1. Ana Sayfa
  2. Gayrimenkul Makaleleri

Cumhuriyet Anayasalarında Toprak Mülkiyeti


1924 Anayasası Dönemi ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu

1924 Anayasası’nın ilk şeklinde toprak mülkiyeti ve topraksız/yeterli toprağı olmayan çiftçilerle ilgili bir hüküm yer almamıştır. Buna paralel olarak çiftçiyi topraklandırma konusu uzunca bir süre Cumhuriyet’in gündemine girememiştir (İnce, 2006: 62). Önemli iktisat tarihçilerimizden Ö. Lütfü Barkan’ın dediği gibi “Memleketimizde tatbikat sahası şöyle dursun, sadece fikir ve mesele halinde ve nazari planda dahi umumi efkârda ve ilim adamlarımızın çalışmalarında kendilerine layık olan mevkileri işgal edememiştir.” (Barkan, 1980: 377)

Geçici Düzenlemeler Dönemi

1940’lı yıllara kadar genel bir toprak reformu yerine daha dar kapsamlı amaçlar için (iskan, tarım) toprak dağıtımı yapılmıştır. Bu dönemdeki politikalar tarım mülkiyeti meselesinin ülke düzeyinde çözme iddiasından oldukça uzaktır (Barkan, 1980: 453). Bu yıllarda çıkarılan kanunlarla, yurt dışından mübadele ya da diğer yollarla gelen kişilere, siyasi amaçlarla yurt içinde naklen iskan edilenlere önemli miktarda toprak dağıtımı yapılmıştır. Örneğin 1924 yılında çıkarılan 474 sayılı Artvin, Kars Vilâyetleri’yle Kulp ve Iğdır Kazaları ve Hopa Kazası’nın Kemalpaşa Nahiyesi’ndeki Arazide Hakk-ı Tasarrufa Ait Kanun ile toprak dağıtımı yapılmıştır.

1925 Yılı Bütçe Kanunu’nun 25. maddesiyle “toprağa ihtiyaç duyan ziraat erbabına, elde mevcut millî arazinin, bedeli on senede taksitle alınmak ve her aileye verilecek arazi miktarı ellerindeki topraklarla birlikte en fazla 200 dönümü geçmemek üzere, değeri bahasına dağıtılması” öngörülmüştür (İnan, 2005: 45). Bu maddenin uygulanması amacıyla aynı yıl Bakanlar Kurulu kararıyla “Tevzi-i Arazi Talimatnamesi” yürürlüğe konulmuştur. Bu Talimatname’nin 1. maddesine göre, devlete intikal şekli ne olursa olsun Hazine’ye ait araziler topraksız/yeterli toprağı olmayan çiftçilere dağıtılabilecekti. Toprak dağıtımı yapılacak kişilerin ise çiftçilikle uğraşmaları ve verilecek toprakların yakınında ikamet etmeleri gerekiyordu (Cin, 1981/c: 378). 

1926 yılında çıkarılan 716 sayılı Borçlanma Kanunu’yla göçmen mülteci ve aşiret bireylerine 20 yıl taksitle verilecek emlâk, toprak, tohumluk gibi konular düzenlenmiştir. 1926 yılında çıkarılan bir diğer kanun olan 885 sayılı İskân Kanunu, gezici aşiretlerin ve göçebe hayatı yaşayanların yerleşik hayata geçirilmesi için toprak dağıtımı öngörmüştür. Ayrıca 1929 yılında çıkarılan 1097 sayılı “Şark Manatıkı Dâhilinde Zürraa Tevzi Edilecek Araziye Dair Kanun” ile devlete doğu illerinden batıya nakledilen kişilerin topraklarını köylülere, aşiretlere, göçebe ve muhacirlere dağıtma imkanı verilmiştir (İnce, 2006: 63). Yine 1929 yılında çıkarılan 1503 sayılı Şark Menatıkı Dahilinde Muhtaç Zürraa Tevzi Edilecek Araziye Dair Kanun ile bir kısım toprakların dağıtımı öngörülmüştür. 1930 yılında “Arazi Tevsii Kararnamesi” çıkarılmış ise de uygulamada başarı sağlanamamıştır (İnce, 2006: 63). 1934 yılına kadar çıkarılan bütçe kanunlarına devlete ait arazinin topraksız/yeterli toprağı olmayan çiftçilere satılmasına ilişkin olarak hükümler konulmuş (İnan, 2005: 45), 1934 yılında çıkarılan 2490 sayılı Artırma, Eksiltme İhale Kanunu’nun 56. maddesiyle de devlete ait arazinin topraksız/yeterli toprağı olmayan çiftçilere satışı sürekli bir hale sokulmuştur (Barkan, 1980: 454). 

2510 sayılı İskan Kanunu

1934 yılında çıkarılan bir diğer kanun olan 2510 sayılı İskan Kanunu’nun 12/b maddesinde öteden beri aynı mıntıkada bulunan aşiret fertleriyle bu mıntıkanın yerli halkından olan veya herhangi bir sûretle yerleşmek üzere oraya gelmiş bulunan topraksız veya topraklı çiftçilere Bakanlar Kurulu kararıyla, Hazine’ye ait arazilerin dağıtılacağı hüküm altına alınmıştır (İnan, 2005: 45). 1935 yılında İçişleri Bakanlığı tarafından Toprak ve İskan Kanunu hazırlanmışsa da yürürlüğe girme fırsatı bulamamıştır.

Bu dönemde Atatürk’ün toprak reformu çıkarılmasını istediği bilinen bir gerçektir. Atatürk’ün 1936 ve 1937 yılları Meclis açış konuşmalarında köylünün topraklandırılmasından bahsetmesi de bir toprak reformu hazırlığının söz konusu olduğunu göstermektedir. Bu konuda ilk olarak 13.02.1937 tarihli ve 3115 sayılı Kanun’la Anayasa’nın 74. maddesine “Çiftçiyi toprak sahibi yapmak ve ormanları Devlet tarafından idare etmek için istimlâk olunacak arazî ve ormanların istimlâk bedelleri ve bu bedellerin tediyesi sureti, mahsus kanunlarla tâyin olunur” ibaresi eklenmiştir. Bu düzenlemeyle çiftçilerin topraklandırılması ve bu topraklandırma için kamulaştırılacak toprakların kamulaştırma bedellerinin ödenişinin özel kanunlarla gösterileceği hüküm altına alınmıştır. Büyük Millet Meclisinde yapılan konuşmalardan 74. maddeye eklenen ibarelerin toprak reformu amacıyla yapılacak kamulaştırmalar için anayasal dayanak sağlamak olduğu görülmektedir (Barkan, 1980: 457).

Aslında çiftçilerin topraklandırılması için kamulaştırma yapılabilmesi için bunun ayrıca belirtilmesine gerek yoktur. Çünkü Anayasa’nın 74. maddesi zaten toplumun genel menfaati için kamulaştırma yapılmasına izin vermiştir. Madde metninde sadece kamu hizmetleri için kamulaştırma yapılabileceğine dair bir hüküm yer almamış “toplumun genel menfaati” kamulaştırma için yeterli görülmüştür. Çiftçiyi topraklandırma konusunda ise toplumun gene menfaati bulunduğunda kuşku bulunmasa gerektir. Dolayısıyla 74. madde zaten, çiftçiyi topraklandırma konusunda kamulaştırma yapmaya izin vermekteydi. Ancak anayasa koyucu çiftçiyi topraklandırmak amacıyla yapılacak kamulaştırmaların usul ve esasların ayrı bir kanunla belirleneceğini öngörmüştür.

1938 yılında yine bir “Tevzi-i Arazi Talimatnamesi” yürürlüğe konulmuştur (Cin, 1981/c: 378). Bu Talimatname’de Hazine arazilerinin toprağı olmayan ya da yeterli toprağı bulunmayan (184 dönümden az toprağı olan) çiftçilere dağıtımını düzenlemekteydi. Talimatname’ye göre sadece çiftçilikle iştigal eden kişilere toprak dağıtımı yapılacaktı. Bu Talimatname’nin 1925 yılında çıkarılan Talimatname’den en önemli farkı dağıtılan arazilerle ilgili olarak bizzat işletme zorunluluğudur. Talimatname’ye göre toprak verilecek kimselerin bu toprağı bizzat işlemesi gerekiyordu (Cin, 1981/c: 378).

Ancak Atatürk’ün ölümü ve İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması nedeniyle kapsamlı bir toprak reformu 1940’lı yıllara kadar ciddi şekilde ülke gündemine gelememiştir.

Anayasa Değişikliği

10 Ocak 1945 tarihli ve 5905 sayılı Kanun’la 1924 Anayasası’nın 74. maddesine ikinci bir fıkra daha eklenmiştir.  “Çiftçiyi toprak sahibi kılmak ve ormanları devletleştirmek için alınacak toprak ve ormanların kamulaştırma karşılığı ve bu karşılıkların ödenişi özel kanunlarla gösterilir” hükmünü ihtiva eden bu fıkra toprak reformu amacıyla yapılacak kamulaştırmalar için zemin hazırlamıştır.

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu

74. maddenin verdiği yetkiye istinaden 1945 yılında Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu yürürlüğe konulmuştur. Bu Kanun; arazisi olmayan veya yetmeyen çiftçileri, bu kanun gereğince topraklandırmaları kabul edilenleri, aileleri ile birlikte geçimlerini sağlayacak ve iş kuvvetlerini değerlendirecek ölçüde araziye sahip kılmak; yeterli arazisi bulunup üretim araçları eksik olan çiftçilerden muhtaç bulunanlara kuruluş, onarma ve işletme sermayesi, canlı ve cansız demirbaş vermek; yurt topraklarının sürekli olarak işlenmesini sağlamak amaçlarını gütmekteydi. Kanunun gerekçesinde arazinin genişliği, çeşitliliği ve verimliliğinin millet hayatı için önemli olduğu vurgulanmakta; bütün bunların milletin gelişmesine imkan verdiği fakat bu imkanların gerçekleşmesinin, esasta elverişli bir mülkiyet rejiminin ve bünyesinin varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir (İnan, 2005: 47).

Kanun’un çıkarılış amacı oldukça tartışılmıştır. Kanun’a yöneltilen önemli eleştirilerden bir tanesi de Kanun’un amacının köylüyü köye bağlayarak toplumsal hareketliliği önlemek ve bu şekilde köylü sınıfın şehirli sınıfa karışmasını önleyerek toplumsal sınıfları korumak olmasıdır (İnce, 2006: 66). Ayrıca Kanun’un büyük toprak mülkiyetini sonlandırarak muhalefeti destekleyen toprak ağalarının gücünü zayıflatma amacı güttüğü de ileri sürülmüştür.

Bu Kanun mülkiyet hakkı yönünden bazı önemli uygulamalar ve kısıtlamalar öngörmüştür. Bunlardan birincisi topraksız olan ya da yeterince toprağı bulunmayan çiftçilere toprak sağlamak, ikincisi ise bu amaçla kamulaştırma yapmaktır. Bu anlamda Kanun’un temel hedefi topraksız ya da yeterli toprağı olmayan çiftçilere toprak dağıtmak, buna karşılık aşırı büyük toprak mülkiyetini zayıflatarak toprak mülkiyeti yönünden toplumda bir denge sağlamaktır. 

Kanun’un toprak dağıtımına yönelik kısmı Hazine arazilerinin dağıtımı yoluyla kısmen gerçekleştirilebilmiş olsa da büyük toprakların kamulaştırılması başarılamamıştır (Topuz, 2007: 387). Kanun’un kamulaştırılacak topraklara ilişkin en önemli kuralı 1950 yılında 5618 sayılı Kanun ile değiştirilince, toprak reformunun uygulanma olanağı da pek kalmamıştır (Topuz, 2007: 387). Kanun’un uygulaması Hazine arazilerinin topraksız olan ya da yeterli toprağı bulunmayan kişilere dağıtımıyla sınırlı kalmıştır. 1972 yılına kadar dağıtımı yapılan 22.313.646 dekar arazinin yalnızca % 0.2’sinin (54.252 dekar) kamulaştırma yoluyla elde edilmiş olması (Taraklı, 1976: 290) da Kanun’un yeterince başarılı şekilde uygulanamadığını göstermektedir. Üstelik 1936 yılında yapılan bir araştırmada 5.000 dönümden büyük tarımsal işletme sayısının 428 olarak tespit edilmesine karşılık 1950 yılında bu sayının 976’ya çıktığı görülmektedir (Savcı, 1965: 366). Bundan dolayı Kanun’un toprak mülkiyetinin yapısını değiştirmeye yönelik amaçlarının gerçekleştiğini söz etmek mümkün değildir.

1924 Anayasası’na Göre Toprak Mülkiyeti ve Mülkiyet Hakkı

1. Sadece Çiftçilere Toprak Dağıtımı Yapılabilmesi

1924 Anayasası’nın 74. maddesinin ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun mülkiyet hakkı yönünden getirdiği uygulamalardan bir tanesi topraksız olan ya da yeterince toprağı bulunmayan çiftçilere arazi dağıtımıdır. Bu düşüncenin temel felsefesi şudur: Bir tarım arazisinin verimli olarak işletilebilmesi için işleten kişinin, malik olması gerekir (Cin, 1981/c: 376).

Bu husus dönemin Başbakanı İsmet İnönü tarafından 1937 yılında şu şekilde ifade edilmiştir: “Toprak mahsulünü ancak bir vaziyette verir. Bu vaziyet de o toprağın, işleyenin malı olmasıdır.” Bundan dolayı bu dönemde çiftçilere toprak dağıtımı, toprak reformunun en önemli konusu olmuştur.

Dikkat etmek gerekir ki gerek 74. madde ve gerekse Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu topraksız kişilerin değil, çiftçilerin topraklandırılmasını öngörmektedir. Bu da Anayasa’nın ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun konuyu herkese toprak sağlamak açısından değil, zirai ve iktisadi kalkınma açısından değerlendirdiğini göstermektedir (Berki, 1973: 93).

İkinci olarak arazi dağıtımında çiftçi açısından bir zorunluluk yoktur. Bir başka ifadeyle çiftçi, ancak kendisinin istemesi durumunda dağıtılan topraktan alabilecektir. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu zorla toprak dağıtımı sistemini sarahate yakın bir delâletle reddetmiş bulunmaktadır (Berki, 1970: 83). Ayrıca Kanun, toprak dağıtımında mutlak bir eşitlik öngörmemiştir. Bu esasa göre, herkesin kişisel ve ailevi durumları dikkate alınarak toprak dağıtımı yapılacaktır.

Kanun topraksız olan ya da yeterince toprağı bulunmayan çiftçilere öncelikle devlet mülkiyetinde bulunan arazilerin dağıtılmasını öngörmektedir. Çünkü Berki’nin de belirttiği üzere toprak reformu bir kamu hizmetidir ve her kamu hizmetinde olduğu gibi bu hizmetin de yükünün ilk olarak Hazine tarafından karşılanması gerekir (Berki, 1970: 90). Bu arazi ihtiyacı karşılamaz ise, Kanun’un 14. maddesi gereği, mülhak ve mazbut vakıflar adına kayıtlı taşınmazlar ile il özel idareleri ve belediyelere ait olup da kamu hizmetlerinde kullanılmayan arazi dağıtılacaktır.

2. Toprak Reformu Amacıyla Kamulaştırma Yapılabilmesi

1924 Anayasası’nın 74. maddesi çiftçiyi topraklandırma amacıyla kamulaştırma yapılabileceğini öngörmektedir. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu da kamu idarelerinin mülkiyetinde bulunan arazilerin ihtiyacı karşılamaması durumunda Kanun’un mülkiyet hakkına dönük ikinci uygulamasının devreye girmesini ve büyük toprakların kamulaştırılmasını öngörmektedir. Bu anlamda Anayasa koyucu toprak davasını, bir kamu sorunu olarak görmüş ve bu sorunun çözümü amacıyla gerektiğinde özel mülkiyete müdahale edilebilmesine izin vermiştir (Berki, 1973: 94).

Ancak bu kamulaştırmalar en büyük tarım arazisine sahip kişilerin taşınmazlarından başlayacağı için Kanun bir yandan topraksız olan ya da yeterince toprağı olmayan kişileri toprak sahibi yapmak, bir yandan da büyük toprak sahiplerinin arazilerinin belli bir miktarı  (5000 dönüm) geçen kısmını kamulaştırarak toprak mülkiyetinde adil bir dağıtım hedeflemiştir. Buna göre gerekmesi halinde, büyük toprak sahiplerinin arazilerinin belli bir miktarı  (öncelikle 5000 dönüm) geçen kısmının kamulaştırılması sonucu elde edilen arazinin dağıtılması öngörülmüştür (Berki, 1973: 96). 

Kanun bu amaçla kamulaştırma yapılabileceğini öngörmekle beraber, bu kamulaştırmalar kesinlikle bedelsiz olmayacaktır. Çünkü 1924 Anayasası’nın 74. maddesi toprak reformu için büyük toprakların kamulaştırılmasını öngörmüştür. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu da, toprak dağıtımı için dahi olsa, arazi sahiplerinin ellerinden topraklarının gasp suretiyle değil, kamulaştırma yoluyla alınabileceğini öngörerek Anayasa’nın 74. maddesine sadık kalmıştır (Berki, 1970: 82). Buna göre büyük çiftlikler bedel ödenmeksizin zorla alınarak topraksız çiftçilere dağıtılamaz (Berki, 1973: 94). Ancak bu bedel rayiç bedel değil, emlak vergi değeridir. 

Görüldüğü üzere bu madde rayiç bedel üzerinden değil, 1944 yılı emlak vergi değeri üzerinde kamulaştırma öngörmüştür. Fakat 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesi ve Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasıyla birlikte, 21. maddenin 1961 Anayasası’nın 38. maddesine aykırılığı gerekçesiyle dava açılmıştır. Söz konusu madde Anayasa Mahkemesi’nin 18.03.1963 tarihli ve E: 1963/10, K: 1963/61 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi vergi değeri üzerinden kamulaştırmayı, 1961 Anayasası’nın kamulaştırmanın gerçek değer üzerinden yapılmasını öngören 38. maddesine aykırı bulmuştur. Anayasa Mahkemesine göre Anayasa’nın 38. maddesinde kamulaştırmanın gerçek karşılık üzerinden yapılacağının hüküm altına alınmasına rağmen 4753 sayılı Kanun’da kamulaştırmanın vergi değeri üzerinden yapılacağının öngörülmesi Anayasa’nın 38. maddesine aykırıdır.

3. Dağıtılan Topraklarla İlgili Kısıtlamalar

Aslında 1924 Anayasası’nın 74. maddesinde dağıtılan topraklarla ilgili olarak mülkiyet hakkının kısıtlanabileceğine dair bir hüküm yer almamaktadır. Ancak 4753 sayılı Kanun dağıtılan topraklarla ilgili olarak çeşitli kısıtlamalar getirmiştir. İlk olarak bu şekilde dağıtılan arazinin dağıtım yapılan kişilerce işletilmesi ve boş bırakılmaması zorunludur. Bu arazilerin, dağıtım yapılan çiftçiler tarafından terk edilmesi, boş bırakılması ya da ortakçılık/kiraya verme yoluyla işletilmesi durumunda geri alınması öngörülmüştür. Kanun’un 57. maddesine göre bu şekilde terk edilen, boş bırakılan, ortakçılıkla veyahut özürsüz olarak kira ile işletilen tarım arazisi Tarım Bakanlığı’nın açacağı dava sonucu Hazine adına tescil edilir ve bu Kanun hükümlerine göre diğer hak sahiplerine dağıtılır. Anayasa Mahkemesi 28/04/1966 tarihli ve E: 1966/3, K: 1966/23 sayılı kararında bu madde ile mülkiyet hakkına getirilen sınırlamayı 1961 Anayasası’nın mülkiyet hakkını düzenleyen 36. ve toprak mülkiyetini düzenleyen 37. maddesine aykırı bulmamıştır. Anayasa Mahkemesine göre toprak dağıtımını kamu yararı amacıyla bazı yükümlere ve koşullara bağlamak ve böylece mülkiyet hakkını kanunla sınırlamak devletin hakkı ve görevidir. Dolayısıyla bu sınırlamada ne 36, ne de 37. maddeye aykırılık söz konusudur.

İkinci olarak Kanun’un 54. maddesine göre, verilen arazilerin bedelleri ödenmedikçe bunlar üzerinde temliki hiçbir tasarrufta bulunulamaz ve başkaları lehine ayni bir hak ihdas edilemeyeceği gibi şahsi bir hak da bu gayrimenkullerin sicillerine kaydedilemez.  Bir diğer kısıtlama dağıtılan toprağı bizzat işleme zorunluluğudur. Kanun’un 56. maddesine göre bu kanunla verilen arazi ortakçılıkla işletilemez ve kiraya verilemez. Kanun’un 59. maddesi ise dağıtılan toprağın miras yoluyla intikale konu olması durumunda uygulanacak hükümleri düzenlemektedir. 

Cumhuriyetin Toprak Reformu Davası: 1961 Anayasası Dönemi

a) 1961 Anayasası Döneminde Toprak Reformu

1961 Anayasasının 37. maddesi, toprak reformu ve mülkiyetiyle ilgili hükümler ihtiva etmekteydi. 1961 Anayasasının verdiği yetkiye dayanılarak toprak mülkiyeti konusunda bazı düzenlemeler yapılmıştır.

1961 Anayasası döneminde toprak reformu (topraksız olan ya da yeterli toprağı bulunmayan çiftçiye arazi sağlanması) ve tarım topraklarının mülkiyeti konusunda iki düzenleme söz konusudur. Bunlardan bir tanesi daha önceden bahsettiğimiz 4573 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’dur.

b) 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanunu

1961 Anayasası’nın yürürlüğünden önce çıkarılan bu Kanun, 1973 yılında çıkarılan 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanunu ile yürürlükten kaldırılıncaya kadar 28 yıl yürürlükte kalmıştır. Hatta Berki’ye göre 1961 Anayasası’nın 37. maddesi, 4573 sayılı Kanun’da düzenlenmiş bulunan hususları Anayasa’ya dercetmiştir, bu anlamda 37. madde, toprak davasıyla ilgili olarak toprak hukuku sahasına yeni bir şey ilâve etmiş sayılamaz (Berki, 1970: 79). 4573 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu 1924 Anayasası ile ilgili bölümde açıklandığı için burada ayrıca değinilmeyecektir. 4573 sayılı Kanun 1973 yılında çıkarılan 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanunu ile yürürlükten kaldırılmıştır.

c) 1617 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Öntedbirler Kanunu

1757 sayılı Kanun yürürlüğe konulmadan önce toprak reformu açısından bazı tedbirler alınmasına ihtiyaç duyulmuş ve bu amaçla 1617 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Öntedbirler Kanunu yürürlüğe konulmuştur. Toprak ve tarım reformunun gerçekleştirilmesinde gerekli toprak rezervinin (varlığının) azalmasını önlemek amacını taşıyan (Eren, 1977/b: 337)

d) 1617 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Öntedbirler Kanunu ve Mülkiyet Hakkı

1617 sayılı Kanun mülkiyet hakkını çeşitli yönlerden kısıtlamıştır. Örneğin Kanun’un 6. maddesi toprak reformu uygulanacak bölgelerde tarım arazilerinin devir ve temlikini yasaklamıştır. Madde hükmüne göre “Kanunî mirasçılık sebebiyle yapılan intikaller hariç olmak üzere, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra, tarım arazisine ilişkin olarak, büyüklüğü otuz dönümü aşan müstakil parçaların devir ve temliki toprak ve tarım reformunun uygulanması bakımından geçersiz sayılır. Ancak bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra arazi satın alacak olan kişiler veya kanunî mirasçıları, arazinin bulunduğu bölgede toprak ve tarım reformunun uygulanmasına başlandığında söz konusu araziyi Toprak ve Tarım Reformu Kanununda tespit edilecek esaslara göre işliyor veya işletiyorlarsa ve sahip oldukları arazilerin tümü o bölgede arazi dağıtılacaklar için tespit edilecek norm miktarını geçmiyorsa, satın almış oldukları arazi Toprak ve Tarım Reformu uygulamasında kamulaştırmaya tabi değildir.”

Kanun’un 7. maddesinin 1. fıkrası ise “7.2.1972 tarihinden itibaren tarım arazisi üzerindeki ifraz ve aynen taksim işlemleri, toprak ve tarım reformunun uygulanması bakımından geçersiz sayılırlar” hükmünü ihtiva etmekteydi. Temliki tasarrufların toprak ve tarım reformu açısından geçersiz sayan bu düzenlemenin gerekçesi tasarıda şu şekilde açıklanmıştır: “Toprak ve tarım reformu uygulamasında en önemli unsurun arazi varlığı olduğu bilinmektedir. Bu kanunun kapsamına giren nitelikteki arazinin toptan veya bölünerek el değiştirmesinin uygulamayı olumsuz yönde etkileyeceği de bir gerçektir. Tasarının, temlikî tasarrufları sınırlandırmasındaki zorunluluk, bu nedene dayanmaktadır.”

1757 sayılı Kanun kendisinden önce yürürlükte bulunan 4573 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na göre daha kapsamlıdır. Kanun sadece topraksız olan ya da yeterli toprağı bulunmayan çiftçiye arazi sağlanmasını değil, toprağın verimli bir şekilde işletilmesini, tarımsal üretimin sürekli olarak artırılmasını, değerlendirilmesini, pazarlanmasını ve ulusal kalkınmayı hızlandıracak tarımsal yapının kurulmasını, topraksız veya az topraklı çiftçi ailelerinin yeter gelir tarımsal aile işletmeleri haline getirilmeleri için topraklandırılmalarını, donatılmalarını, desteklenmelerini ve örgütlenmelerini, toprak ve tarım reformu hedeflerinin gerçekleştirilmesine yardımcı olmak amacı ile toprak ve tarım reformu kooperatifleri kurulmasını, tarımda kiracılık ve ortakçılığın belli bir düzene sokulmasını, ekonomik bir üretime imkan vermeyecek şekilde parçalanmış arazinin birleştirilmesi ve gerektiğinde genişletilmesi suretiyle toplulaştırılmasını ve tarımsal mülklerin çiftçi ailelerinin geçimini sağlamaya ve aile işgücünü değerlendirmeye yetmeyecek derecede parçalanmasını ve küçülmesini önlemeyi, örnek köyler kurmayı, mevcut köylere eklemeler yapmayı, tarımda toprak ve su kaynaklarının teknik ve ekonomik gereklere göre kullanılması, korunması, ıslahı, geliştirilmesi ve verimliliğinin sürdürülmesini sağlamayı amaçlamıştır.

Bu anlamda Kanun’un biri sosyal adalet ve diğeri verimlilik olmak üzere iki temel hedefi bulunmaktaydı. Kanun, 4573 sayılı Kanun’un benimsediği temel esasları benimsemiş ve 4573 sayılı Kanun’un paralelinde, mülkiyet hakkını yakından ilgilendiren çeşitli uygulamalar ve müesseseler ihtiva etmiştir.

Ancak Kanun fazla uygulama alanı bulamadan 1976 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından şekil eksikliği gerekçesiyle iptal edilmiştir. Uygulama alanı bulduğu (Kanun sadece Şanlıurfa ilinde uygulanabilmiştir) üç yıl boyunda Kanun kapsamında 1.690.105 dekar alan kamulaştırılmış, iptal edilinceye kadar bunların yalnızca 230.897 dekarı dağıtılmıştır. Dolayısıyla bu Kanun da ülkemizde mevcut toprak mülkiyeti yapısında önemli bir değişiklik yapamamıştır.

1961 Anayasasına Göre Toprak Mülkiyeti ve Mülkiyet Hakkı

Bu Anayasa’nın 4573 sayılı Kanun’un hükümlerine paralel olan 37. maddesi ve bu madde uyarınca çıkarılan 1757 sayılı Kanun mülkiyet hakkına çeşitli yönlerden sınırlama getirilebilmesine imkan tanımıştır. 1961 Anayasası’na göre toprak mülkiyetinin temel esaslarını ve bunların mülkiyet hakkı karşısındaki durumunu aşağıdaki ilkelerle açıklamak mümkün görünmektedir.

1. Toprağın Verimli Olarak İşletilmesi ve Topraksız Olan veya Yeterli Toprağı Bulunmayan Çiftçilere Arazi Sağlanması İçin Gerekli Tedbirlerin Alınması

1961 Anayasasının 37. maddesi devlete, toprağın verimli olarak işletilmesini sağlama ve topraksız olan ya da yeterli toprağı bulunmayan çiftçilere toprak sağlama konusunda görev yüklemektedir. Bu madde Devlete tarım topraklarına ilişkin ve toprak ve tarım reformu uygulamasını gerçekleştirmek amacıyla, bu konuda önlemler alabilme yetkisini tanımaktadır (Zevkliler, 1977: 573).

Üstelik “gereken tedbirleri alır” şeklindeki ifade sadece bir yetkiyi değil, fakat aynı zamanda devlete yüklenmiş bir görevi de ifade etmektedir. 

Üstelik 1961 Anayasası’nın 52. maddesinde yer alan “Devlet, halkın gereği gibi beslenmesini, tarımsal üretimin toplumun yararına uygun olarak artırılmasını sağlamak, toprağın kaybolmasını önlemek, tarım ürünlerini ve tarımla uğraşanların emeğini değerlendirmek için gereken tedbirleri alır.” hükmü devlete tarımsal üretimi artırmak için gerekli önlemleri almayı bir ödev olarak yüklemektedir (Zevkliler, 1977: 574).

Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında belirttiği üzere “Devlete yüklenmiş olan sosyal adaleti gerçekleştirmek, memleketi kalkındırma ödevinin gereklerinden biri de; Anayasanın mülkiyet hakkını belirten 36. maddesinden hemen sonra gelen 37. maddesiyle Devlet’e yüklenmiş olan, toprağın verimli olarak işletilmesini gerçekleştirmek ve toprağı olmayan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçiye toprak sağlamak amaçlarıyla gereken tedbirleri almaktır. Bu gibi tedbirlerin mülkiyet hakkını kısıtlayacağına şüphe yoktur, gün ve sayısı yukarda açıklanan kararda belirtildiği gibi toprak dağıtımı geniş ölçüde kişisel çıkarları harekete getiren bir kamu hizmetidir. Bu hizmetin aralıksız, çabuk ve düzenli yürütülmesinde, kanun koyucunun kamu yararı gördüğü açıktır.” (Anayasa Mahkemesi, 02.06.1964, E: 1964/13, K: 1964/43).

Anayasa, toprak dağıtımının asıl amacının tarım topraklarının verimli hale getirilmesi olduğunu kabul etmiş ve ancak bu amaçla toprak dağıtılmasına izin vermiştir (Berki, 1970: 159). Zaten 1961 Anayasası’nın 36. maddesi de mülkiyet hakkının toplum yararına aykırı olarak kullanılamayacağını öngördüğü için tarım toprakları açısından toprağın verimli olarak işletilmesini sağlamak amacıyla mülkiyet hakkının bazı yönlerden kısıtlanması gayet doğal karşılanmalıdır.

Anayasa’nın 4573 sayılı Kanun’un hükümlerine paralel olan 37. maddesi ve bu madde uyarınca çıkarılan 1757 sayılı Kanun mülkiyet hakkına çeşitli yönlerden sınırlama getirilebilmesine imkan tanımıştır: 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanunu’nda Toprak Mülkiyetine Getirilen Sınırlamalar

2. Kendisine Toprak Verilen Çiftçiye Ziraî Araç Verilmesi

Topraksız olan ya da yeterli toprağı bulunmayan çiftçilere toprak dağıtılması, tek başına zirai kalkınma için yeterli değildir (Berki, 1973: 108). Bunun yanı sıra çiftçinin toprağı işleyebilmek için gerekli donanıma sahip olması gerekir. Anayasa’nın 37. maddesi de bu zorunluluğu dikkate alarak Devleti, çiftçinin işletme araçlarına sahip olmasını kolaylaştırmakla yükümlü kılmıştır.

Burada işletme araçları ibaresinden yalnızca traktör, kazma, kürek gibi aletleri anlamamak gerekir, tohum sağlanması ve çiftçilerin eğitilmesi de bu madde kapsamındadır. 

37. maddedeki bu hükme paralel olarak 1757 sayılı Kanun çiftçilere işletme araçları verilmesini öngörmüştür. Kanun’un 208. maddesine göre Tarım Bakanlığı, Devlet Üretme Çiftliklerinde, ıslah istasyonlarında, fidanlıklarında, hayvan yetiştirme kurumlarında ve haralarında yetiştirilen tohumluk, fidan ve damızlık hayvanlardan dağıtılacaklar, öncelikle bu Kanun gereğince topraklandırılanlara verilir. Türkiye Zirai Donatım Kurumu tarımsal üretim araç ve gereçlerini Toprak ve Tarım Reformu Kooperatiflerine taksitle sağlar.

3. Toprak Dağıtımı, Orman Varlığı ve Toprak Servetleri İlişkisi

Anayasa’nın 37. maddesine göre toprak dağıtımı, ormanların küçülmesi veya diğer toprak servetlerinin azalması sonucunu doğuramaz. Bundan dolayı orman alanları toprak dağıtımı amacıyla kullanılamaz. Burada kastedilen sadece devlet ormanları değildir. Anayasa devlet ormanı ya da özel orman olduğuna bakmaksızın tüm ormanları bu kapsamda değerlendirmiştir. Üstelik 1961 Anayasası’nın 131. maddesi de devlet ormanların mülkiyetinin devredilmesine engel teşkil eder. Yanan ormanlar dahi bu amaçla kullanılamaz. Çünkü 131. madde “Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir. Ve bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz.” hükmünü ihtiva etmektedir. Maddede geçen toprak servetleri ifadesi ise toprakta bulunan tabii servet ve kaynakları (petrol, maden gibi) ifade etmektedir (Berki, 1970: 163). Bundan dolayı altında tabii servet ve kaynaklar bulunduğu bilinen tarım topraklarının toprak reformu kapsamında dağıtılması mümkün değildir.

1982 Anayasası’na Göre Toprak Mülkiyetinin Temel Esasları

1982 Anayasası’nın 44. maddesi toprak mülkiyetini düzenlemektedir. Madde şu şekildedir: B. Toprak mülkiyeti “MADDE 44.– Devlet, toprağın verimli olarak işletilmesini korumak ve geliştirmek, erozyonla kaybedilmesini önlemek ve topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alır. Kanun, bu amaçla, değişik tarım bölgeleri ve çeşitlerine göre toprağın genişliğini tespit edebilir. Topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçiye toprak sağlanması, üretimin düşürülmesi, ormanların küçülmesi ve diğer toprak ve yeraltı servetlerinin azalması sonucunu doğuramaz.

Bu amaçla dağıtılan topraklar bölünemez, miras hükümleri dışında başkalarına devredilemez ve ancak dağıtılan çiftçilerle mirasçıları tarafından işletilebilir. Bu şartların kaybı halinde, dağıtılan toprağın Devletçe geri alınmasına ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.” Buna göre toprak mülkiyetinin Anayasal ilkeleri şunlardır:

Toprak Dağıtımı Yapılabilecek Kişiler

1982 Anayasası’nın 44. maddesi toprak dağıtımının “topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan, çiftçilikle uğraşan köylüye” yapılacağını öngörmektedir. Bu ifadenin 1961 Anayasası’ndan tek farkı 1961 Anayasası’nda çiftçi ibaresinin kullanılmasına karşın, 1982 Anayasası’nda “çiftçilikle uğraşan köylü” ibarelerinin kullanılmasıdır. Kanaatimizce bu iki ifade arasında sonuca etki eder herhangi bir fark bulunmamaktadır. Netice itibarıyla anayasalarımız çiftçiye toprak dağıtımını öngörmektedir.

1982 Anayasası’nın Danışma Meclisindeki görüşmelerinde Anayasa Komisyonu sözcüsü de tarım reformu ile topraksız olan veya yeterli toprağı bulunmayan çiftçiye toprak sağlamanın birbirinden farklı şeyler olduğunu, 44. maddenin temel hedefinin tarım sanatı ile hiç ilgisi olmayan kişilere toprak sağlamak değil, tarım topraklarının verimli şekilde işletilmesini temin etmek üzere bu konuda bilgi sahibi olan kişilere toprak ve araç-gerek dağıtmak olduğunu vurgulamıştır (Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 9, Sayfa: 332)

Devletin Toprağın Verimli Olarak İşletilmesini Korumak ve Geliştirmekle Yükümlü Olması

44. madde devlete toprak mülkiyeti ile ilgili çeşitli görevler yüklemektedir. Bunlardan ilki toprağın verimli olarak işletilmesini korumak, geliştirmek ve toprağın erozyonla kaybedilmesini önlemektir. Devlet bu amaçla mülkiyet hakkını sınırlayabilecektir. Örneğin devlet tarım arazilerinin imara açılmasını ya da bölünemez büyüklükteki tarım arazisi miktarını tespit ederek tarım arazilerinin bu miktardan daha küçük parçalara bölünmesini yasaklayabilir.

Bu amaçla 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu çıkarılmıştır. 5403 sayılı Kanun tarımsal arazilerin mülkiyetini çeşitli yönlerden kısıtlamaktadır. Kanun’un 4. maddesine göre Devletin hüküm ve tasarrufu altında ve Hazinenin özel mülkiyetinde olan araziler ile kamu kurumlarına, gerçek ve tüzel kişilere ait olan arazilerin mülkiyet hakkı kullanılırken toprağın; bitkisel üretim fonksiyonu, endüstriyel, sosyo-ekonomik ve ekolojik işlevlerinin tamamen, kısmen veya geçici olarak engellenmemesi amacıyla araziyi kullananlar, bu Kanun’un öngördüğü tedbirleri almakla yükümlüdür.

Kanunun 11. maddesi ise tarımsal arazi maliklerini tarımsal arazi planlarına uymakla yükümlü kılmıştır. Kanun’un 13. maddesi ise tarım arazilerinin tarım dışı amaçlarla kullanılmasını yasaklamıştır. Buna göre mutlak tarım arazileri, özel ürün arazileri, dikili tarım arazileri ile sulu tarım arazileri tarımsal üretim amacı dışında kullanılamaz.

Anayasa’nın 44. maddesinin devlete yüklediği önemli bir görev de toprağın erozyonla yok olmasının önlenmesidir. Kanun koyucu bu amaçla çeşitli kanunlarda düzenlemeler yapmıştır. Örneğin yukarıda bahsedilen 5403 sayılı Kanun’un 15. maddesi çeşitli önlemler içermektedir. 

Topraksız Olan veya Yeter Toprağı Bulunmayan Çiftçilere Toprak Sağlamak

44. maddenin devlete yüklediği görevlerden bir tanesi ise topraksız ya da yeterli toprağa sahip olmayan çiftçilerin topraklandırılmasıdır. Bu amaçla çıkarılan 3083 sayılı Sulama Alanlarında Arazi Düzenlenmesine Dair Tarım Reformu Kanunu çiftçilere toprak dağıtımını öngörmektedir.

Sulama Alanlarında Arazi Düzenlenmesine Dair Tarım Reformu Kanunu genel nitelikli bir tarım ve toprak reformunu kapsamayıp, sulama alanı olarak belirlenecek yerlerle uygulanacak arazi düzenlemelerini içeren bir kanundur. Kanun, mülkiyet hakkını çeşitli yönlerden kısıtlamaktadır. Örneğin Kanun’un 5. maddesi, Bakanlar Kurulu kararı ile uygulama alanı olarak tespit edilen alanlarda bulunan taşınmazların kamulaştırılmasını öngörmektedir.

Ancak Kanun’un kamulaştırmaya ilişkin hükümleri pek uygulanmamıştır. 1984 yılından bu yana uygulama bölgelerinde toprak reformu amaçlı 1 dekar toprak bile kamulaştırılmamıştır. Zaten Kanun’da kamulaştırma konusundaki bazı eksiklikler de bu amaçla kamulaştırma yapılmasının hemen hemen imkansız kılmaktadır. Anayasa’nın kamulaştırmayı düzenleyen 46. maddesinde kamulaştırma bedelinin taksitle ödenebileceği haller arasında toprak reformu da sayılmasına rağmen 3083 sayılı Kanun’da kamulaştırma bedelinin taksitle ödenebileceğine dair bir hüküm yer almamıştır. Bundan dolayı Kanun, aslında gerçek bir toprak reformunu amaçlamadığı, toprak mülkiyetinin yapısını değiştirmeyi hedeflemediği gerekçesiyle eleştirilmiştir.

Kanun’un 13. maddesi ise, bir bölgenin 3083 sayılı Kanun’a göre uygulama alanı ilan edilmesi halinde taşınmaz malikinin mülkiyet hakkını kısıtlamaktadır. Buna göre bir bölgenin uygulama alanı ilan edilmesine ilişkin Bakanlar Kurulu kararının Resmi Gazete’de yayımı tarihinden itibaren, toplulaştırma ve toprak dağıtımı işleri tamamlanıncaya kadar uygulama alanında kalan taşınmazların mülkiyet ve zilyetliği devir ve temlik edilemez. 

Anayasa Mahkemesi 13.09.1994 tarihli ve E: 1993/53, K: 1994/67 sayılı kararında bu maddeyi Anayasa’nın 35. ve 44. maddelerine aykırı bulmamıştır. Anayasa Mahkemesine göre 3083 sayılı Kanun Anayasa’nın 44. maddesinde yer alan hükümlerin uygulanması amacıyla ve 44. maddeye paralel şekilde çıkarılmıştır. Bu nedenle 44. maddeye herhangi bir aykırılık söz konusu değildir. 13. madde ile getirilen düzenlemenin kamu yararına olduğunu vurgulayan Anayasa Mahkemesi kamu yararı ile kişi yararının dengelenmesi ve mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla getirilen sınırlamada mülkiyet hakkına herhangi bir aykırılık bulunmadığına karar vermiştir. Mirasçıların anlaşamamaları durumunda, mahkemece ortaklığın satış yoluyla giderilmesine karar verilememekle birlikte mirasçıların satış hakkının, uygulayıcı kuruluş tarafından yerine getirildiğini dikkate alan Mahkeme 13. maddeyle mülkiyet hakkına getirilen sınırlamanın, öngörülen amacı aşmadığı gibi demokratik toplum gereklerine de aykırılık oluşturmadığına karar vermiştir.

Son kısıtlama ise dağıtılan toprakların kullanım amacıyla ilgilidir. Kanun’un 19. maddesine göre uygulama alanlarında bulunan tarım arazisi, zorunlu sebepler olmadıkça tarım dışı amaçlarla kullanılmaz. Ancak zorunlu hallerde, uygulama alanlarındaki arazi ilgililerin müracaatı üzerine uygulayıcı kuruluşun izni ile tarım dışı amaçlarda kullanılabilir.

Devletin Değişik Tarım Bölgeleri ve Çeşitlerine Göre Toprağın Genişliğini Tespit Etme Yetkisine Sahip Olması

Anayasa’nın 44. maddesi devlete, toprağın verimli olarak işletilmesini korumak, geliştirmek ve toprağın erozyonla kaybedilmesini önlemek için değişik tarım bölgeleri ve çeşitlerine göre toprağın genişliğini tespit etme yetkisi vermektedir.

Maddede yer alan “toprağın genişliği” sözünden amaç, malik olunabilecek tarım toprağının hem asgari genişliği, hem de azami genişliği, büyüklüğüdür (Eren, 1977/b: 334). Bu nedenle, kanun koyucu çıkaracağı bir kanunla özel mülkiyete tâbi tarım topraklarının asgari ve azami büyüklüğünü gösterip, mülk edinme hakkını bu büyüklükle sınırlandırabilir.

Anayasa’nın 44. maddesiyle devlete verilen yetki değişik tarım bölgeleri ve çeşitlerine göre toprağın genişliğini tespit etme yetkisidir. Anayasanın sözü geçen maddesinde toprak büyüklüğünün azami sınırı gösterilirken, değişik tarım bölgeleriyle tarım çeşitlerinin göz önünde tutulacağını öngörmektedir. Bu nedenle, tarım topraklarının nitelikleri ve bulundukları bölgeler dikkate alınmadan, ülkenin değişik tarım bölge ve çeşitleri, toprağın özel nitelikleri, kuru veya sulu olduğu göz önünde tutulmadan bütün topraklar için genel ve soyut olarak geçerli azamî bir büyüklüğün tespiti, Anayasa’ya aykırı olur (Eren, 1977/b: 334). 5403 sayılı Kanun’un 8. maddesi tarım arazilerini çeşitli sınıflara ayırmış ve bu sınıflarda “bölünemez büyüklükteki tarım arazisi” miktarını belirlemiştir.

Toprak Reformunun Ormanların Küçülmesine ve Diğer Toprak ve Yeraltı Servetlerinin Azalmasına Neden Olamaması

Anayasa’nın 44. maddesine göre topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçiye toprak sağlanması, üretimin düşürülmesi, ormanların küçülmesi ve diğer toprak ve yeraltı servetlerinin azalması sonucunu doğuramaz.

Burada geçen toprak servetleri, verimli olarak işletilen arazinin toprak reformu gerekçesiyle parçalanamamasını ifade etmektedir. Bundan dolayı toprak reformu üretimin düşürülmesi, ormanların küçülmesi ve diğer toprak ve yeraltı servetlerinin azalması sonucunu doğuracak şekilde yapılmamalıdır.

Anayasa Mahkemesi 13.6.1989 tarihli ve E: 1989/7, K: 1989/25 sayılı kararında 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 45. maddesinde yer alan “Orman sınırları içerisinde kalan veya orman dışına çıkarılan alanlarda tapulu yerlerle iskân suretiyle veya toprak tevzii yoluyla verilen yerler (işlemleri tamamlanmamış olsa dahi) başka bir şart aranmadan hak sahipleri adına tespit ve tescil edilir” hükmünü, ormanların küçülmesine neden olduğu gerekçesiyle Anayasa’nın 44. maddesine aykırı bulmuştur.

Toprak Reformunda Dağıtılan Tarım Arazileriyle İlgili Bazı Kısıtlamalar

Anayasa’nın 44. maddesinin 2. fıkrasında “Bu amaçla dağıtılan topraklar bölünemez, miras hükümleri dışında başkalarına devredilemez ve ancak dağıtılan çiftçilerle mirasçıları tarafından işletilebilir” hükmü yer almaktadır. Bu hüküm toprak reformunda çiftçilere dağıtılan arazilerle ilgili çeşitli kısıtlamalar içermektedir. Hükmün devletin reform amacıyla verdiği arazilerin mirasçılar arasında tekrar ufak parçalara bölünerek verimsiz hale getirilmesini önlemektir.

Bu kısıtlamalar 3083 sayılı Kanun’la hayata geçirilmiştir. Örneğin Kanun’un 6. maddesi, arazi toplulaştırması sonucu çiftçilere dağıtılan tarımsal arazilerin bu Kanun hükümleri dışında o bölge için tespit edilen dağıtım normundan daha küçük parçalara rızaen veya hükmen parçalanamayacağını öngörmektedir. Benzer bir düzenleme de Kanun’un 11. ve 12. maddelerinde yer almıştır. 

Dağıtılan toprakla ilgili önemli bir kısıtlama, toprağın işletilmesi zorunluluğudur. Kanun’un 10. maddesi, toprak dağıtımı yapılan çiftçileri, topraklarını işlemekle yükümlü kılmaktadır. Askerlik veya belgelendirilmiş uzun süreli hastalık gibi geçerli bir özrü olmaksızın aralıksız üç yıl süre ile işletilmeyen topraklar devlet tarafından geri alınır. İslam hukukundaki “ihya edilen mevat arazinin üç yıl üst üst işletilmemesi halinde geri alınması” kuralına benzeyen bu hüküm, ülke topraklarının atıl kalmasını önlemeyi amaçlamaktadır.

Dağıtılan Toprakların Geri Alınması

Anayasa’nın 44. maddesi tarım reformu kapsamında dağıtılan toprakların bölünemeyeceğini, miras hükümleri dışında başkalarına devredilemeyeceğini ve ancak dağıtılan çiftçilerle mirasçıları tarafından işletilebileceğini; bu şartların kaybı halinde, dağıtılan toprağın Devletçe geri alınmasına ilişkin esaslar kanunla düzenleneceğini hüküm altına almıştır.

Bu hükme paralel olarak 3083 sayılı Kanun dağıtılan toprakların geri alınmasını düzenlemektedir. 10. madde hükmüne göre topraklandırılan çiftçiler, topraklarını askerlik veya belgelendirilmiş uzun süreli hastalık gibi geçerli bir özrü olmaksızın aralıksız üç yıl süre ile bu Kanun’un öngördüğü şekilde işletmedikleri, borçlarını ve aldıkları kredileri ödemedikleri takdirde, dağıtılan topraklar geri alınır. 

Çiftçilerin Desteklenmesi

1982 Anayasası’nın 44. maddesi devlete toprağın verimli olarak işletilmesini korumak görevini yüklemektedir. 45. maddeye göre ise devlet, tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, tarımsal üretim planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmak maksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır.

Bütün bu hususlar Anayasa’nın toprak reformunu sadece toprak dağıtımından ibaret görmediğini kanıtlamaktadır. Gerek toprak reformunda dağıtılan toprakların ve gerekse diğer tarım arazilerinin verimli şekilde işletilebilmesi için çiftçilerin desteklenmesi anayasal bir zorunluluktur.

Yorum Yap