Kıyılarla İlgili Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları

Makalemizi paylaşır mısınız?

Bu yazımızda kıyılar ve kıyı hukuku ile ilgili Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararlarını paylaşıyoruz. Kıyı hukuku konusunda sitemizde yer alan yazıları incelemek için şu linke tıklayınız: Kıyı Hukuku Yazıları

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E: 2007/1-41 K: 2007/54 T. 7.2.2007

Taraflar arasındaki “kıyı şeridine yapılan inşaatların kal, meni müdahale” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Mersin 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kısmen reddine ve kısmen hüküm kurulmasına yer olmadığına dair verilen 09.05.2005 gün ve 2004/561 E: , 2005/238 K: sayılı kararın incelenmesi davacı ve bir kısım davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 15.11.2005 gün ve 2005/11667 E: 12036 K: sayılı ilamı ilE:

 ( … Dava, el atmanın önlenmesi ve yıkım isteklerine ilişkindir.

Mahkemece, davalılardan A. yönünden davanın reddine, diğerleri bakımından ise konusu kalmadığından karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir.

Dava dilekçesinin içeriğinden ve iddianın ileri sürülüş biçiminden taraflar arasındaki çekişmenin Kıyı Kanunu’ndan ve buna bağlı olarak kıyı kenar çizgisinin belirlenmesinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

Bu konuda eldeki davanın, dava dışı belediye ile birlikte davalılar aleyhine açılan davanın belediye bakımından tefriki ve hakemde görülmesine dair daire bozması üzerine sonuçlandırıldığı sabittir.

Mahkemece kurulan hükümde, bu davadan tefrik edilip hakemde bakılan dava sonucu verilen 03.11.2004 gün ve 2004/350-685 sayılı hakem kararının esas alındığı, çekişme konusu edilen kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi ve tecavüzlü yapıların mevcudiyeti bakımından anılan davadaki tespitlerin esas alındığı görülmektedir.

Oysa anılan hükmün kesinleşmediği dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Bunun yanında söz konusu hükmün veriliş tarihi bakımından 4916 sayılı hükmü gereği görevsiz mahkemece kurulduğu açıktır. Görevsiz mahkemece verilen karar kesinleşmediği gibi kesin hüküm niteliğini kazansa dahi hukuken geçerli bir netice doğurmayacağı, esasen yok hükmünde olacağı tartışmasızdır. Öyleyse görevsiz mahkemece verilen hükme dayanılarak eldeki davanın sonuçlandırılması doğru değildir.

Hal böyle olunca, işin esasının incelenmesi, sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması isabetsizdir. Tarafların temyiz itirazları yerindedir…)

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, el atmanın önlenmesi ve yıkım isteğine ilişkindir.

Daha önce belediye bakımından tefrik edilen dava hakemde görülmüş; kişiler yönünden devam edilen bu davada ise hakem kararı esas alınarak hüküm kurulmuştur.

Davacı Hazine vekilinin iddiası ve savunmanın içeriğine göre, taraflar arasındaki uyuşmazlık, kıyı kenar çizgisinin saptanmasından kaynaklanmaktadır.

Bilindiği gibi, 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun “kıyı kenar çizgisini” belirleme yöntemine ilişkin 5 ve 9. maddelerinin uygulanmasına yorum getiren ve görülmekte olan davalarda dikkate alınması zorunlu bulunan 28.11.1997 gün ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda “kural olarak mülkiyet hukuku yönünden kıyı kenar çizgisi belirleme görevinin adli yargıya ait olduğuna; ancak 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 9. maddesi uyarınca idare tarafından kıyı kenar çizgisi belirlenmiş ve yazılı bildirime rağmen yasal süresinde idari yargıya başvurulmaması nedeniyle yargı yolunun kapanmış olması veya idare tarafından verilip kesinleşmiş karar bulunması durumlarında, bunlara uygun şekilde kıyı kenar çizgisinin adli yargı tarafından saptanması gerektiğine” işaret edilmiştir.

O halde, öncelikle idare tarafından 3621 Sayılı Kanunun 9. maddesi hükmüne göre kıyı kenar çizgisi haritasının düzenlenip, düzenlenmediği araştırılmalı, ondan sonra üç jeologdan oluşturulacak uzman bilirkişi kurulu ve tapu fen memuru aracılığıyla yerinde keşif yapılmalı, harita düzenlendiğinin ve yukarıda değinilen İçtihadı Birleştirme Kararı’nda belirtildiği şekilde işlem gördüğünün, böylece davanın taraflarını bağlayan bir içerik kazandığının anlaşılması durumunda “kıyı kenar çizgisi” düzenlenen haritaya değer verilerek saptanmalıdır. Harita düzenlenmediğinin ya da düzenlenip de 5/3 sayılı kararda yazılı olduğu gibi bizzat bildirim yapılmadığının veya ilanen bildirime karşın, idari yargıya başvurulmadığının ortaya çıkması halinde ise, kıyı kenar çizgisi bilimsel verilerden ve düzenlenmiş olmakla birlikte bağlayıcılık niteliğini kazanmamış haritadan yararlanılarak belli edilmeli, belirlenen çizgi harita mühendisi veya tapu fen memuru sıfatını taşıyan uzman bilirkişinin krokisine infazda kuşkuya yer bırakmayacak biçimde yansıtılmalı ve sonucuna göre bir hüküm kurulmalıdır.

Oysa somut olayda mahkemece bu davadan tefrik edilip, hakemde görülen davada, yetersiz soruşturma sonucu yapılan tespitler esas alınmış, çekişmeli yapıların kıyı kenar çizgisinin neresinde olduğu saptanmamıştır. Eksik soruşturmaya dayalı olarak hüküm kurulamaz.

O halde Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen özel daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Sonuç: Davacı Hazine ve davalı Ç. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının özel daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 07.02.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Milli Emlak Kitabı

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E: 2004/14-615 K: 2004/633 T.1.12.2004

KIYI KENAR ÇİZGİSİNİN BELİRLENMESİNE YÖNELİK İDARİ İŞLEMLER ADLİ YARGI YÖNÜNDEN KURAL OLARAK TAKDİRİ DELİL NİTELİĞİNDE OLUP; BAĞLAYICILIĞI YOKTUR.

Taraflar arasındaki “tapu iptali, taşınmazın kamuya terki” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; ….. Sulh Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 5.6.2002 gün ve 2002/172-192 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 27.12.2002 gün ve 8492-9012 sayılı ilamı ile, (…Davacı Hazine, davalı adına kayıtlı taşınmazın 450 metrekarelik kısmının, idarece tespit edilen kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığını ileri sürerek bu kısma ilişkin tapu kaydının iptalini talep etmiştir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, dava konusu taşınmazın kıyı kenar çizgisinin dışında kaldığı kabul edilerek davanın reddine karar verilmiştir.

Hükmü davacı, mahkemece kıyı çizgisinin usulünce saptanmadığı gerekçesiyle temyiz etmiştir.

Dava, açıldığı tarihte yürürlükte bulunan Türk Kanunu Medenisi’nin 641. maddesi ile 3621 sayılı Kıyı Kanunu’na dayalı tapu iptali isteğine ilişkindir. Davada ileri sürülen iddia ve savunmalarının içeriğine göre taraflar arasındaki uyuşmazlık “kıyı kenar çizgisinin” saptanmasından kaynaklanmaktadır.

3621 sayılı Yasa’nın 5 ve 9’uncu maddesinde kıyı kenar çizgisinin nasıl belirleneceği düzenlenmiştir. Anılan Yasa’nın 9’uncu maddesi “Kıyı kenar çizgisi, valiliklerce kamu görevlilerinden oluşacak en az 5 kişilik bir komisyonca tespit edilir.

Bu komisyon; jeoloji mühendisi, jeolog veya jeomorfolog, harita ve kadastro mühendisi, ziraat mühendisi, mimar ve şehir plancısı, inşaat mühendisinden oluşur.

Komisyonca tespit edilip valiliğin uygun görüşü ile birlikte gönderilen kıyı kenar çizgisi, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nca onaylandıktan sonra yürürlüğe girer…” şeklindedir.

Kıyı kenar çizgisi, kıyının kara yönünden sona erdiği noktayı gösterirken, bazı durumlarda da özel mülkiyete konu ya da kamu malı niteliğindeki taşınmazların deniz yönünden sınırını oluşturmaktadır. Yukarıda açıklanan yöntemlerle belirlenen ve oldukça önemli bir işlevi olan kıyı kenar çizgileri ancak; ilgililerine usulünce tebliği ve bu tebliğden sonra, yasal süresi içinde idari yargıya başvurulmaması ya da başvurulduğu halde işlemin yasaya uygunluğunun saptanması halinde kesinleşir. Komisyonca saptanan ve kesinleşen bu kıyı kenar çizgisi 28.11.1997 tarihli ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da belirtildiği gibi artık herkesi bağlayıcı nitelik kazanır ve mülkiyet uyuşmazlıklarında da esas alınır.

Kıyı kenar çizgisinin usulünce belirlenip, herkes için bağlayıcılık kazanmasından sonra, bir taşınmazın kıyı kenar çizgisinin içinde ya da dışında kaldığı kesinleşen haritaların uygulanması ile saptanır.

İdarece çizilen kıyı kenar çizgisinin açıklandığı şekilde bağlayıcılık kazanmaması halinde ise, mahkemece, bu durum bekletici sorun kabul edilerek, öncelikle idareden, onaydan geçen kıyı kenar çizgisi haritasının ilgililere tebliğinin sağlanması istenmeli, yasal prosedürün tamamlanmasından sonra, idarenin belirlediği kıyı kenar çizgisinin kesinleşmesi halinde ise bu haritalar uygulanmalıdır. Aksi halde idarenin belirlediği kıyı kenar çizgisinin yok hükmünde sayılarak adli yargıda yeniden kıyı kenar çizgisi belirlenmesinden sonra, idarenin yasal prosedürü tamamlayarak kıyı kenar çizgisini kesinleştirmesi durumunda iki ayrı kıyı kenar çizgisi oluşması olasılığı mevcuttur. Bu durum da yeni uyuşmazlıkların doğmasına neden olabilecektir. Uygulamada yeknesaklığı sağlamak için yukarıda açıklanan yöntem izlenmelidir.

Kıyı kenar çizgisinin, idarece belirlenmediği ya da idarenin düzenlediği haritaların idari yargıda iptal edildiği hallerde ise yukarıda açıklanan İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, çekişmenin adli yargıda belirlenecek kıyı kenar çizgisine göre çözülmesi gerekmektedir. Bu belirleme de, 3621 sayılı Yasa ile 13.3.1972 tarih ve 7/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’ndaki kural ve yöntemler doğrultusunda yapılmalıdır. Adli yargıda kıyı kenar çizgisi, taşınmazın başında yapılacak keşifte, 3621 sayılı Yasa’nın 9/2. maddesi hükmü doğrultusunda oluşturulacak bilirkişi kurulu aracılığı ile bilimsel kriterler de esas alınarak belirlenmeli ve belirlenen bu çizgi “tapu fen memuru” sıfatını taşıyan uzman bilirkişinin krokisinde, infazda kuşkuya yer bırakmayacak biçimde gösterilmelidir.

Somut olayda; dosya içerisinde bulunan Konya Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü’nün 18.4.2001 tarih ve 2302 sayılı yazısından dava konusu taşınmazın bulunduğu alana ait kıyı kenar çizgisinin daha önce idarece belirlendiği, ancak davalılara tebliğ edilmediği, mahallinde yapılan keşifte idare tarafından düzenlenen harita uygulanmış ise de kıyı kenar çizgisinin yeniden tespiti yoluna gidilerek, buna göre dava konusu taşınmazın tümünün kıyı kenar çizgisinin dışında kaldığı sonucuna varılarak, davanın reddine karar verilmiştir.

Eldeki davada, yapılan bu inceleme ve araştırma yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde hüküm kurmaya yeterli ve elverişli görülmemiştir. Şöyle ki; davacının dayandığı ve idarece 8.1.2001 tarih ve 174 sayılı yazı ekinde gönderilen kıyı kenar çizgisi tespitine ilişkin haritalar ilgililere tebliğ edilerek kesinleştirilmemiştir. Öncelikle; bu idari kararın taraflara tebliğine olanak sağlanmalı ve bu tebliğ üzerine açıklanan aşamaların geçmesi beklenilmelidir. Sonuçta idarenin belirlediği kıyı kenar çizgisinin usulünce kesinleşmesi halinde uyuşmazlık buna göre çözümlenmeli, aksi takdirde yukarıda belirtilen ve 3621 sayılı Yasa’nın 9/2. maddesinde gösterilen ilkeler doğrultusunda oluşturulacak üç kişilik bilirkişi kurulunda “jelooji mühendisi, jeolog ve jeomorfolog” bulundurulmak suretiyle, bilimsel kriterler de esas alınarak kıyı kenar çizgisi belirlenmeli ve belirlenen bu çizgi “tapu fen memuru” sıfatını taşıyan uzman bilirkişinin krokisinde, infazda kuşkuya yer bırakmayacak biçimde gösterilmeli ve bu kıyı kenar çizgisine göre sonuca gidilmelidir. (Mahkemece bu hususlar üzerinde durulmadan, eksik araştırma ve inceleme ile karar verilmesi doğru görülmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davalı vekili

Hukuk Genel Kurulu Kararı

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

A- Davacının isteminin özeti: Davacı Hazine vekili, davaya konusu taşınmazın davalı kişiler adlarına kayıtlı olduğunu, taşınmazın kısmen A. Gölü’nün kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığını; 3621 sayılı Kanun’un 9. maddesi uyarınca idare tarafından kıyı kenar çizgisinin belirlendiğini, kıyı kenar çizgisi içerisinde kalan taşınmazın tapusunun iptali ile kamuya terkine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

B- Davalının cevabının özeti: Davalılar, duruşmada davanın reddini savunmuşlardır.

C- Yerel mahkeme kararının özeti: Yerel mahkemece, çekişmeli taşınmazın 28.111997 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı’nda belirtilen yöntemler izlenerek tespit edilen A. Gölü kıyı kenar çizgisinin tamamen dışında kaldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

D- Temyiz evresi ve direnmE: Hüküm, davacı Hazine vekilinin temyizi üzerine özel dairece, yukarıya aynen alınan gerekçeyle bozulmuş, yerel mahkemece bu bozmaya karşı özetle, İçtihadı Birleştirme Kararı’nın anlam ve içeriğinin değiştirilmesinin isabetli görülmediği, kanun gereği bağlayıcılığı bulunan İçtihadı Birleştirme Kararları’nın yorum yoluyla maksadından farklı sonuçlara bağlanmasının haklı ve yerinde olmadığı gerekçesiyle davanın reddi yönünde direnme kararı verilmiştir.

E- GerekçE: Uyuşmazlık, idarece 3621 sayılı Kıyı Yasası’na göre saptanan kıyı kenar çizgisinin ilgililere tebliğ edilmemesi durumunda, yapılacak işlemin ne olacağı noktasında toplanmaktadır.

Kadastro Kanunu’nun 16. maddesinin C fıkrasında açıkça belirtilmemekle beraber, deniz, göl, akarsu kıyıları ve sahil şeritleri Devlet’in hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerdir ve kadastro dışı bırakılır.

1982 tarihli T.C. Anayasası’nın 43 ve 3621 sayılı Kıyı Yasası’nın 5. maddesine göre kıyılar, Devlet’in hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyıları ile deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmakta, öncelikle kamu yararı gözetilir.

Deniz kıyıları, idari bir tahsis kararı gereğince değil, mahiyetleri gereği halkın yararlanacağı yerlerden olduğundan, idarenin yani Devlet, belediye, köy gibi kamu tüzel kişilerinin idari bir kararla, deniz kıyılarından halkın yararlanacağı yer niteliğini kaldırmaya yetkisi yoktur.

Kıyı çizgisi, deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda taşkın durumları dışında, suyun kara parçasına değdiği noktaların birleşmesinden oluşan, meteorolojik, olaylara göre değişen doğal çizgidir.

13.3.1972 tarihli, 7/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da belirtildiği gibi kıyı, denizin temadisi, ondan faydalanma hususunda zaruri bir unsur, bir kelime ile denizin mütemmim cüzüdür. Kumluk ve kayalık sahaların derinliği; dalgaların en fazla erişebildiği nokta, med ve cezirde denizin en son varabildiği yerlerdir.

Kıyı kenar çizgisi; deniz, tabii ve suni göl ve akarsuların, alçak-basık kıyı özelliği gösteren kesimlerinde, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde, su hareketlerinin oluşturduğu, kumsal ve kıyı kumullarından oluşan, kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırı; dar-yüksek kıyı özelliği gösteren kesimlerinde ise, şev ya da falezin üst sınırıdır.

Bu sınır, doldurma suretiyle arazi elde edilmesi halinde de değiştirilemez.

Kıyı, kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasındaki alandır.

a) Dar-yüksek kıyı: Plaj ya da abrazyon platformu olmayan veya çok dar olan, şev, falezle son bulan kıyılardır.

b) Alçak-basık kıyı: Kıyı çizgisinden sonra da devam eden, kıyı hareketlerinin oluşturduğu plajı hareketli ve sabit kumulları da içeren kıyı kordonu, lagün alanları, sazlık, bataklık ile kumluk, çakıllık, taşlık ve kayalık alanları içeren kıyılardır (Y.İ.B.K: 13.03.1972 T. 7/4). Kıyı yasalarımızın temelini teşkil eden mülga 6785/1605 sayılı İmar Kanunu’nun Ek 7 ve Ek 8. maddelerine ilişkin yönetmelikler, kıyılardan eşitlik ve serbestlikle toplumun yararlanması, kıyıların doğal yapısının değiştirilmemesi ve kirletilmemesi yönünde hükümler getirmiş ise de bu yönetmelik yerini 27.11.1984 tarihinde, 3086 sayılı “Kıyı Kanunu”na bırakmıştır.

Ancak, 3086 sayılı Kıyı Kanunu’nu ile getirilen “Kıyı Kenar Çizgisi” ve “Kıyı”ya ilişkin teknik tanımlar ve bazı maddeleri Anayasa’ya aykırı bulunması nedeniyle iptal edilmiş, böylece Kıyı Kanunu’nun yeniden hazırlanması gereği ortaya çıkmıştır.

Anayasal bir hak olarak ortaya çıkan kıyılardan yararlanma imkan ve koşullarının gösterilmesi amacıyla bir yasa çıkarılması zorunlu hale gelince 3621 sayılı Kanun bu amaçla çıkarılmıştır. Yasa’nın bu işlevi “amacı” başlıklı birinci ve “kapsam” başlıklı ikinci maddelerinde açıkça ortaya konmuştur. Sözü edilen birinci madde aynen “Bu kanun, deniz, tabii ve suni göl ve akarsu kıyıları ile bu yerlerin etkisinde olan ve devamı niteliğinde bulunan sahil şeritlerinin doğal ve kültürel özelliklerini gözeterek koruma ve toplum yararlanmasına açık, kamu yararına kullanma esaslarını tespit etmek amacıyla düzenlenmiştir” dedikten sonra, ikinci maddede belirtilen amaca paralel biçimde yasanın kapsamını göstermiş ve aynen “Bu kanun deniz, tabii ve suni göller ve akarsu kıyıları ile deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerine ait düzenlemeleri ve bu yerlerden kamu yararına yararlanma imkan ve şartlarına ait esasları kapsar” kuralına yer vermiştir.

Denilebilir ki; yasa, bütünüyle değerlendirildiğinde; kıyıların kamuya açık tutulması ve bu yerlerden toplumun genellik, eşitlik ve serbestlik ilkelerine uygun faydalanmasını sağlama yönünden; idareye görevler yüklemiş ve bu alanda yapılacak işler gösterilmiş ve kıyıya ilişkin teknik ve hukuki esaslar, anayasal doğrultuda ortaya konmuştur. Kıyının kamuya açık tutulabilmesi ve yasanın bu alanda idareye verdiği görevlerin yerine getirilebilmesi ve kıyıda planlama ve uygulamanın yürütülebilmesi için öncelikle, kıyıya ilişkin bir tespitin yapılması zorunludur. Bu nedenle idarenin kendi açısından kıyı kenar çizgisini belirlemesi gerekir. İşte yasa koyucu 3621 sayılı Kanun’un 9. maddesiyle, salt bu amaçla sınırlı olmak üzere valiliğe kıyı kenar çizgisini kamu görevlilerinden oluşan beş kişilik bir komisyon aracılığıyla belirleme yönünden bir görev vermiştir. Nitekim Yasa’nın 5/4. maddesi bu durumu aynen “kıyıda ve sahil şeridinde planlama ve uygulama yapılabilmesi için kıyı kenar çizgisinin tespiti zorunludur” biçiminde ortaya koymuştur (28.11.1997 gün ve 1996/5-1997/3 sayılı Y.İ.B.K: ).

Burada üzerinde durulması gereken nokta, 3621 sayılı Kanun’un 9. maddesinin getirdiği düzenlemenin kapsamının ne olduğudur. Bu yasa kuralında, 28.11.1997 gün ve 1996/5-1997/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu Kararı’nda da belirtildiği üzere; kıyı kenar çizgisine yönelik bu belirlemenin, yeni bir kıyı kadastrosu biçimde bir düzenleme getirilmediği, belirleme komisyonunun oluşumunda, mülkiyet ve zilyetlik konularında çıkacak uyuşmazlıklarda bilgisine başvurulacak bir hukukçu ya da uzman bir kişiye, arazinin mevkii, konum ve sınırlarını bilebilecek yerel bilirkişilere ve yerel yönetim temsilcilerine yer verilmediği, kıyıya sınır bulunan arazi sahiplerine, komisyon çalışmalarında dikkate alınacak kayıt, belge, tapu ve diğer kanıtların ibraz edilme imkanının tanınmamış olduğu, kıyının yer aldığı, köy ve beldelerde belirleme işleminin yapılacağına dair ilan ve duyurulara gerek görülmediği, kişilerin mülkiyet ve ayni haklarına ilişkin gerek komisyon nezdinde ve gerekse komisyon kararı sonrasında ne gibi işlem yapacakları ve haklarını nasıl koruyacakları konusunda bir düzenlemenin öngörülmediği, komisyon kararlarının tebliğ ve ilanı yolunda bir kuralın kabul edilmediği, kıyıların diğer sahipsiz kamu malları ve özellikle ormanlar yönünden, belirlemenin hangi temsilcilerle ve hangi esaslara göre yapılacağı yolunda bir hükme yer verilmediği, bu yasanın uygulamalarından doğan uyuşmazlıkları idari yargı yerlerinde görüleceği ve yerel adliye mahkemelerin görevlerinin sona ereceği yolunda herhangi bir düzenlemenin olmadığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda idare tarafından saptanan kıyı kenar çizgisi, imar planlaması ve uygulamasına yönelik ve onunla sınırlı bir çizgidir. Bu çizginin mülkiyet hakkının tespitine ilişkin olduğuna dair yasada açık ya da kapalı bir hüküm de bulunmamaktadır. O halde, idari bir işlemle mülkiyet hakkı sınırlandırılamaz.

Mülkiyet hukukundan kaynaklanan tüm uyuşmazlıkları çözümlemek adli yargıya aittir. 3621 sayılı Yasa kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi ve uygulanması nedeniyle ortaya çıkacak uyuşmazlıklar yönünden adli yargının bu görevini kısıtlamamış, daraltmamış ve ortadan kaldırmamıştır.

Burada önemle üzerinde durulması gereken diğer bir husus ise; taraflara tebliğ olunmayan, ilan edilmeyen ve ilgililere dava açma olanağı vermeyen bir idari tasarrufun Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığıdır.

Öyleyse, kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine yönelik idari işlemler adli yargı yönünden kural olarak takdiri delil niteliğinde olup, bağlayıcılığı bulunmamaktadır.

Buna karşın, kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine ilişkin idari işlem, ilgili tarafa usulen yazılı olarak, Anayasa’nın 125/3 ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 7. maddeleri uyarınca tebliğ edilmiş ve yasal süresi içinde idari işleme karşı dava açılmamış ve idari yargı yolu kapanmış ise idari işlem o kişi ya da kurum yönünden bağlayıcı nitelik kazanır. Yazılı bildirime rağmen idari yargıya başvurmayan ve yargı hakkını kullanmayan gerçek veya tüzel kişi kararı kabul etmiş sayılır. Bu kararın artık idari yargıda tartışılması da olanaklı olmadığından, kesinleşen bu karara göre kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi gerekir.

Diğer yandan, idare tarafından belirlenen kıyı kenar çizgisine karşı dava açılmış ve bu çizgi idari yargının kesinleşen kararı ile saptanmış ise yargı bütünlüğü ve kesinleşen yargı kararının yeniden tartışma konusu yapılamayacağı, yargıya güven ve hukuki emniyetin sağlanması amacıyla kıyı kenar çizgisinin belirlenmesinde, idari yargıca belirlenen çizginin adli yargıca esas alınması zorunlu olduğu belirgindir. Aksi halde 3621 sayılı Kanun ile 13.3.1972 tarih ve 7/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’ndaki kural ve yöntemler doğrultusunda kıyı kenar çizgisinin adli yargıca belirlenmesi gerekir.

Hemen belirtelim ki, idarece çizilen kıyı kenar çizgisinin ilgiliye tebliğ edilmemesi nedeniyle açıklanan biçimde bağlayıcılık kazanmaması durumunda, yukarıda açıklanan biçimde, gerek 3621 sayılı Kanun’un 9. maddesi, gerekse 16.04.1972 gün ve 1970/6 E: , 1972/4 K: sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile yine 28.11.1997 gün ve 1996/5 E: ve 1997/3 K: sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı göz önünde tutularak yöntemince belirlenecek bilirkişi kurulu aracılığıyla, idarece belirlenen kıyı kenar çizgisi de takdiri delil olarak göz önünde tutularak, dava konusu taşınmazla ilgili kıyı kenar çizgisinin mahkemece belirlenmesi gereklidir. O halde, mahkemece bu durum bekletici sorun yapılarak, onaydan geçen ve kıyı kenar çizgisinin idarece ilgililere tebliğinin sağlanması, prosedürün tamamlanmasının beklenmesi, idari yargıda dava açılırsa sonucunun beklenmesi yönündeki düşüncenin gerek 3621 sayılı Yasa’ya, gerekse az önce anılan 28.11.1997 gün ve 1996/5 E: ve 1997/3 K: sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’na uygun olmayacağı sonucuna varılmıştır.

Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında, dava konusu taşınmazın bulunduğu yerde, Konya Valiliği Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü’nce 3621 sayılı Kıyı Yasası’nın 9. maddesine göre oluşturulmuş bir kurul aracılığıyla kıyı kenar çizgisinin saptandığı anlaşılmakla birlikte bu belirleme işleminin davalıya yöntemince tebliğ edilmediği ve davalının yasal olanakları kullanmaktan mahrum edildiği görülmüştür. Kararlılık kazanmış yargısal uygulamaya göre, idarece yapılan belirlemenin doğrudan bağlayıcı olmayacağı sonucuna varılmış ve uyuşmazlığın yukarıda açıklanan biçimde, anılan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları ve 3621 sayılı Yasa hükümleri göz önünde tutularak bu çerçevede yapılacak araştırma ve uzman bilirkişilerden alınacak raporların değerlendirilmesi suretiyle çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Hukuk Genel Kurulu’nun kararlılık kazanmış uygulaması da bu yöndedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 19.4.2002 gün, 2002/1-157-300 ve 26.02.2003 gün, 2003/14/97 E: 2003/110 sayılı kararları).

Mahkemece, bilirkişiler aracılığıyla keşif yapılmış, bilirkişiler mahallinde kıyı kenar çizgisini belirlemişlerdir. Bu itibarla uyuşmazlığın mahkemece yöntemince oluşturulacak bilirkişi kurulu aracılığıyla çözümlenmesi gerektiğine ilişkin direnme kararı yerindedir. Ne var ki, özel dairece işin esası ve özellikle bilirkişi raporlarının değerlendirilmesi yönünden bir inceleme yapılmadığından dosya özel dairesine gönderilmelidir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı yerel mahkemenin direnme kararı yerinde ise de, işin esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 14. Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, 1.12.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E: 2007/1-75, K: 2007/90, T.28.2.2007

Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; M. 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 1.12.2004 gün ve 2004/97-74 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesinin 15.9.2005 gün ve 2005/8531-9651 sayılı ilamı ile,

 (… Dava, tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu 366 parsel sayılı taşınmazın 18.11.1974 tarih, 73 nolu tapu kaydı esas alınmak suretiyle davalı adına 16.11.2001 tarihinde tespit gördüğü ve tespitin 16.3.2002’de kesinleştiği görülmektedir. Revizyon kaydı incelendiğinde anılan tapu kaydının 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı Hakkındaki Yasa gereği 1974 yılında oluştuğu anlaşılmaktadır. Yine tapu kaydının söz konusu yasanın 2 ve 3. maddeleri hükümleri gereği tevzii edildiği dosya kapsamıyla sabittir. Bunun yanında çekişme konusu 366 parselin sözü edilen dayanak 18.11.1974 tarih 73 nolu tapu kaydı kapsamı dışında kaldığı da kanıtlanmış değildir. Esasen kadastroca 366 parsel sayılı taşınmaz revizyon kaydı miktarına uygun olarak oluşturulmuştur.

3573 Sayılı Yasa hükmü gereği tevzii edilen sahaların orman mefhumu haricinde kalacağı ve bu taşınmazların ormanla ilgisinin kesileceği sözü edilen yasanın 4. maddesi ile ifade edilmiştir. Her ne kadar, anılan hüküm 4086 sayılı Yasanın 8. maddesi ile 1995 yılında ilga edilmiş ise de, tapunun tesis tarihi itibariyle bu ilganın kazanılmış haklara bir etkisi olmayacağı tartışmasızdır. Öyle ise, taşınmazın öncesinin orman olması iptal hükmüne dayanak yapılamaz.

Öte yandan, çekişmeli parselin bulunduğu yerin 1. ve 3. derece sit alanında kaldığı ancak bu yerde korunması gereken kültür ve tabiat varlığının bulunmadığı arkeolog bilirkişinin 4.10.2004 tarihli rapor kapsamıyla sabittir. Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunmasına Dair 2863 sayılı Yasanın 11. maddesi 5226 sayılı Yasanın 5. maddesi ile yapılan değişiklikle sit alanlarının zilyetlik yoluyla edinilmesi imkanı kapatılmıştır. Ne var ki, anılan değişikliğin yürürlüğe girdiği 14.7.2004 tarihine kadar zilyetlik yoluyla edinilen hakların korunması gerekeceği de muhakkaktır. Çekişmeli taşınmazın 3573 sayılı Yasa hükümleri gereği davalı adına tapusunun oluştuğu tarih bakımından davalının zilyetlikten kaynaklanan haklarının korunması gerekeceği de tartışmasızdır.

Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve hatalı gerekçeyle davanın kabul edilmesi doğru değildir…),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, zeytincilik tapusu miktar fazlasına yönelik tapu iptali ve tescil davasıdır.

Davacı Hazine, davalı aleyhine açtığı tapu iptal ve tescil davasında niza konusu 366 parsel nolu taşınmazın kadastro tespitinde davalı adına 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı Hakkındaki Kanuna göre verildiğini, davalının taşınmazı Yasanın aradığı şartlara göre imar ve ihya ettiğini ve kaymakamlık oluru ile davalı adına tapuya tescil edildiğini, ancak bu yerin öncesinin orman olduğunu, ayrıca taşınmazın güney batı sınırının arkeolojik sit alanı içerisinde kaldığını, bu tüt yerlerin zamanaşımı ile kazanılmasının mümkün olmadığını belirterek, taşınmazın 110 nolu zeytincilik parseline isabet eden alanının iptali ile Hazine adına tescilini talep ve dava etmiştir.

Davalı, 40-50 yıldır taşınmaza zilyet olduğunu, ormanla bir ilgisinin olmadığını, sit alanı ilan edilmezden önce zilyetlikle iktisap süresinin çoktan dolduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir.

Mahkemece, taşınmazın çekişme konusu tapu miktar fazlası bölümünün, tarım arazisi niteliğinde bulunduğu, kamu yararına tahsis edilen Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerden olmadığı, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. ve 17. maddelerinde yazılı şartlar gerçekleşmiş olmakla beraber, taşınmazın arkeolojik sit alanı içerisinde kalmış olması ve yargılama sırasında değişen ve sit alanlarında kalan taşınmazların zilyetlikle iktisap edilemeyeceğini öngören 5226 sayılı Kanunla değişik 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 11. maddesi gereğince iktisabının mümkün bulunmadığı kabul edilmek suretiyle davanın reddine dair hüküm kurulmuştur.

Özel Dairece, taşınmazın ormanla bir ilgisinin bulunmadığını, taşınmazın tapusunun revizyon kaydına uygun olarak oluşturulduğu, 3573 sayılı Yasaya göre tevzii edilen yerlerin ormanla ilgisinin kalmayacağı, diğer taraftan taşınmazın 1. ve 3. derece sit alanı içerisinde kaldığı, üzerinde korunmaya değer kültür ve tabiat varlığının bulunmadığı, Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunmasına Dair 2863 sayılı Kanunun 11. maddesinin 5226 sayılı Kanunun 5. maddesi ile değiştirilmiş olup, sit alanlarının zamanaşımı ile kazanılması yolunun kapatıldığı ancak, bu değişikliğin yasanın yürürlüğe girdiği 14.7.2004 tarihinden önceki kazanılmış hakları etkilemeyeceği, davalının zilyetliğinin de bu kazanıma yeterli olduğu belirtilerek yerel mahkeme kararı bozulmuş, mahkemece daha önce aynı konuda verilen Hukuk Genel Kurulunun kararları örnek gösterilerek yasa değişikliğinin devam eden davalarda da uygulanması gerektiği bu nedenle sit alanlarının kazanılamayacağı belirtilerek eski kararda direnilmiştir.

Mahkeme ile Özel Daire arasında taşınmazın tarım arazisi niteliğinde bulunduğu, kamu yararına tahsis edilen yerlerle ilgisinin olmadığı, davalı tarafın 20.7.2004 tarihinden geriye doğru aralıksız, çekişmesiz ve malik sıfatı ile zilyetliğinin 20 yılı aşkın süreye ulaştığı taşınmaz üzerinde korunmayı gerektirir kültür ve tabiat varlığının yada bunların korunma alanlarının bulunmadığı hususlarında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Bu davanın konusunu teşkil eden uyuşmazlık sit alanlarında yer alan taşınmazlarda 20.7.2004 tarihinde 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununda 5226 sayılı Kanunla yapılan değişikliğe kadar zilyetlikle iktisap koşulları lehine gerçekleşen zilyedin müktesep hakkının korunup korunmayacağı ve değişikliğin kazanılmış hakları etkileyip etkilemeyeceği konusunda toplanmaktadır. Diğer bir anlatımla kamu düzeni, kamu yararı gibi gerekçelerle kanunda yapılan değişikliğin, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önceki müktesep hakları ortadan kaldırıp kaldıramayacağı, bu kararın ve ihtilafın konusunu oluşturmaktadır.

Konuyu incelerken öncelikle kazanılmış hakkın ne olduğunun belirlenmesi, daha sonra da kazanılmış hakkın mevcut olup olmadığının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, Anayasasının 2. maddesine göre sosyal bir hukuk devleti olup, hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarından birisi de kazanılmış, hakların korunmasıdır. Bir çok yargı kararlarında da açık biçimde saptandığı gibi hukuk devleti, kişinin mevcut yasalara göre kazandığı haklarının daha sonra çıkartılacak yasalar ile elinden alınmayacağı yolunda vatandaşına güvence veren devlettir. Bu ilke ile Devletin güvenirliliği sağlanmaktadır. Hukukun temelinde “kanunların geriye yürümemesi” ilkesi bulunmaktadır.

Ancak, yasa koyucunun aksine bir düzenleme yaparak açıkça bir kanunun geriye yürütülmesini öngörebileceği kabul edilmektedir.

Bu husus müstakar yargı kararlarında da aynen benimsenmiştir. (ÖrneK: YHGK: 9.3.1988 gün 1987/2-860 1988/232 K ve 13.2.1991 gün 1990/2-648 1991/65 K sayılı ilamları).

Kazanılmış hakların korunması o kadar önemlidir ki, sadece yasal değişiklikler nedeni ile değil yürürlükten kaldırılan yasalar ile elde edilen haklar dahi korunmaktadır. Örneğin 1966 tarihinde yürürlüğe giren 775 sayılı Gecekondu Kanununun 3. maddesinin 1. fıkrasında bir kısım Hazine mallarının belediyelerin mülkiyetine geçeceği belirtilmiş ve bu taşınmazlar belediyeler adına tescil edilmiştir. Tescili yapılmayanlarla ilgili olarak açılan davalarda da koşulları oluşmuş ise, bu taşınmazlar mahkeme kararı ile belediyeler adına tescil edilmekte iken, 19.7.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4916 sayılı Kanun ile Hazine mallarının belediyeye geçişini sağlayan madde iptal edilmiştir. Bu iptale rağmen, istikrarlı Yargıtay uygulamasında yasanın iptalinden önce kazanma koşulları doğmuş ise, iptalden sonra açılan davalar kazanılmış hak ilkesi göz önüne alınarak kabul edilmektedir.

Yine, 1934 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren ve halen yürürlükte bulunan 2644 sayılı Tapu Kanununun 8 ve 9. madde hükümleri denizden izinli veya izinsiz doldurulan yerlerin bazı usul ve esaslar dairesinde mülkiyetinin doldurana devredilmesine, sicil kaydı oluşturularak özel mülkiyete konu edilmesine imkan tanımış ve bu uygulama 6785 sayılı İmar Kanununda bazı değişiklikler yapılmasını içeren 1605 sayılı Kanunun yürürlük tarihi olan 20.7.1972 tarihine kadar devam etmiştir. Ne var ki 1605 sayılı Kanunun ek 7. maddesinin son fıkrası ile dolgu ile mülk edinme yolu tümden kapatılmış ve kıyıların özel yasalardan kaynaklanan tasarrufuna dair istisnai hükümler dışında özel mülkiyete konu edilemeyeceği kabul edilmiştir. Ancak kararlılık kazanmış yargısal uygulamalarda, bu gün dahi açılan davalarda, 1972 tarihinden önce 2644 sayılı Kanunun 8 ve 9. maddelerine dayanılarak kazanılmış bir hak varsa, kazanılmış hak ilkesi dikkate alınarak bu yerlerin tesciline karar verilmektedir. Hakkı sağlayan Kanunun ortadan kalkması o hak zamanında kazanılan hakkı ortadan kaldırmamaktadır.

24.12.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5272 sayılı Belediye Kanununun geçici 1. maddesi ile Hazineye ait bazı taşınmazların belediyelere devri öngörülmüş, ancak daha sonra, 31.12.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5281 sayılı Kanunun 44/7 maddesi ile Hazine mallarının belediyelere devrini öngören geçici madde iptal edilmekle beraber, bu iptale kadar kazanılmış hakları ortadan kaldırmayacağından, aynı yasanın 45/10 maddesi ile, sonradan çıkan yasanın 5272 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 24.12.2004 tarihinden itibaren hüküm ifade edeceği açıklanmıştır. Görüldüğü gibi yasa koyucu yasanın geçmişe etkili olabilmesi için açıkça yasaya hüküm koymuştur. Demek ki yasada hüküm bulunmayan hallerde, sonradan çıkan bir yasanın kazanılmış hakları zedeleyecek biçimde kamu yararının bulunduğu düşüncesi ile geçmişe etkili olarak uygulanması mümkün değildir.

Nitekim 3402 sayılı Yasa’nın 14-17. maddesinin uygulanması sırasında da aynı prensipler kabul edilmiş, imar ihya ile iktisap koşulları zilyet yararına oluştuktan sonra taşınmaz imar planı kapsamı içerisine alınmışsa kesinleşen imar planı ile daha önce doğan mülkiyet hakkının ortadan kaldırılamayacağı, imar planına ilişkin idari kararın zilyedin müktesep hakkını etkilemeyeceği Yargıtay daireleri uygulamasında kararlılıkla benimsenmiştir. Müktesep hakkın varlığının tanınması Hukuk Devletinde yukarda belirtilen ilkeler ve mevzuat karşısında ayrı bir yasal düzenlemeye ihtiyaç göstermez 5226 sayılı Yasa’da kazanılmış hakları bertaraf edecek bir hükme yer verilmediğine göre, mahkemelerce kazanılmış hakların göz ardı edilemeyeceği kuşkusuzdur. Hukuk Genel Kurulu’nun 9.3.1988 tarih 1987/2-860 esas ve 1988/232 sayılı kararında da belirtildiği üzere herhangi bir yasa veya düzenleyici kural yürürlüğe girdiği andan itibaren derhal ve ileriye doğru hukuksal sonuçlarını doğurmaya başlar. Bunun doğal sonucunda yasaların yürürlüğe girmelerinden önceki olayları etkilemeyeceği, başka bir anlatımla geriye yürümeyeceğidir. Başta mahkemeler olmak üzere, yasaları uygulama durumunda bulunanlar, onları geriye yürür sonuçlar doğuracak şekilde yorumlamamakla yükümlüdürler.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 nolu protokolünün 1. maddesi mülkiyet hakkını teminat altına almaktadır. Madde şöyledir: “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve Uluslararası Hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir…” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi mülkiyet hakkını tanıyan tek uluslararası belge değildir. Örneğin İnsan Hakları Evrensel Bildirisi şöyle demektedir, “1- Herkesin tek başına veya diğerleri ile birlikte mülkiyet sahibi olma hakkı vardır.

2- Kimse keyfi bir biçimde mülkünden mahrum bırakılamaz.” Açıklanan ilkeler Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının muhtelit maddelerinde de yerini bulmuştur. Anayasamızın 35. maddesine göre; “herkes mülkiyet ve miras haklarına sahiptir ve bu haklar ancak kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabilir.” 63. maddede de, Tarih, Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması başlığı altında; “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını sağlar. Bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır. Bu varlıklar ve değerlerde özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınılacak muafiyetler kanunla düzenlenir.” hükmünü getirmiştir. Yine 13. maddede “Temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın, yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği” hükmünü getirmiştir. Hukukun genel prensipleri de mülkiyet hakkının kutsallığını ve sınırlamaların ancak kanunla yapılabileceğini kamu düzeni ve kamu yararı amacıyla yapılabilecek sınırlamalarında müktesep hakları bertaraf edemeyeceği prensiplerini öngörmektedir.

Bilindiği üzere, bir ülkenin zenginliklerinin, tarihi ve kültürel değerlerinin başında kültür ve tabiat varlıkları gelir. Bunların korunması ve özellikle gelecek nesillere aktarılması için herkese büyük görevler düşmektedir. Bu varlıkların korunması için tüm çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi hukukumuzda da bu konu üzerinde hassasiyetle durulmuş muhtelif tarihlerde yasa ve tüzükler çıkarılmıştır. Ancak getirilen düzenlemelerle kişilerin mülkiyet hakları kısıtlanmakta ise, bu hükümlerin iptal edilmediği sürece, ileriye doğru sonuç doğurması gerekir.

Görüşmeler sırasında sit alanlarının zamanaşımı ile kazanılmasının yasa hükmü ile engellenmesinde kamu yararı bulunduğu, bu nedenle geçmişe etkili olarak yasa değişikliğinin uygulanması gerektiği ileri sürülmüştür. Ancak yukarıda da açıklandığı gibi hiçbir neden hukuk devletinde kazanılmış hakların geri alınması sonucunu doğuramaz. Unutulmamalıdır ki, kazanılmış hakkın korunması da kamu yararı ilkesi ile sıkı sıkıya bağlıdır.

Kazanılmış haklar, Hukuk Devleti kavramının temelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar, Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti Sosyal bir Hukuk Devletidir” hükmüne aykırı olacağı gibi, toplumsal kararlılığı ve hukuksal güvenceyi ortadan kaldıracağından belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez (YHGK: nun 12.4.2006 gün ve 2006/21-104-174 sayılı ilamı, 12.7.2006 gün ve 2006/4-519-527 sayılı ilamı).

Nitekim, yukarıda sözü edilen Kıyı Kanunu, İmar Kanunu gibi kanunlar da kamu düzeni düşüncesi ile çıkarılan kanunlar olmasına rağmen yargısal içtihatlarla, kararlı bir şekilde kazanılmış haklar korunmuştur.

Öte yandan Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli hakkında Kanunun 1. maddesi Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önceki olayların hukuki sonuçlarına bu olaylar hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmiş ise kural olarak o kanun hükümlerinin uygulanacağı ilkesini getirerek kazanılmış hakların korunmasını yasal güvenceye almıştır.

Somut olayda, korunması gereken kazanılmış bir hakkın bulunup bulunmadığı meselesine gelincE: Taşınmazın, üzerinde korunmaya değer doğal veya kültürel varlık bulunmayan birinci ve üçüncü derecede sit alanı olduğu, bu niteliği ile yasa değişikliğinden önce zamanaşımı ile kazanılacak yerlerden olup, davalının bu taşınmazda 1954 yılında başlayan zilyetliğinin kadastro tespitinin yapıldığı 2002 yılına kadar nizasız (davasız), aralıksız ve malik sıfatı ile devam ettiği ve kadastro tespitinde davalı adına çap oluşturulduğu anlaşılmaktadır. Sonuç olarak, kadastro tespitinden önce zilyetlikle mülk edinme koşulları oluşmuştur. Bu nedenle, zamanaşımı ile kazanımı engelleyen yasa değişikliğinden önce kadastro tespiti yapılmamış veya senetsizden tescil davası açılmamış olsa bile, yasa değişikliğinden sonra, tespitte davalı adına yazılmasına veya açılacak bir tescil davasında zilyet adına tescile karar verilmesinde bir engel bulunmamaktadır. Çünkü zilyetliğin hukuksal sonuçları yasa değişikliğinden önce doğmuştur. Türk Medeni Kanununun 713. maddesinin beşinci fıkrasına göre; zilyetlik ile kazanım koşulları oluştuğunda, iddia ispatlandığı taktirde, mülkiyet, kadastro tespiti veya senetsizden tescil davasının sonucu ile değil, koşulların oluştuğu anda kazanılmaktadır. Bu niteliği ile bu konuda açılan tescil davaları inşai (kurucu) nitelikte olmayıp ihdasi (tespit edici) niteliktedir.

Kaldı ki, dava konusu 366 parsel numaralı taşınmaz 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı Hakkındaki Kanun hükümleri gereğince imar ihya edildiğinden Tarım Bakanlığının 23.11.1973 gün ve 1840-004-1716-88631 sayılı emirleri ve Ziraat Teknisyenliğinin Kaymakamlık onaylı 31.12.1973 tarih ve 18-C-361 sayılı yazıları gereği olarak, davacı adına 18.11.1974 tarih ve 73 numaralı tapu ile tescil edildiği, dolayısıyla tapulu arazi niteliğinde bulunduğu, 16.3.2002 tarihinde kesinleşen kadastro tespiti ile de yine davacı adına tespit gördüğü belirgin olduğundan, dolayısı ile mahkemece dayanılan Hukuk Genel Kurulu kararlarının bu dosyaya emsal teşkil etmeyeceği sonucuna varılmıştır.

Tüm bu açıklamalar göz önüne alındığında; davalının kazanılmış hakkı korunarak davanın reddine karar verilmesi gerekirken, hukuksal ve yasal olmayan gerekçeler ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesi yerinde değildir. Davalının bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının kabulü ile yerel mahkeme kararının bozulması gerekmektedir.

Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK: nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 28.2.2007 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

Karşı Oy: Davacı Hazine vekili, dava konusu 115 ada 366 parselin birinci ve üçüncü derece arkeolo£ik sit alanları içerisinde kaldığını açıklayarak tapu kaydının iptali ile Hazine adına tesciline karar verilmesini istemiştir.

Dava konusu 115 ada 366 parsel dava dışı başka parsellere uygulanan 18.11.1974 gün ve 73 numaralı tapu kaydının miktar fazlası olması nedeniyle zilyetliğe dayanılarak davalı adına tespit edilmiş ve tespit itirazsız 16.5.2002 tarihinde kesinleşmiştir.

Yapılan uygulama ve dosya içeriğine göre dava konusu taşınmaz bölümünün 3573 sayılı Kanun hükümleri uyarınca imar ve ıslah edilmek üzere davalıya tahsis edilen zeytinlik parsellerinin ve bu kanuna dayanılarak oluşturulan yukarıda tarih ve sayısı yazılı tapu kaydının kapsamı dışında kalan bir yerdir. Kesinleşmiş orman sınırlandırma hattının dışında kalan ve orman sayılmayan kayıt miktar fazlası bir yerin imar-ihya ve olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazanılması mümkündür. Bu husus 3402 sayılı Kadastro Kanununun 20. maddesinin son fıkrasında açıkça belirtilmiştir. Ancak bir yerin imar-ihya veya olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazanılabilmesi için yasada belirtilen diğer kazanma koşulları yanında taşınmazın niteliği itibariyle de kazanılmaya elverişli yerlerden olması gerekir. Dava konusu parselin İzmir 2 numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 8.6.1996 gün ve 5756 sayılı kararı ile tescil edilen İassos Antik Kentine ilişkin karara ekli 1/2500 ölçekli haritasında kısmen birinci derece, kısmen de üçüncü derece arkeolojik sit alanı içerisinde kaldığı belirlenmiştir. Esasen taşınmazın bu niteliği yönünden herhangi bir uyuşmazlıkta bulunmamaktadır.

2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 11 maddesinin 1.fıkrası hükmüne göre korunması gerekli kültür ve tabiat varlıkları ile bunların koruma alanlarının zilyetlik yoluyla kazanılmaları mümkün bulunmakta idi. 27.7.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5226 sayılı Kanunla getirilen değişiklik ve ekleme ile 2863 sayılı Kanunun 11. maddesinin 1.fıkrasının son cümlesine “Sit alanlarının” zilyetlik yoluyla iktisap edilemeyeceği hükmü getirilmiştir. Bu tarihten itibaren korunması gereken kültür ve tabiat varlıkları ile bunların korunma alanlarında olduğu sit alanlarının da zilyetlik yoluyla kazanılmaları yasaklanmıştır. Bu konuda herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Hukuki sorun, 5226 sayılı Kanunla getirilen düzenleme karşısında 27.7.2004 tarihinden önce kazanılmış hakların korunup korunamayacağı noktasında toplanmaktadır.

2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile bu kanunun tüm ek ve değişiklikleri kamu düzeni ile ilgili olup bu nedenle görülmekte olan tüm davalara uygulanacak olan hükümlerdir. Bu husus Yüksek Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30.6.1993 günlü 1993/16-139 Esas, 1993/487 sayılı Kararında açıkça belirtilmiştir. 5226 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra direnme yoluyla Hukuk Genel Kuruluna intikal eden dava nedeniyle 29.11.2006 gün 2006/8-286-775 Esas ve sayılı kararıyla da aynı husus benimsenmiştir. 2863 sayılı Kanun hükümlerinin kamu düzeniyle ilgili bulunması ve henüz kesinleşmemiş ve görülmekte olar davalarda da göz önünde tutulması ilkesi yakın tarihe kadar Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Yargıtay 7, 8 ve 17.Hukuk Dairelerince de benimsenmiştir.

Konuya ilişkin Hukuk Genel Kurulunun;

a- 10.5.2006 gün, 2006/8-246 Esas, 2006/290 sayılı Kararı

b- 29.11.2006 gün, 2006/8-286 Esas, 2006/755 sayılı Kararı Yargıtay 7.Hukuk Dairesinin;

28.1.2005 gün, 2005/127 Esas, 2005/97 sayılı Kararı, Yargıtay 8.Hukuk Dairesinin bu konuya ilişkin kararlılık kazanan kararları kökleşmiştir.

Yargıtay 17.Hukuk Dairesinin;

13.10.2005 gün, 2005/9941 Esas, 2005/9749 sayılı Kararı, tarih ve sayıları yukarıya alınan karar örneklerinden de anlaşılacağı üzere Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Özel Dairelerin uygulamaları ile 2863 sayılı Kanunun Değişik 11. maddesinin görülmekte olan tüm davalara uygulanacağı benimsenmiştir.

Somut olayda dava konusu taşınmaz sit alanında kalmış olmakla birlikte üzerinde korunması gerekli kültür ve tabiat varlıkları bulunan bir yerdir. Bu dava nedeniyle dinlenen uzman bilirkişi tarafından düzenlenen 15.5.2003 günlü raporda aynen:

“Arazi üzerinde yapmış olduğum incelemelerde bahse konu parselin güney batı sınırını antik sur duvarları oluşturmaktadır. ayrıca parselin yüzeyinde az miktarda seramik parçalarına rastlanılmıştır.

Zeytinlik olarak kullanılan parsel eğimli bir yapıya sahiptir. toprak altından kültür varlığı çıkması muhtemeldir.”

Uzman bilirkişinin raporunda geçen “Antik sur duvarları” ve “seramik parçaları” 2863 sayılı Kanunun 6. maddesinde belirtilen kültür varlığı örneklerindendir. Anılan maddede açıkça seramik parçaları ve eski anıt ve duvar kalıntılarının kültür varlığı olduğu açıkça hüküm altına alınmıştır. Yukarıda da açıklandığı üzere korunması gerekli kültür ve tabiat varlıkları ile bunların koruma alanlarının zilyetlik yoluyla kazanılmaları mümkün değildir. Yüce Genel Kurulun çoğunluğunca gerek taşınmazın niteliği ve gerekse üzerinde bulunan korunması gereken kültür ve tabiat varlıkları göz ardı edilerek böyle bir yer üzerinde doğmuş bulunan kazanılmış hakların korunacağının kabul edilmiş olması anılan yasa hükümlerine ve yerleşik uygulamaya aykırı düşmektedir. Bu tür bir yaklaşım kültür ve tabiat varlıklarının ortadan kaldırılması sonucunu doğurur.

Yukarıdan beri açıklanan yasal düzenlemeler ve maddi olgular karşısında usul ve yasaya uygun bulunan yerel mahkeme kararının doğru olduğu düşüncesiyle değerli Hukuk Genel Kurulu çoğunluğunun görüşlerine katılmıyorum.

Karşı Oy: Dava konusu 115 ada 366 parsel sayılı 40599.89 m2 yüzölçümündeki taşınmaz zeytinlik niteliği ile kasım 1974 tarih 73 numaralı tapu kaydı revizyon gösterilerek 2457.19 m2’lik bölümün 1. derece, kalan bölümünün de 3. derece arkeolojik sit alanı içinde bulunduğu beyanlar hanesinde gösterilmek suretiyle davalı Hıdır adına tesbit ve tapuya tescil edilmiştir.

Davacı Hazine, dava ve Islah dilekçesinde, dava konusu taşınmazın, 52, 56, 59, 113 ve 114 sayılı zeytincilik parsellerinin içinde kaldığı tespitin dayanağı Kasım 1974 tarih 73 numaralı tapu kaydı kapsamının 112 ve 113 zeytincilik parsel numarası ile davalıya tevzien tahsis edilerek imar ihya edilen zeytincilik parsellerden oluştuğunu, 112 ve 113 numaralı zeytincilik parselleri dışında kalan zeytincilik parsellerinin dağıtılmadığını, dağıtılmayan taşınmazlar üzerindeki yabani zeytin ağaçlarının aşılanmasının imar ihya sayılamayacağını ve taşınmazın arkeolojik sit alanı içerisinde bulunduğunu ileri sürerek, iptal ve tescil isteminde bulunmuştur.

Keşif sırasında dinlenen fen bilirkişi, krokili raporunda dava konusu 115 ada 366 sayılı parselin 52, 56, 59, 113 ve 114 numaralı zeytincilik parsellerinin içinde kaldığını belirtmiştir.

Mahkemece, bilirkişi raporunda (A) ile gösterilen bölümün davalıya tevzien tahsis edilen 113 numaralı zeytincilik parseli içinde, geriye kalan B, C, D, E ile gösterilen bölümlerin ise 114, 59, 52 ve 56 numaralı zeytincilik parseli kapsamında kaldığı, ancak bu bölümler davalıya tevzi ve tahsis edilmediğinden üzerindeki delicelerin aşılanmasının imar ihya sayılamayacağı ve kısmen 1. derece kısmen de 3.derece arkeolojik sit alanı içinde yer aldığı gerekçesiyle B, C, D ve E ile gösterilen bölümlerin tapu kaydının iptali ile Hazine adına tesciline karar verilmiştir.

Davalı vekilinin temyizi üzerine Yüksek 1. Hukuk Dairesince davanın reddine karar verilmesi gereğine değinilerek hüküm bozulmuş, mahkemece de eski kararda direnilmiştir.

Yerel mahkeme ile özel Daire arasındaki çekişme, zeytincilik parseli olarak ayrılan ve aynı zamanda arkeolojik sit alanında kalan ancak, dağıtımı yapılmayan yerlerin imar, ihya ve zilyetlik yoluyla kazanılıp kazanılamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Gerek 3573 sayılı Yasanın 2, 3, 4, 5 gerekse 6831 sayılı Yasanın 1/ı. maddesi gereğince yabani zeytinlik sahalarının kişiler adına tescil edilebilmesi için tahsis, imar ihya koşullarının gerçekleşmesi ve Bakanlık onayından sonra tahsis edilen kişi adına o yerin mülki amiri tarafından tapuya tescil ettirilmesi gerekir.

Hazine tarafından 3573 sayılı Zeytincilik Yasasına göre dağıtıma tabi tutulmayan veya dağıtıma (tahsis) tabi tutulduğu halde imar ve ihya edilmeyen taşınmazların salt zeytincilik parselasyon haritası kapsamında bulunması mülkiyet hakkı doğurmayacağından, bu tür taşınmazların daha sonradan imar ihya ile kazanılması olanaklı değildir.

3402 sayılı yasanın 20/A maddesi gereğince haritaya dayanan kayıt ve belgelerin kapsamı haritasına göre belirlenir. O halde, 52, 56, 59, 114 sayılı zeytincilik parsellerinin kimlere dağıtıldığı, dağıtılan kişiler adına tapu kaydı oluşup oluşmadığı ilgili ziraat müdürlüğü yada ziraat teşkilatından sorularak bununla ilgili belge ve haritalar getirtilmeli, çekişmeli taşınmaza komşu 349, 363, 365, 367, 526, 527 sayılı parsellerin kadastro tutanak suretleri, dayanak kayıtları, tapu kayıtları Tapu Sicil Müdürlüğünden istenmeli, Hazine dava konusu taşınmazın, 113 sayılı zeytincilik parseli dışında kalan bölümlerinin dağıtılmadığını iddia ettiğinden, tapu kaydının dayanağı zeytincilik parselasyon haritası 3402 sayılı Yasanın 20/A maddesine göre komşu parsellerin dayanağı tapu kayıtlarından da yararlanılarak yerine uygulanıp, dava konusu taşınmaza uyup uymadığı, komşu parsellerin zeytincilik haritasındaki konumları ile 3573 sayılı Yasaya göre oluşan zeytincilik tapuları bulunup bulunmadığı, sınırların sabit hale gelip gelmediği araştırıldıktan sonra tapu kaydının uyduğu ve 366 sayılı parsel içinde kalan zeytincilik parsellerinin tümünün dağıtıldığı ve sınırların sabit hale geldiğinin anlaşılması halinde, Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunmasına dair 2863 sayılı Yasanın 11. maddesinin 5226 sayılı Yasanın 5. maddesinde yapılan değişiklikle sadece sit alanların zilyetlik yolu ile kazanılmayacağının öngörüldüğü, 3573 sayılı Yasa ile oluşan tapu kaydı kapsamındaki taşınmazın sit alanında kalmasının sözü edilen yasa kapsamında değerlendirilemeyeceği, göz önünde bulundurularak 113 sayılı zeytincilik parseli dışında kalan parsellerin dağıtılmadığı veya dağıtılsa bile, imar ihya koşullarının tamamlanmadığından, 3572 sayılı Yasaya göre tapu kaydının oluşmadığının anlaşılması halinde bu zeytincilik parsellerinin daha sonraki yıllarda imar ihya edilerek kazanılmasının 3573 Sayılı Yasa karşısında olanaklı olmadığı gözetilerek hüküm kurulması gerekir. Mahkeme kararı açıklanan nedenlerle bozulması gerekirken, Sayın çoğunluğun kesin bozma yönünde oluşan kararına bu nedenle katılmıyoruz.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E: 2004/1-498 K: 2004/475 T.6.10.2004

Taraflar arasındaki “Tapu iptali, Tescil, Elatmanın Önlenmesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda: O. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 26.03.2002 gün ve 2001/ 119 E: 2002/87 K: sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerinE: Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 30.06.2003 gün ve 2003/6818-7762 sayılı ilamı ilE:

 (…Davada ileri sürülen iddianın ve savunmanın İçeriğine göre; yanlar arasındaki uyuşmazlığın, “kıyı kenar çizgisinin” saptanmasından kaynaklandığı açıktır.

Bilindiği üzere, son kez yürürlüğe giren, 3621 sayılı Kıyı Kanununun “kıyı kenar çizgisini” belirleme yöntemine ilişkin 5 ve 9. maddeleri, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı kapsamı dışında bırakılmış; anılan kanun maddesinin uygulanmasına yorum getiren ve görülmekle olan davalarda dikkate alınması zorunlu bulunan 28.11.1997 gün ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında “kural olarak,mülkiyet hukuku yönünden kıyı kenar çizgisi belirlenmesi görevinin adli yargıya ait olduğuna; ancak 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 9.maddesi uyarınca idare tarafından kıyı kenar çizgisi belirlenmiş ve yazılı bildirime rağmen yasal süresinde idari yargıya başvurulmaması nedeniyle yargı yolunun kapanmış olması veya idare tarafından verilip kesinleşmiş karar bulunması durumlarında, bunlara uygun şekilde kıyı kenar çizgisinin adli yargı tarafından saptanması gerektiğine” işaret edilmiştir.

Hal böyle olunca, öncelikle idare tarafından 3621 sayılı Kanunun 9.maddesi hükmüne göre “kıyı kenar çizgisi” haritasının düzenlenip, düzenlenmediği araştırılmalı, ondan sonra, üç jeologdan oluşturulacak uzman bilirkişi kurulu ve Tapu Fen Memuru aracılığıyla yerinde keşif yapılmalı; harita düzenlendiğinin ve yukarıda değinilen İçtihadı Birleştirme Kararı’nda belirtildiği şekilde işlem gördüğünün, böylece davanın taraflarını bağlayan bir içerik kazandığının anlaşılması durumunda “kıyı kenar çizgisi” idarenin düzenlendiği haritaya değer” verilerek saptanmalıdır.

Harita düzenlenmediğinin yada düzenlenip de, 5/3 sayılı kararda yazılı olduğu gibi bizzat bildirim yapılmadığının veya ilanen bildirime karşın, idari yargıya başvurulmadığının ortaya çıkması halinde ise, kıyı kenar çizgisi, bilimsel verilerden ve düzenlenmiş olmakla birlikte bağlayıcılık niteliğini kazanamamış haritadan yararlanılarak belli edilmeli belirlenen çizgi Tapu Fen memuru sıfatını taşıyan uzman bilirkişinin krokisine infazda kuşkuya yer bırakmayacak biçimde yansıtılmalı ve sonucuna göre bir hüküm kurulmalıdır.

Eldeki davada kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine yönelik araştırma ve uygulamanın hüküm kuracak nitelikte olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur.

Keyfiyet karar düzeltme isteği üzerine bu kez yapılan inceleme ile anlaşılmış olmakla, davacının karar düzeltme isteğinin HUMK’un 440. maddesi gereğince kabulüne, Dairenin 25.11.2002 tarih 2002/12241 esas 13360 karar sayılı onama kararının ortadan kaldırılmasına, Ortaca Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.3.2002 tarih, 2001/119 esas-2002/ 87 karar sayılı hükmünün yukarıda açıklanan nedenlerden ötürü HUMK’un 428. maddesi gereğince BOZULMASINA… ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, kıyı kenar çizgisi içerisinde kalan taşınmazın tapusunun iptali, davacı Hazine adına tescili, elatmanın önlenmesi ve kal isteğine ilişkindir. Özel Daire ile yerel mahkeme kararındaki uyuşmazlık, bilirkişi kurulu tarafından düzenlenen raporun hükme esas alınabilecek nitelikte olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Bilindiği ve Özel Dairece de vurgulandığı üzere, son kez yürürlüğe giren 3621 Sayılı Kıyı Kanunu’nun “kıyı kenar çizgisini” belirleme yöntemine ilişkin 5 ve 9.maddeleri, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı kapsamı dışında bırakılmış; anılan kanun maddesinin uygulanmasına yorum getiren ve görülmekte olan davalarda dikkate alınması zorunlu bulunan 28.11.1997 gün ve 5/3 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında “kural olarak, mülkiyet hukuku yönünden kıyı kenar çizgisi belirlenmesi görevinin adli yargıya ait olduğuna; ancak 3621 Sayılı Kıyı Kanunu’nun 9. maddesi uyarınca idare tarafından kıyı kenar çizgisi belirlenmiş ve yazılı bildirime rağmen yasal süresinde idari yargıya başvurulmaması nedeniyle yargı yolunun kapanmış olması veya idare tarafından verilip kesinleşmiş karar bulunması durumlarında, bunlara uygun şekilde kıyı kenar çizgisinin adli yargı tarafından saptanması gerektiğine” işaret edilmiştir.

Somut olayda çekişmeli taşınmazın bulunduğu yörede idarece 3621 sayılı Yasa hükümleri uyarınca kıyı kenar çizgisi tespitinin yapıldığı, ancak anılan tespite dayalı kıyı kenar çizgisinin, taraflar yönünden kesinleşmediği anlaşılmaktadır. Yukarıda değinildiği üzere bu tür durumlarda kıyı kenar çizgisinin Yasa ve Yönetmelik hükümleri gözetilerek ve 16.4.1972 gün 7/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde açıklanan hususlar dikkate alınarak mahkemece saptanması zorunludur. Ancak, idarece belirlenip kesinleşmemiş olan kıyı kenar çizgisinin, çekişmenin çözümü bakımından takdiri delil olarak değerlendirilip, göz önünde bulundurulması gerekir.

Bilirkişilerce, idarece oluşturulan kıyı kenar çizgisinin zemindeki kıyı kenar çizgisinden farklı oluş nedeninin, idarece düzenlenen kıyı kenar çizgisinin, muhtemelen eş yükseklik eğrileri takip edilerek çizilmiş olabileceği gösterilmekte ise de; belirlemeler tahminlere değil, kesinlik arzeden teknik ve bilimsel verilere uygun olmalıdır.

Ayrıca ölçümlerin şerit metre ile yapıldığı görülmektedir.

Öte yandan, zeminde belirlenen kıyı kenar çizgisinin de yeterli olduğunu söyleyebilme olanağı bulunmamaktadır.

3621 Sayılı Kıyı Kanunu’nun 4. ve bu Kanuna göre çıkarılan Yönetmeliğin aynı maddelerinde kıyı kenar çizgisinin tanımı yapılmıştır. Buna göre kıyı kenar çizgisi “deniz, tabii ve suni göl ve akarsuların alçak-basık kıyı özelliği gösteren kesimlerinde kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturduğu, kumsal ve kıyı kumlarından oluşan kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sının; dar-yüksek kıyı özelliği gösteren kesimlerinde ise, şev yada falezin üst sınırıdır. “

Yukarıda değinildiği gibi kıyı kenar çizgisinin belirlenmesinde yasal mevzuatın dikkate alınacağı kuşkusuzdur. Bunun için önce tapu fen memuru veya mühendisi sıfat ve yeteneğini taşıyan uzman bilirkişi veya bilirkişiler aracılığı ile kadastro sırasında konan nirengi, poligon ve röper noktalarından, bunlar yoksa hem paftada hem arazide mevcut sabit noktalardan yararlanılarak takometrik aletlerle, kadastrol yöntemlere uygun olarak çap kaydının araziye uygulanması, zemindeki parsel sınırının saptanması, sonra kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi, iptali istenen bölümün kıyı kenar çizgisi içinde kalıp kalmadığının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Çekişme konusu taşınmazın kısmen de olsa dar-yüksek kıyı niteliğinde olduğu dosyaya yansıyan bilgilerden anlaşılmaktadır. Bu nitelikli kıyılarda şev yada falez durumu gözetilerek kıyı kenar çizgisinin bilimsel ve teknik verilere göre belirlenmesi büyük ölçüde önem arzetmektedir.

Özellikle, denize inen dik ve yüksek kıyı yani falez (yalıyar)’in üst sınırının belirlenmesinde deniz dalgalarının en fazla erişebileceği nokta, med-cezir (gelgit) olayları, toprak kaymaları, kıyı gerilmeleri üzerinde durulması, kuyular ya da gözlem çukurları açılarak morfolojik verilerle birleştirilmesi, gerektiğinde topraktan numuneler alınarak laboratuarda incelenmesi, yukarda açıklandığı gibi önceki haritaların irdelenmesi, raporlar arasında doğacak çelişkilerin bilimsel verilere göre gerekçeleri açıklanmak suretiyle giderilmesi, toplanan veya toplanacak tüm bilgiler değerlendirilerek varılacak sonuca göre bir karar verilmesi zorunludur.

Bu itibarla yukarıda açıklanan ilkelerin ışığı, altında ve değinilen yasa hükümlerine göre bir uygulama, inceleme ve soruşturma yapıldığından söz edilemez.

Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına yukarda açıklanan nedenlerle uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’un 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 6.10.2004 gününde oybirliği ile karar verildi.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E: 1988/1-825 K: 1988/964 T. 23.11.1988

Taraflar arasındaki “tapu iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; A. 3.Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 12.3.1987 gün ve 1985/1 49-1 987/1 55 sayılı kararın incelenmesi davalı ve müdahil vekillerince istenilmesi üzerine; Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi’nin 2.12.1987 gün ve 8523-11257 sayılı ilamı ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildikleri anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

1-Maliye Hazinesi tarafından açılan davanın konusu Antalya Merkez, Tekirova Köyü, Molla Ömer yerinde 274 sayılı parselin deniz tarafındaki 55 metrekarelik, 275 ve 276 sayılı parsellerin gene deniz tarafındaki 60’ar metrekarelik, 279 sayılı parselin deniz tarafındaki 1235 metrekarelik, 280 sayılı parselin aynı taraftaki 1640 metrekarelik kısımlarının devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden olduğu, özel mülkiyete konu teşkil edemeyeceği iddiası ile açılan tapu iptali ve tescil dışı bırakılma isteğinden ibarettir.

Mahkemece iddia sabit görülerek davanın kabulüne karar verilmiş, özel daire şu gerekçelerle kararı bozmuştur: Dava konusu 218 sayılı parselin ( ifrazından önceki ana parsel ) tapulama tesbiti 5.11.1971 tarihinde yapılmış ve 2.8.1972 tarihinde kesinleşerek aynı yılda tapuya tescil edilmiştir. Temyize konu işbu dava ise 15.2.1985 tarihinde açılmıştır. BöylecE: istek tapulama öncesi sebebe dayanmaktadır. Yürürlükten kaldırılan 766 sayılı Tapulama Yasasının 31. maddesindeki “tapulamaya müsteniden tesis olunan tapu sicilleri aksi hükmen sabit oluncaya kadar muteberdir. Bu sicillerde belirtilen haklara tescilleri tarihinden itibaren 10 sene geçtikten sonra tapulamaya tekaddüm eden sebeplere dayanılarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz” hükmüne karşılık olarak hükümden sonra 9.10.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3402 sayılı Kadastro Yasasının 12. maddesi ile “bu tutanaklarda belirtilen haklara sınırlandırma ve tesbitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten an yıl geçtikten sonra kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz” hükmü getirilmiştir. İki yasa maddeleri arasındaki önemli fark birinde” sicillerdeki haklara” diğerinde ise “tutanaklara-sınırlandırmaya ve tesbitlere” dair sözcüklerle ifadesini bulmuştur. 3402 sayılı Yasa ile getirilen bu yeni hükümle kadastro işlemlerinin eski olaylara dayanılarak süresiz askıda bırakılmasının kamu düzenini ters yönde etkileyeceği gerçeği gözönünde bulundurularak mülkiyet hakkı değil, dava açma zamanı süre ile kısıtlanmıştır. Böylece kadastro işlemlerinin korunması ve düzenli tapu sicilinin oluşmasını sağlamak amacı ile getirilen bu yeni hüküm kamu malları ile özel mallar arasında bir ayırım yapmaksızın kadastro tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra kadastrodan önceki sebeplere dayanılarak dava açılamayacağı ilkesi getirilmiştir. Hal böyle olunca, olayda tapulama tesbitinin kesinleştiği tarih ile davanın açıldığı tarihe kadar kamu düzeni ile ilgili olup resen gözönünde bulundurulması gereken on yıllık hak düşürücü süre geçmiştir. Bu nedenle davanın reddine karar verilmesi gerekir. Mahkeme, davanın 766 sayılı Yasa zamanında açıldığı, sonradan yürürlüğe giren 3402 sayılı Yasanın dava hakkına etkili olamayacağı gerekçesiyle direnmiştir. İnceleme ve gerekçE: II- Medeni Kanunun” Sahipsiz şeyler ve umuma ait mallar” başlıklı 641/1. maddesi hükmünce” Sahipsiz şeyler ile menfaati umuma ait olan mallar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. -Hilafı sabit olmadıkça menfaati umuma ait sular ile ziraat elverişli olmayan yerler, kayalar, tepeler, dağlar ve onlardan çıkan kaynaklar kimsenin mülkü değildir. -Sahipsiz şeylerin ihraz ve işgali yollar ve meyanlar, akarsular ile yatakları gibi menfaati umuma ait malların işletilmesi ve kullanılması hakkında ahkamı mahsusa yaz olunur”. Medeni Kanunun 641. maddesini esas itibariyle tapu siciline tescili gereken taşınmaz mallarla tapu siciline tescil edilemeyecek yerleri belirleme amacına yönelik bir düzenleme olarak kabul etmek gerekir. Öncelikle açıklamak gerekirki burada sözü edilen yerler, Medeni Kanunun taşınmaz mallar mülkiyeti ile ilgili hükümlerinin uygulanmasına konu olamayacaklardır; bunlar doğrudan doğruya kamu hukuku kurallarına tabi tutulacaklardır. Maddenin 3. fıkrasında “gibi” sözcüğü kullanılmış olmakla menfaati umuma ait yerler sınırlı bir biçimde belirtilmemiş” benzer nitelikteki yerlerin de özel mülkiyete konu taşınmazlarla ilgili hükümlerin uygulanmasına tabi tutulamayacakları sonucu çıkmaktadır. Menfaati umuma ait yerlerden kişilerin eşit olarak yararlanmaları asıldır ve bu yararlanma hakkı subjektif bir hak değildir. Kamu hukukundan doğan bir hakdır. Menfaati umuma ait olan mallara özel hukuk hükümlerinin uygulanamayacağı, kamu hukuku kurallarına tabi tutulacakları asıl olduğundan menfaati umuma ait olan mallar ilgili kamu tüzel kişiliğinin borcundan dolayı haczedilemez, ipotek hakkına da konu olamazlar. Medeni Kanunun 912. maddesi de “kimsenin hususi mülkiyetinde bulunmayan ve ammenin kullanmasına tahsis edilen gayrimenkullar, onlara müteallik ve tescili muktazi ayni bir hak olmadıkça tescile tabi değildir” hükmünü getirmiştir. Mahiyetleri gereği tescile tabi olmayan ve kamu hukuku kuralları kapsamına giren bir yer her nasılsa tapu siciline tescil edilmiş olursa bu işlem o yerin hukuki niteliğinde hiç bir değişiklik meydana getirmez, başka bir anlatımla özel hukuk kurallarına tabi bir yer mahiyetini kazanmaz; tescil işlemi yok hükmündedir. Bunun sonucu olarak böyle bir tescile dayanılarak Medeni Kanunun 931. maddesinin himayesinden yararlanılamaz. Denizler de mahiyetleri gereği menfaati umuma ait yerlerdendir. Deniz kenarındaki kumlukları ilgilendiren 13.3.1972 gün ve 7/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına göre “Tamamen bir ülkenin sınırları içinde kalan denizlerle sair denizlerin karasuları o devletin hükümranlık sahasına girdiklerinden menfaati umuma aittir. Medeni Kanunun 641. maddesi uyarınca, menfaati umuma ait olan mallar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Kimsenin mülkü değildir. Kıyılar, ister kumluk, çakıllıK: ister taşlık, kayalık olsun denizlerin temadisi olup. ondan ayrılması mümkün değildir. Denizden faydalanma kıyıları vasıtasıyla olur… Kıyı, denizin temadisi, ondan faydalanma hususunda zaruri bir unsur, bir kelime ile denizin mütemmin cüz’üdür”. Denizler menfaati umuma ait yerlerden olduklarından herkesin yararlanmasını sağlamak amacıyla kıyı şeridinin de denizlerin hukuksal düzenine tabi olmaları gerekir.

III- TC. Anayasası’nın 35/1. maddesi herkesin mülkiyet ve miras haklarına sahip olduğunu hükme bağladıktan sonra 3 üncü fıkra ile mülkiyet hakkının kullanılmasının toplumun yararına aykırı olamayacağını da öngörmüştür. Gene Anayasa’nın 43 üncü maddesi ise şu düzenlemeyi getirmiştir; “Kıyılar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir.” Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerler, bu nitelikleri itibariyle Yasama organının serbest düzenlemesine açık yerlerden değildirler. Yasama organı çıkaracağı Yasalarla, söz konusu taşınmazların bu niteliklerini koruyucu yönde düzenlemede bulunmak zorundadır; zira Anayasa hükümleri yasa koyucunun yetkilerini ve düzenleme alan ve sınırlarını belirleyici hükümlerdir. Bu itibarla 3402 sayılı Yasanın devletle kişiler arasındaki uyuşmazlıklara ve davalara son vermek amacıyla Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerin bu niteliklerini ortadan kaldıracak yönde yoruma elverişli olarak çıkarıldığını benimseme olanağı yoktur. T.C. Anayasa’nın 11. maddesinin “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır” yolundaki hükmü gereğince mahkemeleri de kuşkusuz bağlayan Anayasa’nın Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlere ilişkin emri gereğince mahkemeler de 3402 sayalı Yasa hükümlerini yorumlarken aynı özeni gösterme zorundadırlar.

IV- 766 sayılı Tapulama Kanununun 31/2. maddesi açısından durum;

766 sayılı Tapuluma Kanununun 31/2. maddesine göre “Tapulamaya müsteniden tesis olunan tapu sicilleri aksi hükmen sabit oluncaya kadar müteberdir. Bu sicillerde belirtilen haklara tescilleri tarihinden itibaren on sene geçtikten sonra, tapulamaya tekaddüm eden sebeplere dayanılarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz”. Bu sicillerde belirtilen haklara karşı, tapulamaya tekaddüm eden bir hakka dayanılarak dava açılabilmesi kural olarak kabul olunmuş ancak açılacak dava on yıllık bir hak düşürücü süre ile sınırlandırılmıştır. Burada şu hususta belirtilmelidir ki mülkiyet hakkına dayanan dava genel kural olarak bir süreye tabi tutulamaz. Bu sebeplerle uygulamada bu genel kuraldan ayrılan 766 sayılı Yasanın 31/2. maddesi dar bir yoruma tabi tutulmuştur. Tapulamaya dayanılarak tesis olunan tapu sicillerine karşı açılan davaların niteliğini gözönünde tutarak yerleşmiş bulunan uygulamayı belirleyen 8 Mayıs 1987 gün ve 3/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının ilgili bölümünde şöyle denilmiştir: “Gerçekten Yargıtay’da yerleşmiş ve kararlılık kazanmış uygulamaya göre 35. maddede yer alan taşınmazların kişi adına tesbit ve tescili halinde bu tescil aleyhine açılacak dava 31. maddedeki süreye tabi değildir. Bu husus İçtihadı Birleştirmenin konusu dışında kalmakla beraber şu yön belirtilmelidir ki eşitlik ilkesi aynı durum ve koşullar altında bulunanların aynı uygulamaya tabi tutulmalarını ifade eder. Kamu taşınmazları herhangi bir nedenle zuhulen tescil edilse dahi hukuksal mahiyet ve niteliklerini kaybetmezler; yasakoyucu bu nedenlerle de 35. maddedeki sınırlandırmanın tescil mahiyetinde olmadığını hükme bağlamıştır. Bu yolda açılacak davanın dayanağını özel hukuk hükümleri oluşturmaz. 0 halde taşınmazların farklı niteliklerine dayanan farklı içtihatlar nedeniyle eşitlik ilkesinin bozulduğundan söz edilemez”

Özel mülkiyete konu olamayacak nitelikteki ve bu mahiyetleri itibariyle de özel hukuk hükümlerine değil kamu hukuku kurallarına tabi taşınmazlar hakkında Hazine tarafından açılacak davalar 31/2. maddedeki on yıllık hak düşürücü süreye tabi tutulmamışlardır. Burada, yukarıda sözü edilen İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere dava hakkı yönünden kişilerle devlet arasında eşitlik ilkesini bozacak bir ayırım yapma değil, tamamen özel hukuk hükümlerine tabi taşınmazlarla kamu hukuku kurallarına tabi taşınmazların niteliklerinin zorunlu kıldığı farklı düzenlemelere tabi tutmak söz konusudur. Bir an için yasa ile kamu hukuku kurallarına tabi olan ve haklarında özel an için yasa ile kamu hukuku kurallarına tabi olan ve haklarında özel hukuk hükümlerinin uygulanamayacağı devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerler hakkında Hazine tarafından açılacak davaların da açıkça on yıllık hak düşürücü süreye tabi tutulduğunun kabul edilmesi halinde kamu mallarının mahiyetleri. ile açıkça bağdaşmayan hukuki sonuçlar doğacaktır. Böyle bir düzenleme giderek kamu mallarının korunmasına büyük önem veren Anayasanın amacına ters sonuçlar doğuracak ve dolayısıyla Anayasaya aykırılık sorununu ortaya getirecektir. Bütün bu açıklamalardan çıkan sonuca göre temyiz konusu bu dava 766 sayılı Tapulama Kanununun 31/2. maddesinde öngörülen 10 yıllık hak düşürücü süreye tabi bulunmamaktadır. V- 3402 sayılı Kadastro Kanunundaki düzenlemeye gelince;

3402 sayılı Kadastro Kanununun “Kadastro tutanaklarının kesinleşmesi ve hak düşürücü süre” başlıklı 12. maddesinin 3. fıkrası aynen şu düzenlemeyi getirmiştir: “Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tesbitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz”.

Kadastro Kanunu, kamu malları hakkında 16.madde ile özel hükümler getirmiştir. Buna göre Kamunun ortak kullanmasına veya bir kamu hizmetinin görülmesine ayrılan yerlerle Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan sahipsiz yerlerden maddenin ( A ) bendinde sayılan kamu hizmetinde kullanılan bütçelerinden ayrılan ödenek veya yardımlarla yapılan resmi bina ve tesisler kayıt, belge veya özel kanunlarına göre Hazine, kamu kurum..ve kuruluşları, İl, Belediye, köy, veya mahalli idare birlikleri tüzel kişiliği adlarına tesbit olunacaktır. ( B ) bendinde belirtilen paralı veya parasız olarak kamunun yararlanmasına tahsis edildiği veya kamunun kadimden beri yararlandığı belgelerle veya bilirkişi veya tanık beyanı ile isbat edilen orta malı taşınmaz mallar sınırlandırılır, parsel numarası verilerek yüz ölçümü hesaplanır ve bu gibi taşınmaz mallar özel siciline yazılır. Aynı bend hükmünde bu sınırlandırmanın tescil mahiyetinde olmadığı da belirtilmiştir. ( C ) bendinde Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan kayalar, tepeler, dağlar, tarıma elverişli olmayan yerlerle deniz, göl, nehir gibi genel sular tescil ve sınırlandırılmaya tabi değildir denilmiştir. Maddenin son bendinde ise Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ormanların, bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde özel kanunların hükümlerine tabi oldukları öngörülmüştür.

Yasaların yorumlanmasında sadece belirli madde ve hükümlerinin değil, Yasanın tümünün birlikte değerlendirilmesi suretiyle sonuca gidilmesi zorunludur. Bu nedenlerle 3402 sayılı Yasanın 12. maddesini yorumlarken, 16. maddenin de birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Kadastro Kanununun 1. maddesinde de açıklandığı üzere, memleketin kadastrol topoğrafik haritasına davalı olarak taşınmaz malların sınırlarını arazi ve harita üzerinde belirterek hukuksal durumlarını tesbit etmek ve bu suretle Türk Medeni Kanununun öngördüğü tapu sicilini kurmak amacıyla çıkarılmıştır. Yasının 12. maddesi hak düşürücü süreyi tutanaklarda belirtilen ( haklara, sınırlandırma ve tesbitlere ) ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren işletmeye başlatmıştır.

3402 sayılı Yasanın 10 yıllık hak düşürücü süreyi öngören 12. maddesi esas itibariyle 766 sayılı Yasanın 31/2. maddesiyle getirilen düzenlemeden ayrılmış değildir. 3402 sayılı Yasanın 12. maddesinin 16. madde ile birlikte mütalaası bu sonucun kabulünü gerektirmektedir. Her iki Yasa hükmü de “haklar” kavramına yer vermiştir. Bu itibarla 3402 sayılı Yasanın 12. maddesinde öngörülen hak düşürücü süre özel mülkiyete konu olmayan ve özel hukuk hükümlerine tabi olmayan üzerinde mülkiyet hakkı kurulamayacak Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki taşınmazlar hakkında Hazine tarafından açılacak davalara uygulanamaz. 3402 sayılı Yasanın gerekçe ve görüşme tutanakları ise aksi yönde bir sonucu benimsemekte görülmektedir. Yasaların yorumlanmasında kuşkusuz gerekçeleri ve yasama meclisindeki görüşme tutanaklarından yararlanılır; bunlar yasaların amaçlarının belirlenmesinde aydınlatıcı nitelik taşırlar. Ancak şu hususta belirtilmelidir ki yargı organı yorumunda bunlarla kural olarak bağlı değildir. Olayda ise Anayasanın kamu mallarının devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerleri koruma amacı doğrultusunda yapılan yorum yukarıda 766 sayılı yasa ile ilgili olarak varılan sonucu doğrulamaktadır.

VI- 3402 sayılı Yasanın 12. maddesindeki sürenin bu tür davalara uygulanacağının bir an için benimsenmesi hali:

Genel kural olarak herhangi bir yasa veya düzenleyici kural yürürlüğe girdiği andan itibaren hukuksal sonuçlarını doğurmaya başlar. Bunun doğal sonucu da yasaların yürürlüğe girmelerinden önceki olayları etkilemeyeceği, başka bir anlatımla geriye yürümeyecekleridir. Yasaları uygulama durumunda bulunanlar,başta mahkemeler olmak üzere, onları geriye yürür sonuçlar doğuracak yolda yorumlamamakla yükümlüdürler. Ancak şu husus da belirtilmelidir ki devam eden uyuşmazlıklarda tamamlanmamış hukuki durumlara yeni yasa veya düzenleyici kural “derhal yürürlüğe girme” ( 1′ effet immediat de la bi nouvelle ) niteliği nedeniyle uygulanacak ve hukuki sonuçlarını doğuracaktır. Tamamlanmış hukuki durumları yeni Yasa veya düzenleyici kuralın etkilememesi onlar üzerinde hukuki sonuçlar doğurmaması kazanılmış hakların saklı tutulması amacını gütmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’nın 2. maddesi hükmünce Türkiye Cumhuriyeti bir Hukuk Devletidir. Kazanılmış haklar her ne kadar açık bir biçimde Anayasa’da özellikle belirtilmemiş ise de bunun Hukuk Devleti Kavramının temel taşlarından biri olduğu ve bünyesinde mündemiç bulunduğu Türk kamu hukukunda öğretide ve yargısal kararlarda benimsenmektedir ( Hukuk Genel Kurulu’nun 860/232 sayılı ve 9/3/1 988 günlü kararı ).

Olayda dava Hazine tarafından 766 sayılı Yasanın yürürlüğü zamanında açılmış ve gene bu Yasanın yürürlüğü sırasında görülerek karara bağlanmış, ancak dava bitirilip karara bağlandıktan sonra 3402 sayılı Yasa yürürlüğe girmiştir. Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere dava açıldığı sırada 766 sayılı Yasanın 31/2. maddesindeki 10 yıllık hak düşürücü sürenin uygulanması söz konusu değildir. Başka bir anlatımla yerleşmiş kararlılık kazanmış Yargıtay İçtihatlarına göre Hazine’nin açtığı bu dava hak düşürücü süreye tabi değildir. 3402 sayılı Yasa bu nitelikteki bir davayı hak düşürücü süreye tabi tutmuş olsa dahi uyuşmazlık konusu olayda 766 sayılı Yasanın yürürlükte bulunduğu sırada usulüne uygun olarak açılmış olan bu davanın daha sonra çıkarılan bir Kanunun getirdiği hak düşürücü süreye Tabi tutulması, Yasaların zaman içerisinde uygulanması esaslarına,Anayasa’ nın Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında saydığı Hukuk Devleti ilkesi ve bu ilkenin himayesinde bulunan kazanılmış hakları koruma esasına ters düşer. Aksi halde örneğin 10 yıllık hak düşürücü süreye tabi tutulan bir dava örneğin beşinci yıl açılmış ise süresinde olacak ancak dava sonuçlanmadan bu tür davalar yeni bir Yasa ile bir yıllık hak düşürücü süreye tabi tutulursa süre yönünden reddedilecektir ki bu takdirde hukuk güvenliği düşüncesi tamamen sarsılmış olacaktır.

3402 sayılı Yasının geçici 4. maddesine gelince;

3402 sayılı Yasanın geçici 4/1. maddesinde şu düzenleme getirilmiştir: “Tapulama mahkemeleri ile kadastro mahkemesi sıfatıyla görev yapan asliye Mahkemelerinde halen görülmekte olan davalar ile 10 yıllık hak düşürücü süre içerisinde açılacak davalara bu Kanun hükümleri uygulanır”. Bu hükme göre kuşkusuz 3402 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce açılmış olup da kesin hükme bağlanmamış bulunan davalar artık 3402 sayılı Yasadaki usul ve esaslara tabi olacaktır; ancak bu demek değildir ki kararlılık kazanmış ( gerçekleşmiş ) hukuki vaziyetler ortadan kalkacak, usule uygun olarak süresinde açılmış bulunan davalar yeni yasaya göre hak düşürücü süreden reddedilecektir. Bu çözüm biçiminin kabulüne hukukun genel prensipleri, hukuk devleti ilkesi olanak vermez. Bu itibarla kabul şekli bakımından dahi hak düşürücü süre yönünden 766 sayılı Yasa zamanında açılmış bulunan davaya 3402 sayılı Yasanın 12. maddesindeki 10 yıllık sürenin uygulanması gerektiği görüşü çoğunluk tarafından benimsenmemiştir.

Özet olarak;

Yukarıda açıklanan nedenlerle gerek 766 sayılı Yasanın 31/2 ve gerekse 3402 sayılı Yasanın 12/3. maddelerinin özel mülkiyete konu olamayacak, Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerler hakkında Hazine tarafından açılacak davaları 10 yıllık hak düşürücü süreye tabi tutmamış olmaları; kaldı ki 3402 sayılı Yasanın 12. maddesinin bu davaları bir an için 10 yıllık hak düşürücü süreye tabi tuttuğu benimsense dahi bu sürenin, davanın 3402 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce 766 sayılı Yasa zamanında açılmış olması karşısında uygulanma kabiliyetinin bulunmaması nedenleriyle hak düşürücü süreye ilişkin direnme yerinde görüldüğünden diğer yönler incelenmek üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

Sonuç: Yukarı açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunduğundan diğer yönler incelenmek üzere dosyanın Birinci Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, 23.11.1988 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI DÜŞÜNCE :

766 sayılı Yasanın yürürlükte bulunduğu dönemde, tesbit dışı bırakılan, mera olarak sınırlandırılan, orman sayılan, Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yada kamu malı olan taşınmaz mallar hakkında 31/2. maddede yer alan on yıllık hak düşürücü süreye ilişkin kuralın uygulanamayacağı, Hazinenin bir süreyle kısıtlı olmadan her zaman iptal davası açabileceği görüşü yüce Kurulun kararlarına egemen olmuş, 1. Hukuk Dairesi ‘nde de uygulamalar bu doğrultuda sürdürülmüştür.

  1. 10.1987 günü yürürlüğe giren ve 766 sayılı Tapulama Yasasını yürürlükten kaldıran 3402 sayılı Kadastro Yasasının, biriken ihtiyaçlardan doğmuş olduğu tartışma götürmez.

Yine tartışılamayacak yönlerden biri de her iki yasada yer alan kamu malları tanımlamalarıdır. Yüce Kurulun önüne gelen bu davada, uyuşmazlık, eskiden olduğu gibi yeni yasaya göre de kamu malları yönünden Hazinenin hak düşürücü süre ‘ile bağlı olup olmadığı noktasında toplanmıştır.

O halde, 766 sayılı Yasasının 3 1/2. maddesi ile 3402 sayılı Yasanın 12/b maddesinin önce metin olarak, sonra da, amaçları, ruh ve anlamları yönünden karşılaştırılması ve aralarındaki hukuksal farkların saptanıp ortaya konması zorunludur.

a ) 3 1/2. maddede “tutanaklarda yazılı haklara” ibaresi yeraldığı halde Kadastro Yasasının 12/3. maddesinde “tutanaklarda yazılı haklara, sınırlandırma ve tesbitlere” tutanağın kesinleşmesi tarihinden itibaren on yıl geçtikten sonra kadastro öncesi nedenlere dayanılarak itiraz edilemeyeceği ve iptal davası açılamayacağı hükme bağlanmıştır. 31/2. maddede “sınırlandırma” ve “tesbit” deyimleri yoktur. Bunlar Kadastro Hukukunda önemli, anlamlı, amaçlı müesseselerdir. Genelde “sınırlandırmalar” kamu malları için, özellikle mer’alar, ormanlar için yapılmaktadır. 0 halde yasa koyuncunun “sınırlandırma” deyimi ile neyi kastettiği görmezlikten gelinemez. “Tebsit” le yetinme işlemleri dahi kamu malları için geçerlidir.

b ) Her iki yasa maddesinin Meclis tutanaklarında yazılı gerekçeleri de çok farklıdır. 12/3. maddenin gerekçesinde “kamu malları ile özel mallar arasında hiç bir ayırım yapılamayacağı, böylece eşitlik ilkesinin sağlandığı, vatandaşla Devlet arasındaki uyuşmazlıkların azaltılmasının amaçlandığı” vurgulanmıştır ( TBMM. Tutanak Dergisi, Cilt: 43, SahifE: . 298…

Gerçekten, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 766 sayılı Kanunun 31/2. maddesinin “Tescile tabi olmayan kamu malıdır” iddiası ile açılan bu tür davalarda, uygulama yeri bulup, bulamayacağı gerek Yargıtay ‘ın özel Dairelerinde, gerekse Hukuk Genel Kurulunda pekçok kere tartışılmış ve konuya ilişkin öğretide yer alan görüşler; 766 sayılı Tapulama Yasasının 2, Medeni Yasanın 641 ve Anayasanın kamu mallarına yönelik maddeleri ile birlikte değeri indirilerek, özetle; ( …Kamu mallarının ve özellikle Devlet ormanları, petrol yatakları, deniz, göl kıyıları gibi sahipsiz kamu mallarının özel mülkiyete konu teşkil etmeyeceği, özel bir hüküm bulunmadıkça sahipsiz yerlerin işgal veya adi yada fevkalade zamanaşımı ile iktisap için gerekli olan çekişmesiz ve aralıksız zilyetliğe engel olduğu; bunun yanı sıra sahipsiz kamu malının tapu kütüğüne tescil edilmiş bulunmasının bağlı olduğu hükümlerde değişiklik yaratmayacağı ve taşınmazın kamu malı olma niteliğini yitirmesine yol açamayacağı.. ) vurgulanmak suretiyle, 766 sayılı Tapulama Yasasının 3 1/2. maddesi hükmünün, tapulamaya tabi olmayan ( MK: nun 641 ve 766 sayılı Kanunun 2. maddesinde öngörülen ) yerler hakkında uygulanamayacağı hükme bağlanmıştır.

3402 sayılı Kadastro Yasasının kamu mallarını genel bir sınıflandırmaya tabi tutan 16. maddesinden sözetmekte yarar vardır. Hemen belirtmek gerekir ki, 16. maddenin getirdiği sınıflandırma, öğretide ve Yargıtay kararlarında yapılan sınıflandırma ile uyum içerisindedir. “Kamu malları” başlığını taşıyan madde metninin ( A ) bendinde, hükümet, belediye, karakol, okul binaları gibi hizmet mallarına; ( B ) bendinde, mer’a, yaylak, kışlak gibi sınırlandırılan orta malı taşınmaz mallara değinilmiş; daha sonraki ( C ) bendinde ise, Devletin hüküm ve tasarrufunda bulunan kayalar, tepeler, dağlar ile deniz, göl ve nehir gibi genel yararlanmaya açık tescile tabi olmayan taşınmaz mallardan söz edilmiştir. Daire, yasanın ( A ) ve ( B ) bentlerinde sayılan kamu mallarına ilişkin kadastro tesbitlerine karşı; tutanağın kesinleşme tarihinden itibaren on yıl geçirildikten sonra itiraz olunamayacağı ve dava açılamayacağı hususunda görüş birliği içerisinde olmasına karşın, ( C ) bendinde sayılan kamu malları için, aynı görüşü paylaşmamakta; çoğunluk olarak, 3402 sayılı Kadastro Yasasının 12/3: maddesinin, kamu malları yönünden bir ayrım gözettiği şeklinde yorumlanmasına olanak bulunmadığı düşünülmektedir. Bu düşünce, yasa maddesinin uygulanmasında, maksat ve amacının dışına çıkılmaması gerektiği ilkesinden kaynaklanmaktadır. Elbette ,yasa maddesinin ayrım gözetilmeden uygulanması sonucu, sahipsiz ve tescile tabi bulunmayan kamu mallarının belli bir süre ( on yıllık hak düşürücü süre ) geçtikten sonra, özel mülk haline dönüşmesi hususunun; Anayasanın tabii servet ve kaynakları himayesine alan 43, 44, 168, 169. maddeleri ile MK: nun 641, 922, 931. gibi temel maddelerinde belirlenen hükümlerle nasıl bağdaştırılabileceği tartışmaya açık önemli bir konuyu oluşturmaktadır. Esasen; yasa, genel sistematiği içerisinde sahipsiz kamu mallarının ( koşulları varsa ) özel mülke dönüşebilme olanağı sağlayan başkaca hükümlere de yer vermiştir. Ancak, yasa koyucu kabul ettiği maddenin yorumunu yukarda değinildiği gibi TBMM’deki görüşmeler sırasında yapmış ve gerekçesinde de maksat ve amacını açıklamış ise, yasa maddesinin o çerçevede anlaşılması ve uygulanması yoluna gidilmelidir.

Kuşkusuz, yasaların gerekçelerinin bağlayıcı olmadıkları, aydınlatıcı nitelikte bulundukları söylenebilir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi ‘nin kararlarında bu yöne değinildiği bilinmektedir. Ancak, Anayasa Mahkemesi ‘nin 5.7.1963 tarih 170/178 sayılı bir kararında da ( RG., 4.11.1963 gün, 11546 sayı ) “Yasaların maksat ve amaçları gerekçelerinde gösterilir ve Mecliste geçen görüşmelerle belli olur” denilmiş bulunmaktadır.

O halde; yasa koyucunun, önceki yasa maddesinde ( 766 sayılı Yasanın 31/2. maddesinde ) deyimini bulan “sicillerde belirtilen haklara” sözcüklerini, 3402 sayılı Kadastro Yasasının 12/3. maddesine bu kere “tutanaklarda belirtilen haklara” olarak, değiştirip alırken, hak arama özgürlüğünün kısıtlanması yönünden iradesini kamu ve özel mal ayrımı gözetilmeksizin, her türlü taşınmaz malları kapsar şekilde ortaya koyduğu sonucuna varılmalı ve tapulama tutanağının kesinleştiği tarihten yaklaşık 14 yıl sonra çekişmeli taşınmaz hakkında açılan işbu davanın, sonradan ( hükümden sonra )~yürürlüğe giren 3402 sayılı Yasanın dava koşulu olan ve kamu düzeniyle ilgili bulunan 12/3 ve geçici 4/1. maddeleri hükmü karşısında dinlenemeyeceği ve işin esasının incelenemeyeceği kabul edilerek, yerel mahkeme hükmü bu nedenle bozulmalıdır.

Yüce Kurulda yapılan uzun süreli müzakereler sırasında;

1- (Kadastro Yasasının 16/c maddesinde belirlenen kamu mallarının “tescil ve sınırlandırmaya tabi olmadığı” yazılıdır. Buna rağmen tesbit yapılmışsa yok hükmündedir. Hak doğurmaz. Hak yok ki, hak düşürücü süre söz konusu olsun ) düşüncesi savunuldu.

2- ( Bu dava 766 sayılı Yasanın yürürlükte olduğu tarihte açılmıştır. O zaman Hazine kamu malları yönünden hiçbir süreye tabi olmadığına göre, davanın süresinde açıldığının kabulü gerekir. Bu konuda Hazinenin kazanılmış hakkı vardır. 3402 sayılı Yasanın “derdest davalara uygulanacağına” ilişkin geçici 4. maddesi süreleri kapsamaz. Uyuşmazlığın esası için geçerlidir ) yolunda görüşler dile getirildi.

3- Hazine mallarının elinden alınma tehlikesinden yakınıldı.

Oysa,

a ) Hiç bir hakkı olmayan bir kişi yararına yanılgıya düşülerek ve 13, 14. maddelere aykırı biçimde yapılan tesbit dahi 16/C maddesine aykırı yapılan tesbitten farklı değildir. Bu tesbit de hak doğurmaz. Amma hak sahibi vatandaş on yılı geçirerek iptal isterse, onun hak düşürücü süre engeli vardır. Hazine için yoktur. Eşitlik bunun neresindedir? Yasa önünde vatandaşlarla Hazinenin eşit olacağı ilkesi 766 sayılı Yasada korunmuş değildir.

Onun içindir ki, 3402 sayılı Yasa bu eşitsizliği ortadan kaldırmayı amaçlamış, gerekçesinde de aynen ( özellikle Devlet ve vatandaş arasında demokratik hukuk Devleti fikrine uygun eşitlik getirildiği ) açıklanmıştır.

b ) 3402 sayılı Yasanın geçici 4. maddesinin sürelere uygulanamayacağı, Hazinenin süre yönünden kazanılmış hak bulunduğu yolunda düşüncelerin yasal bir dayanağı ve inandırıcı gerekçeleri gösterilmiş değildir. Aksine, süreler kamu düzeni ile ilgilidir. Geçici 4. madde, parçalanıp şuna uygulanır, buna uygulanmaz denemez. Kaldı ki süre sorununun çözümü, esas uyuşmazlığı da çözümüne götürür, ona bağlıdır. Kamu düzeni gözönünde tutulursa “kazınılmış haktan” da sözedilemez.

c ) Devlet her zaman güçlüdür. Kamu malları güvence altındadır. 3402 sayılı Yasa önce bölgede kadastro yapacağını çeşitli yayın araçları ile uzun süre ilan eder. Sonunda hukuksal ve geometrik tesbitleri yapıp tutanakları bir ay süre ile askıya çıkarır. “Haksızlığa uğrayan varsa gelsin itiraz etsin” der. Tutanakların kesinleşmesinden sonra da on yıl daha bekler. Amacı, uyuşmazlıkları tasfiye etmekten ibarettir. Böylesine uzun bir süreci Hazine neden sükutla geçirmiştir? Mülkiyet hakkını ilanihaye askıda tutmaya hakkı var mıdır? İşte yasa koyucu 12/3. maddesi ile özel ve kamu malını ayırmaksızın Hazineyi ciddi şekilde görev yapmaya çağırmış ve hatta zorunlu kılmış, hak arama yönünden vatandaşla aynı eşitlik çizgisine getirmek istemiştir.

Gerçekten 16/C kapsamındaki bir taşınmaz yanlışlıkla bir kişi adına tesbit edilmiş, Hazine de askı süresini, on yıllık hak düşürücü süreyi geçirmişse ne alacaktır? 0 zaman da Hazine bu ihmaline karşılık müeyyidesine katlanacak, taşınmazı kamulaştırmak suretiyle yanlışlığı düzeltecektir.

Ülkemizde başka türlü “tasfiye” amacının gerçekleştirilebileceğine kani değiliz.

İşte bu düşüncelerle sayın çoğunluğun görüşlerine katılmıyoruz.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E: 2004/1-731 K: 2004/749 T.22.12.2004

KIYININ KAMUYA AÇIK TUTULABİLMESİ VE YASANIN BU ALANDA İDAREYE VERDİĞİ GÖREVLERİN YERİNE GETİRİLEBİLMESİ VE KIYIDA PLANLAMA VE UYGULAMANIN YÜRÜTÜLEBİLMESİ İÇİN ÖNCELİKLE KIYIYA İLİŞKİN BİR TESPİTİN YAPILMASI ZORUNLUDUR.

Taraflar arasındaki “müdahalenin meni,kal” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ç. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 13.10.2003 gün ve 2001/90 E: 2003/286 K: sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay I. Hukuk Dairesi’nin 3.3.2004 gün ve 2004/1533-2122 sayılı ilamı ile;

 (…Davada ileri sürülen iddianın ve savunmanın içeriğine göre;yanlar arasındaki uyuşmazlığın, “kıyı kenar çizgisinin” saptanmasından kaynaklandığı açıktır.

Bilindiği üzere, son kez yürürlüğe giren 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun “kıyı kenar çizgisini “belirleme yöntemine ilişkin 5 ve 9 .maddeleri,Anayasa Mahkemesinin iptal kararı kapsamı dışında bırakılmış;anılan kanun maddesinin uygulanmasına yorum getiren ve görülmekte olan davalarda dikkate alınması zorunlu bulunan 28.11.1997 gün ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında “kural olarak,mülkiyet hukuku yönünden kıyı kenar çizgisi belirlenmesi görevinin adli yargıya ait olduğuna;ancak 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 9.maddesi uyarınca idare tarafından kıyı kenar çizgisi belirlenmiş ve yazılı bildirime rağmen yasal süresinde idari yargıya başvurulmaması nedeniyle yargı yolunun kapanmış olması veya idare tarafından verilip kesinleşmiş karar bulunması durumlarında, bunlara uygun şekilde kıyı kenar çizgisinin adli yargı tarafından saptanması gerektiğine” işaret edilmiştir.

Hal böyle olunca,öncelikle idare tarafından 3621 sayılı Kanunun 9.maddesi hükmüne göre “kıyı kenar çizgisi” haritasının düzenlenip, düzenlenmediği araştırılmalı, ondan sonra, üç jeologtan oluşturulacak uzman bilirkişi kurulu ve Tapu Fen Memuru aracılığıyla yerinde keşif yapılmalı; harita düzenlendiğinin ve yukarıda değinilen İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği şekilde işlem gördüğünün,böylece davanın taraflarını bağlayan b ir içerik kazandığının anlaşılması durumunda “kıyı kenar çizgisi” idarenin düzenlendiği haritaya değer verilerek saptanmalıdır.

Harita düzenlenmediğinin yada düzenlenip de 5/3 sayılı kararda yazılı olduğu gibi bizzat bildirim yapılmadığının veya ilanen bil dirime karşın, idari yargıya başvurulmadığının ortaya çıkması halinde ise, kıyı kenar çizgisi,bilimsel verilerden ve düzenlenmiş olmakla birlikte bağlayıcılık niteliğini kazanamamış haritadan yararlanılarak belli edilmeli belirlenen çizgi Tapu Fen memuru sıfatını taşıyan uzman bilirkişinin krokisine infazda kuşkuya yer bırakmayacak biçimde yansıtılmalı ve sonucuna göre bir hüküm kurulmalıdır.Mahkemece değinilen ilkeler gözetilerek bir araştırma yapılmış değildir.Eksik soruşturma ile hüküm kurulamaz. Taraf vekillerinin temyiz itirazları yerindedir…)

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

A- Davacının isteminin özeti: Davacı Hazine vekili, davalının kıyı kenar çizgisi içerisindeki Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlere pergole yaparak masa ve sandalye koymak suretiyle müdahalede bulunduğunu ileri sürerek müdahalenin men’ine, yapılan muhdesatın kal’ine karar verilmesini istemiştir.

B- Davalının cevabının özeti: Davalı vekili, dava konusu taşınmazın Hazinenin mülkiyetinde olmadığını bu nedenle dava açma sıfatı bulunmadığını, ilgili belediyeye işgaliye harcı ödediklerini ileri sürerek usulden ve esastan davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

C- Yerel Mahkemenin Kararının Özeti: Yerel mahkeme, jeolog bilirkişilerin, Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca çizilmiş olan kıyı kenar haritası, memleket haritası, hava fotoğrafları ve mahallinde yaptıkları incelemeye göre Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca onanmış kıyı kenar çizgisinin doğru olduğunu belirttikleri, teknik bilirkişinin de Jeolog bilirkişilerin belirlediği kıyı kenar çizgisine göre 48.50 m2’lik kısmın kıyı niteliğinde olduğunu tespit ettiği ve bu raporların yeterli bulunduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar vermiştir.

D- Temyiz Evresi ve DirenmE: Hüküm taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıya aynen alınan gerekçe ile bozulmuş, yerel mahkeme bu bozmaya karşı, bilirkişi kurulunun belirlediği kıyı kenar çizgisinin Bayındırlık haritasıyla çakıştığının fen memuru raporunda açıkça ifade edildiği bu nedenle Bayındırlık haritasının tebliğ edilmiş olup olmamasının somut davada sonucu değiştirmeyeceği gerekçesiyle önceki kararında direnmiş, karar taraflarca temyiz edilmiştir.

E- GerekçE: Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; mahkemece yapılan keşif sonucu alınan bilirkişi raporlarının, kıyı kenar çizgisinin saptanması bakımından Yargıtay’ın yerleşik uygulamalarına ve hüküm kurmaya uygun olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 1982 tarihli T.C. Anayasa’sının 43 ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 5. maddesine göre kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyıları ile deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmakta öncelikle kamu yararı gözetilir.

Deniz kıyıları, idari bir tahsis kararı gereğince değil, mahiyetleri gereği halkın yararlanacağı yerlerden olduğundan, idarenin yani Devlet, belediye, köy gibi kamu tüzel kişilerinin idari bir kararla, deniz kıyılarından halkın yararlanacağı yer niteliğini kaldırmaya yetkisi yoktur.

Kıyı çizgisi, deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda taşkın durumları dışında, suyun kara parçasına değdiği noktaların birleşmesinden oluşan, meteorolojik olaylara göre değişen doğal çizgidir.

13.3.1972 tarihli, 7/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği gibi kıyı, denizin temadisi, ondan faydalanma hususunda zaruri bir unsur, bir kelime ile denizin mütemmim cüzüdür. Kumluk ve kayalık sahaların derinliği; dalgaların en fazla erişebildiği nokta, med ve cezirde denizin en son varabildiği yerlerdir.

Kıyı Kenar Çizgisi; Deniz, tabii ve suni göl ve akarsuların, alçak-basık kıyı özelliği gösteren kesimlerinde, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde, su hareketlerinin oluşturduğu, kumsal ve kıyı kumullarından oluşan, kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırı; dar-yüksek kıyı özelliği gösteren kesimlerinde ise, şev ya da falezin üst sınırıdır.

Bu sınır, doldurma suretiyle arazi elde edilmesi halinde de değiştiri1emez.

Kıyı, kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasındaki alandır.

a) Dar-Yüksek kıyı: Plaj ya da abrazyon platformu olmayan veya çok dar olan, şev, falezle son bulan kıyılardır.

b) Alçak-Basık kıyı; Kıyı çizgisinden sonra da devam eden, kıyı hareketlerinin oluşturduğu plajı hareketli ve sabit kumulları da içeren kıyı kordonu, lagün alanları, sazlık, bataklık ile kumluk, çakıllık, taşlık ve kayalık alanları içeren kıyılardır. (Y.İ.B.K: 13.3.1972 T. 7/4) Kıyı Kanunlarımızın temelini teşkil eden mülga 6785/1605 sayılı İmar Kanunu’nun Ek 7 ve Ek 8. maddelerine ilişkin yönetmelikler, kıyılardan eşitlik ve serbestlikle toplumun yararlanması, kıyıların doğal yapısının değiştirilmemesi ve kirletilmemesi yönünde hükümler getirmiş ise de bu yönetmelik yerini 27.11.1984 t., 3086 sayılı “Kıyı Kanunu”na bırakmıştır.

Ancak, 3086 sayılı Kıyı Kanunu ile getirilen “Kıyı Kenar Çizgisi ” ve “Kıyı”ya ilişkin teknik tanımlar ve bazı maddeleri Anayasa’ya aykırı bulunması nedeniyle iptal edilmiş, böylece Kıyı Kanununun yeniden hazırlanması gereği ortaya çıkmıştır.

Anayasal bir hak olarak ortaya çıkan kıyılardan yararlanma imkan ve koşullarının gösterilmesi amacıyla bir yasa çıkarılması zorunlu hale gelince 3621 sayılı yasa bu amaçla çıkarılmıştır. Yasanın bu işlevi “Amacı” başlıklı birinci ve “kapsam” başlıklı ikinci maddelerinde açıkça ortaya konmuştur. Sözü edilen birinci madde aynen “Bu kanun, deniz, tabii ve suni göl ve akarsu kıyıları ile bu yerlerin etkisinde olan ve devamı niteliğinde bulunan sahil şeritlerinin doğal ve kültürel özelliklerini gözeterek koruma ve toplum yararlanmasına açık, kamu yararına kullanma esaslarını tespit etmek amacıyla düzenlenmiştir.” Dedikten sonra ikinci maddede belirtilen amaca paralel biçimde yasanın kapsamını göstermiş ve aynen “Bu kanun deniz, tabii ve suni göller ve akarsu kıyıları ile deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerine ait düzenlemeleri ve bu yerlerden kamu yararına yararlanma imkan ve şartlarına ait esasları kapsar” kuralına yer vermiştir.

Denilebilir ki; Yasa, bütünüyle değerlendirildiğinde; kıyıların kamuya açık tutulması ve bu yerlerden toplumun genellik, eşitlik ve serbestlik ilkelerine uygun faydalanmasını sağlama yönünden; idareye görevler yüklemiş ve bu alanda yapılacak işler gösterilmiş ve kıyıya ilişkin teknik ve hukuki esaslar, Anayasal doğrultuda ortaya konmuştur.

Kıyının kamuya açık tutulabilmesi ve yasanın bu alanda idareye verdiği görevlerin yerine getirilebilmesi ve kıyıda planlama ve uygulamanın yürütülebilmesi için öncelikle, kıyıya ilişkin bir tespitin yapılması zorunludur; Bu nedenle idarenin kendi açısından kıyı kenar çizgisini belirlemesi gerekir. İşte yasa koyucu 3621 sayılı Kanun’un 9. maddesiyle, salt bu amaçla sınırlı olmak üzere Valiliğe kıyı kenar çizgisini kamu görevlilerinden oluşan beş kişilik bir komisyon aracılığıyla belirleme yönünden bir görev vermiştir. Nitekim Yasa’nın 5/4 maddesi bu durumu aynen “kıyıda ve sahil şeridinde planlama ve uygulama yapılabilmesi için kıyı kenar çizgisinin tespiti zorunludur.” biçiminde ortaya koymuştur. (28.11.1997 gün ve 1996/5-1997/3 sayılı Y.İ.B.K: )

Somut olayda dava konusu taşınmazın bulunduğu yörede idarece 3621 sayılı Kanun hükümleri uyarınca kıyı kenar çizgisi tespitinin yapıldığı anlaşılmakla birlikte kesinleşip kesinleşmediğine dair dosya içerisinde bir belge bulunmamaktadır.

Kaldı ki, mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporlarında, yasa ve yönetmelik hükümleri ile 16.04.1972 gün 7-4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde açıklanan hususlar dikkate alınarak kıyı kenar çizgisi belirlenmemiş olup soyut ifadelerle belirledikleri kıyı kenar çizgisi ile idarenin belirlediği kıyı kenar çizgisinin aynı olduğu ifade edilmiştir.

Hal böyle olunca; mahkemece yapılması gereken iş, aralarında bu konuda uzman ziraat, harita mühendisi ve jeolog veya jeomorfologların bulunduğu yeni bir bilirkişi kurulu oluşturularak, dava konusu taşınmazın bulunduğu yere ilişkin, memleket haritası, en eski tarihli askeri haritalar, hava fotoğrafları, Valilik Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü’nce kıyı kenar çizgisi saptanması sırasında kullanılan ve oluşturulan işlemli tüm evrak, belge ve haritalar getirtilip tüm kayıtların uygulanmasını sağlamak, gerektiğinde değişik kodlardan toprak örnekleri alınıp analizler yaptırmak, mevsimsel etkiler de göz önünde tutularak yukarıda yapılan kıyı kenar çizgisi tanımına uygun biçimde kıyı kenar çizgisini saptamak, sonucuna göre karar vermekten ibarettir.

O halde yukarıda açıklanan nedenlerle özel daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi doğru değildir. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Sonuç: Davacı ve Davalı vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında açıklanan nedenlerden dolayı HUMK: nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 22.12.2004 günü oybirliği ile karar verildi.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E: 2004/1-281 K: 2004/285 T.12.5.2004

ARALARINDA BU KONUDA UZMAN ZİRAAT, HARİTA MÜHENDİSİ VE JEOLOG VEYA JEOMORFOLOGLARIN BULUNDUĞU YENİ BİR BİLİRKİŞİ KURULU OLUŞTURULARAK, DAVA KONUSU TAŞINMAZIN BULUNDUĞU YERE İLİŞKİN, MEMLEKET HARİTASI, EN ESKİ TARİHLİ ASKERİ HARİTALAR, HAVA FOTOĞRAFLARI, VALİLİK BAYINDIRLIK VE İSKAN MÜDÜRLÜĞÜNCE KIYI KENAR ÇİZGİSİ SAPTANMASI SIRASINDA KULLANILAN VE OLUŞTURULAN İŞLEMLİ TÜM EVRAK, BELGE VE HARİTALAR GETİRTİLİP TÜM KAYITLAR UYGULANMASINI SAĞLAMAK, GEREKTİĞİNDE DEĞİŞİK KODLARDAN TOPRAK ÖRNEKLERİ ALINIP ANALİZLER YAPTIRMAK, MEVSİMSEL ETKİLER DE GÖZÖNÜNDE TUTULARAK YUKARIDA YAPILAN KIYI KENAR ÇİZGİSİ TANIMINA UYGUN BİÇİMDE KIYI KENAR ÇİZGİSİNİ SAPTAMAK VE DEĞERLENDİRİP SONUCUNA GÖRE KARAR VERMEK GEREKİR.

Taraflar arasındaki “tapu iptali, müdahalenin önlenmesi ve kâl” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; O. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 26.3.2002 gün ve 2001/132 E: – 2002/91 K: sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 11.11.2002 gün ve 2002/12215-12674 sayılı ilamı;

 (…Davada ileri sürülen iddianın ve savunmanın içeriğine göre; yanlar arasındaki uyuşmazlığın, “kıyı kenar çizgisinin” saptanmasından kaynaklandığı açıktır. Eldeki davada kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine yönelik araştırma ve uygulamanın hüküm kuracak nitelikte olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur.

Bilindiği üzere, son kez yürürlüğe giren 3621 sayılı Kıyı Kanunun “kıyı kenar çizgisini” belirleme yöntemine ilişkin 5. ve 9. maddeleri, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı kapsamı dışında bırakılmış; anılan kanun maddesinin uygulanmasına yorum getiren ye görülmekte olan davalarda dikkate alınması zorunlu bulunan 28.11.1997 gün ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında “kural olarak, mülkiyet hukuku yönünden kıyı kenar çizgisi belirlenmesi görevinin adli yargıya ait olduğuna; ancak 3621 sayılı Kıyı Kanunun 9. maddesi uyarınca idare tarafından kıyı kenar çizgisi belirlenmiş ve yazılı bildirime rağmen yasal süresinde idari yargıya başvurulmaması nedeniyle yargı yolunun kapanmış olması veya idare tarafından verilip kesinleşmiş karar bulunması durumlarında, bunlara uygun şekilde kıyı kenar çizgisinin adli yargı tarafından saptanması gerektiğine” işaret edilmiştir.

Hal böyle olunca, öncelikle idare tarafından 3621 sayılı Kanunun 9. maddesi hükmüne göre “kıyı kenar çizgisi” haritasının düzenlenip, düzenlenmediği araştırılmalı, ondan sonra, üç jeologdan oluşturulacak uzman bilirkişi kurulu ve Tapu Fen Memuru aracılığıyla yerinde keşif yapılmalı; harita düzenlendiğinin ve yukarıda değinilen İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği şekilde işlem gördüğünün, böylece davanın taraflarını bağlayan bir içerik kazandığının anlaşılması durumunda “kıyı kenar çizgisi” idarenin düzenlendiği harita ya değer verilerek saptanmalıdır.

Harita düzenlenmediğinin yada düzenlenip de 5/3 sayılı kararda yazılı olduğu gibi bizzat bildirim yapılmadığının veya kesinleşmiş bir idari yargı kararının bulunmadığı ortaya çıkması halinde ise, kıyı kenar çizgisi, bilimsel verilerden ve düzenlenmiş olmakla birlikte bağlayıcılık niteliğini kazanamamış haritadan yararlanılarak belli edilmeli belirlenen çizgi Tapu Fen memuru sıfatını taşıyan uzman bilirkişinin krokisine infazda kuşkuya yer bırakmayacak biçimde yansıtılmalı ve sonucuna göre bir hüküm kurulmalıdır.

Eldeki davada kıyı kenar çizgisinin belirlenmesine yönelik araştırma ve uygulamanın hüküm kuracak nitelikte olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, 3621 sayılı Kıyı Kanundan kaynaklanan tapu iptali ve müdahalenin önlenmesi isteminden ibarettir.

Davacı Hazine, dava konusu Ortaca ilçesi Gökbel Köyü Sulungur mevkiinde bulunan 109 ada 4 nolu parselin tamamının Milli Emlak Denetmenlerince yapılan tespit sonucu kıyı kenar çizgisi içinde kaldığını, kıyıların özel mülkiyete konu olamayacağını, kaldı ki burada yapılan 6831 sayılı Yasanın 2/B maddesi uygulamaları sırasında dava konusu taşınmazın Hazine adına tahdit dışına çıkarıldığını, bu nedenle hazine adına tapuya tescil edilmesi gerektiğinden oluşturulan tapunun geçersiz olduğunu savunarak, kıyı kenar çizgisi içinde kalan tapunun iptaline, kamuya terkine taşınmazlara yapılan müdahalenin önlenmesine, burada bulunan binaların yıkılmasına karar verilmesini istemiştir.

Davalı, kıyı kenar çizgisinin idarece mülkiyet hakkının özüne dokunacak şekilde saptanamayacağını, idarece belirlenen kıyı kenar çizgisinin Yargıtay’ın aradığı ölçütlere uygun olmadığını ileri sürerek davanın reddini talep etmiştir.

Mahkemenin her ne kadar dava konusu taşınmazın 6831 sayılı Kanunun 2. maddesine göre Hazine adına orman sınırı dışarısına çıkarılan yerlerden olduğu iddiası ileri sürülmüşse de, davalının bu yönden derdestlik itirazında bulunduğu; getirtilen aynı mahkemenin 2001/26 E: sayılı dosyasının da konusunu, nedeninin ve yanlarının aynı olduğu anlaşılarak, bu yönden derdestlik nedeniyle HUMK: m.194 gereğince davanın açılmamış sayılmasına, öte yandan alınan bilirkişi raporlarına dayalı olarak taşınmazın tamamının kıyı kenar çizgisi dışında kaldığı sonucuna varılarak davanın reddine ilişkin olarak kurulan hüküm, özel dairece yukarıda açıklanan nedenlerle, bilirkişilerce kıyı kenar çizgisinin saptanması bakımından yapılan araştırmanın hüküm kurmaya yeterli olmaması gerekçesiyle bozulmuş, mahkeme önceki kararında direnmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, mahkemece yapılan keşif sonucu alınan bilirkişi raporlarının, kıyı kenar çizgisinin saptanması bakımından Yargıtay’ın yerleşik uygulamalarına ve hüküm kurmaya uygun olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

1982 tarihli TC. Anayasa’sının 43 ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 5. maddesine göre kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyıları ile deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmakta, öncelikle kamu yararı gözetilir.

Deniz kıyıları, idari bir tahsis kararı gereğince değil, mahiyetleri gereği halkın yararlanacağı yerlerden olduğundan, idarenin yani Devlet, belediye, köy gibi kamu tüzel kişilerinin idari bir kararla, deniz kıyılarından halkın yararlanacağı yer niteliğini kaldırmaya yetkisi yoktur.

Kıyı çizgisi, deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda taşkın durumları dışında, suyun kara parçasına deydiği noktaların birleşmesinden oluşan, meteorolojik olaylara göre değişen doğal çizgidir.

13.3.1972 tarihli, 7/4 sayılı Yargıtay İçtihatı Birleştirme Kararında da belirtildiği gibi kıyı, denizin temadisi, ondan faydalanma hususunda zaruri bir unsur, bir kelime ile denizin mütemmim cüzüdür. Kumluk ve kayalık sahaların derinliği; dalgaların en fazla erişebildiği nokta, med ve cezirde denizin en son varabildiği yerlerdir.

Kıyı Kenar Çizgisi; Deniz, tabii ve suni göl ve akarsuların, alçak-basık kıyı özelliği gösteren kesimlerinde, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde, su hareketlerinin oluşturduğu, kumsal ve kıyı kumullarından oluşan, kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırı; dar-yüksek kıyı özelliği gösteren kesimlerinde ise, şev yada falezin üst sınırıdır.

Bu sınır, doldurma suretiyle arazi elde edilmesi halinde de değiştirilemez.

Kıyı, kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasındaki alandır.

a) Dar-Yüksek kıyı: Plaj ya da abrazyon platformu olmayan veya çok dar olan, şev, falezle son bulan kıyılardır.

b) Alçak-Basık kıyı; Kıyı çizgisinden sonra da devam eden, kıyı hareketlerinin oluşturduğu plajı hareketli ve sabit kumulları da içeren kıyı kordonu, lagün alanları, sazlık, bataklık ile kumluk, çakıllık, taşlık ve kayalık alanları içeren kıyılardır. (YİBK: 13.3.1972 T.7/4)

Kıyı Kanunlarımızın temelini teşkil eden mülga 6785/1605 sayılı İmar Kanununun ek 7 ve ek 8. maddelerine ilişkin yönetmelikler, kıyılardan eşitlik ve serbestlikle toplumun yararlanması, kıyıların doğal yapısının değiştirilmemesi ve kirletilmemesi yönünde hükümler getirmiş ise de bu yönetmelik yerini 27.11.1984 t., 3086 sayılı “Kıyı Kanunu”na bırakmıştır.

Ancak, 3086 sayılı Kıyı Kanunu ile getirilen “Kıyı Kenar Çizgisi” ve “Kıyı”ya ilişkin teknik tanımlar ve bazı maddeleri Anayasa’ya aykırı bulunması nedeniyle iptal edilmiş, böylece Kıyı Kanununun yeniden hazırlanması gereği ortaya çıkmıştır.

Anayasal bir hak olarak ortaya çıkan kıyılardan yararlanma imkan ve koşullarının gösterilmesi amacıyla bir yasa çıkarılması zorunlu hale gelince 3621 sayılı yasa bu amaçla çıkarılmıştır. Yasanın bu işlevi “Amacı” başlıklı birinci ve “kapsam” başlıklı ikinci maddelerinde açıkça ortaya konmuştur. Sözü edilen birinci madde aynen “Bu kanun, deniz, tabii ve suni göl ve akarsu kıyıları ile bu yerlerin etkisinde olan ve devamı niteliğinde bulunan sahil şeritlerinin doğal ve kültürel özelliklerini gözeterek koruma ve toplumun yararlanmasına açık, kamu yararına kullanma esaslarını tespit etmek amacıyla düzenlenmiştir.” Dedikten sonra ikinci maddede belirtilen amaca paralel biçimde yasanın kapsamını göstermiş ve aynen “Bu kanun deniz, tabii ve suni göller ve akarsu kıyıları ile deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerine ait düzenlemeleri ve bu yerlerden kamu yararına yararlanma imkan ve şartlarına ait esasları kapsar” kuralına yer vermiştir.

Denilebilir ki; Yasa, bütünüyle değerlendirildiğinde; kıyıların kamuya açık tutulması ve bu yerlerden toplumun genellik, eşitlik ve serbestlik ilkelerine uygun faydalanmasını sağlama yönünden; idareye görevler yüklemiş ve bu alanda yapılacak işler gösterilmiş ve kıyıya ilişkin teknik ve hukuki esaslar, Anayasal doğrultuda ortaya konmuştur.

Kıyının kamuya açık tutulabilmesi ve yasanın bu alanda idareye verdiği görevlerin yerine getirilebilmesi ve kıyıda planlama ve uygulamanın yürütülebilmesi için öncelikle, kıyıya ilişkin bir tespitin yapılması zorunludur. Bu nedenle idarenin kendi açısından kıyı kenar çizgisini belirlemesi gerekir. İşte yasa koyucu 3621 sayılı Kanun’un 9.maddesiyle, salt bu amaçla sınırlı olmak üzere Valiliğe kıyı kenar çizgisini kamu görevlilerinden oluşan beş kişilik bir komisyon aracılığıyla belirleme yönünden bir görev vermiştir. Nitekim Yasa’nın 5/4 maddesi bu durumu aynen “kıyıda ve sahil şeridinde planlama ve uygulama yapılabilmesi için- kıyı kenar çizgisinin tespiti zorunludur” biçiminde ortaya koymuştur. (28.11.1997 gün ve 1996/5-1997/3 sayılı YİBK: )

Somut olayda, 6785/1605 sayılı İmar Kanunu’nun Ek 7. ve Ek 8. maddeleri gereğince çıkarılan yönetmeliğe dayalı olarak idarece belirlenen 1975 ve 1976 tarihli kıyı kenar çizgisinin 13.3.1972 tarih, 7/4 sayılı YİBK: doğrultusunda yapılacak soruşturmada delil olarak değerlendirileceği, kararlılık kazanmış yargısal uygulamada benimsenmiş ve uygulama da bu doğrultuda sürdürüldüğünden yönetmeliğe dayalı belirlemenin doğrudan bağlayıcı olamayacağı sonucuna varılmış, somut olayda uygulama olanağı bulunan 28.11.1997 gün ve 1996/5 – 1997/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı dikkate alınmıştır. Anılan kararda açıklandığı şekilde 3621 sayılı Kanunun 9. maddesi gereğince idare tarafından belirlenen kıyı kenar çizgisi taraflara tebliğ edilmemiş; bu konuda idari yargıya başvurulmamış veya idari yargı tarafından verilen kesinleşmiş bir karar bulunmadığından 28.11.1997 gün ve 1996/5 – 1997/3 sayılı YİBK: nın sonuç bölümünde öngörülen anlamda bir kıyı kenar çizgisi oluşmadığı anlaşıldığından, uyuşmazlığın 13.3.1972 tarih 7 – 4 sayılı YİBK: çerçevesinde yapılacak araştırma ve uzman bilirkişilerden alınacak raporların değerlendirilmesi suretiyle çözümlenmesi gerekeceği sonucuna varılmıştır.

Bu anlamda somut olayda mahkemece yapılan keşif sonucu alınan bilirkişi raporlarına bakıldığında; her ne kadar ziraat, orman, fen bilirkişileriyle birlikte üç kişilik jeolog bilirkişi kurulundan rapor alınmışsa da, jeolog bilirkişiler dışındaki bilirkişilerin kıyı kenar çizgisi ile ilgili bir görüş belirtmediği, jeolog bilirkişilerinin ise raporlarında takdiri delil olarak değerlendirilmesi gereken Muğla Valiliği Bayındırlık ve İskan Müdürlüğünce oluşturulmuş kurul aracılığı ile saptanan kıyı kenar çizgisi ile kendilerince saptanan kıyı kenar çizgisi arasındaki farkın nedenlerinin denetime açık biçimde ve yeterli düzeyde tartışılıp rapora yansıtılmadığı, soyut ifadelerle geçiştirildiği anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca; mahkemece yapılması gereken iş, aralarında bu konuda uzman ziraat, harita mühendisi ve jeolog veya jeomorfologların bulunduğu yeni bir bilirkişi kurulu oluşturularak, dava konusu taşınmazın bulunduğu yere ilişkin, memleket haritası, en eski tarihli askeri haritalar, hava fotoğrafları, Valilik Bayındırlık ve İskan Müdürlüğünce kıyı kenar çizgisi saptanması sırasında kullanılan ve oluşturulan işlemli tüm evrak, belge ve haritalar getirtilip tüm kayıtlar uygulanmasını sağlamak, gerektiğinde değişik kodlardan toprak örnekleri alınıp analizler yaptırmak, mevsimsel etkiler de gözönünde tutularak yukarıda yapılan kıyı kenar çizgisi tanımına uygun biçimde kıyı kenar çizgisini saptamak, ayrıca aynı ana parselden ifrazen oluşmuş bulunan 109 ada 6 nolu parselin akıbeti araştırıp toplanan tüm delilleri birlikte değerlendirip sonucuna göre karar vermekten ibarettir.

O halde yukarıda açıklanan nedenlerle Özel Daire Bozma Kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi doğru değildir. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Sonuç: Davacı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire Bozma Kararında açıklanan nedenlerden dolayı BOZULMASINA, 12.5.2004 gününde oybirliği ile karar verildi.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E: 2004/274 K: 2004/2295 T.4.3.2004

3621 SAYILI YASANIN 6. MADDESİ HÜKMÜ GEREĞİ KIYI KENAR ÇİZGİSİ ÜZERİNDE DEVLETİN HÜKÜM VE TASARRUFU ALTINDA BULUNAN YAPILAŞMA OLANAĞI OLMAYAN MAHAL ÖZELLİĞİNİ TAŞIYAN DAVA KONUSU TAŞINMAZDAN YARARLANILABİLMESİ İÇİN; 2634 SAYILI TURİZMİ TEŞVİK YASASI HÜKÜMLERİNDE AÇIKLANAN KOŞULLARIN YERİNE GETİRİLMESİ GEREKLİDİR.

Taraflar arasında görülen davada; Davacı, kıyı kenar çizgisi üzerinde devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan 123 parsel sayılı taşınmazın 630 m2. nin 3621 sayılı Yasa ve uygulama yönetmeliğince 10 yıllığına Çınarcık Belediye Başkanlığına sözleşme ile devredildiğini, belediyenin ise anılan taşınmazı alt kira sözleşmesi ile davalıya devrettiğini, davalının mevcut tesisi yıkıp yerine sözleşme ve yönetmelik hükümlerine aykırı olarak sabit, betonarme inşaat yapmak suretiyle taşınmaza elattığını ileri sürerek; elatmanın önlenilmesi ile inşaatın yıkımına karar verilmesi isteğinde bulunmuştur.

Davalı, taşınmazı belediyeden tamirat ve tadilat hakkı tanıyan sözleşme ile kiraladığını, harap halde olan tesisi belediyeden onay alarak tadilata başladığını, inşaatın sökülüp takılabilen şekilde yapıldığını, 1971 yılından beri var olan belediyenin müktesep hakkı olduğunu belirtip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davalının sözleşme gereğince tasarruf hakkı bulunduğu taşınmazda taşınabilir ve sökülebilir nitelikte sabit olmayan gazino yaptığı, yapının kıyı kanunu ve uygulama yönetmeliğine aykırı bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı, dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, elatmanın önlenmesi ve yıkım isteklerine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu yerin 1957 yılında yapılan kadastro tespiti sırasında “sığır eğreği yeri” vasfı ile sınırlandırmaya tabi tutulduğu ve tescil harici bırakıldığı, bu yerin 3621 sayılı Kıyı Kanunu hükümlerine göre kıyı kenar çizgisinin deniz tarafında kaldığı, bu haliyle kamunun ortak kullanımına açık ve özel mülkiyete konu olamayacak yerlerden bulunduğu anlaşılmaktadır.

Çekişmeli bu yerde, davalı tarafından işletilen gazino nitelikli muhtesat bulunduğu, bu yerin hazine tarafından tarihsiz protokol ile gazino olarak işletilmek amacıyla belediyeye tahsis edildiği, davalının da belediye ile arasında yapılan 18.11.2002 tarihli kira sözleşmesi ile bu yerde faaliyet gösterdiği görülmektedir.

Taşınmazın yukarıda belirtilen nitelikleri itibariyle devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden ve kamu yararına mahsus bulunduğu kuşkusuzdur. Taşınmazın belirtilen vasfı itibariyle 3621 sayılı Yasanın 6. maddesi hükmü gereği yapılaşma olanağı bulunmayan mahal olduğu açıktır. Bu yerden yararlanılabilmesi için 2634 sayılı Turizmi Teşvik Yasası hükümlerinde açıklanan koşulların yerine getirilmesi gereklidir. Özellikle yararlanmanın anılan yasanın 6. maddesinde belirtildiği üzere temelde, tesislerin kamu yararının korunmasına ve kamu yararına kullanılmasına katkıda bulunacak nitelik taşıması, işleticinin de aynı yasanın 3. maddesindeki işletme ve yatırım belgelerine sahip olması ve yine aynı yasanın 8. maddesindeki tahsis ve işletme şartlarının yerine getirilmesi ile mümkündür.

Oysa, davalı işleticinin değinilen yasa hükümlerine uygun olarak bu yerde işletme faaliyetini sürdürdüğü savunulmadığı gibi, yukarıda açıklanan yasal koşulları haiz olmadığı da açıktır.

Sonuç: Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerle HUMK: nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 4.3.2004 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Kıyılarla İlgili Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları
Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2451 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.