mahkemenin tapulama mahkemesi Olduğu gibi bir kural koymanın imkanı da yoktur. Tapulama tesbitlerine ve komisyonların kararlarına karşı itiraz süresi geçirildikten ve tapulama kesinleştikten sonra yapılmış olan tapulama işlemlerinin yanlış veya haksız Olduğu iddiası ile genel mahkemelerde Tapulama Kanununun 31. maddesi 2. fıkrasındaki hak düşürücü süre boyunca dava açılabildiğine nazaran tapulama  komisyonunun Kararı hakkında hiyerarşik merci olarak münhasıran tapulama mahkemesine başvurulabileceği iddiasına da yer verilemez.

Mahkemelerin görevi dava konusu sorun üzerinde daha önce bir  karar vermiş bulunan merciin sıfatına göre değil, tarafların taşıdığı  önce bir özellikler gibi bazı ayrıcalıklar dışında, konunun niteliğine ve kıymetine göre belli olur. Bu nedenle, iptali istenilen kararı tapulama komisyonunun vermiş olması iptal davasına tapulama mahkemesinde bakılmasını gerekli kılmaz.

 

Yedinci Hukuk Dairesi tarafından verilen kararlara ve tartışmalardan çıkan anlamlara göre sözü geçen daire, tapulama tesbitlerinin kesinleşmesinden sonra tapulama komisyonlarının bu tesbitler bakımından görevinin sona ermiş bulunduğu ve bunlar üzerinde hiç bir değişiklik ve düzeltme yapamayacağı görüşündedir. Tapulama Kanununa uygun olan bir görüş görevin sona ermiş bulunması yönünden tapulama mahkemesi için de geçerlidir.

Mahkemelerin görevi kamu düzeni ile ilgilidir. Kıyas veya yorum ile genişletilemez yahut değiştirilemez. Kanunda açıklık bulunmayan durumlarda görev genel mahkemelere aittir.

 

Sonuç: 766 sayılı Tapulama Kanununun uygulanması suretiyle yapılan tapulama tesbitlerinin kesinleşmesinden sonra bu tesbitler üzerinde aynı kanunun 94. maddesi uygulanarak veya bu maddenin gösterdiği usul ve biçimde düzeltilme yapılmasına ilişkin kararların kaldırılması yolunda açılacak davalara tapulama mahkemesinde bakılamayacağına ve genel mahkemelerde bakılacağına ve içtihadların bu doğrultuda birleştirilmesine 16.11.1977 günlü toplantıda 2/3 oranında çoğunluk hasıl olmadığından 5 Aralık 1977 tarihinde yapılan toplantıda 23 azınlık oyuna karşı 34 oyla ve çoğunlukla karar verildi.

Kaynak:YKD – 1978/2 – Sayfa:155

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1975/1

K:1975/7

T:23.05.1975

 

TAPULAMA MAHKEMESİ

 

Toprak ve tarım bölgesi olarak belirtilen yerlerde 1757 sayılı Yasanın ve ilgili öteki yasaların uygulanmasından doğan adli ve yönetsel yargıya ilişkin her türlü uyuşmazlıklar o bölgedeki tapulama mahkemelerinde çözülür,

 

# 25.6.1973.g. ve 1757 ş. Toprak ve Tanın Reformü Ka nünü m. 11. (Bu Yasa Anayasa Mahkemesinin 19.10. 1976 g. ve E. 1973/42, K. 1976/48 s. kararıyla Iptaî ebildi.)

# 28.6.1966 g. ve 766 s. Tapulama Kanunu.

1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanununun uygulandığı bolgelerdeki ayın uyuşmazlıklarının tümünün, o bölgede kurulmuş veya kurulacak tapulama mahkemelerinin görevi kapsamına girip girmediği yönünde Yargıtay Sekizinci Hukuk Dairesinin 28/3/ 1974 tariMi ve 7569 esas ve 1453 karar sayılı ve Birinci Hukuk Dairesinin 18/4/1974 tarihli ve 3822 esas ve 28J6 karar sayılı, kararlan arasında içtihat aykırılığı bulunduğu ve bu aykırılığın içtihatların birleştirilmesi yoluyla giderilmesi gerektiği Yargıtay Birinci Başkanlığına dilekçe ile bildirilmesi üzerine, Yargıtay Kanununun 20. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereğince, Yargıtay Başkanlık Divanı işi incelemiş ve içtihadın birleştirilmesi yoluna gidilmesi gerektiğine karar verilmiş olduğundan, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun konuyu görüşmeye başladığı ilk toplantıda, söz konusu daire kararlan arasında içtihat aykırılığı bulunduğuna, oybirliğiyle karar verilmiş ise de, yapılan görüşmeler sonunda konunun esası bakımından bir görüş doğrultusunda üçte iki oy çoğunluğu elde edilemediği için, 23/5/1975 günü saat 9.30 da yapılan toplantıda konu ikinci defa görüşülmüştür.

 

Yargıtay Sekizinci Hukuk Dairesi ile Birinci Hukuk Dairesi arasındaki içtihat aykırılığının, toprak ve tarım bölgesi olarak belirtilen yerlerdeki tanın arazileri ile varsa üzerindeki tarımsal işletme ile ilgili yapı veya tesislere ait adli ve idari yargıya ilişkin her türlü uyuşmazlıkların, o bölgede faaliyette bulunan tapulama mahkemelerinde çözülüp çözülmeyeceği yönünde olduğu, görüşmeler sırasında saptanmış ve Yedinci ve Sekizinci Hukuk Dairelerince sonradan Birinci Başkanlığa gönderilen Yedinci Hukuk Dairesinin, 25/11/1974 tarihli ve 6217 esas ve 6323 karar sayılı ve 12/2/1975 tarihli ve 1144 esas ve 805 karar sayılı ve Sekizinci Hukuk Dairesinin 9/5/1974 tarihli ve 8539 esas ve 2324 karar sayılı ve 1/11/1974 tarihli ve 2268 esas ve 5133 karar sayılı, karar örneklerinden ve görüşmeler sırasında yapılan açıklama) ardan, Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesinin de Birinci Hukuk Dairesi ile aynı görüşte bulunduğu anlaşılmıştır. Yargıtay Sekizinci Hukuk Dairesi kararlarında, toprak ve tarım reformu bölgesi olarak belirtilen yerlerde, yukarda niteliği açıklanan taşınmaz mallara ait bütün ayın davalarının tapulama mahkemelerinde görüleceği kabul edildiği halde, Birinci ve Yedinci Hukuk Daireleri kararlarında 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanununun ve ilgili diğer kanunların uygulanmasından doğmayan ve 766 sayılı Tapulama Kanunu hükümlerine göre görevine girmeyen ve genel hükümlere göre çözümlenmesi zorunlu olan uyuşmazlıklar da bulunduğu ve bu uyuş-mazlıkların tapulama mahkemelerinde incelenemeyeceği kabul edilmiştir.

 

Toprak ve tarım reformu bölgelerinde, 766 sayılı Tapulama Kanunu hükümlerine göre, görevine giren uyuşmazlıklarla, Toprak ve Tarım Reformu Kanununum her bölümün belirli maddelerinde, açıklanan uyuşmazlıklara tapulama mahkemelerinde bakılacağı yönünde, daireler arasında bir görüş ayrılığı olmamıştır.

 

Yargıtay Birinci ve Yedinci Hukuk Dairelerinin kararlarına karşı ileri sürülen görüş, özetle şu gerekçelere dayandırılmıştır ‘#

 

«Toprak ve tarım reformu bölgesi olarak belirtilen yerlerdeki tanın arazileri ile varsa, üzerindeki tarımsal işletme ile ilgili, yapı veya tesislere ilişkin her türlü ayın uyuşmazlıkları, toprak ve tarım reformunu ilgilendirir. Bu uyuşmazlııklar çözülmeden kanunun öngördüğü reform uygulamaları yapılamaz. Toprak ve Tarım Reformu Kanunu, davaları kısa sürede bitirecek bir yargı usulü kaibul etmiştir. Bu usulü uygulayarak, tapulama mahkemeleri uyuşmazlıkları kısa bir zamanda çözecektir. Bu yerlerle ilgili uyuşmazlıkların çözümünde uygulanması gereken bütün kanunlar,

 

 

Toprak ve Tarım Reformu Kanunu ile ilgili kanunlardır. 1757 sayılı Kanuna göre, davacıya bırakılması veya verilmesi zorunlu arazi miktarı nazara alınarak, uyuşmazlık çözülmelidir. Anılan kanunda, taşınmaz mallarla ilgili yeni hükümler vardır. Bu hükümleri genel mahkemeler uygulayamaz. Bu nedenlerle toprak ve tarım reformu bölgelerindeki bütün ayın davalarına görevli tapulama mahkemelerinde bakılmalıdır.»

1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanunu, açılmış ve açılacak davaların, reform uygulamasına etki yapmaması ilkesini kabul etmiştir. Yoksa bölgedeki uyuşmazlıkların tümünün çözümlenmesinden sonra, reform uygulamasının yapılabileceği ilkesine dayanmamıştır. 176. madde hükmü ile reform uygulamasına etki yapacak biçimde tedbir ve yürütmenin durdurulması kararlan verilmesi önlenmiş ve 177. madde ve 214 üncü maddenin 2. fıkrası hükümleriyle de, davada haklı çıkanın hakkı, taşınmaz malın idare elinden çıkması veya aday çiftçiye tahsisi veya plân ve projeye aykırı düşmesi hallerinde, bedele dönüştürülmüş ve 45. madde hükmü ile de kamulaştırmanın iptali dahi, reform uygulanmasına etki yapmaz hale getirilmiştir. Bu durumda, tarım arazileri ile üzerindeki tarımsal işletme ile ilgili yapı veya tesislere ilişkin her türlü adli ve idari yargıya ait uyuşmazlıkların toprak ve tarım reformunu ilgilendirdiği ve reform uygulanmasına etki yaptığı kaibul edilemez. Yukarda anılan 214 ncü madde hükmü uyuşmazlıklar çözülmeden, kanunun öngördüğü reform uygulamalarının yapılacağı ilkesini kesinlikte saptamış, toprak ve tarım reformunun uygulanması ile ilgili proje ve planların yapıldığı zaman, derhal uygulamaya geçileceğini açıklamıştır.

 

Toprak ve Tanın Reformu Kanunu, 766 sayılı Tapulama Kanununun kabul ettiği yargılama usulüne ait hükümlerden esasta daha farklı ve daha çok sürat sağlayan yeni hükümler getirmemiştir. 766 sayılı Tapulama Kanununun uygulanan usul hükümlerinin, davaları kısa bir sürede sonuçlandırmaya yetmediği de bilinen bir gerçektir. 766 sayılı Tapulama Kanunu hükümlerine göre, görevi dışında kalan ve Toprak ve Tanın Reformu Kanununun ve ilgili diğer kanunların uygulaması ile de ilgisi bulunmayan ve genel hükümlere göre, çözümlenmesi zorunlu olan uyuşmazlıkların da, tapulama mahkemelerinde çözülmesini istemek, tapulama mahkemelerinin işini çoğaltmaktan ve esas görevine giren uyuşmazlıkları çözmesini aksatmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır.

1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanununun uygulanmasından doğan uyuşmazlıklar, kanunun uygulama biçimini belli eden her bölümünün belirli maddelerinde açıklanmıştır. Bu kanunun uygulanması ile ilgisi bulunmayan ve genel hükümlere göre, çözümlenmesi zorunlu olan uyuşmazlıkları, kanunun uygulanmasından doğan uyuşmazlıklar olarak kabule imkân yoktur.

 

Anılan 1757 sayılı Kanunun 164. maddesi hükmüne göre, ilgili diğer kanunların uygulanmasından doğan adli ve idari yargıya ilişkin her türlü uyuşmazlıklara da tapulama mahkemelerinde bakılacak ve mahkeme bu çeşit uyuşmazlıklara 1757 sayılı Kanun hükümlerini uygulayacaktır. Burada çözümlenecek nokta, hangi kanunların 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanunuyla ilgili kanunlar olduğunu saptamaktır. Kanunun verdiği iki ölçü vardır. Birincisi ilgi, diğeri de, bu ilgili kanunların uygulanmasından doğacak uyuşmazlıktan çözecek nitelikte, 1757 sayılı Kanunda hükümler bulunması ölçüsüdür, ilgili olarak kabul edeceğimiz kanunun uygulanmasından çıkan uyusmazlığı çozebilecek biçimde, 1757 sayılı Kanunda hükumler bulunması için, ilgili kabul edilecek kanun ile 1757 sayılı Kanun arasında, nitelik ve amaç bakımından da bir benzerlik olması zorunludur. Niteligı ve amaclan ayrı olan kanunlann, birinin uygulanmasından doğacak uyuşmazlıklarda, diğerine ait hükümlerin uygulanması düşünülemez. Kanunun 211. maddesinin gerekçesinde, 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile 4486 sayılı Teknik Ziraat ve Teknik Bahçıvanlık Okulları Kanunlarının amaçlan aynı olduğundan, sözü geçen kanunlar uyarınca dağıtılan topraklara ait uyuşmazlıklarda, 1757 sayılı Kanunun, dağıtılan topraklara ilişkin hükümlerinin uygulanması ilkesinin kabul edildiği açıklanmıştır. Konumuzu teşkil eden taşınmaz mallarla ilgili bütün uyuşmazlıkların çözümünde uygulanabilecek nitelikte, 1757 sayılı Kanunda hükümler bulunmamaktadır. 1757 sayılı Kanunda hüküm olmayınca uyuşmazlığım çözümünde, genefl hükümler uygulanacaktır. Bu durumda, taşınmaz mal uyuşmazlıklarının çözümünde uygulanan bütün kanunlan ilgili kanun saymak olanaksızdır.

1757 sayılı Toprak ve Tanın Reformu Kanununun üçüncü bölümü, Toprak ve Tarım Reformu Müsteşarlığı emrine geçecek arazilerle ilgilidir. Bu araziler bölümde yer alan 19. madde de açıklanmıştır. Gerekçesinde de belirtildiği gibi, bu madde hükmü, bütün yurt topraklarında uygulanacaktır. Anılan madde de, müstesariik emrine geçen araziler belirtilirken, maddenin c, g ve h bentlerinde açıklanan araziler üzerinde kazanılmış haklar saklı tutulmuş ve bu ilke 24. maddede tekrarlanmıştır. Toprak ve Tarım Reformu Kanunu, toprak mülkiyet dağılımım, tasarruf ve işletme şeklini ve işletmelerle ilgili yapıyı, verimlilik ve sosyal adalet ilkelerine uygun olarak düzenlemek istemiştir. Ancak bunu yaparken mevcut mülkiyet düzenini ve kazanılmış hakları kabul etmiştir. (Madde: l, 19 ve 24) Kanun, kazanılmış hakları saklı tutmakla, bu haklara ilişkin uyuşmazlıkların, ilgili kanun hükümleri dairesinde çözümlenmesini istemiştir, ilgili kanunlan, gereğince kazanılmış haklarının tespiti ile, davacı bu yerlerinde mülkiyet hakkını iktisap edecektir. Ancak, dava konusu taşınmaz mal, anılan kanunun uygulanması ile müsteşarlık emrine geçip de aday çiftçiye tahsis edilen veya reform uygulaması ile ilgili plan ve projeye aykırı düşen, hallerde, hak bedele dönüşecektir. Aksi halde kesin hükme göre işlem yapılacaktır. 1757 sayılı Kanun, ilgili örgüt tarafından, bölgede uygulanırken, davacının kazanılmış hakkının tespiti sonucu, üzerinde mülkiyet hakkı tanınan taşınmaz mal, diğer taşınmaz malları ile birlikte göz önünde tutularak, kanun gereği alabileceği miktarda arazi, kendisine bırakılır, fazlası kamulaştırı-lacaktır. (Madde: 26) Kanunun kamulaştırma ilkesini kabul etmiş olması, toprak ve tanın reformu uygulanmasında, mevcut mülkiyet düzenini kabul etmiş olduğunu gösterir. Anılan Kanunun 177 ve 214 üncü maddelerinde yer alan ve özü yukarda belirtilen ilke karşısında, artık davacıya kanun gereği bırakılması veya verilmesi zorunlu arazi miktan, nazara alınarak, uyuşmazlıkların çözümleneceğinden bahsedilemez.

1757 sayılı Toprak ve Tanın Reformu Kanununda, taşınmaz mallarla ilgili uyuşmazlıkları, çözen yeni hükümler bulunmamaktadır. Kanundaki toprak ve tanın reformunun uygulanması ile ilgili yeni hükümlerde Toprak ve Tanın Reformu Müsteşarlığı ile ona bağlı örgütler ve komisyonlarca uygulanacaktır. Bu uygulamalardan doğan uyuşmazlıklar, o belgede faaliyette bulunan tapulama mahkemelerinde çözüleceğine göre, bu hükümlerin genel mahkemelerce uygulanması söz konusu olmaz.

 

Yurt çapında uygulanacak genel planlama ve hazırlık çalışma-lan ile ilgili hükümlerin uygulanmasından dogan uyuşmazlıklar, toprak ve tanın reformu bölgesi dışında, 1757 sayılı Kanun hükümleri uygulanarak, genel mahkemelerce çözülecektir. Anılan kanün, genel mahkemelerce uygulanacak hükumleri, belirli maddelerinde acıklanmıstır (Mad. 103, 126, 143/3, 160).

1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanununun, yine konumuzla ilgili 167. maddesınde, uygulama bolgesinde genel mahkemelerde görülmekte olan veya mercilerinden bozularak geri çevrilen ve bu kanunun veya bu kanunla ilgili diğer kanunların uygulanmasından doğan her türlü uyuşmazlıklara ait dava dosyalan ve bunlara ilişkin kayıt ve belgelerin görevli mahkemeye devir edileceğine işaret edilmiştir. Burada açıklığa kavuşturulması gereken husus, 1757 sayılı Kanunun uygulamasından doğan uyuşmazlıkların, ne suretle genel mahkemelerde dava konusu olduğudur. 1757 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce, ilgili kanunların uygulamasından doğan uyuşmazlıklara ait davaların, genel mahkemelerde görülmekte olmaları mümkündür. Alakalı kanunlara göre uyuşmazlıklar o mahkemelerde çözümlenecektir. Ancak, uyuşmazlık kesin olarak çözüme bağlanmadan o mıktıka, toprak; ve tarım reformu bölgesi olarak belirtilince, genel maihkemelerin görevi sona erecek ve dosyaları o bölgede faaliyette bulunan tapulama mahkemesine devredilecektir. Bu yönde başka bir açıklama yapmaya gerek yoktur.

1757 sayılı Kanunun yürürlüğünden önce, bu kanunun uygulanmasından doğan bir uyuşmazlık söz konusu olmaz. Yukarda anılan 167. maddede uygulama bölgesi denmiştir. Uygulama bölgeleri kanunun 11. maddesine göre belirtilir. 1757 sayılı Kanunda, genel plânlama ve hazırlık çalışmalarıyla ilgili işler, toprak ve tarım reformunun uygulanması işleminden ayrılmıştır. Reform uygulaması ile ilgili hükümler, reform bölgelerinde ve genel plânlama ve hazırlık çalışmaları ile ilgili hükümler, bütün yurtta uygulanacaktır. Madde: 19, 103, 231) Bu ilkeye göre genel planlama ve hazırlık çalışmaları ile ilgili işler, bütün yurtta yapılacaktır. Bunlardan dolayı çıkan uyuşmazlıklar kanunda belli edilen mahkemelerde çözümlenecektir, îşte genel mahkemeler, görevine giren bu uyuşmazlıklara, bakarken, o bölge, toprak ve tarım reformu bölgesi olarak belirtildiğinde, genel mahkemenin artık bu tür davalara bakma görevi sona ereceğinden, bu davalara ait dosyalar ve bunlara ilişkin ‘kayıt ve belgeler görevli mahkeme olan tapulama mahkemesine devir olunacaktır.

 

Toprak ve tanın reformu bölgesi olarak belirtilen yerlerdeki tarım arazileri ile bunların üzerindeki tarımsal işletme ile ilgili

 

yapı ve tesislere ait adli ve idari yargıya ilişkin her türlü uyuşmazlıkların, o bölgede faaliyette bulunan, tapulama mahkemelerinde çözüleceğine dair 1757 sayılı Kanunda bir hüküm yoktur. Anılan Kanunun 164. ve 167. maddeleri hükümleri tapulama mahkemelerinin çözeceği uyuşmazlıkların, niteliklerini belli etmek suretiyle, bütün uyuşmazlıkları kapsamına almadığını açıklamıştır. Toprak ve Tarım Reformu Uyuşmazlık Komisyonunun görevini tespit eden 161. madde de aynı biçimde düzenlenmiştir.

 

Bu nedenlerle Yargıtay Sekizinci Hukuk Dairesinin görüşünü ve o doğrultuda ileri sürülen karşı görüşleri kabul etmek olanağı bulunmamıştır. Sonuç :

1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanununun 11. maddesi hükmüne göre, toprak ve tarım reformu bölgesi olarak belirtilen yerlerde, bu kanunun ve ilgili diğer kanunların uygulanmasından doğan adli ve idari yargıya ilişkin her türlü uyuşmazlıklar, – o bölgede faaliyette bulunan tapulama mahkemelerinde, anılan kanun hükümlerine göre çözülür. Kanunun uygulanmasından doğan uyuşmazlıklar, her bölümün belirli maddelerinde açıklanmıştır. İlgili kanunlar ise, niteliği ve amacı aynı olan ve 1757 sayılı Kanunda uyuşmazlığı çözen özel hükümler bulunan kanunlardır.

766 sayılı Tapulama Kanunu hükümlerinle göre, görevi dışında kalan ve Toprak ve Tarım Reformu Kanunu’nun ve ilgili diğer kanunların uygulanması ile de ilgisi bulunmayan ve genel hükümlere göre çözümlenmesi zorunlu olan uyuşmazlıkların tapulama mahkemelerinde incelenemeyeceğine, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 23/5/1975 tarihli ikinci toplantısında oyçokluğuyla karar verildi.

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1970/8

K:1972/8

T:17.04.1972

 

2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununun 22/E maddesinin uygulamasında harici ( Tapu dışı ) işlemlere mahkemelerce geçerlilik izafe edilip edilmeyeceği hususunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 5/2/1969 tarih ve 1966/7-397esas, 1969/91 karar sayılı ilamı ile Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesinin 17/10/1968 tarih ve 1968/4419 esas, 1968/6799 karar sayılı ilamı arasında içtihat uyuşmazlığı bulunduğu bildirilmiş, sözü geçen ilamlar ve daire başkanlığının yazılı mütalaası Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kuruluna tevdi edilmiş olmakla tayin edilen 17/4/1972 gününde toplanan kurulda gereği görüşülüp düşünüldü :

KARAR : Yukarıda tarih ve numaraları belirtilen Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ilamı ile Yedinci Hukuk Dairesi ilamları arasında içtihat aykırılığı bulunduğu, Yedinci Hukuk Dairesinin 22/5/1964 tarihli, 3509/3537 sayılı ve ( tapudışı intikalin mahkemece geçerli sayılma yasağına ) mütedair başka bir ilamına karşı ısrarı tazammun eden mahkeme kararının bozulması ile ilgili olup kesinleşmiş Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ilamında; 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununun 22/E maddesinin uygulanmasında harici ( Tapu dışı ) işlemlere mahkemelerce geçerlilik izafe edilemeyeceği ve bu yönlerin araştırma ve inceleme konusu yapılamayacağı kabul edildiği halde, 965 yılından sonra müttehaz Yedinci Hukuk Dairesi ilamında; bu kabil satışların mahkemelerce kabul edilmesi gerektiğine karar verildiği tespit edilip olayda içtihat uyuşmazlığı bulunduğu oybirliğiyle kararlaştırıldıktan sonra işin esasına geçildi.

A – Yedinci Hukuk Dairesinin son içtihadının ve buna katılan kurul üyelerinin dayandığı esaslar şu şekilde özetlendirilebilir;

2613 sayılı Kanunun amacı 1. maddesinde ifadesini bulmuştur. Bahsi geçen maddede aynen ( Kadastro, gayrimenkul malların hukuki ve hendesi vaziyetlerini tespit eder ve gösterir. ) denmektedir. 2613 sayılı Kanunun bir tasfiye kanunu olduğu tümünden anlaşıldığı gibi gerek, hükümet gerekçesinde ve gerekse muhtelif encümenlerin gerekçelerinde belirtilmiştir. Bu durumda kadastro sırasında ortaya çıkan fiili durumu hukukileştirmek ve bu duruma değer verilerek tasfiye amacı yerine getirilmek gerekir. Birçok ana kanunların men ettiği hususların devamı edegelmesi dolayısıyla bunlara hukuki veçhe vermek için çıkarılan kanunların uygulamadaki yararları aşikardır.

İçtihadı birleştirme konusunu teşkil eden 2613 sayılı Kanunun 22/E maddesi; Kanunun tasarruf tetkikleri bölümünde yer almış ve ( tefevvüz veya tedavül tarikiyle temellük edilegeldiği vesikalar ile yahut vukuf erbabının sözleri ile anlaşılan gayrimenkul mallar, esasen tapu senedine bağlı olup olmadığına ve tasarruf müddetinin müruruzaman haddine varıp varmadığına bakılmayarak sahibi namına kaydolunur. Alakalılar tarafından iddia vukuunda 4. fasılda yazılı hükümlere göre mesele hallolunur. ) şeklinde ifade edilmiştir.

Fıkranın 2. bendinde atıfta bulunulan 34. madde ( ihtilafların halli ) matlabını taşıyan 4. faslın son maddesidir.

Kanunun 22. maddesinde taşınmaz mal sahiplerinin tespit ve tayin şekliyle bu malların kimler adına; ne sebeple ve nasıl kaydolunacağı açıklanmış bulunmaktadır. Ayrıca bu husus kanunun uygulanmasıyla ilgili tüzüğün 19, 20 ve 21 inci maddelerinde derpiş edilmiştir.

Anılan 22/E madde hükmüne göre, kadastro sırasında tapuda kayıtlı bir taşınmaz mal haricen temellük edildiği tespit olunacak kayıt sahibi veya mirasçılarından başka birisi adına tahdit ve tespit edildiğinde, kayıt sahibi veya mirasçıları esas çıkarmaz ise o yolda tapu kütüğüne tescil olunur. Kayıt sahibi veya mirasçılarından birisi itiraz eder veya dava açarsa bu takdirde anılan fıkranın son bendi uyarınca uyuşmazlık, kanunun 4. faslında yazılı hükümlere göre çözülür.

Dördüncü fasıl, ihtilafların halli matlabı altında 27. maddeden başlayıp 34. maddede son bulmakta ve kadastro mahkemelerine gelen uyuşmazlıkların çözülmesi için izlenecek yolu saptamaktadır. Anılan faslın 27. maddesinde ( … gayrimenkul mallara ( taalluk eden, kadastroyu ve tahriri alakalandıran her türlü ihtilafların hallinin kadastro mahkemelerine ait olduğu ) belirtilmiştir. Esasen uygulamalar da bu yöndedir.

Kadastroyu ve tahriri alakalandıran her türlü ihtilafları çözmekle görevli kadastro hakimlerinin takip edecekleri usul ve esas 34. maddede açıklanmış ve davalara, bu kanunda yazılı hükümlere ve yazılı olmayan hallerde umumi hükümlere göre bakılacağı belirtilmiştir. Bir tasfiye kanunu olan ( Kadastro ve tapu tahriri ) kanununu uygulayan hakimin kadastro posta ve komisyonunun, kanun gereğince değer vermek zorunda olduğu işlemleri nazara alması ve bu cümleden olarak tedavül tariki ile temellük edilegeldiği vesikalar ile veya vuku erbabının sözleriyle anlaşılan gayrimenkul malları, tapu senedine bağlı olup olmadığına ve tasarruf müddetinin müruruzaman haddine varıp varmadığına bakmaksızın sahibi adına tescile karar vermesi lazım ve zaruri olup bu yön kanunun ifadesinden açıkça anlaşılmaktadır. Bu durumda genel hükümlere gitme zorunluğu söz konusu olamaz. Kanunun bir maddesine, idari ve adli mercilerde ayrı ayrı uygulama olanağı tanımak kanun koyucunun amaç ve ilkesine aykırı düşeceği gibi eşitlik prensibiyle de bağdaşmaz. 1928 yılında meclise sevkedilen ve tasfiye amacı güden bu kanun tasarısının genel gerekçesinin uyuşmazlıklarla ilgili 43. maddesinde durum, açıklanarak aynen; ( kadastro ameliyatı sırasında ne gibi esbap ile hakkı tasarrufun tanınması lazım geleceği 4. fasla ait izahat sırasında tafsil edilmiş idi. Kadastro mahkemelerince dahi işbu tahyidat dairesinde hükümler isdarı muktazi görülmüştür. Bu suretle herhangi bir hadiseye ait münazaatın idareten ve kazaen intacından aynı neticenin husulü temin edilmiş olur, Binaenaleyh, kadastro mahkemelerinin bu kanunda mevzu hükümler dairesinde hüküm vereceklerinin tasrihi muktazi görülmüş ve madde o yolda kaleme alınmıştır. ) denmektedir. Gerekçenin bu maddesi dahi yalnız başına idari ve kazai mercilerde birlik temininin hedef tutulduğunu belirtmeye yeterlidir. Kanunların amacına göre yorumlanması lafzı ve ruhuna göre manalandırılması gerekir.

B – Hukuk Genel Kurulu, Kararının ve bunu benimseyen kurul üyelerinin coğunluğunun dayandığı esaslara gelince;

2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanunu 20 Ocak 1935 tarihinden beri yürürlükte bulunmaktadır. Bu kanunda ve bilhassa 22 nci maddesinde, kadastro posta ve komisyonlarının tahdit esnasında gözönünde tutacakları esasları A, B, C, D, E, F, G ( 5618 sayılı kanun ile kaldırılmıştır. ) ve H. bentlerinde belirtilmiştir. Olay ile ilgili E. bendinin 1 inci fıkrasında ( Tefevvüz veya tedavül tariki ile temellük edilegeldiği vesikalar ile yahut vukuf erbabının sozleri ile anlasılan gayrimenkul mallar esasen tapu senedine bağlı olup olmadığına ve tasarruf müddetinin mururuzaman haddine varıp varmadıgına bakılmayarak sahibı namına kaydolunur. ) denildikten sonra 2 inci fıkrasında ( alakalılar tarafından iddia vukuunda dördüncü fasılda yazılı hükümlere, göre mesele hallolunur ) hükmü sevkedilmiştir. 22 inci maddenin diğer bentleri uyarınca yapılan tahditler sebebiyle dahi alakalılar tarafından itiraz ve iddia vukuu daima mümkün bir halidir. Fakat, o bentlerde alakalılar tarafından ( iddia vukuunda meselenin mahkemece halledileceği ) yolunda bir hüküm konulmamıştır. Çünkü o bentler esasen umumi hükümlere uygun bulunmaktadır. E bendi umumi hükümlerden ayrıldığı için hemen 2 inci fıkra iddia vukuu halini 1 inci fıkradaki hükümden ayak tutmuştur. Nitekim aynı kanunun 23 üncü maddesi dahi özel hükmü ihtiva ettiği için son fıkrasında bir iddia vaki olması ve iki tarafın uyuşamamaları halinde keyfiyetin mahkemece çözüleceği öngörülmüştür. E bendinin 2 inci fıkrasında söz konusu edilen 4 üncü fasıl 27 inci maddenin başlamakta, 34 üncü madde ve son bulmaktadır. Bu maddeler kadastro mahkemelerinin görevli, bu mahkemelere başvurma şekli, sulha ve tahkime teşviki sulh ve tahkimin akim kalması halinde yapılacak işlemler, hükümlerin tefhim ve tebliği gibi ilişkin hükümleri ihtiva ettiği gibi 34 üncü madde daha usule ilişkin bulunmaktadır. Bu maddede; ( kadastro mahkemesi davalara bu kanunda yazılı hükümlere ve yazılı olmayan hallerde umumi hükümlere göre bakar ) denilmiştir, ( ihtilafların halli ) başlığı altındaki usule ilişkin bir fasıl içinde yer alan bu maddeyi usul bakımından manalandırmak gerekir. ( Bakar ) sözü maddenin usule ve şekle taalluk ettiğim göstermektedir.; Aynı kanun esasa taalluk eden hükümleri ( hallolunur ) şeklinde ifade etmiştir. 34 üncü maddedeki ( umumi hükümler ) terimi ( umumi usul hükümleri ) ni ifade eder. Bu maddedeki ( bu kanunda yazılı hükümlere göre bakar ) sözü ise ( bu kanunda yazılı usul hükümlerine göre bakar ) anlamındadır. Usul ile ilgili fasıl içindeki maddeyi başka anlamda yorumlamaya imkan yoktur.

  1. bendinin 1 inci fıkrası ( bu kanunda yazılı hüküm ) ün şümulü içinde mütalaa edildiği takdirde kanunda bir çelişme meydana gelecektir. Şöyle ki, E. bendinin 2 inci fıkrası ( iddia vukuunda meselenin mahkemece hallolunacağını ) emrederken 34 üncü madde delaletiyle meselenin yine E. bendinin 1 inci fıkrası uyarınca halli, cihetine gidilmesi gibi cidden garip bir sonuç husule gelecek, E. bendinin 2 inci fıkrası lüzumsuz bir hüküm olarak kanunda yer almış bulunacaktır. Halbuki bu fıkra lüzumsuz değildir, itiraz vukuunda 1. inci fıkranın uygulanmasına engel olmak için sevk edilmiştir. O halde, 2613 sayılı Kanunun, uygulanması sırasında kadastro tahdidine karşı açılan davalarda mahkemeler Medeni Kanunun gayrimenkul mülkiyetine ilişikin hükümleri ile diğer genel hükümleri uygulayacak ve bu arada tapudaki kayıtlı .gayrimenkulun harici satışını geçerli saymayacaktır. Mahkemeler geçerli bir satış işlemi bulunup bulunmadığını araştırmak zorundadır. 1515 sayılı Kanun ile Medeni Kanunen gayrimenkul iktisabına ilişkin diğer hükümleri göz önünde tutulacaktır.

2613 sayılı Kanunun sozü geçen 22 inci maddesinin E. bendi bir tasfiye hükmü olduğu ve mahkemelerce de uygulanması gerektiği yolunda bir iddia ileri sürülemez. 2/6/1929 tarih, 1515 sayılı Kanun bir tasfiye hükmü getirmiştir. 2613 sayılı Kanun ise 15/12/ 1934 tarihinde kabul olunmuştur. 5,5 yıl gibi kısa aralıkla tasfiye kanunları cıkarmakta, yürürlüge koymakta sosyal bır zorunluk düsunülemez. Bu kanun gayrimenkullerin kadastro esasına dayanan planlarının yapılmasını, tapu kayıtlarının yenilenmesini, tapusuz gayrimenkullerin yeniden tapuya bağlanmasını, muntazam tapu kütükleri tesisini hedef tutmuştur. Kanunun yorumunda sözünü esas tutmak ve sözünden çıkan anlam kanunun tümünden çıkan anlam ile çelişme halinde bulunmadığı takdirde bu anlamı esas almak, bir çelişme bulunması halinde tümünden çıkan anlama uygun şekilde yorum yapmak Medeni Kanunun 1 inci maddesi gereğidir. 2613 sayılı Kanunun bu açıdan yapılan yorumu da 1935 yılından beri devam eden uygulamada tahdide itiraz vukuunda E. bendinin değil, genel hükümlerin uygulanacağı yolundaki düşüncenin isabetli olduğunu göstermektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18/11/1964 gün, 7/1149 esas, 650 karar sayılı ilamının gerekçesinde dahi bu yoldaki yorum benimsenmiştir. E. bendi tapuda kayıtlı gayrimenkulun tahdit tarihinden kısa bir zaman önce haricen satın alındığı yolundaki iddia veya savunmanın incelenmesini bilirkişi ve şahit sözleri ile ispatlanmasını mümkün kılmaktadır. İtiraz vukubulmadukça bu bent hükmünün tahdit sırasında uygulanmasında ve zilyet adına tahdit yapılmasında özel veya genel bir sakınca bulunduğu düşünülemez, İtiraz ve davanın sebketmemiş olması tapu kaydı sahibi veya mirasçılarının o yoldaki tahdide rıza ve muvafakat gösterdiklerini zımnen belirtir. Gerçek hak sahibinin zımmii muvafakati karışısında zilyet adına yapılan tahdidin muteber sayılması doğrudur. Fakat, itiraz ve dava vukuunda aynı hükümlerin uygulanmasında direnilmesi tehlikelidir. Umumi hükümlerin uygulanması mülkiyet haklarının korunması bakımından da zorunludur. Olay 5602, 509 ve 766 numaralı Tapulama Kanunları ile kıyaslanamaz. Bir defa bu kanunlarda belirtilen ve umumi hükümlerden ayrılan tespit sebeplerinin itiraz ve dava vukuunda mahkemelerce uygulanacağına dair açık hükümler mevcuttur. 5602 sayılı Kanunda tapulamadan kısa bir zaman önce tapulu gayrimenkulün harici satışı muteber sayılmış iken uygulamalarda görülen sakıncalar dolayısıyla 509, 766 sayılı Kanunlarda 10 senelik zilyetlik şartı konulmuştur. Diğer taraftan, tapuda kayıtlı gayrimenkullerin tapu memuru huzurunda tedavülünü sağlamak, şehir ve kasaba halkı için çok kolay olduğu halde köy halkının bunu kolayca sağlayamadıkları için tapu dışı el değiştirmeler köy arazisinde çoğunluğu teşkil etmiş olması bakımından tapulama kanunlarında fiili durumu hukukileştirmek, hakkaniyet esaslarına uygun düşmüştür. Bugün yalnız il ve ilçe belediye sınırları içinde uygulanması gereken 2613 sayılı Kanun hakkında zilyet yararına harici satışın kayıtsız ve şartsız geçerli tutulmasında hakkaniyet bulunduğu ileri sürülemez. Tapu kaydı karşısında haricen satın alan zilyet ancak şartları mevcut olduğu takdirde 1515 sayılı Kanundan, Medeni Kanunun 639 uncu maddesinin 2 inci fıkrasından, 650, 655 inci maddelerinden faydalanabilecektir.

Karşılıklı iki tez uzun boylu görüşülüp tartışıldıktan sonra müzakere kafi görülerek oylandı; üçte ikiyi aşan çoğunluğun yukarıda B. bendinde gösterilen esasları ve neticeyi benimsediği tespit olundu. Sonuç :

Anlaşmazlığın mahkemeye intikali halinde 2613 sayılı Kanunun 22 inci maddesinin E. bendi hükmünün mahkemece uygulanma yeri bulunmadığına, Hukuk Genel Kurulunun 5/2/1969 tarihli, 7.397/91 sayılı içtihadının isabetli olduğuna, 17/4/1972 tarihli birinci toplantıda, üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1970/7

K:1972/4

T:13.03.1972

 

DENİZ KENARINDAKİ KUMLUKLAR

 

Deniz kenarındaki kumluklar, 775 sayılı Yasada yazılı amaçlarla kullanılmak üzere belediyeye devredilen yerlerden değildir.

 

# 20.7.1966 g. va 775 *. Gecekondu Kamunu m. l, 2, 3 7, 12, 21

# 17.2.1926 g. ve 743 s. MK. m. 641

 

DeniZ kenarlarindaki kumlukların, 775 sayılı Gecekondu Kanununda yazılı maksatlarla kullanılmak üzere belediyelere devir ediliP edilmediği Hakkında Yargıtay Birinci Hukuk Dairesinin 31/ 12/1968 gün, 9680 esas ve 8549 karar sayılı ilamı ile Sekizinci Hukuk Dairesinin 3/6/1968 gün, 2805 esas ve 3354 karar sayılı ilamları arasında içtihat uyuşmazlığı olduğu Erdemli Hâkimliğinden Yargıtay Başkanlığına yazı ile bildirilmesi üzerine Birinci Başkanlıkça dairelerden bu hususta alınan düşünceler ve Erdemli Mahkemesi ve daire ilamları örnekleri kurul üyelerine dağıtıldıktan sonra dosya, içtihadı Birleştirme Hu’kulk Daireleri Genel Kuruluna verilmekle tayin edilen 13/3/1972 gününde toplanan kurulda gereği görüşülüp düşünüldü :

 

Yukarıda tarih ve numaralan yazılı daire ilamları arasında, deniz kenarındaki kumlukların 775 sayılı kanuna göre belediyelerin mülkiyetine geçip geçmediği haldkında içtihat aykırılığı bulunduğu ve Birinci Hukuk Dairesi ilamı ile bu yerlerin Gecekondu1 Kanununla göre, Belediyelerin mülkiyetine geçtiği kabul edildiği halde, Sekizinci Hukdk Dairesi ilamında geçmediğine karar verildiği tespit edilip, olayda içtihat uyuşmazlığı bulunduğu oybirliğiyle kararlaştırıldıktan sonra işin esasına geçildi.

775 sayılı «Gecekondu Kanunu» kapsamını tespit ve binnetice Yargıtay’ın iki dairesi kararlan arasındaki içtihat ayrılığını halledebilmek için herşeyden önce kıyı (sahil) kavramı ve 775 sayılı

Kanunun tedvinini gerektiren zaruret ve ihtiyaçlar üzerinde durulup açıklığa kavuşturulması lazımdır.

 

Jeomorfoloji ilmine göre; hareketsiz bulunduğu normal zamanında denizi karadan ayıran sınıra kıyı çizgisi denir. Fakat, denizlerin çalkantısız olduüdarı an hemen hemen yok gibidir. Su kitlesi- med ve cezir, rüzgârlar vesair taibii hadiseler etkisi ile daimi hareket halindedir. Alçalıp yükselerek, dalgalar yaparak sahile hücum eder, kıyı çizgisini aşıp arzın içerisine doğru mütedami hareketlerle ilerleyip çekilir. Bu hareket, dik kayalardan müteşekkil ve falezli kıyılarda yükselme ve serpinti, alçak ve plajlı kıyılarda ise ilerileme ve yayılma şeklinde kendini gösterir. Jeomorfoloji mütehassısları; kıyı çizgisinden itibaren, deniz veya göl sularının en yüksek oldukları sırada erişebildikleri ve dalgaların, şekillendirici tesirlerinin eseri olan aşındırma ve biriktirme şekillerinin müşa-hade edildikleri en yuksek seviyeye kadar olan şerit halindeki sahayı dar manada kıyı, .(yalı şeridi) diye adlandırmakta ve bu sahanın genişliğinin, su kitlesi hareketlerinin bir yandan şakuli isti-kamette’ki siasına, bir yandan da kıyının profiline göre değişebileceğini, dik falezli sahalarda nisîbeten dar, alçak, ve plajı kıyılarda ise geniş olabileceğini, dalgaların şekillendirici tesirleri (kumsal saha) meydana getirmeye inihisar etmeyip kıyıdaki kaya ve toprakların cinsine gore; cigil, cakıl, taş birikintilerı, asındırma veya sair şekillerde de kendini gösterebileceğini belirtmektedirler.

775 sayılı Gecekondu Kanununun tedvinindeki amaca ve kapsamıma giren arazilere gelince, l, 2, 3, 7, 12, 21 ve ilgili diğer maddelerinden anlaşılacağı gibi kanun; mevcut gecekonduların İslahı, tasfiyesi, yeniden gecekondu yapımının önlenmesi ve bu amaçla alınması gereken tedbirler için çıkarılmıştır. Hazinenin, özel idarelerin ve Vakıflar idaresi dışındaki katma bütçeli dairelerin mülkiyetindeki arazi ve arsalardan veya devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden, belediye sınırları içinde olanlar ve 6785 sayılı Kanunun 47 inci maddesine göre tespit edilen mücavir sahalarda bulunanlar, münhasıran bu kanunda belirtilen amaçlarla kullanılmak üzere belediyelere devredilmiştir.

 

Konuyu incelerken ilgili bir hususu açığa kavuşturmakta fayda vardır. Tamamen bir ülkenin sınırları içinde kalan denizlerle sair denizlerin karasuları o devletin hükümranlık sahasına girdiklerinden menfaati umuma aittir. Medeni Yasanın 641 inci maddesi uyarınca, menfaati umuma ait olan mallar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır, kimsenin mülkü değildir. Kıyılar, ister kum, luk, çakıllık, ister taşlık, kayalık olsun denizlerin temadisi olup ondan ayrılması m’ümkün değildir. Denizden faydalanma kıyılan vasıtasıyla olur.

 

Hukuk Daireleri içtihadı Birleştirme Kurulu üyelerince konu ile ilgili hususlar, yukarıda ozetlendigi gibi jeomorfoloji mutehassıslarının yazılarından, gecmis tatbikata aıt kararlardan faydalanılarak uzun boylu açıklanıp tartışıldıktan sonra iki daire arasında içtihat ihtilafına sebep olan konuya geçildi. Etraflı şekilde konuşulup müzakere edildikten sonra oylaşıldı, bazı üyeler, kumsalla, nn, Gecekondu Kanunu kapsamına girmediğini kabul etmekle beraber (girmeme) sebebinde ayrıldıkları, büyük bir çoğunluğun ise aşağıdaki gerekçede birleştikleri görüldü.

 

Kıyı, denizin temadisi, ondan fayidalanona hususunda zaruri bir unsur, <bir kelime ile denizin mütemmim cüzüdür. Kumluk ve kayalık sahaların derinliği; dalgaların en fazla erişebildiği nokta, med ve cezirlerde denizin en son vaHabildiği yerlerdir. 775 sayılı Kanun kapsamı ve tarifi ve belediyelere hangi arsaların sağlanacağı bu kanunun l, 2, 3 üncü maddelerinde gösterilmiştir. Bu maddelerin incelenmesinden anlaşılacağı gibi, mevcut gecekonduların tasfiyesi ve kanunda yazılı sair maiksatlarla belediyelere arsa sağlanması öngörülmüştür. Yoksa gecekondu mevzuu ile ilgili olmayan deniz ve onun mütemmim cüzü olan kumlukların denizle beraber belediyelerin mülkiyetine geçmesi amaç edilmemiştir ve kanunun kapsamı dışındadır. Sonuç :

 

Yukanda açıklanan gerekçeye göre deniz kenarındald kumlukların 775 sayılı Kanunda yazılı amaçlarla kullanılmak üzere belediyeye devredilen yerlerden olmadığına ve Yargıtay Sekizinci Hukuk Dairesinin bu husustaki içtihadının kanuna uygun bulunduğundan 13/3/1972 gününde, kanun kapsamına girmediğinde oybirliği, sebebinde üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1970/6

K:1972/3

T:13.03.1972

 

TAŞINMAZIN İSKÂN İDARESİNCE TAHSİSİ

 

içtihatları birleştirmeye yer olmadığına ilişkin dir.

 1331, 1771 ve 2510 sayılı Yasalar uyarınca yapı-lıp kesinleşen tahsis ve tefvizlerin tescilden önce mülkiyet ifade edeceği açıkça belirtilmiş oldu. ğundan içtihatları birleştirmeye gerek görülmemiştir.

 

# 24.1.1928 g. ve 1331 s. Mübabil, Gayrimübadll, Muhacir Vesaireye Kanunlarına TevfiKan TefflZ Veya Adiyen Tahsis Olunan Gayrimenkul Emvalin Tapuya Raptma Dair Kanun.

# 19.3.1931 g. ve 1771 s. Mübadele Ve Tefflz içlerinin Kati Tasfiyesi Ve İntacı Hakkında Kanun.

# 24J.1928 g. ve 1331 s. Yasa ve 19.3.1931 g. ve 1771 s. Yasa, 10.7.1945 g. ve 4796 s. Mübadele ve Tefflz İslerinin Kesin Tasfiyesi Hakkında Kanunun 8. maddesiyle Yürürlükten Kaldırılmıştır.

# 14.6.1934 g. ve 2510 s. İskân Kanunu.

# 25.6.1973 g. ve 1757 s. Toprak Ve Tanın Reformu Kanunu uygulanmasında 14.6.1934 g. ve 2510 s. Yasanın sozü geçen yasaya aykırı hükümleri 235. maddesinin (c) fıkrası gereğince uygulanmaz.

1771 sayılı Kanun uyarınca bir taşınmaz malın ayrı zamanlarda birden çöle kişilere tefviz edildiği hallerde, anlasmazlığın cozumlenmesınde, taraf tapuları degerlendirilirken, sicille kaydedildiği mi yoksa bu tapuların dayandığını teşkil eden teİviz kararlarının alındığı tarihe mi geçerlilik tanınması gerekli olacağı yonünden Birinci ve Beşinci Hukulk Dairelerinin uyigulamalaın arasındaki aykırılığın kaldırılması için toplanan îctlhadı Birleştirme Hukuk Kısmı Genel Kurulunda konu ele alınıp tartışıldıktan ve oylaşıldıktan sonra asagıdaki karar tespıt olundu.

572

4/11/1944 gun ve 9/30 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının hüküm fıkrasında «1331 ve 1771 ve 2510 sayılı Kanunların zımni e sarih hükümlerine göre usulü dairesinde yapılıp kesinleşen tah-isi ve tefvizlerin» tescilden önce mülkiyet ifade edeceği husufiu, her türlü şüpheyi izale edecek şekilde belirtilmiş bulunduğuna göre bu açıklık karşısında yeni bir içtihat tesisine lüzum ve mahal olmadığına, 13/3/1972 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1971/1

K:1971/1

T:25.01.1971

 

PAFTOS VE ÖRF-Ü BELDE GEDİĞİ

 

4.6.1947 günlü 41/17 sayılı içtihadı Birleştirme Kararının değiştirilmesine gerek görülmemiştir.

 

# 44.1947 ğ. ve E. 1941/41, K. 1947/17 s. Y. tçt. Bir. K.

örfü belde gediği ve peftosüm, tümüyle yıkılmış ve yok olmuş bulunması durumunda zeminin, sahiplerine döneceğine; gedik ve paftosu kapsayan yerlerin, gedik ve paftosla bağlı olaralk başkalarına satılabileceğine ilişkin 4/6/1947 gün ve 1944/41 esas 1947/17 karar sayılı içtihadı birleştirme kararının, Medeni Kanunun 652 #ve 751 nci md. hükümlerine aykırı bulunduğu ve aslında sadece dikilen şeyler yönünden içtihadı birleştirmeye gidildiği halde arsa üzerinde meydana getirilen inşaat biçimindeki gedikleri de kapsamına almak suretiyle içtihadı birleştinme kararının çıkarılmış olduğu nedenleriyle anılan 4/6/1947 günlü 41/17 sayılı içtihadı toflleştinme kararının değiştirilmesi, Yargıtay Kuruluş Kanununun 8 nci md. hükmünce Birinci Başkanlıktan istenilmiş ve Yargıtay Birinci Başkanlığınca, isıtek ve efldi belgeler Yargıtay içtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kuruluna havale edilmiş ve işin görüşülmesi 25/1/1971 gündemine alınmıştır. Bu gün saat 14,30 da içtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunca konu görüşülup tartışıldı :

 

Gerçekten Yargıtay Kuruluş Kanununun 8. maddesinde kanun koyucu, içtihadı birleştirme kararlarının değiştirilmesi, daha da ileri giderek kaldırılması olacagına yer verihnişttir. Ne var ki, boyle bir yola gidilebilmek için o ictihadı ibinlestınme karannın değiştirilmesini ya da ‘kaldırılmasını gerektirecek «hal ve vaziyetin» ortaya çıkmış olması zorunludur. 4/6/1947 gün 41/17 sayılı içtihadı birleştirme kararının değiştirilmesi isteğinde, bu kararın Medeni Kanunun 652 ve 751 inci maddelerine aykırı düştüğü ileri sürülmüştür. Oysa ki, anılan kararın, gerek Hukuk Genel Kurulunda Börüsülmesi sırasında beliren gerekse gerekçesinde yer alan ve çoğunluk kazanan görüş, Medeni Kanuna aykırı bir yönün bulunmadığı doğrultusundadır. Çoğunluk kazanmamış olan düşünce ter, içtihadı birleştirme kararının değiştirilmesini gerektirmez. îç. tiihadı birleştirme kararında cogunluk kazanan hukuksal görüsun toplumun geroklerıyle artık bağdaşmadığı ve ihtiyaçlara ters düştüğü uygulama alanında beliıigin bir biçimde ortaya çıkmış olması ve bilimsel alanda üstün bir görüş olarak kalbul edilmesi durumunda, içtihadı birleştirme kararlarının değiştirilmesini ve kaküırlma-srnı gerektiren «hal ve vaziyetin» ortaya çıktığından söz edilebilir. Görüşme konusu olayda bu koşullar gerçekleşmemiştir. Diğer yandan, anılan içtihadı birleştirme kararı tümüyle birbirine aykırı olan içtihatları birleştirme amacıyla çıkarılmıştır.

 

Açıklanan bu nedenlere göre, sözü edilen 4/6/1947 günlü 41/17 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının değiştirilmesine yer olmadığına, ilk oturumda oybirliğiyle karar verildi.

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1969/3

K:1969/5

T:21.05.1969

 

Kadastro sınırlandırılması yapılırken herhangi bir nedenle kimin malı olduğu gösterilmemiş taşınmazların sonradan kamulaştırılması üzerine yer parasına hak ediş yönünden mülkiyetin kime ait olduğunun tespiti uyuşmazlıklarının incelenmesinde asliye hukuk mahkemesinin görevli olduğu konusunda, Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesinin 10/7/1967 gün ve 2529/5155 ve 4/3/1968 gün ve 7843/1466 sayılı kararları ile kadastro mahkemesinin görevli olduğu konusundaki. 27/11/1964 .gün ve 7634/7111, 22/2/1965 gün ve 5/1034 sayılı kararları arasında düşünce aykırılığı bulunduğu ilgili vekilinin 11/11/1968 günlü yazısında ileri sürülmesi, gerekti belgelerle dairesi , yazısı eklenerek gönderilmesi üzerine, 1221 sayılı Yasanın 8 inci maddesi uyarınca toplanan içtihadı Birleştirme Hukuk Bölümü Genel Kurulunda, kararlar arasında düşünce aykırılığı bulunduğu 25 e karşı, 28 oyla kararlaştırıldıktan sonra işin esası incelendi ve gereği konuşulup tartışıldı :

KARAR : Uyuşmazlık: 2613 sayılı Yasa uyarınca, kadastro sınırlandırılması yapılırken, herhangi bir nedenle kimin malı olduğu gösterilmiş olmayan taşınmazın sonradan kamulaştırılması sonunda, mülkiyetin ve kamulaştırma parasının kime ait olacağı konusundaki davaları çözümleme görevinin kadastro veya asliye mahkemesine ait olacağındadır. 2613 sayılı Yasanın 27 inci maddesinde, kadastro mahkemelerinin, ( ilanda yazılı yerlerde taşınmaz mallara ilişkin kadastroyu ve yazımı ilgilendiren her türlü uyuşmazlıkları ) çözümleyeceği esası benimsenmiştir. O halde, sorunun çözümlenmesi için her şeyden önce, ( kamulaştırılan ve kamulaştırma parasının kime ait olduğu çekişme konusu olan taşınmazın malikinin belli edilmesi gorevinin ( kadastroyu ve yazımını ilgilendiren ) bir uyuşmazlık olup olmadığı araştırılmalıdır. Gercekten, kadastro sınırlandırması Medeni Yasanın 645 ve 910 uncu maddeleri ile Tapu Sicil Tüzüğünün 4 üncü maddesinde belirtildigi üzere, tasınmaz mallar uzerindekı hakların durumlarını, sınırlarını, plan ve toprak üzerine konulan işaretlerle belli etmek için yapılır. Kadastro planıyla toprak üzerindeki mülkiyet ve diğer hakların kime ait olacağı belirli duruma girer. Taşınmazın toprak üzerindeki sınırı belirmiş, fakat üzerindeki hak sahibi kişiler henüz belirmemiş iken, bir üçüncü kişi, kamu tüzel kişisi, yasanın kendisine tanıdığı yetkiye uygun tek taraflı bir irade açıklaması ile malı kamulaştırmıştır. Usulünce tamamlanan kamulaştırma işlemi malikin iradesi aranmaksızın mülkiyeti kamulaştıran idareye geçirir. Medeni Yasanın 633 üncü maddesi bu esası benimsemiştir. O halde, kamulaştırma işlemi, malik kim olursa olsun kural olanak ayın hakkım sona erdiren işlemlerdendir. 6830 sayılı Yasanın 17, 18 ve 19 uncu maddeleri taşınmazın mülkiyeti konuşmada üçüncü kişiler arasındaki uyuşmazlıkların kamulaştırma işlemine etkisi olmayacagını acıklamıstır. Boylece, kadastro sınırlandırmasının iki amacından biri, toprak ve plan uzerinde sınırların bellı edilmesi tamamlanılmış ve ötekisi bu yer üzerindeki hak sahibi, malik, kamulaştırma işlemiyle belirmiş olmakla kadastro işlemi sona ermiş olur. Bunun dışında kalan kamulaştırma parasının kime ait olacağı sorunu, 2613 sayılı Yasanın 27 inci maddesinde öngörülen ( kadastroyu ve yazımını ilgilendiren ) bir sorun olma niteliğini kaydeder. Sorun, idarenin malvarlığına giren taşınmaz karşılığında ödenmesi gereken değerin, paranın kime ödeneceğine ilişkin bulunduğundan bu nitelikteki uyuşmazlıkları usul hükümleri uyarınca görevli asliye ve sulh mahkemeleri çözümlemelidir. Sonuç :

2613 sayılı Yasa uyarınca kadastro sınırlandırılması yapılırken herhangi bir nedenle kimin malı olduğu gösterilmiş olmayan taşınmazın, sonradan kamulaştırılması ile kamulaştırma parasının kime alt olacağı konusundaki davaları çözümlemeye uyuşmazlığın ilişkin bulunduğu tutara göre asliye veya sulh hukuk mahkemelerinin görevli olduğuna, ilk toplantıda 21/5/1969 günü oybirliğiyle karar verildi.

 

T.C.

YARGITAY

İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

 

E:1969/1

K:1969/3

T:10.03.1969

 

KİRA PARASI ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 

Anayasa Mahkemesinin 26.3.1963 günlü iptal kararının yürürlüğe girdiği^ 26.9.1963 gününden önceki zamanlara ait kira paraları; kazanılmış hak saklı kalmak üzere 6570 s. Yasanın iptal edilen hükümlerine göre değil, 18.11.1964 g. ve 2/4 sayılı içtihadı birleştirme kararında açıklanan il’ kelere göre belirlenir.

 

# 18.5.1935 g. ve «570 s. GayrımemKul Kiralan Hakkında Kanun.

# 18.5.1955 g. ve «570 s. Yasanın 2. ve 3. maddeleri; Anayasa Mahkemesinin U3.VKÛ g. ve E. IMS/», K. 1M3/7 sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

# 18.11.1964 g. ve E. 1964/2, K. 1964/4 s. Y. İç*. Bir. K.

 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 20/iMayıs/1964 günlü ye 4/212-375 sayılı, 29/Mart/1966 günlü ve 4/918-157 sayılı ve 22/11/ 1967 günlü ve 4/1326-560 sayılı Hamlan arasında, gayrimenkul kiralan hakkındaki 6570 sayılı Kanunun 2 ve 3 üncü maddelerinin Anayasa Mahkemesince iptal edilmiş olması karşısında; bu iptal kararının yürürlüğe girmesinden önceki zamanlara ak kira paralarının dondurulmuş eski kiraya göre belli edilmesi gerekip gerekmeyeceği yönünden içtihat uyuşmazlığı bulunduğundan işin içtihadı birleştirme Büyük Genel Kurulunda görüşülmesi Yargıtay Birinci Başkanlığınca istenilmesi üzerine toplanan Yargrtay içtihadı Buieştirme Büyük Genel Kurulunca; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun sözü geçen ilamları arasında içtihat uyuşmazlığı olduğuna oybirliği ile karar verildikten sonra işin esası incelenerek gereği düşünüldü :

 

Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanunun hükümlerini Anayasaya aykm görürse veya taraFlardan birinin ile karar verildikten sonra isin esası incelenerek gereği düşünüldü :

 

Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanunun hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık, iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır. Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere üç ay içinde kararını verir. Bu süre içinde karar verilmezse, mahkeme Anayasaya aykırılık.iddiasını, kendi kanısına göre çozümleyerek davayı yürütür. Ancak, Anayasa Mahkemesinin karan, esas hakkındaki karar kesinlesinceye kadar gelirse, mahkemeler buna uymak zorundadır (Anayasa Madde 151).

 

Anayasa Maıkemesince, Anayasa aykırı oldugundan iptaline karar verilen kanun veya ic tüzuk veya bunların iptal edılen hükümleri, karar tarihinde yürürlükten kalkar. Gereken haUerde, Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir.

iptal karan geriye yürümez.

 

Anayasa Mahkemesi, döger mahkemelerden gelen Anayasaya aykırılık iddalan üzerine verdiği hükümlerin, olayla sınırlı ve yalnız tarafları bağlayıcı olacağına da karar verebilir (Anayasa Madde 152).

6570 sayılı Kanunun 2 ve 3 üncü maddeleri, Anayasa Mahkemesinin 26/Mart/1963 gün ve 3/67 sayılı kararıyla iptal edilmiş ve bu karar 26/Eylül/1963 gününde yürürlüğe girmişıtir. Bu güa-den itibaren sozü geçen kanunun 2 ve 3 üncü maddeleri ;yürür-lüfcten kalktığımdan yokluk ifade eder ve artık uygulanamaz.

iptal düşüncesiyle geriye yürüyemeyeceği hükmünün, sosyal huzurun sağlanması düşüncesiyle konulduğu 152 inci maddenin gerekçesinde acıklanmıştır. Kazanılmış hafclanıl saldı tutulması, sosyal huzuru sağlayan hukuk kurallarmdandır. iptal karannın geriye yüruyemeyeceğı kuralı konurken, kazanılmıs hakların saklı tutuldugu, Anayasa Mahkemesinin, 3 ay içimde kararını vermemesi haldnde, mahkemenin, Anayasaya aykırıhk iddiâs’m kendi kanısına göre çözümleyerek dâvayı yürütmesi ve Anayasa Mahkemesinin karan esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse 472

  1. menin buna uymak zorunda olduğuna ilişkin hükmün nrn-??T Mefhumundan da anlaşılmaktadır. Bu sebeplerle, kazanılmış ^U r saklı kalmak üzere, Anayasa Mahkemesinin 26/Mart/1963 – ve 3/67 sayılı iptal karannın yürürlüğe girdiği tarihten önce-K zamanlara ait kira paralarının tespitinde 6570 sayılı Kanumın iptal edilen hükümleri uygulanamaz. Sonuç :

 

Anayasa Mahkemesinin 26/Mart/1963 gün ve 3/67 sayılı ipta! teennin yütürtofr &&& 26/Eylül/1963 .gününden önceki z* maıılara ait kira paralarının, kazanılmış haklar saklı ‘kalmak üzere 6570 saydı Kanunun iptal edilen hükümlerine göre değil; 18/11/ 1964 «ün ve 2/4 saydı içtihadı birleştirme kararında açıklanan «aslanı gösre tespit edileceğine, lO/Mart/1969 narininde ve birinci oturumda üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.

 

 

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2699 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.