Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2009/277 K: 2009/352
Maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan…” tümcesinden tapu kaydının hukuki durumunun açık olmaması, kayıt malikinin belirlenmemesi amaçlanmıştır. Kadastro yoluyla oluşturulan kayıtlarda, malik sütununun boş ve açık bırakılması, kayıt malikinin kimliğini ortaya koyacak bilgilerin bulunmaması, soyut bir ismin yazılı olması veya hayali ve mevcut olmayan bir kişi adına sicil oluşturulmuş olması halinde maliki tapu sicilinden anlaşılamayan kişiden söz edilebilir. Kayıt malikinin veya mirasçılarının ve bunların adreslerinin bilinmemesi, tanınmamaları, kendilerine tebligat yapılamamış olması, o kişinin bilinmeyen kişi olarak nitelendirilmesini gerektirmez. TMK.713/2. maddesinde tapu kaydının hukuki değerini yitirmesine yol açan üç ayrı sebep birbirinden ayrı düzenlenmiştir. Bu fıkradaki yollama nedeniyle aynı maddenin birinci fıkrasında yazılı koşullar birleşmiş olup bu sebeplerin kazanmayı sağlayan zilyetlikle birlikte değerlendirilip mütalaa edilmesi gerekir. Hiç şüphesiz ki bu sebepler yönünden ayrı ayrı açılan davalar sonunda verilen hüküm diğer sebepler bakımından kesin hüküm oluşturmaz. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2007/76 K: 2007/58
Türk Medeni Kanunu’nun 713. maddesinin öngördüğü koşullara sahip olan kişinin tescil talebinde bulunabilmesinin, hakkın doğmuş olması koşuluna bağlı olduğu şüphesizdir. Kişinin talebi üzerine mahkemece yapılacak işlem, koşulların mevcut olduğunun tespiti halinde, tescile karar vermekten ibarettir. Kazandırıcı zamanaşımı koşullarının oluşması ile taşınmaz üzerindeki zilyetlik kendiliğinden mülkiyet hakkına dönüşmeyip; zilyet yararına “tescili talep hakkı” doğmaktadır. Bu husus Medeni Kanun’un 713/1.maddesinde zilyedin tescil talebinde bulunabileceği şeklinde ifade edilmiştir. Bu nedenle, hakimin tescil kararı ile yeni bir hukuki durum ortaya çıkar ve bu karar kesinleştiği tarihten ileriye yönelik olarak sonuç doğurur. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2007/4-212 K: 2007/261
Satış işlemi yapılırken; satıcının kimlik belgesi sureti işlem dosyasına alınmamış ve dosyadaki asıl malikin hüviyeti ile karşılaştırılmamıştır. Gerçek malikin tescil dosyasında bulunan fotoğrafı ile sahte satıcının evraka eklediği fotoğraflar çok farklı olmasına karşın işlem ilgili memurlar tarafından ifa edilmiştir. Tapudaki nüfus bilgileri ile akit tablosundaki nüfus kayıt bilgileri farklı olmasına rağmen satış işlemi yapılmıştır. Tapuda işlem yapan memurlar, bu işlem sırasında gerçek malikin kimliğine ilişkin hiç bir evrakı incelememişler, satışın yapılmasına göz yummuşlardır. Bunların yaptıkları eylem nedeniyle Devletin sorumluluğu yönünden illiyet bağı bu olayda kesilmemiştir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2023/648 K: 2025/512
Yargılama sırasında dava konusu ana taşınmaz yıkılmış ancak taraf iradeleri ile yeniden arsa payları belirlenmek sureti ile kat irtifakı ya da kat mülkiyeti tesis edilmemiştir. Kaldı ki üzerindeki bina yıkılarak arsa hâline gelen taşınmazda kat malikleri arsa payı oranında ortak mülkiyet esaslarına göre malik olacaklarından davacının hâlen dava açmakta hukuki yararının devam ettiği ve davanın konusuz kalmadığının kabul edilmesi gerekmektedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2012/542 K: 2012/905
Üçüncü kişi konumundaki taşınmazı temlik alan davalının iyi niyetli olup olmadığının belirlenmesi yönünden tarafların bildirecekleri tanıkların dinlenmesi, davalının ekonomik durumunun araştırılması ve tüm kanıtlar değinilen ilkeler ile birlikte değerlendirme yapılması, sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Diğer taraftan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Dava açan mirasçı üçüncü kişi durumunda olduğundan, davasını her türlü delil ile ispat edebilir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2012/492 K: 2012/696
Somut olayda, çekişmeye konu taşınmazın miras bırakan tarafından davalılara 01.11.2004 tarihinde temlik edildiği, miras bırakanın temlik iradesinin gerçekleştiği tarih itibariyle davalı çocukları dışında başkaca mirasçısının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki, temlik tarihinde davacı miras bırakan ile aynı evde yaşayan, ücret karşılığı miras bırakana bakıcılık yapan birisidir. Çekişmeye konu taşınmazın öncesinde davalı çocukların annelerine ait ½ payının bulunduğu da gözetildiğinde miras bırakanın mirasçıdan mal kaçırmak amacıyla hareket ettiğini söyleyebilme olanağı bulunmamaktadır. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2001/958 K: 2001/1035
Vasiyetçi her ne kadar vasiyetnameden, vasiyetname ile bağdaşmayan bir hukuki tasarrufla rücu edebilirse de o tasarrufun hukuki sonuç doğurabilmesi daha açık bir anlatımla vasiyetnameyi ortadan kaldırabilmesi için sonradan yaptığı hukuki tasarrufun geçerli olması gerekir. Öyleyse lehine muayyen mal vasiyetinde bulunulan davalı ve karşı davacı, vasiyetnameden kaynaklanan kişisel hakkına dayanarak vasiyetçinin daha sonra yaptığı satışın muvazaa nedeniyle hüküm ve sonuç doğurup doğurmayacağını ileri sürüp iptal ve vasiyetçi adına tescili yönünde dava açmakta hukuki yararı ve hakkı bulunduğunun kabulü gerekir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2017/1263 K: 2019/603
Mirasbırakanın, davalının eşine sağladığı bakım ve desteğin yarattığı minnet duygusu yanında ileride kendisine de bakacağı düşüncesi ve güveniyle hareket ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim murisin ölmeden önce kendisine bakması için dava konusu taşınmazı davalıya sattığı bir kısım davacı tanıkları tarafından da dile getirilmiştir. Her ne kadar taşınmazın resmi akitteki değeri ile gerçek değeri arasında fark bulunmakta ise de salt bedeller arasındaki oransızlık muvazaanın varlığı için yeterli delil olmadığı gibi terekesinde başka taşınmazları bulunan mirasbırakanın mal kaçırma amacıyla hareket etmesi halinde bu taşınmazları da temlik edebileceği halde etmediği gözetildiğinde, dava konusu taşınmazın temlikinin muvazaalı olmadığının kabulünü gerektirmektedir. Diğer taraftan, temlik tarihinden sonra yatağa bağımlı halde yaşayan kayınpederine normal bir bakımın ötesinde bakım ve destek sağlayan davalının bu aşırı hizmetinin semen olarak değerlendirilmesi hukuka uygun düşeceğinden, böyle bir durumda yapılan temlikin ivazlı olduğunun kabulü gerekmektedir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2014/560 K: 2015/2371
Muvazaa iddiasına dayalı davaların da zamanaşımına ve hak düşürücü süreye tabi olmaksızın her zaman açılabileceği yargısal uygulamayla benimsenmiştir. Hukuk Genel Kurulunun 22.6.1983 gün ve 479/719 sayılı kararında da belirtildiği üzere muvazaa sebebinin ortadan kalkması veya bir zamanın geçmesi ile görünürdeki işlemin geçerli hale gelemeyeceği kuşkusuz bulunduğundan, muvazaa iddiası her zaman ileri sürülebilir. Bu nedenle muvazaa iddialarında zamanaşımı kabul edilmemiştir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2003/458 K: 2003/470
Muris muvazaası olgusunu etraflı olarak tanımlayıp, koşullarına açıklık getiren, 1.4.1974 gün ½ sayılı içtihadı birleştirme kararının, mülkiyetin nakline ilişkin temliki işlemleri kapsamına alıp, belli bir kişi yararına sınırlı bir süre için tesis edilen intifa hakkını içermediğinde hiçbir kuşku ve duraksama bulunmamaktadır. Bu bağlamda, içtihadı birleştirme kararlarının içerik ve kapsamının kıyas yoluyla genişletilmesine olanak bulunmadığının da vurgulanması gerekir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 1992/586 K: 1992/782
Davalının üçüncü şahıstan tapu memuru huzurunda iktisap ettiği ve fakat bedeli muris tarafından ödenen taşınmaz mal murisin mülkiyetine geçmediğinden muris muvazaası sebebiyle istenemez. Butlan sonucunu doğurarak, murisin temliki tasarruflarının iptaline imkan tanıyan bu tevhidi içtihat kararının uygulanabilmesi için temliki tasarrufa konu yapılan taşınmazın murisin tapulu malı olması, gerçekte bağışlamak istediği bu malı ile ilgili olarak, resmi memur huzurunda, iradesini satış doğrultusunda açıklaması icap eder. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2000/126 K: 2000/143
Muris muvazaasına dayalı işlemin yapıldığı tarihte mirasçı olmayan davacı daha sonra mirasçı sıfatına haiz olduğuna göre muvazaalı işlemin iptali için dava açma hakkı vardır. Böyle bir davanın temlikin yapıldığı tarihte mirasçılık sıfatını taşıyanların açabileceğini kabul etmek olanağı bulunmamaktadır. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2017/1224 K: 2021/209
Tapu Sicil Tüzüğünün 75/4. maddesindeki tapu müdürlüğüne başvuru zorunluluğu ve buna bağlı olarak idari itiraz sürecinin tamamlanmadığından bahisle davanın usulden reddine karar verilmesi mümkün değildir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 1976/1921 K: 1977/431
Medenî Kanunun 917. maddesinden doğan devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluk ilkesine dayanmakta olup bu durumda dahi koşulları gerçekleştiği takdirde Borçlar Kanununun 44. maddesinin uygulanması olanağı mevcuttur. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 1979/548 K: 1982/46
15.3.1944 gün, E.1943/13, K.1944/8 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği gibi, tapuda yanlışlık başlı başına hukuki bir mevcudiyet ifade etmeyip, ancak sebebiyet verdiği zarar itibariyle hukuki bir mevcudiyet ifade eder. Bunun doğal (tabii) sonucu ise zamanaşımının kayıt tashihine ait davanın reddine ilişkin kararın kesinleşme tarihinden başlamasıdır. Aksinin kabulü, 917. maddenin konuluş amacına da ters düşer. Nitekim Hazine’nin açacağı rücu davasında da zamanaşımının tapudaki yanlışlık tarihinden değil, ödeme tarihinden başlayacağı, yerleşmiş uygulama gereğidir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 1999/222 K: 1999/226
Öğreti ve uygulamada MK. 917. maddesinden kaynaklanan davalarda uygulanacak zamanaşımına ilişkin yasa maddesi BK. nun 60. maddesidir. Medeni Kanunun 917. maddesi gereğince Hazinenin sorumlu tutulabilmesi için, tapu sicilinin tutulmasından zarar doğması, memurun hukuka aykırı eylemi olması ve ikisi arasında da illiyet bağı bulunmalıdır. Zamanaşımında Borçlar Kanununun 60. maddesindeki zamanaşımı süresinin tapu kaydının düzeltilmesi davasının reddine ilişkin kararın kesinleşme tarihinden başlar. O nedenle, zarar doğmadıkça Hazinenin sorumluluğundan söz edilemiyeceği kuşkusuzdur. Diğer bir anlatımla tapu kaydının düzeltilmesi mümkün bulundukça zarardan söz edilmeyecek ve Hazineye karşı açılacak tazminat davası dinlenemeyecektir. Devamını Oku
Hukuk Genel Kurulu E: 2010/1-336 K: 2010/396
Dava, Medeni Kanunun 1007. maddesince Devletin sorumluluğuna dayalı bir dava olduğuna göre husumetin hazineye yöneltilmesi zorunludur. Ne var ki, davacı dava dilekçesinde tapu sicil müdürlüğünü hasım göstererek dava açmıştır. Davacının asıl dava etmek istediği kişinin “tapu sicil müdürlüğü” değil, “hazine” olduğu belirgindir. Durum bu olunca, davanın davalı olarak salt tapu sicil müdürlüğüne yöneltildiğinden söz edilemez. Ortada belirgin biçimde temsilcide yanılma hali bulunmakta olup, bu durumun mahkemece resen gözetilmesi ve davanın usulünce gerçek hasma yöneltilebilmesi için davacı yana olanak sağlanması gerekir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2004/526 K: 2004/589
Kusursuz sorumluluk da illiyet bağının kesilebilmesi için zarar görenin ağır kusurunun bulunması veya üçüncü bir kişinin illiyet bağını kesebilecek nitelikte ağır kusurunun olması veya hakkında zararlandırıcı sonucun meydana gelmesinde öngörülmeyen bir halin bulunması gerekmektedir. Somut olayda zarar gören davacının illiyet bağını kesebilecek ölçüde kusurunun olmadığı yine öngörülmeyen bir durumun da bulunmadığı görülmektedir. Ne var ki gerek ceza dosyasında gerekse tapu iptaline ilişkin dava dosyasında zararlandırıcı sonucun ortaya çıkmasında bir üçüncü kişinin hukuka aykırı eyleminin bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu kişinin suç teşkil eden ve ağır kusuru oluşturan eylemi açıktır. Şu haliyle sorumluluğu gerektiren illiyet bağının kesildiği kabul edilmelidir. Yapılan bu açıklama itibarıyla olayda zarar, hukuka aykırı eylem bulunmakta ise de kusursuz sorumlu olan davalının sorumluluğunu gerektirecek uygun illiyet bağının bulunmadığı görülecektir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2023/1023 K: 2025/552
TMK’nın 1007. maddesi uyarınca Devletin sorumluluğu, kusursuz sorumluluktur. Bu nedenle temel hareket noktası, davacının taşınmazı satın alırken iyiniyetli olup olmadığı değil, uğradığı zarar ile Devletin kusursuz sorumluluğu arasındaki illiyet bağını kesecek unsurların bulunup bulunmadığıdır. Buna göre somut olayın özelikleri itibarıyla davacının zarara uğramasında kendi ağır kusurunun olup olmadığı irdelenmelidir. Somut olayda, davacının tapu kaydında herhangi bir şerh veya kısıtlama bulunmayan dava konusu taşınmazı satın alma işleminin tapu siciline güven ilkesi dâhilinde gerçekleştiği, mahkeme kararının kesinleştiği tarihe kadar da taşınmazın tamamının kendisine ait olduğu güveni ile hareket ettiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla, davacının zarar ile sorumluluk arasındaki illiyet bağını kesecek ölçüde ağır kusurlu olmadığı kabul edilmelidir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2024/270 K: 2025/681
Zararın hangi yönteme göre belirleneceğine ilişkin TMK’nın 1007. maddesinde hüküm bulunmaması nedeniyle, Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ile 2942 sayılı Kanun’un 11. maddesinde belirtilen yönteme göre değer tespit edilmesi gerektiği, buna göre de değerlendirme tarihi olan tapu iptali ve tescil davasında verilen kararın kesinleşme tarihi itibarıyla resmî veriler de dikkate alınarak arazi niteliğindeki taşınmazlar için net gelir yöntemi esas alınarak, arsa niteliğindeki taşınmazlar için ise emsal karşılaştırması yapılarak değerin belirlenmesi gerektiği kabul edilmiştir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2023/672 K: 2025/130
Davacı hisseleri devraldığı işlem sırasında, söz konusu taşınmazın hukuken özel mülkiyete konu olamayacak yerlerden olduğunu bilecek durumdadır. Devlet, yeni malike satın aldığı payın uyuşmazlık konusu ve mevcut kayıtların doğruluğunun an itibarıyla tartışmalı olduğunu, dolayısıyla söz konusu sicil kayıtlarını bu hâliyle değerlendirmesi gerektiğini 4721 sayılı Kanun’un 1020. maddesi uyarınca malikin bilgisine sunmuş bulunmaktadır. Bu itibarla taşınmaza ait tapu kaydına orman şerhi konulması nedeniyle oluşan zarar ile Devletin tapu sicilinin doğru tutulmamasından kaynaklanan zararlara ilişkin sorumluğu arasında bir sebep sonuç ilişkisi oluşmamıştır. Dolayısıyla davacının diğer paydaşlardan satın aldığı 2/3 oranındaki pay yönünden tapu sicil kayıtlarının doğru tutulmamasından kaynaklı olarak Devlete karşı bir tazminat hakkının doğduğundan söz edilemez. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2023/644 K: 2025/129
Kamuya açıklık prensibinin sonucu olarak, ilgili her kişi sicili incelemek imkânına sahip olduğu için, bu imkânı kullanan kişi sicildeki kaydı göreceğinden, imkânı kullanmayan kişi ise gerekli özeni sarf etmiş olmayacağından kimse sicilde var olan bir kaydı bilmediği hususunda iyiniyet iddia edemez. Davacı tapuda devir işlemi sırasında, söz konusu taşınmazların hukuken özel mülkiyete konu olamayacak yerlerden olduğunu bilecek durumdadır. Devlet, yeni malike (davacı) satın aldığı taşınmazların tapu kayıtlarının uyuşmazlık konusu ve mevcut kayıtların doğruluğunun an itibarıyla tartışmalı olduğunu, dolayısıyla söz konusu sicil kayıtlarını bu hâliyle değerlendirmesi gerektiğini 4721 sayılı Kanun’un 1020. maddesi uyarınca malikin bilgisine sunmuş bulunmaktadır. Bu itibarla taşınmazlara ait tapu kayıtlarına orman şerhi konulması nedeniyle oluşan zarar ile Devletin tapu sicilinin doğru tutulmamasından kaynaklanan zararlara ilişkin sorumluğu arasında bir sebep sonuç ilişkisi oluşmamıştır. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2023/637 K: 2025/165
Yargılama devam ederken devralan davacı tapuda devir işlemi sırasında, söz konusu taşınmazın bir bölümünün hukuken özel mülkiyete konu olamayacak yerlerden olduğunu bilecek durumdadır. Devlet, davacıya satın aldığı taşınmazın bir bölümünün uyuşmazlık konusu ve mevcut kaydın doğruluğunun an itibarıyla tartışmalı olduğunu, dolayısıyla söz konusu sicil kayıtlarını bu hâliyle değerlendirmesi gerektiğini 4721 sayılı Kanun’un 1020. maddesi uyarınca davacının bilgisine sunmuş bulunmaktadır. Bu itibarla taşınmaza ait tapu kaydının bir bölümüne orman şerhi konulması nedeniyle oluşan zarar ile Devletin tapu sicilinin doğru tutulmamasından kaynaklanan zararlara ilişkin sorumluğu arasında bir sebep sonuç ilişkisi oluşmamıştır. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2023/16 K: 2025/36
Davacının yöre sakini olması karşısında 124.500 m2’lik yüzölçümü ile 1.124.500 m2’lik yüzölçümü farkını ayırt edebileceği açıktır. Somut olayda kadastro tespit sırasında taşınmazın yüzölçümü ve sınırlarında bir yanlışlık yapılmayıp sadece tapu sicilinde yüzölçümü bilgisinin yanlış yazıldığı anlaşılmakta olup, 2001 yılında taşınmazda pay edinen davacının o günden beri arz üzerinde payına karşılık 126.000 m2 alanı ekip biçtiği yönündeki iddiası hayatın olağan akışına aykırıdır. Keza arz üzerinde hiçbir zaman var olmayan 1.000.000 m2 alan nedeniyle taşınmazın kadastro sırasında tespit edilen yüzölçümünün tapu siciline aktarımı sırasında önüne fazladan (1) rakamının eklenmesi suretiyle bir yanlışlığa yol açıldığı sabit ise de, yukarıda da değinildiği gibi davacı pay satın alırken taşınmazın gerçek yüzölçümünü bilebilecek durumdadır. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2022/1124 K. 2024/146
Her ne kadar tapu işlemleri kadastro işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden sıralı işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan dolayı 4721 sayılı Kanun’un 1007 nci maddesi anlamında Devletin sorumlu olacağı kabul edilmiş ise de, bu madde kapsamında Devletin sorumluluğu için salt tapu sicilinin veya tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemlerinin hatalı olması yeterli olmayıp, öncelikle bir zararın ve bu zararın tapu sicilinin tutulması veya kadastro işleminden doğması veya kaynaklanması da gereklidir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2020/136 K. 2020/895
Uygulamada bazı durumlarda üçüncü kişilerin tapu kütüğündeki yolsuzluğu bilmesi gerektiğinden yola çıkarak kötü niyetin kendiliğinden sabit olduğu ve TMK’nın 1023. maddesine dayanmak isteyenlerin iyi niyetli olduklarını ispat etmesi gerektiği kabul edilmiştir . Buna göre, taşınmazın süratle ve düşük bedelle bir üçüncü kişiye satılması hâlinde taşınmazı devralanların iyi niyetli sayılamayacakları, yine alıcı ile satıcı arasında akrabalık, iş arkadaşlığı veya komşuluk gibi bir ilişki görülüyorsa da TMK’nın 1023. maddesinin uygulanamayacağı çünkü iktisap edenlerin şüpheli sayılabilecek bir durumu incelemeyerek ihmalkâr davranarak, kötü niyetli sayılacağı kabul edilmiştir. Davacı şirketin emlakçılık ve ormancılık işiyle uğraştığı, çekişmeli taşınmazları tapuda satın ve devir alırken çekişmeli yerde orman kadastro çalışmalarının yapılıp yapılmadığını, tamamlanıp tamamlanmadığını, çekişmeli yerlerin askı ilanına çıkarılıp çıkarılmadığını bilebilecek durumda olduğu, basiretli bir işadamı gibi hareket ederek tapu kütüğünde belirtilen yazıları araştırması gerekirken, gerekli dikkat ve özen gösterilmeden nitelikleri itibariyle çok kıymetli olan taşınmazları yüksek bir bedel ödeyerek ve tapuya tescil edildikleri gün, aynı resmî senet ile satın ve devralmış olması karşısında iyi niyetli olduğunun kabulü mümkün değildir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2020/16 K. 2022/1720
Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı ferî değil, aslî bir sorumluluk yüklenmiştir. Devlet’in sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. Başka bir deyişle Devlet’in sorumluluğu, kusursuz bir sorumluluktur. İdare illiyet bağının kesildiğini ispat etmediği sürece sorumluluktan kurtulamaz. İlliyet bağının kesilebilmesi için zarar görenin ağır kusurunun bulunması veya üçüncü bir kişinin illiyet bağını kesebilecek nitelikte ağır kusurunun olması veya hakkında zarar doğuran sonucun meydana gelmesinde öngörülemeyen hâlin bulunması gerekir. Yine tapu görevlisine rücu edilebilmesi, tapu görevlisinin kusurunun varlığı hâlinde mümkündür. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2019/652 K: 2022/1486
Tapu sicilinin hatalı tutulması nedeniyle uğramış olduğu zararın tazmini amacıyla 1007. maddeye dayanarak açılan davada, talep edilen tazminatın miktarının dava tarihi itibariyle davacı tarafından belirlenebilir nitelikte olmadığı açık olup dava tarihinde itibariyle terkin edilen taşınmazın gerçek değeri ile bu terkin sonucu uğranılan zararın tespiti objektif anlamda davacıdan beklenemez. Davacı tarafından talep edilen tazminat miktarı, ancak yapılacak olan yargılama sırasında elde edilen delil ve bu deliller üzerindeki incelemeler neticesinde belirlenebilir hâle gelecek niteliktedir. Dolayısıyla eldeki davanın sahip olduğu unsurlar itibariyle, bir belirsiz alacak davası olarak nitelendirilmesi zorunludur. Bu durumda da davacı tarafından talep edilen tazminatın tamamına ilişkin olarak işleyen ve TBK’nın 146. maddesi gereğince geçerli olan on yıllık zamanaşımı süresi de dava tarihinde kesilmiştir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2018/343 K. 2021/1515
Dava dilekçesi ve Hazine tarafından sunulan dilekçelerin içeriğine göre, dava dilekçesinde davalı olarak Etimesgut Tapu Müdürlüğüne izafeten Hazine gösterilmiş ise de, Hazinenin davada vekil ile temsil edilmesi, sunulan dilekçelerin Hazine adına sunulduğunun belirtilmesi ve savunma hakkının kısıtlandığına dair bir itirazının da bulunmaması karşısında, somut olayda taraf teşkilinin tamamlandığının kabul edilmesi gereklidir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2009/383 K: 2009/517
Davaya konu somut olayda, yapılan kadastro işlemine süresi içinde Hazine adına itiraz etmekle yükümlü olan görevliler üzerlerine düşen görevlerini yapmamışlardır. Tapu işlemleri kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan T.M.K. 1007 anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 1979/1086 K: 1979/1240
MK.nun 917/1. maddesi hükmünce “Hazine Tapu Sicillerinin tutulmasından mütevellit bütün zararlardan mes’uldür”. Devletin buradaki sorumluluğu kusursuz sorumluluk halidir. Bunun için ortada gerçekleşmiş bir zarar bulunmalı, bu zarar tapu sicilinin hukuka aykırı bir biçimde tutulmasından doğmalı, illiyet bağı gerçekleşmelidir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 1943/251 K: 2020/895
Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu19. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi… Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2007/422 K: 2007/536
Somut dava, tapuda sahte vekâletnameye dayalı satış nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir. Dava, hukuksal dayanağını kusursuz sorumluluktan almakta ve kusura değil tehlike prensibine dayanmaktadır. Tapu sicil müdürlüğü görevlilerinin kusurlu olup olmadığının araştırılmasına ya da kusurun varlığının ispatına gerek olmadığı gibi, esasen devletin sorumluluğu için bu kusurun varlığı da şart değildir. Tapu sicil müdürlüğünün hukuka aykırı eylem ve işlemleri ile zarar arasında illiyet bağı bulunduğuna göre bu zarardan devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Diğer bir ifadeyle, davacının zararı, tapu dairesinde yapılan işlemden kaynaklanmakla, olayda, Devletin sorumluluğunu gerektiren illiyet bağının bulunduğu şüphesizdir. Hal böyle olunca; Yerel Mahkemenin, tapu sicilinin tutulmasıyla ilgili bu işlemden doğan davacı zararından, davalı Hazinenin sorumlu bulunduğu yönündeki kararı isabetlidir. Devamını Oku
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E: 2010/277 K: 2010/310
Kamuya ait olmayan, malik ya da zilyedi bulunan kişilerce “harman zamanı harmanın döküldüğü yer” olarak kullanılan yer olup; buradaki ekonomik amaç harmanın dökülüp, buna bağlı işlemlerin harman zamanında gerçekleştirilmesidir. Bu şekilde gerçekleşen tasarruf, beklenen ekonomik amaca uygun ve iktisap bakımından da yeterli kabul edilmelidir. Harman yerinin açıklanan niteliği gereği, harman dökülme şeklinde gerçekleşen kullanımı yanında ayrıca harman zamanı dışındaki dönemlerde de tarım aletleri ve benzeri makinelerin konulması, ahır, ev veya hayvan barınağı olarak kullanılması zorunluluğu bulunmadığı gibi; harman zamanı dışında böyle bir kullanım şeklinin kazanma koşulu olarak aranması da taşınmazın “özel harman yeri” niteliği ile örtüşmediğinden kabul edilemez. Devamını Oku
