Kira Bedelinin Kanunla Sınırlandırılması Mümkün mü?

Makalemizi paylaşır mısınız?

Kira Kontrolleri

Konut sorunu, modern toplumların en büyük problemlerinden birisidir. Bu sorunun piyasa mekanizmasına bırakılması ise, konut arzının azlığı nedeniyle, kiracılar aleyhine sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle devletler konut problemini çözmek amacıyla, kamu yararına gördükleri çeşitli tedbirleri hayata geçirme konusunda takdir hakkına sahiptirler. Dünyanın çeşitli ülkelerinde uygulanan kira kontrolleri konusunda şu yazımıza bakabilirsiniz: Dünyanın Çeşitli Ülkelerinde Uygulanan Kira Kontrolleri

Kira Kontrolleri ve Nedenleri

Devletler gerek sosyal ve gerekse ekonomik nedenlerle taşınmaz kiralama hakkına çeşitli sınırlamalar getirebilmektedirler. İlk olarak Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, Savaşın olumsuz etkilerini hafifletebilmek amacıyla Avrupa’da uygulanmaya başlanan kira sınırlamaları, konut sorunun artarak devam etmesi nedeniyle günümüze kadar devam etmiştir.

Kira kontrollerinin iki temel nedeni bulunmaktadır: a) Dar gelirli ailelerin barınma ihtiyacının temin edilmesi, b) Enflasyonu engellemek. Bu konuyu detaylı olarak şu yazımızda incelemiştik: Dünyanın Çeşitli Ülkelerinde Uygulanan Kira Kontrolleri

Ülkemizde Kira Kontrolleri

Aslında 818 sayılı Borçlar Kanunundan beri,  ülkemizde sözleşme serbestisi uygulanmaktadır. Sözleşme özgürlüğünü benimseyen Borçlar Kanunu, kira parasının tarafların serbest iradeleriyle tespit edilmesini benimsemiştir. Bununla birlikte 1940 yılında çıkarılan Milli Koruma Kanunu’ndan beri, ülkemizde kira bedellerinin kanunla belirlenmesi söz konusu olmuştur.

En son olarak 2001 yılında yürürlüğe giren 4531 sayılı Kanun’la 6570 sayılı Kanun’a eklenen geçici 7. madde ile kira sözleşmelerinde kararlaştırılan kira paralarının 2000 yılında yıllık % 25, 2001 yılında ise yıllık % 10 oranında artırılabileceği öngörülmüştür. Ülkemizde kira kontrolleri konusunda şu yazımıza bakınız: Ülkemizde Kira Kontrolleri ve Sınırlamaları

Anayasa Mahkemesi Görüşleri

Anayasa Mahkemesi 16.11.2000 tarihli ve E: 2000/26, K: 2000/48 sayılı kararı (Anayasa Mahkemesi Kararları Dergisi, Sayı: 36, Cilt: 1 Sayfa: 190) ile geçici 7. madde metninde yer alan “…2000 yılında yıllık % 25…” ibaresinin Anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesine göre konut ve işyeri darlığı bulunan ülkelerde devletçe önlem alınmadığı takdirde, talebin arzdan fazla olması nedeniyle, kiralar aşırı şekilde yükselecek, bu yükseliş ise (kiraların tüketici fiyat endeksi içindeki oranının yüksek olması nedeniyle) tüketim maddelerinin fiyatları üzerinde etkili olarak hayat pahalılığına neden olacaktır. Hayat pahalılığı ise (genel fiyat seviyesinin yükselmesi) ise ekonomik ve dolayısıyla sosyal yaşamı olumsuz yönde etkileyecektir. Bu nedenle Devletin; sosyal huzurun sağlanması, toplumsal barış ve kamu düzeninin korunması amacıyla kiracı/kiralayan ilişkilerini düzenlemesi, böylece insanımızı hak ettiği yaşam düzeyine kavuşturması, gelir dağılımını düzeltmesi ve yoksullukla mücadele etmesi Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen sosyal hukuk devleti olmanın gereğidir.

2000 yılındaki bu kararına karşılık Anayasa Mahkemesi 19.07.2001 tarihli ve E: 2001/303, K: 2001/333 sayılı kararı ile geçici 7. maddede yer alan “…2001 yılında ise yıllık % 10…” ibaresini Anayasaya aykırı bularak iptal etmiştir.

4531 sayılı Kanun ile 2001 yılı için kabul edilen %10 oranındaki artışın, 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz nedeniyle oluşan fiyat artışlarının çok altında kaldığını; böylece, kira bedellerine getirilen sınırlamanın, amacını aşarak kiracı ile kiralayan arasında bulunması gereken adil dengenin kiralayan aleyhine demokratik bir toplumda makul, kabul edilebilir olarak nitelendirilemeyecek biçimde bozulması sonucunu doğurduğunu ifade eden Mahkeme, 2001 yılı için getirilen bu sınırlama ile mülkiyet hakkının özüne dokunacak biçimde yapılan ölçüsüz sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaşmadığını ve bu nedenle, Anayasa’nın 2., 5., 13. ve 35. maddelerine aykırı olduğuna karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesinin bu konudaki görüşleri için şu yazımıza bakınız: Anayasa Mahkemesinin Kira Bedellerinin Kanunla Sınırlandırılması Konusundaki Görüşleri

Kira Bedelinin Kanunla Sınırlandırılması Mümkün mü?

Günümüz toplumlarının en önemli sorunlarından birisi olan barınma sorununun çözümü amacıyla çeşitli tedbirler alınması ve kiralar konusunda kısıtlamalar getirilmesi, sosyal hukuk devletinin temel gereklerinden birisidir. Gerek Anayasa Mahkemesi ve gerekse AİHM devletin bu tür sosyal sorunların çözümü amacıyla gerekli tedbirleri alma hakkına sahip olduğunu kabul etmektedir. Bu tür tedbirler, özel kişiler lehine sonuç doğursalar bile kamu yararına olarak kabul edilmektedir.

Bu şekilde bir sınırlama iki açıdan gereklidir: Öncelikle, konut sektöründe, özellikle savaş, doğal afetler gibi olaylar konutların fiyatlarının artmasına neden olmaktadır (Şahin, 2005: 215). Konut arzının azlığı konut kiralarının artmasına, bu durum da kiracıların taşınmaz maliklerine göre dezavantajlı bir konumda kalmalarına neden olmaktadır. Konut sektöründe, toprağın kıt mal olmasından ve dolayısıyla artırılamamasından dolayı, maliklerin monopol konumunda bulundukları, buna dayalı olarak da istedikleri fiyatları kiracılara dikte ettirebildikleri kabul edilmektedir.

Böyle bir durumun ise sosyal rahatsızlıklara neden olması kaçınılmazdır ve kiracılar açısından adaletsiz sonuçlar doğurabilmektedir. Bundan dolayı bu gibi bir sosyal adaletsizliğin çözümü için kiralayan/kiracı ilişkisine müdahale edilmesi gerekmektedir. Sosyal adaletsizlik olduğuna hükmettiği şeyleri tasfiye etmek ise, demokratik bir yasama organının takdir hakkına güzel bir örnek oluşturur.

Konut sorunu gibi önemli sosyal sonuçlar doğuran bir meselenin çözümü piyasa güçlerinin eline bırakılamaz. Devletin, sosyal amaçlarla kira sözleşmelerine müdahalesi yadırganmamalıdır (Atlaş, 2000: 107). Bu sorunun bir şekilde çözümlenebilmesi amacıyla devlet gerekli gördüğü tedbirleri alma hakkına sahiptir.

Üstelik 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde belirtilen sosyal hukuk devleti ilkesi; devlete; sosyal huzurun sağlanması, toplumsal barış ve kamu düzeninin korunması amacıyla kiracı kiralayan ilişkilerini düzenlemesi, böylece insanımızı hak ettiği yaşam düzeyine kavuşturulması, gelir dağılımını düzeltilmesi konusunda görevler yüklemektedir. Bu görevleri yerine getirmek için mülkiyet hakkına getirilen sınırlamalar, Anayasa’nın mülkiyet hakkını düzenleyen 35. maddesi anlamında “kamu yararına” olarak kabul edilmelidir.

Her ne kadar bazı yazarlar (Ruhi, 2003: 230) devletin “sosyal devlet” ilkesinin arkasına sığınarak piyasa mekanizmasının işleyişine müdahale edemeyeceğini ileri sürmekteyseler de piyasa mekanizmasına devletin hiçbir şekilde müdahale etmemesi, günümüzde artık pek kabul görmeyen bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.

“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” şeklinde ifadesini bulan ve devletin piyasa mekanizmasını hiçbir şekilde müdahale etmemesini öngören bu anlayış çok eskilerde kalmıştır. Modern toplumlar birbirinden farklı pek çok toplumsal ihtiyaca sahiptirler ve bu tür toplumsal ihtiyaçların sağlanması tamamen piyasa güçlerinin insafına bırakılamaz.

Elbette ki devletin, piyasa mekanizmasına bu şekilde müdahale etmesinden önce, alınması gereken önlemler vardır. Konut sorunu, kira bedellerini sınırlandırarak değil, konut arzını artırarak çözmelidir. Ancak bu durum, kısa vadede, devletin gerekli gördüğü tedbirleri almasına engel değildir.

Sınırlandırmalar için ileri sürülebilecek ikinci gerekçe konut kiralarında meydana gelen artışın enflasyonu tetiklemesidir. Buna göre, konut kiralarındaki yükseliş genel fiyat seviyesindeki artışları tetiklemekte, bu da hayat pahalılığına neden olmaktadır.

Anayasa Mahkemesince de kabul edildiği üzere konut arzının talepten az olduğu durumlarda devletçe önlem alınmadığı takdirde talebin arzdan fazla olması nedeniyle kiralar aşırı şekilde yükselecek, bu yükseliş ise (kiraların tüketici fiyat endeksi içindeki oranının yüksek olması nedeniyle) enflasyonun yükselmesine neden olacaktır. Eğer kira bedellerindeki artış sınırlanabilirse enflasyon oranının artışı da sınırlanabilecektir. Bundan dolayı yüksek enflasyon dönemleri, kira bedellerine müdahalelerin baş gösterdiği dönemler olarak dikkat çekmektedir (Şahin, 2005: 216).

Elbette ki (konut kiralarındaki bir artışın enflasyon oranında ciddi artışlar meydana getirdiği kabul edilmekle birlikte) enflasyonun tek kaynağı kira bedellerindeki artış değildir ve kira bedellerindeki artışın sınırlandırılması, tek başına enflasyonu önlemeye yetmeyecek, bunun yanında diğer bazı tedbirlerin (devlet harcamalarının kontrol altına alınması) de alınması gerekecektir.

Bir başka ifade ile devletin harcamalarının enflasyona önemli katkılar yaptığı bir ortamda kira bedellerinin enflasyon kaygısı ile sınırlandırılması herhangi bir anlam taşımamaktadır. Ancak bu husus, tek başına okunduğunda, kira bedellerine getirilen sınırlamamanın ölçüsüz olduğunu iddia etmeye yetmeyecektir.

Çünkü kira bedellerinin sınırlandırılmasının tek amacı enflasyonu kontrol etmek değildir, daha doğrusu sınırlandırmanın tek sonucu enflasyonun dizginlenmesi değildir. Bu tür sınırlandırmalar ücretlilerin gelirlerinin büyük bir kısmının kira bedellerine gitmesini bir ölçüde sınırlandırmaktadır.

Kira kontrollerini gerektiren bir diğer neden de imar planları ve imar programında ortaya konmuş hedeflere ulaşıma yardımcı olmak üzere, taşınmaz piyasalarını düzenlemedir (İnam ve Çay, 2002: 182). Bu kapsamda, planlarda öngörülen hedeflere ulaşılabilmesi ve sosyal adaletin gerçekleştirilebilmesi amacıyla yerel yönetimlere kira denetim yetkisi verilmesi öngörülmektedir. Bu nedenle belirli alanlarda, sınırlı sürelerle ve sosyal amaçlarla yerel yönetimlere, plan kapsamındaki bir kentsel bölgede veya bir proje uygulama alanında, kira düzeylerini düzenleme ve denetleme yetkisi verilmelidir (DPT, 2007: 82).

Üstelik olayın bir de ahlaki boyutu söz konusudur. Savaş, doğal afet, yüksek enflasyon durumlarında piyasada oluşan fiyat artışları, az sayıda konut sahibinin yararına olacağından, kira denetimleriyle “açgözlülük”, “hırs” gibi ahlaki zaafların da giderilmek istendiğinden bahsedilebilir (Şahin, 2005: 216).

Yukarıda sayılan bu gerekçelerle, kira piyasasında konut arzının azlığı devam ettiği sürece kanun koyucunun (mülkiyet hakkının özüne dokunulmaması şartı ile) kira konusunu düzenlemesi ve bu alanda sınırlama yapması mümkündür ve bu tür müdahaleler kamu yararınadır. Sınırlamaların, özel kişiler lehine sonuçlar doğurması da AİHM tarafından mülkiyet hakkının ihlali olarak görülmemiştir.

Elbette ki konut sorununun gerçek çözümü konut arzının artırılmasıdır ve devletin kamu harcamalarını kısması da enflasyon üzerinde kira kontrollerinden daha etkili sonuç doğuracaktır. Ancak konut arzının artırılarak konut sorunun çözülmesine ve enflasyonun dizginlenmesine yönelik gerçek anlamda çözümler üreten bu iki önlemin alınmaması bile konut kiralarına getirilen sınırlamaları haksız göstermez.

Bir sorunun alternatif çözüm yollarının bulunması, bu yollardan birinin otomatik olarak haksız olması sonucunu doğurmaz. Kiracıları korumak ve bu yolla toplumsal barışı tesis etmek Anayasa’nın 2. maddesinde ifadesini bulan sosyal hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de; konut sorununun modern toplumların temel sorunlarından biri olduğunu, devletin bu tür sosyal sorunları çözebilmek amacıyla çeşitli tedbirler alma konusunda geniş bir takdir yetkisi bulunduğunu kabul ederek, kira bedellerinin kanun ile sınırlanması, kiraya konu taşınmazın mülkiyetinin piyasa değerinin altında bir bedelle kiracıya geçmesi ve kiraya konu taşınmazın tahliyesine emreden yargı kararının uygulanmasının kanun hükmünde kararname ile durdurulması şeklinde getirilen sınırlamaları mülkiyet hakkına aykırı görmemiştir.

Kanun koyucu tarafından getirilen bu tür sınırlamaların sözleşme özgürlüğünü ihlal ettiği ileri sürülmüşse (Ruhi, 2003: 227) de sözleşme özgürlüğünün mutlak ve sınırsız bir hak olmadığı dikkate alındığında sözleşme yapma özgürlüğünün kanun ile sınırlandırılmasının mümkün olduğu görülmektedir.

Sözleşme özgürlüğü, kişilerin borç ilişkilerini düzenlerken, hukukun çizdiği yasal çerçeveye uygun olmak kaydıyla yapacakları sözleşmeleri doğrudan doğruya düzenleme yetkisine sahip olmalarıdır (Başpınar, 1998: 13).

Elbette ki Anayasa’nın 48. maddesi gereği herkes sözleşme özgürlüğüne sahiptir, ancak bu, hakkın sınırsız olduğu anlamına gelmemektedir. Üstelik dünyanın pek çok ülkesinde (ekonomik yönden gelişmiş olarak nitelendirilen Avrupa ülkelerinde bile) (Atlaş, 2000:106) taşınmaz kiralamalarında sözleşme özgürlüğü şu ya da bu ölçüde sınırlandırılmaktadır.

Anayasa Mahkemesi de 3151 sayılı Kanunla, belediyeler, il özel idareleri ve Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü adına kayıtlı taşınmazlara ilişkin kira sözleşmelerinin Kanunun yürürlük tarihinden itibaren altı ay sonra sona erdirilmesini, hukuk devleti ve eşitlik ilkesine aykırı bulmamıştır (Anayasa Mahkemesinin 03.07.1986 tarihli ve E: 1986/8, K: 1986/17 sayılı kararı). Anayasa Mahkemesine göre kamu hukukuna ilişkin ve emredici nitelikte olması, öngördüğü genel ve objektif düzenlemenin farklı hukuksal durumlar yaratmaması için her yerde aynı zamanda uygulanmasını, eski yasa zamanında başlamış olan hukuksal ilişkilerin yeni yasaya göre devamını ve sonuçlandırılmasını gerekli kılar.

Aksi halde, 3151 sayılı Yasanın, yayımını takip eden aybaşında yürürlüğe girmesine karşın, çeşitli yıllara uzanabilen kira sözleşmeleri nedeniyle, farklı uygulamalar yıllar boyu devam eder ve sözleşmesi henüz sona ermemiş olan kiralar yönünden yasa hükmünü yürütemez.

Bundan dolayı kanun koyucunun mevcut kira sözleşmelerini sona erdiren düzenlemeleri, hukuk devleti ilkesine aykırı değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, kanun koyucu tarafından belirlenen sosyal hedefine ulaşabilmesi için, bu politikaları hayata geçirmek amacıyla alınacak tedbirlerin, önceden akdedilmiş sözleşmelerin gelecekteki icrasını etkilemesini, hukuka aykırı görmemektedir.

Örneğin Mahkeme, Mellacher ve Diğerleri/Avusturya davasında (Boyar, 2011/e), çıkarılan bir kira kanunu ile, bu kanundan önce akdedilmiş bulunan sözleşmelerdeki kira bedellerinin sınırlandırılmasını mülkiyet hakkına aykırı görmemiştir.

Bazı yazarlarca (Ruhi, 2003: 227) 4531 sayılı Kanunla getirilen sınırlama enflasyonu önleme amacına ulaşmaya elverişli olmadığı, bu nedenle elverişlilik ilkesine uygun olmadığı iddia edilmişse Anayasa Mahkemesinin, bu görüşün aksine kanun koyucunun “kira artışlarına getirilecek sınırlamanın enflasyonun önlenmesi konusunda etkili olacağı” yolundaki kabulüne katıldığını söylemek mümkündür.

Üstelik AİHM kararlarına göre taşınmaz kiralamaları gibi mülkiyet hakkını ilgilendiren konularda alternatif çözüm yollarını takdir etmek devletin takdir hakkı kapsamında kalmaktadır. Bu takdir hakkı alternatif çözüm yollarından kendisine göre en uygun olanı seçme hakkını da kapsar. Bir başka ifade ile, bir meselenin veya bir sosyal sorunun birden fazla çözüm yolunun bulunması, devlet tarafından seçilen yöntemin otomatikman haksız olduğu anlamına gelmemektedir.

Bu nedenle, taşınmaz kiralamalarına ilişkin hususların sözleşme özgürlüğü ve piyasa mekanizması içinde şekillenmesi tercihe şayan olmakla birlikte Devletin, sosyal ve ekonomik nedenlerle kiralamalara zaman zaman müdahale hakkının bulunduğunun kabulü gerekir. Bu tür sınırlamalar, enflasyon oranının gerisinde kalmadığı sürece mülkiyet hakkının özünü zedelemez. Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki genel yaklaşımı, enflasyon oranının gerisinde kalmadığı sürece kira bedellerine getirilen sınırlamaların mülkiyet hakkına aykırı olmadığı yönündedir.

Uzun Vadeli ve Gerçekçi Çözüm Yolarının Seçilmesi

Hukuken doğru ve ideal olan, kira bedellerinin serbest piyasa koşullarlına ve tarafların serbest iradelerine dayanmasıdır (Atlaş, 2000:107). Bundan dolayı konut problemine gerçek çözüm arz/talep arasındaki denge ile oluşması gereken fiyatlara müdahale yolu ile değil, konut üretiminin artırılmasından geçmektedir. Bir başka ifadeyle konut ya da barınma sorunun asıl çözümü, kısa vadeli sınırlamalardan değil, uzun vadeli ve gerçekçi çözümlerden geçmektedir. Bu kapsamda konut arzının ve alt yapılı arsa üretiminin artırılması için gerekli tedbirler alınmalıdır.

Çünkü ekonomik olarak ispatlanmıştır ki, konut kiralarına müdahale edilmesi, kısa vadede olumlu sonuçlar doğurabilirse de uzun vadede konut arzının daha da azalmasına neden olmaktadır. Avrupa’da İkinci Dünya Savaşından sonra yaygın olarak kullanılmaya başlanan kira kontrollerinin, konut arzını ve kalitesini azaltması (Yetgin, 2007: 323) üzerine, 1980’li yıllardan sonra yavaş yavaş terk edilmeye başlandığı unutulmamalıdır.

Bu nedenle kısa vadede taşınmaz kiralamalarının çeşitli yönlerden sınırlandırılması hoş görülebilir ise de uzun vadede çözüm konut arzının artırılmasından geçmektedir. Bu kapsamda konut üretimini teşvik, kira yardımı, konut üretimi için arsa temini, uygun kredi koşullarının yaratılması, konut üretimi için gerekli girdilerde sübvansiyon sağlanması gibi etkili önlemler mutlaka devreye sokulmalıdır.

1982 Anayasasındaki Sınırlama Şartlarına Uyulması

Mülkiyet hakkı sınırlanırken 1982 Anayasasında belirtilen şartlara uyulmalıdır. Bu kapsamda ölçülülük ilkesine uyulmalı ve mülkiyet hakkının özüne dokunulmamalıdır.

İlk olarak ölçülülük ilkesinin; elverişlilik (sınırlama için kullanılan aracın sınırlama amacını gerçekleştirmeye elverişli olması), demokratik toplumda gereklilik (sınırlayıcı önlemin sınırlama amacına ulaşma bakımından zorunlu olması)  ve oranlılık (araçla amacın orantısız bir ölçü içinde bulunmaması, sınırlamanın ölçüsüz bir yükümlülük getirmemesi)  olarak tecelli eden üç alt ilkesine uyulmalıdır.

Öncelikle kira bedellerinde sınırlama yaparken kiracıların yanı sıra kiraya verenlerin menfaatlerinin de dikkate almak gerekmektedir ki bu durum oranlılık ilkesi kapsamına girmektedir. Bu kapsamda kira bedelleri ve bu bedellerin artışları sınırlandırılırken enflasyon oranına yakın bir artış oranı belirlenmelidir. Sınırlamanın enflasyon oranına göre çok düşük kalması ya da dondurulması durumunda taşınmaz malikleri ölçüsüz ve aşırı bir külfete katlanmak durumunda kalmaktadırlar. Bu durum ise hem oranlılık ilkesinin ihlali anlamına gelmektedir hem de mülkiyet hakkının özüne dokunmaktadır.

Ayrıca demokratik toplumda gereklilik ilkesine uygun olarak, sadece sosyal ve ekonomik şartların zorunlu kıldığı durumlarda sınırlama yolu tercih edilmelidir. Bu konuda kanun koyucunun geniş bir takdir yetkisi olduğu kabul edilmekle birlikte takdir yetkisinin keyfi uygulamaları içermediği dikkatlerden kaçmamalıdır.

AİHS’nde ve AİHM İçtihatlarında Yer Alan Sınırlamalara Uyulması

Kiralar konusunda sınırlamalar getirilirken iç hukukun yanı sıra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek protokollerle Sözleşmenin uygulanması konusunda AİHM tarafından geliştirilen içtihatların da dikkate alınması gerekmektedir.

Bu kapsamda ilk şart kamu yararı amacıyla hareket edilmesidir. Bu şart 1982 Anayasasının mülkiyet hakkını düzenleyen 35. maddesinde belirtildiği gibi Ek 1 Nolu Protokol’ün 1. maddesinde de açıkça belirtilmiştir. Bundan dolayı kamu yararı dışında, özel bir kişiye ya da gruba çıkar sağlamak üzere keyfi uygulamalarla müdahale mülkiyet hakkının ihlali anlamına gelecektir.

AİHS açısından ikinci şart hukuk tarafından öngörülmedir. Buna göre kiralamalara getirilecek kısıtlamaların hukuk tarafından öngörülmüş olması gerekmektedir. Kısıtlamaların hangi hukuk normu tarafından getirildiğinin AİHS açısından önemi bulunmamakla birlikte 1982 Anayasasının 35. maddesi mülkiyet hakkının ancak kanunla sınırlanabileceğini öngördüğü için bu kısıtlamaların kanunla düzenlenmesi zorunludur. Ayrıca bu kanunların açık, anlaşılır ve ulaşılabilir olması zorunlu olduğu gibi uygulamanın da hukuk normu tarafından tespit edilen unsurlara uygun olması, müdahalenin uygun ve hukuk tarafından öngörülen bir merciden kaynaklanması ve uygun merciler tarafından uygulanmış olması gerekmektedir.

Bunun yanı sıra, sınırlamalarda kiracıların olduğu kadar taşınmaz maliklerinin de menfaati dikkate alınmalıdır. Taşınmaz maliklerinin menfaati ile toplumun genel menfaati arasında bulunması gereken adil dengenin korunmasına özen gösterilmeli, taşınmaz malikleri orantısız bir külfete katlanmak zorunda bırakılmamalıdır. Enflasyon oranına yakın bir şekilde tespit edilen kira artışı sınırlamalar gerek Anayasa Mahkemesi ve gerekse AİHM tarafından mülkiyet hakkına aykırı görülmemiştir.

Son olarak, hukuk normunun keyfi uygulamalara karşı gerekli güvenlik önlemlerini de öngörmesi gerekmektedir. Bir başka ifade ile mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin hukuk tarafından öngörülmesi yetmemekte, keyfi muamelelere karsı bu sınırın belirleyici karakterlere sahip olması ve uygun yasal güvencelerinin bulunması gerekmektedir.

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2376 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.