AİHM’de Açılacak Davalarda Tazminat Taleplerinde Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

Bu makale Terazi Hukuk Dergisinin 2011 yılında çıkan 62. sayısından yayımlanmıştır.

Suat ŞİMŞEK- Daire Başkanı, Milli Emlak Genel Müdürlüğü

Özet

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 41. maddesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tazminata hükmetmesini düzenlemektedir. Gerek Sözleşme’nin genel yapısına, gerek Mahkeme İçtüzüğüne ve gerekse AİHS’in 41. Maddesi Uyarınca Yapılacak Tazminat Taleplerine Dair Yönerge’ye göre Mahkeme’nin tazminata hükmetmesi, belirli şartların bir araya gelmesine bağlıdır. Bu çalışmada Mahkeme’nin tazminata hükmetmesi için gereken şartlar ve dikkat edilmesi gereken hususlar değerlendirilmiştir.

1. Giriş

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 41. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM/Mahkeme), açılan davalar neticesinde Sözleşme’nin ve buna ekli protokollerin ihlal edildiğine karar vermesi durumunda, adil tazmine karar verebileceğini öngörmektedir.

Ancak Mahkeme tarafından verilen ihlal kararları (Sözleşme ile korunan bir hakkın sorumlu devlet tarafından ihlal edildiğine dair kararlar), otomatikman tazminata hükmedilmesini gerektiren bir neden değildir. Mahkeme’nin tazminat hükmedebilmesi için öncelikle bu yönde bir talep olması, sonrasında bu talebin gereken şartları taşıması ve Mahkeme’nin de tazminat ödenmesini gerekli ve hakkaniyete uygun görmesi gerekmektedir.

Bu çalışmada AİHM nezdinde açılan davalarda yapılacak tazminat taleplerinde dikkat edilmesi gereken hususlar ile Mahkeme tarafından tazminata hükmedilmesi için gereken şartlar irdelenecektir.

2. Genel Olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının Yerine Getirilmesi

AİHM kararlarının etkin şekilde uygulanması, hem Sözleşme’nin temel hedefi olan insan haklarının korunması yönünde önemli faydalar sağlamakta, hem de Mahkeme’nin iş yükünün artmasını önlemektedir. Ancak, Sözleşmeye taraf devletlerde kesin hüküm kavramı yerleşmiş olduğundan Mahkeme’nin kesinleşmiş kararları, ulusal mahkemeler tarafından verilen kararları ya da ulusal makamlar tarafından yapılan işlemleri kendiliğinden ortadan kaldırmamaktadır. Zaten Sözleşme’nin 41. maddesinde “Mahkeme’nin Sözleşme’nin ihlal edildiğini tespit etmesinden” bahsedildiği için Mahkeme’nin kararlarının, iç hukukta doğrudan etki doğurmaması normaldir.

Mahkeme’nin kararları, ancak sorumlu devlet tarafından uygulandığında sonuç doğurabilmektedir. Sözleşmenin 46. maddesine göre Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkeme’nin kesinleşmiş[1] kararlarına uymayı taahhüt ederler. Bu anlamda sorumlu devlet Mahkeme kararının gereğini yerine getirmek zorundadır.

Bu kararların uygulanmasını denetlemek Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin görevidir. Bundan dolayı Mahkeme’nin kesinleşmiş kararı, kararın uygulanmasını denetleyecek olan Bakanlar Komitesi’ne gönderilmektedir. Bakanlar Komitesi, Mahkeme kararını yerine getirilmesi amacıyla davalı devlete bir bildirimde bulunmakta; ancak bu bildirimde, kararın nasıl yerine getirileceğine ilişkin herhangi bir öneride bulunmamaktadır (Akkan, 2010: 7). Aynı şekilde Mahkeme de kararlarında sadece ihlale ve tazminata hükmetmekte, kararının ne şekilde uygulanacağı konusunda ayrıntılı ifadelere yer vermemektedir. Mahkemenin kesinleşmiş kararlarının ne şekilde uygulanacağı sorumlu devletin takdirindedir. Bir başka ifade ile Sözleşmeci devletle Mahkemenin ihlale hükmettiği kararı yerine getirecekleri vasıtaları seçmekte özgürdürler.

Fakat bu konuda iki hususa dikkat etmek gerekir. İlk olarak AİHM kararlarının ne şekilde yerine getirileceğine ilişkin takdir hakkı, sorumlu devletlere, Mahkeme kararlarını yerine getirip getirmeme konusunda bir takdir hakkı vermez. Mahkeme kararları, sorumlu devlet tarafından yerine getirilmek zorundadır. Kararın yerine getirilmemesinin ciddi yaptırımları söz konusudur. Avrupa Konseyi Statüsü’nün 8. maddesine göre “Avrupa Konseyi’nin, üçüncü madde hükümlerini ciddi surette ihlal eden, her üyesi temsil hakkından bir müddet için mahrum edilebilir ve Bakanlar Komitesi tarafından yedinci maddedeki şartlar dahilinde Konsey’den çekilmeye davet edilebilir. Bu davet nazarı itibara alınmadığında Komite, bizzat Komite’nin tayin edeceği tarihten itibaren bahis mevzuu üyenin artık Konsey’e mensup olmadığına karar verebilir.” Bu madde gereğince, AİHM’nin kararlarının yerine getirilmemesi durumunda, Bakanlar Komitesi sorumlu devleti Konsey üyeliğinden çekilmeye davet edebilir, bu davetin gereği yerine getirilmezse, Bakanlar Komitesi sorumlu devletin Konsey üyeliğini sonlandırabilir. Fakat Komite ve Konsey bugüne kadar bu yaptırımlara başvurmamıştır (Cengiz, 2008: 346). İkinci olarak Mahkeme, Mahkeme 01.03.2011 tarihli Kaba/Türkiye davasında, kararının yerine getirilmesi açısından en uygun çözümün Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kararının bozulması ya da başka bir yolla ortadan kaldırılması ve başvuranlar talep ederse yargılamanın AİHS’nin 6/1 maddesinin gereklerine uygun olarak yeniden başlatılması olduğuna karar vermiştir. Aynı durum, Mehmet ve Suna Yiğit/Türkiye davası için de geçerlidir. Bu davada da Mahkeme, sorumlu devletin AİHM kararını yerine getirmesi için yapması gerekeni açıkça belirtmiştir.

Mahkeme kararının yerine getirilmesi açısından, eski halin iadesi, yargılamanın yenilenmesi ve tazminat olmak üzere üç yol söz konusudur. Bu çalışmada tazminat konusu irdelenecektir.

3. AİHM’de Açılacak Davalarda Tazminat Talebi

Sözleşmenin 41. maddesi, ihlaller nedeni ile zarar gören tarafa ödenmesi gereken tazminatı düzenlemektedir. 41. maddeye göre Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve sorumlu devletin iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder. Mahkemenin tazminata hükmetmesinin amacı bir ihlalin gerçek zararlı sonuçları nedeniyle başvurucuyu tazmin etmektir. Tazminat sorumlu olan Sözleşmeci Devleti cezalandırmayı amaçlamamaktadır.

Mahkeme’nin tazminata hükmedebilmesi için, dava konusu ihlalden zarar gören mağdurun tazminat talebinde bulunması gerekir. Mahkeme İç Tüzüğü’nün 60. maddesine göre Sözleşme ile korunan haklarına dair bir ihlalin Mahkeme tarafından tespiti ihtimaline binaen Sözleşmenin 41. maddesi uyarınca hakkaniyete uygun tazminat talebinde bulunmak isteyen bir başvurucu, bu mealde bir talepte bulunmak zorundadır. Mahkeme 05.04.2011 tarihli Yıldırır/Türkiye davasında, başvurucunun yargılama gideri ve masraf talep etmemesini dikkate alarak bu konuda karar vermeye gerek olmadığını ifade etmiştir.

 Bu talepte zarar ile ilgili olarak tüm unsurların ayrıntılı olarak belirtilmesi gerekmektedir. Çünkü Mahkeme tazminat kararı verirken başvurucuların talepleri ile sınırlı olarak inceleme yapmaktadır. Mahkemeye göre; 41. maddede kamu düzeni söz konusu olmadığı için, Mahkeme kendiliğinden başvurucunun başka noktalardan zarar görüp görmediğini inceleyememektedir (AİHM’nin Sunday Times/Birleşik Krallık kararı). Bundan dolayı Mahkeme, zarar konusunda sadece başvurucular tarafından ileri sürülen hususları dikkate almaktadır.

Başvurucu tüm taleplerinin dökümlerini, konuyla ilgili destekleyici belgeler ile birlikte (davaya bakan Daire Başkanının başka türlü talimat vermesi hariç olmak üzere) davanın esasına dair başvurucunun görüşlerini sunması için belirlenen süre içerisinde sunmak zorundadır. Mahkeme, başvuru dilekçesinde belirtilmiş olmasına rağmen bu süre içerisinde tekrar sunulmamış olan veya verilen sürenin dışında sunulmuş olan talepleri reddetmektedir.

Mahkeme bazı durumlarda belirli taleplerin uygun belgeye dayalı kanıtlarla desteklenmesini şart koşmaktadır. Aksi bir durumda Mahkeme hiçbir tazminata hükmetmeyebilmektedir. Bazı durumlarda ise ihlale neden olan olayın varlığının ispatı yeterli görülmekte ve başvurucudan uğradığı zarar miktarının ayrıca belgelendirilmesi istenmemektedir. Örneğin kamulaştırma bedelinin geç ödenmesi nedeniyle açılan davalarda, kanuni faiz ile enflasyon oranı arasındaki farkın zarar oluşturduğu kabul edilmiş ve tazminata ilişkin kararda bu husus dikkate alınmıştır.

Tazminat talebinde bulunanlar Sözleşme ve Mahkeme İç Tüzüğünden kaynaklanan resmi ve esasa dair gerekliliklere uymak zorundadır. Çünkü bu gerekliliklere uyulması, tazminata hükmedilmesi için olmazsa olmaz koşul niteliğindedir. Mahkeme İç Tüzüğü’nün 60. maddesi gerekli şartları taşımayan başvuruların reddedileceğini vurgulamaktadır. Bundan dolayı tazminat talebinde bulunacaklar Sözleşme’den, Mahkeme İç Tüzüğü’nden ve uygulama yönergelerinden kaynaklanan usul ve esasa dair kurallara (örneğin Mahkeme İç Tüzüğü’nün başvuruda kullanılacak dile ilişkin 34. maddesi, başvurucunun temsiline ilişkin 36. maddesi,  başvurunun yapılması ve imzalanmasına ilişkin 45. maddesi gibi) uymak zorundadırlar. Mahkeme İç Tüzüğü’nün 60. maddesine göre başvurucunun bu gerekliliklere uymaması durumunda Daire Başkanı talebi kısmen veya tamamen reddedebilir. 

4. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Tarafından Tazminata Hükmedilmesinin Şartları

Mahkeme’ye göre, Sözleşme’nin 41. maddesindeki “adil karşılık” hükmünün uygulanması için şu şartların bir araya gelmesi gerekir:

4.1. Sözleşme’yle Korunan Bir Hakkın İhlalinin Tespit Edilmiş Olması

Mahkeme, bir Sözleşmeci Devletin makamları tarafından alınan bir kararın veya yapılan bir tasarrufun Sözleşme’den doğan yükümlülükleri ihlal ettiğini tespit etmiş olmalıdır.

Bu şarttan iki sonuç çıkmaktadır. Öncelikle Sözleşme ile korunan bir hakkın söz konusu olması gerekir. Bu husus aynı zamanda Mahkeme’nin konu bakımından yetkisini oluştur. İkinci olarak Mahkeme’nin ihlale karar vermesi gerekmektedir. AİHM tarafından çıkarılan AİHS’nin 41. Maddesi Uyarınca Yapılacak Tazminat Taleplerine Dair Yönerge’nin (Yönerge) 8. maddesine göre bir Sözleşme ihlali oluşturduğu tespit edilmeyen hadiseler ve durumlar için veya yargılamanın önceki safahatında kabul edilmez ilan edilmiş şikayetlerle ilişkili zararlar için tazminata hükmedilemez. Bu genel kurala karşılık Mahkeme 08.02.2000 tarihli Caballero/Birleşik Krallık kararında doğrudan bir ihlale karar vermeden tazminata karar vermiştir. Ancak bu davada dahi Mahkeme doğrudan bir ihlale karar vermemekle birlikte Birleşik Krallık Hükumetinin ihlalin var olduğuna dair kabulünü dikkate almıştır. Mahkeme kararının sonuç bölümünde herhangi bir hakkın ihlal edildiğine dair bir hükme yer vermemiş, sadece Birleşik Krallık Hükumetinin ihlalin var olduğuna dair kabulünü kabul ettiğini ifade etmekle yetinmiştir.

4.2. Mağdur

Zarar gören bir “taraf” bulunmalıdır. Başvurucu, dava konusu eylemden kendisinin zarar gördüğünü ispat etmelidir. Bundan dolayı kamunun geneli için söz konusu olan genel zararların tazmin edilmesi zorunluluğu söz konusu değildir.

4.3. Zarar

Tazminata hükmedilebilmesi için sorumlu devletin müdahalesi nedeniyle ortaya çıkan bir “zarar” olmalıdır. Bu zarar, maddi ve manevi zararı kapsar. Bunun yanı sıra AİHM nezdinde dava açılaması için yapılan giderler de Mahkeme tarafından tazminat taleplerinde dikkate alınmaktadır. Yönergenin 6. maddesine göre AİHM, maddi ve manevi zarar ile yargılama için yapılan masraf ve giderleri için tazminata hükmedebilir.

4.3.1. Maddi Zarar

Yönergenin 10., 11. ve 12. maddeleri maddi zarara ilişkin hususları düzenlemektedir. Bu maddelere göre maddi zararın amacı, başvurucuyu, Mahkeme tarafından tespit edilen ihlal gerçekleşmemiş olsaydı bulunması muhtemel olan duruma mümkün olduğu kadar getirmektir; başka bir ifade ile eski halin iadesinin (restitutio in integrum), parasal olarak sağlanmasıdır.

Maddi zarar hem gerçekten maruz kalınan zararı, hem de gelecekte beklenen kazanç kayıplarını ihtiva edebilir. Gerçekten maruz kalınan zarar başvurucunun, sorumlu devletin bir eylem ya da ihmali nedeniyle malvarlığında bir azalma meydana gelmesidir. Örneğin Türkiye’nin güneydoğusunda yaşanan köy yakma olayları nedeniyle Türkiye aleyhine açılan davalarda Mahkeme, köy yakma eylemleri nedeniyle ortaya çıkan zararların tazmin edilmesi gerektiğine karar vermiştir. Buna karşılık kazanç kaybı, sorumlu devletin bir eylem ya da ihmali nedeniyle, başvurucunun gelecekte elde etmeyi beklediği gelirlerinde bir azalma olmasıdır. Fakat başvurucunun elde etmeyi beklediği gelirlerin hukuki bir alt yapısının olması gerekir. Örneğin bir sözleşmeye dayanılarak elde edilmesi umulan gelirler, kazanç kaybı olarak değerlendirilebilir. Aynı şekilde gelecekte elde edilmesi umulan ücret gelirleri de kazanç kaybı olarak değerlendirilebilir. Buna karşılık ileride elde edilmesi muhtemel gelirler konusundaki bir spekülasyon bir kazanç kaybı olarak değerlendirilemez. Mahkeme Podbielski/Polonya davasında verdiği kararında gelecekte karşılaşılması muhtemel iş fırsatlarına dayanan tazminat taleplerinin kendi içinde spekülatif olduğunu, Mahkeme’nin bu iş fırsatlarının gerçekleşeceği ya da gerçekleşmeyeceği konusunda bir tahminde bulunmayacağını belirterek tazminat talebini reddetmiştir. Aynı şekilde Mahkeme Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri/Türkiye davası kararında, kapatılan bir siyasi parti açısından patinin tüzel kişiliğinin kaybı nedeniyle kendi malvarlığından yararlanamadığı, üyeleri ile destekçilerinden yardım alamadığı ve devlet yardımından yararlanamadığı gerekçesiyle talep edilen tazminatı, üye ve destekçilerinin yapacakları muhtemel yardımlara ilişkin taleplerin hayal mahsulü olduğuna işaret ederek reddetmiştir.

Maddi zararın iddia edilen ihlalin sonucu olduğunu göstermek başvurucuya düşmektedir. Mahkeme’ye göre, maddi zararları kanıtlama külfeti başvurucuya aittir. Başvurucu sadece mevcut duruma ilişkin dokümanları değil, ayrıca zararın değerini ve miktarını gösteren evrakları ibraz etmelidir. Örneğin Mahkeme Sosyalist Parti/Türkiye davasında Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine karar vermesine rağmen başvurucuların uğradıkları maddi zararı ispatlayamadıklarını dikkate alarak maddi zarara ilişkin talebi reddetmiştir. 

Normal olarak Mahkemenin hükmettiği tazminat miktarı, Mahkeme tarafından hesaplanan gerçek zarar miktarını yansıtacaktır. Örneğin kamulaştırma bedelinin geç ödenmesi durumunda enflasyon nedeniyle taşınmaz malikinin maruz kaldığı zarar gibi net olarak hesaplanabilecek durumlarda Mahkeme kesin hesaplama yöntemleri kullanarak gerçek zararı belirlemekte ve tazminata hükmetmektedir. Ancak Mahkeme, özellikle mülkiyet hakkına ilişkin davalarda, malikin uğradığı zararın tamamından daha az olan bir tazminata hükmetmek için adil gerekçeler bulabilmektedir. Mahkemeye göre Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi her durumda tam bir tazminat hakkını teminat altına almamaktadır; bu anlamda, bazı durumlarda malın piyasa değerinden daha düşük bir bedelin ödenmesi, bazen de hiç tazminat ödenmemesi meşru görülebilmektedir. Sözleşme’nin 41. maddesi kapsamında yapılacak tazminat talepleri de buna dahildir (AİHM’nin 5.4.2011 tarihli Yıldırır/Türkiye davası kararı). Mahkeme’ye göre özellikle mülke karşılık uygun bir bedel ödenmediği gerekçesiyle açılan böyle davalarda, 41. maddeye göre tazminat miktarının belirlenmesinde “AİHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesine ilişkin, değeriyle makul biçimde bağlantılı bir meblağ ödenmeden mülkten mahrum bırakmanın normalde, AİHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında haklı biçimde değerlendirilemeyecek ölçüde orantısız bir müdahale teşkil edeceği, öte yandan, kamu yararının meşru amaçları, tam piyasa değerinin karşılanmasından daha azını gerektirebileceği” yönündeki kuralların uygulanması gerekir. Buna göre kamu yararının meşru amaçları, tam piyasa değerinin karşılanmasından daha azını gerektirebileceğinden, Sözleşme’nin 41. maddesi de her koşulda tam tazminat hakkına ilişkin bir teminat sağlamaz (AİHM’nin Kutsal Manastırlar/Yunanistan kararı); bazı durumlarda Mahkeme tarafından hükmedilecek tazminat miktarı, piyasa değerinin altında olabilir. Bunlardan ilki devletin, ciddi siyasi ya da ekonomik değişim geçirmesidir. AİHM eski doğu bloğu ülkelerinin geçmiş rejimlerinden kalma sorunların çözümünü sağlamak amacıyla almış oldukları tedbirler konusunda oldukça toleranslı davranmıştır. İkinci olarak, ekonomik reformları gerçekleştirilmesi veya sosyal devlet ilkesinin uygulanması söz konusu olduğunda, “kamu yararı” amacı, tazminatın piyasa değerinin altında olmasını haklı kılabilir (AİHM’nin Lightow ve Diğerleri/Birleşik Krallık kararı). Piyasa değerinin altında bir tazminat ödenmesini haklı kılabilecek bir diğer durum ise büyük projelerin uygulanmasıdır. Örneğin millileştirme ya da kıyıların korunması gibi geniş çaplı harcama gerektiren ve çok sayıda taşınmazın kamulaştırılmasını öngören müdahalelerde farklı tazminat standartları uygulanması mümkündür.

Gerçek zararın kesin olarak hesaplanamaması durumunda, Mahkeme elinde bulunan olaylara dayanan bir hesaplama yapmakta ve tazminat miktarını takdiren belirlemektedir. Özelikle, tazminat miktarının kesin olarak hesaplanamadığı durumlarda (inşaat yasakları, ruhsat iptalleri gibi) tazminat miktarının takdiren belirlenmesi yoluna başvurulmaktadır. Örneğin Mahkeme Sporrong ve Lönnroth/İsveç davasında, bu tür davalarda uygulanabilirliği şüphe götürmez bir yöntem bulunmadığını belirterek taşınmaz maliklerinin uğradıkları zararı takdiren tespit etmekle yetinmiştir. Tazminat miktarının takdiren belirlenmesinde, devlet tarafından yapılan müdahalenin kamu yararına olduğu durumlarda tazminatın mülkün tam değerini yansıtması zorunluluğunun bulunmaması da önemli bir etkiye sahiptir. Tazminatın, mülkün tam değerini yansıtmadığı böyle bir durumda, kaçınılmaz sonuç, taşınmaz malikine ödenecek tazminatın tamamen “takdire dayalı” ya da Mahkeme tarafından ifade edildiği gibi “götürü” şekilde belirlenmesidir.

4.3.2. Manevi Zarar

Manevi tazminat; kişinin manevi değerlerinde meydana gelen eksilme ile duyulan acı, üzüntü ve sarsıntının bir miktar parayla kısmen de olsa hafifletilmesini sağlamak amacına yönelik olup, bir manevi tatmin aracıdır. Mahkemenin manevi zarar için hükmettiği tazminat, söz konusu ihlalden kaynaklanan kaygı, sıkıntı ve belirsizlik gibi maddi olmayan durumlar için finansal tazminat sağlamayı amaçlamaktadır (AİHM’nin 25.01.2011 tarihli Ekdal ve Diğerleri/Türkiye davası kararı).

Yönergenin 13., 14. ve 15. maddeleri manevi zararı düzenlemektedir.

Maddi zararda olduğu manevi zararda da ilgili kişinin talepte bulunması gerekir. Manevi zararları için tazminat talep eden başvurucular talep ettikleri manevi tazminat miktarını belirtmeye davet edilmektedirler. Birden fazla ihlalin mağduru olduklarını düşünen başvurucular tüm iddia edilen ihlalleri içine alan toplam bir miktar veya iddia edilen her bir ihlal için ayrı miktarlar talep edebilirler.

Doğası gereği manevi zararın kendisi, kesin bir hesaplamaya müsaade etmemektedir. Bundan dolayı manevi zararın söz konusu olduğunu tespit etmesi ve parasal bir giderimin gerekli olduğuna karar vermesi durumunda Mahkeme, kendi içtihatlarından kaynaklanan standartları dikkate alarak, manevi tazminat miktarını belirlemektedir.

Tüzel kişiler açısından manevi tazminat konusu irdelenirken iki hususu değerlendirmek gerekir. Bunlardan ilki tüzel kişilere manevi tazminat ödenip ödenmeyeceğidir. Yargıtay ve Danıştay’ın uygulaması, tüzel kişilere manevi tazminat ödeneceği yönündedir. Yargıtay ve Danıştay kararlarında tüzel kişilerin de kişilik haklarına yönelik bir saldırı nedeniyle manevi zarara uğrayabilecekleri, bu tür zararların tazmini gerektiği ifade edilmiştir. Örneğin Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 24.09.2001 tarihli ve E: 2001/4164, K:2001/8421 sayılı kararında tüzel kişilere manevi tazminat ödenmesi gerektiği karara bağlanmıştır. AİHM de tüzel kişilere manevi tazminat ödenmesine hükmetmektedir. Örneğin Mahkeme Emek Partisi ve Şenol/Türkiye davası ile Sosyalist Türkiye Partisi/Türkiye davasında tüzel kişilik lehine manevi tazminata hükmetmiştir.

Tüzel kişiler için manevi tazminat açısından ikinci husus, tüzel kişinin yanı sıra bu tüzel kişileri oluşturan gerçek kişilere de manevi tazminat ödenip ödenmeyeceğidir. Mahkeme Sosyalist Parti/Türkiye davası ile Sosyalist Türkiye Partisi/Türkiye davasında parti tüzel kişiliğinin yanı sıra partinin genel başkanına ya da kurucu üyelerine manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. Fakat burada da karşımıza tüzel kişiliği oluşturan gerçek kişilerden kimlere manevi tazminat ödeneceği sorunu çıkacaktır. Mahkeme’nin bu konuda belirgin bir içtihadı bulunmamaktadır. Mahkeme Sosyalist Parti/Türkiye davasında, sadece partinin kapatıldığı tarihteki başkanı ile önceki başkanının manevi tazminat taleplerini kabul etmiştir. Buna karşılık Mahkeme Sosyalist Türkiye Partisi/Türkiye davasında, Parti’nin kurucu üyelerinin manevi zarara uğradıklarını kabul etmiştir.  

4.3.3. Masraf ve Giderler

Maddi ve manevi zararın yanı sıra başvurucular tarafından yapılan masraf ve giderlerin de tazminat olarak talep edilmesi mümkündür. Yönergenin 16-21. maddeleri giderler ve masrafların tazmin edilmesini düzenlemektedir. Mahkeme, başvurucunun ihlalin olmasını önlemeye çalışması veya ihlal nedeniyle giderim elde etmeye çalışması sırasında öncelikle ulusal düzeyde ve sonrasında da Mahkeme önünde yapılan yargılama nedeniyle maruz kaldığı gider ve masrafların tazmin edilmesine karar verebilmektedir.

Öncelikle hangi amaçlar için yapılacak harcamaların tazmin edileceğini değerlendirelim. Yönerge’nin 16. maddesine göre başvurucunun ihlalin meydana gelmesini önlemek veya meydana gelmiş ihlalin giderilmesini sağlamak için tazminat olarak talep edilmesi mümkündür (06.04.2010 tarihli Mustafa ve Armağan Akın/Türkiye kararı). Bu kapsamda ulusal makamlar nezdinde yapılan girişimler için yapılan masrafların, ilk derece ve temyiz mahkemelerinde açılan davalarda ödenen yargılama giderleri ve vekalet ücretlerinin, AİHM nezdinde dava açmak için ödenen çeviri ücretlerinin, hukuksal yardım ücretlerinin, seyahat ve ikamet masraflarının tazmin edilmesi mümkündür.

Gider ve masrafların tazmin edilmesi de bazı şartlara bağlıdır. Bunları “gerçekten meydana gelmiş olma”, “zorunlu olarak yapılmış (kaçınılmaz) olma”, “ihlalle bağlantılı olma” ve “makul olma şeklinde” sıralamak mümkündür (11.02.2011 tarihli Fethullah Akpolat/Türkiye kararı).

Öncelikle gider ve masraflar gerçekten meydana gelmiş olmalıdır. Bunun anlamı başvurucu mutlaka onları ödemiş veya yasal veya sözleşmesel yükümlülükler nedeniyle ödemekle mükellef olmalıdır. Bundan dolayı gider ve masrafların başvurucu tarafından belgelendirilmesi gerekir. Bu belgeler Mahkemenin gider ve masrafların tazminat olarak ödenebilmesi için aradığı gerekliliklerin ne derece yerine getirildiğini tespit etmesini sağlayacak şekilde ayrıntılı hazırlanmalıdır. Mahkeme’nin 11.02.2011 tarihli Fethullah Akpolat/Türkiye kararında ifade ettiği üzere, başvurucu talep ettiği giderlerinin gerçekliğini fatura, makbuz, kontrat, ücret sözleşmesi veya avukatının dava için çalıştığı saatlerin dökümü gibi yazılı deliller ile belgelemelidir. Hatta şunu da ifade etmek gerekir Mahkeme davacı AİHM nezdinde bir avukat tarafından temsil edilse dahi, bu avukata ödenen ücret delillerle ispatlanmadığı sürece, avukatlık sözleşmesini ya da avukatlık asgari ücret tarifesini yeterli görmemekte ve masraf ve gidere hükmetmemektedir (Örneğin 30.11.2010 tarihli Turan Biçer/Türkiye kararı). Avukatın, sözleşmenin yanı sıra, müvekkili için çalıştığı saatleri ayrıntılı dökümünü Mahkemeye sunması gerekir. Başvurucu yaptığı gider ve masrafları belgeleyemezse Mahkeme tazminat kararlarında bunları dikkate almamaktadır. Mahkeme Sosyalist Parti/Türkiye davasında Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine karar vermesine rağmen başvurucuların yaptıkları gider ve masrafları ispatlayamadıklarını dikkate alarak buna ilişkin talebi reddetmiştir. Mahkeme aynı tutumunu 11.02.2011 tarihli Faruk Temel/Türkiye davasında da yinelemiştir. Hatta Mahkeme 11.01.2011 tarihli Özer Öner/Türkiye davasında başvurucuların meblağ belirtmeden ve hiçbir belge ile desteklemeden ulusal mahkemeler önünde yapmış olduğu yargılama masraf ve gideri için talep ettikleri 100 Euro tutarındaki tazminatı dahi reddetmiştir.[2]

İkinci olarak, gider ve masraflar ancak Mahkeme’nin tespit ettiği ihlallerle bağlantılı olması halinde tazmin edilmektedir. Mahkeme tarafından ihlal kararı verilmiş olsa dahi, bu ihlalle ilgisi olmayan gider ve masraflar tazminat taleplerinde dikkate alınmamaktadır. Üstelik Mahkeme tarafından, Sözleşme ile korunan bir hakkın ihlali olarak kabul edilmeyen veya kabul edilmez olarak ilan edilen şikayetlerle ilgili gider ve masraf taleplerinin tazmin edilmesi de mümkün değildir.

Bunun yanı sıra, Yönerge’nin 19. maddesine göre gider ve masraflar zorunlu olarak meydana gelmiş olmalıdır. Bunun anlamı gider ve masrafların ihlalin önlenmesi veya ihlal nedeniyle giderim elde edilmesi için kaçınılmaz olmasıdır.

Son olarak Yönergenin 20. maddesi gereğince, gider ve masraf talepleri miktar açısından makul olmak zorundadırlar. Gider ve masrafın aşırı olduğunu tespit etmesi halinde Mahkeme, kendi hesaplamasına göre makul bir miktara hükmetmektedir.

4.4. Zararla İhlal Teşkil Eden Müdahale Arasında İlliyet Bağı

Yönerge’nin 8. maddesine göre zarar, ihlal teşkil eden müdahalenin bir sonucu olarak ortaya çıkmış olmalıdır. Üstelik Yönerge’nin 7. maddesi de iddia edilen ihlal ile talep edilen zarar arasında net bir nedensellik ilişkisinin kurulması gerektiğini ifade etmektedir. Bu illiyet bağı, sadece şikayet edilen ihlalden kaynaklanan zararların tazminini mümkün kılmaktadır. AİHM 03.03.2011 tarihli Kiziroğlu/Türkiye davasında verdiği kararında, hukuka aykırı olarak bir göreve atanan kamu görevlisinin, bu göreve atanması ile ilgili olarak açtığı davada, Milli Savunma Bakanlığı tarafından Askeri Yüksek İdare Mahkemesine sunulan bilgilere davacının erişiminin engellenmesini adil yargılanma hakkının ihlali olarak görmüş, fakat bu ihlal ile başvurucunun maddi zarar olarak ileri sürdüğü maaş ve iddia edilen hukuka aykırı atamadan kaynaklanan diğer mali kazançların kaybı arasında bir illiyet bağı görmediği için maddi tazminata ilişkin talebi reddetmiştir. Aynı şekilde 25.1.2011 tarihli Çetinkaya/Türkiye davasında verdiği kararında Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine karar vermesine rağmen, tespit edilen ihlalle, davacı tarafından talep edilen tazminat arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmadığını dikkate alarak tazminat talebini reddetmiştir.

İhlal teşkil eden müdahale ile iddia edilen zarar arasında nedensellik ilişkisinin bulunduğunu ispat etmek başvurucuya düşen bir yükümlülüktür (AİHM’nin Neumeister/ Avusturya kararı). Bu illiyet bağının kuvvetli delillerle ispat edilmesi gerekir. Mahkeme, iddia edilen zarar ile ihlal arasındaki salt yüzeysel bir ilişkiyi veya ne olabileceği hususundaki spekülasyonları yeterli görmemektedir. Köy yakma olayları nedeniyle Türkiye aleyhine açılan davaların bazılarında (Örneğin Artun ve Diğerleri/Türkiye) Mahkeme davacının, mallarının tahrip edilmesinden devletin sorumlu olduğunu yeterli delillerle ispatlayamadığını dikkate alarak herhangi bir ihlalin bulunmadığına karar vermiştir.

4.5. İhlalin Sonuçlarının İç Hukukta Tam Olarak Giderilememesi

Sözleşme’nin 41. maddesi, özellikle bir ihlalin sonuçlarının iç hukukta tamamen temizlenemediği, fakat ihlalin (bir başka ifadeyle mağduriyetin) sonuçlarının tamamen ortadan kaldırılması gereken durumlar için öngörülmüştür. Buna göre sorumlu devletin iç hukuku Sözleşme’yle korunan bir hakkın ihlal edilmesinin sonuçlarının tam olarak giderilmesini sağlamaya yetmiyorsa adil tazmin hükümleri devreye girmektedir.

4.6. Mahkeme’nin Gerekli Görmesi

Tazminata hükmedilebilmesi için Mahkeme, adil bir karşılık verilmesini “gerekli” görmelidir (De Wilde, Oomps ve Versyp/Belçika Kararı). Sözleşme’nin 41. maddesine göre adil karşılık, sadece “gerekliyse” (Sözleşmenin İngilizce metnindeki ifadesiyle “if necessary” ve Fransızca metnindeki ifadesiyle “s’il ya lieu”) sağlanır. AİHS’in 41. Maddesi Uyarınca Yapılacak Tazminat Taleplerine Dair Yönerge de her ihlal kararının tazminata hükmedilmesini gerektirmeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Yönergeye göre tazminata hükmedilmesi Mahkemenin, AİHS tarafından garanti altına alınmış bir hakkın ihlal edildiğine dair tespit yapmasının otomatik bir sonucu değildir. 41. maddenin lafzı, Mahkemenin sadece iç hukukun eksiksiz bir giderimin yapılmasına müsaade etmediği ve bu halde bile gerekli olması durumunda tazminata hükmedeceğini açıkça belirtmektedir. Bundan dolayı Mahkeme bazı durumlarda iddia edilen zararlara ilişkin bazı başlıklar açısından ihlal kararı vermekle yetinmekte (bir başka ifadeyle hakkın ihlal edildiğinin tespitini yeterli görmekte) ve ayrıca bir tazminata karar vermemektedir. Bu yönde bir karar verirken Mahkeme, olayın niteliğini, başvurucunun tutumunu, sorumlu devletin ihlal konusundaki davranışlarını dikkate almaktadır.

4.7. Mahkeme’nin Tazminata Hükmedilmesini Hakkaniyete Uygun Bulması

AİHS’in 41. Maddesi Uyarınca Yapılacak Tazminat Taleplerine Dair Yönerge’nin 2. maddesine göre, Mahkeme’nin tazminata hükmedilmesini hakkaniyete uygun bulması gerekir. Mahkeme de Dudgeon/Birleşik Krallık Krallık kararında, ancak “adil” (Fransızca metindeki equitable) olarak değerlendirilmesi durumunda tazminata hükmedeceğini ifade etmektedir.  Hakkaniyet ilkesi gereği Mahkeme gerçekten maruz kalınan zararın veya gerçekten meydana gelmiş olan gider ve masrafların değerinden daha az tazminata hükmetmek veya tamamıyla hiçbir tazminata hükmetmemek için nedenler bulabilir. Adil tazminat miktarı belirlenirken Mahkeme hem ihlalden zarar görmüş olan taraf olması nedeniyle başvurucunun ve kamu yararından sorumlu olması nedeniyle devletin durumlarını, hem de yerel ekonomik koşulları hesaba katmaktadır. Örneğin şikayet edilen durumun, zararın miktarının veya masrafların düzeyinin başvurucunun kendi kusurundan kaynaklandığı hallerde Mahkeme meydana gelmiş olan zarardan daha az bir tazminata hükmedebilmektedir.

4.8. İç Hukuk Yollarının Tüketilmesinin Zorunlu Olmaması

Mahkemenin Sözleşmenin 41. maddesi kapsamında tazminata hükmedebilmesi için tazminat konusunda ayrıca iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekmez. İç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı sadece Mahkemeye başvurmak için gereken bir şarttır. Mahkeme bir hakkın ihlal edildiğine karar verirse tazminata da hükmedecektir. Mahkeme’ye göre, Sözleşme’nin iç hukuk yollarının tüketilmesini şart koşan 35. maddesi, yeni bir davanın açılmasıyla ilgilidir. 41. madde kapsamında verilecek tazminat kararları ise yeni dava olmayıp, Mahkeme’nin önüne daha önce gelmiş bir davanın son aşamasına ilişkindir. Bu nedenle bu madde açısından 35. maddenin uygulanabilirliği bulunmamaktadır. Mahkeme’ye göre eğer Sözleşme’yi hazırlayanlar, ‘adil karşılık’ için yapılan taleplerin kabul edilebilirliğini, önceden iç hukuk yollarının kullanılmış olmasına bağlamak istemiş olsalardı, bunu 41. maddede açıkça gösterirlerdi. Oysa Sözleşme’de böyle açık bir hüküm yoktur. Ayrıca mağdur, Mahkeme’nin hükmedeceği adil karşılığı alabilmek için ikinci kez iç hukuk yollarını tüketmeye zorlanacak olursa, Sözleşme organları önündeki yargılamanın toplam süresi, insan haklarının etkili bir biçimde korunması düşüncesiyle uyuşmayacaktır. Böyle bir şart, Sözleşme’nin amacına uygun düşmeyen bir durumun meydana gelmesine yol açacaktır (De Wilde, Oomps ve Versyp/Belçika kararı). Üstelik başvurucu iç hukukta tazminat için dava açmış olsa bile bu durum Mahkemenin adil karşılık konusunda karar vermesine engel olmamaktadır. Bununla birlikte Mahkeme tarafından tespit edilen bir ihlalin mağduru, ilk önce iç hukuk düzeninde tazminat almak isterse, ulusal mahkeme tarafından nihai karar verilinceye kadar, hele başvurucu da talep etmişse, Mahkeme karar vermeyi erteleyebilmektedir (Eckle/Almanya Kararı).

5. Tazminatın Ödenmesi

Sözleşmenin 41. maddesi uyarınca tazminata hükmedeceği zaman Mahkeme ulusal standartların rehberliğine başvurma kararı alabilir. Buna karşın Mahkeme bu standartlarla hiçbir zaman bağlı değildir. Mahkeme gerek başvurucuların ve gerekse davalı devletin sunduğu bilgileri ve gerekse olayın niteliğini dikkate alarak tazminata hükmetmektedir.

Mahkemenin tazmin kararları normal olarak belirli miktarda bir paranın davalı hükümet tarafından, tespit edilen ihlallerin mağdur veya mağdurlarına ödenmesi biçiminde yerine getirilmektedir.

Bu tazminatın ödenebilmesi için, başvurucular hükmedilecek herhangi bir meblağın ödemesinin yapılacağı bir banka hesabına dair bilgileri vermeye davet edilmektedirler. Başvurucular belirli bir meblağın (örneğin gider ve masraflara ilişkin hükmedilen meblağın), ayrı bir şekilde (örneğin doğrudan temsilcilerinin hesabına) ödenmesini arzu etmeleri durumunda bunu açıkça belirtmelidirler.

Sözleşmenin 41. maddesi kapsamında hükmedilen her türlü mali tazmin, başvurucunun talep ettiği para birimi hesaba katılmaksızın normal olarak euro üzerinden karar bağlanmaktadır. Başvurucunun euro dışındaki bir para birimi ile ödemeyi alacak olması halinde Mahkeme, hükmedilen meblağın ödeme günü kur değeriyle diğer para birimine çevrilmesine karar vermektedir.

AİHS’in 41. Maddesi Uyarınca Yapılacak Tazminat Taleplerine Dair Yönerge’nin 25. maddesine göre Mahkemece karara bağlanan tazminat, Mahkeme kararının kesinleştiği ve bağlayıcı hale geldiği tarihten itibaren 3 ay içinde başvurucuya ödenmelidir. Ancak aynı madde Mahkeme’nin bu süreyi kısıtlayabilmesine ve daha kısa bir ödeme süresi belirlemesine de imkan vermektedir.

Mahkeme tarafından belirlenen zaman sınırının aşılması durumunda normal olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faiz oranına 3 puan ilave edilerek bulunacak faiz oranının gecikme dönemine uygulanması ile ortaya çıkacak gecikme faizinin tazminata ilave edilmesi gerekmektedir.

Ayrıca Mahkeme İç Tüzüğü’nün 75. maddesine göre davaya bakan Daire, bir davada Sözleşme’nin ihlal edildiği sonucuna vardığı takdirde, bir talepte bulunulmuş ise ve sorun karara hazır ise, Mahkeme aynı kararda tazminat konusunu da karara bağlar; sorun karara hazır değilse, Daire bu sorunu tamamen veya kısmen saklı tutar ve sorumlu devletle başvurucuya uzlaşması için belirli bir süre verir. Tayin edilen süre içinde bir çözüme ulaşılamadığı takdirde Daire, Sözleşme’nin 41. maddesine göre adil karşılığa hükmederken, hükmedilen miktara faiz uygulanmasına karar verebilir.

6. Tazminat Ödemelerinden Kesinti

Mahkeme verdiği kararlarında (örneğin 05.04.2011 tarihli Şaman/Türkiye kararı) gerek maddi ve manevi tazminat ve gerekse masraf ve giderler için sorumlu devlet tarafından yapılacak ödemelerin her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak ödenmesine karar vermektedir.

7. Sonuç

Sözleşme’nin 41. maddesi AİHM’nin, açılan davalar neticesinde Sözleşme’nin ve buna ekli protokollerin ihlal edildiğine karar vermesi durumunda, adil tazmine karar verebileceğini öngörmektedir. Ancak Mahkeme’nin tazminata hükmedebilmesi için bazı şartların gerçekleşmesi gerekir.

Öncelikle, Sözleşme kapsamında bir hakkın ihlal edilmiş olması, bu ihlalin bir zarar doğurması ve ihlal ile zarar arasında illiyet bağının bulunması gerekir. Bu zarar maddi olabileceği gibi manevi de olabilir. Üstelik gerek ulusal makamlar ve gerek AİHM yargılaması için yapılan masraf ve giderlerin de tazminat kararında dikkate alınması mümkündür. Maddi zarar hem gerçekten maruz kalınan zararı, hem de gelecekte beklenen kazanç kayıplarını ihtiva edebilir. Fakat gelecekte beklenen kazanç kayıplarının yakın ve somut olması gerekir. Spekülatif kazanç kaybı iddiaları Mahkeme tarafından kabul görmemektedir. Bunun yanı sıra uğranılan maddi zararın, başvurucu tarafından ispat edilmesi gerekmektedir. Manevi zarar, ihlal teşkil eden eylem nedeniyle uğranılan manevi ıstırabı bir nebze olsun hafifletmek amacıyla verilmektedir. Doğası gereği manevi tazminat kesin bir hesaplamaya imkan tanımadığı için Mahkeme tarafından takdiren belirlenmektedir.

Mahkeme’nin tazminata hükmedebilmesi için iç hukukun, ihlalden meydana gelen zararın tazminini tam olarak sağlayamamış olması gerekmektedir. Ancak AİHM’nin tazminata hükmetmesi için tazminat konusunda iç hukuk yollarının ayrıca tüketilmesi gerekmemektedir.

Son olarak, Mahkeme’nin tazminata hükmedilmesini gerekli ve hakkaniyete uygun bulması gerekmektedir.

Kaynakça

Akkan, B. (2010) “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının Bağlayıcılığı ve Yerine Getirilmesi”, Adalet Dergisi, Yıl: 2010, Sayı: 36

Cengiz, S. (2008) (Çeviren) “Aivrupa İnsan Hakları Sözlşemesi’nin 41. Maddesi Uyarınca Yapılacak Tazminat Taleplerine Dair Yönerge”  Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Yıl: 2008, Sayı: 79

 

[1] AİHM kararlarının kesinleşmesi Sözleşme’nin 44. maddesinde düzenlemiştir. Buna göre, Büyük Dairenin verdiği kararlar kesindir. Daire kararları ise taraf devletlerin, davayı Büyük Daire’ye götürülmeyeceğini beyan etmeleri veya karardan itibaren 3 ay içinde davanın Büyük Daire’ye götürülmemesi, son olarak da Büyük Daire istemi reddederse karar kesinleşmektedir.

[2] Buna karşılık Mahkeme Emek Partisi/Türkiye davasında başvurucuların hiçbir kanıt sunmadan 3.000 euro masraf ve gider talep etmelerine rağmen bu talebin karşılanmasına karar vermiştir. AİHM, bu kararı verirken Strazburg organları önündeki usul işlemlerinin süresini ve karmaşıklığını göz önüne alarak, istenilen rakamın tümünü başvuranlara ödemenin uygun olacağına kanaat getirmiştir. Mahkeme 11.01.2011 tarihli Cahit Aydın/Türkiye davasında başvurucuların avukatlık sözleşmesi ve asgari ücret tarifesi dışında herhangi bir belge sunmamalarına rağmen masraflar ve giderler için tazminata hükmetmiştir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.