Anayasa Mahkemesi Kararından Sonra Kentsel Dönüşümde Neler Değişti-1

Suat ŞİMŞEK[1]

1) Giriş

Anayasa Mahkemesi 26.7.2014 tarihli ve 29072 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 27.2.2014 tarihli ve E:2012/87, K:2014/41 sayılı kararıyla 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un bazı hükümlerini iptal etmiştir. Bu iptal kararı, afet riskli alanların dönüştürülmesi uygulamalarında çok önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Uygulamanın zaten yeterince hızlı olmadığı dikkate alındığında, bu iptal kararının afet riskli alanların dönüştürülmesi uygulamasına ciddi etkilerinin olacağı düşünülmelidir.

Anayasa Mahkemesi bu kararıyla, afet riskli alanlarda yapılacak dönüşüm uygulamalarını, mülkiyet hakkı yönünden oldukça ciddi bir incelemeye tabi tutmuştur.

Bu çalışmada 6306 sayılı Kanun’un bazı hükümlerin hangi gerekçelerle iptal edildiği açıklanmaya çalışılacaktır. Çalışma, diğer maddelerin ve bu maddelere ilişkin gerekçelerin açıklanmasıyla seri halinde devam edecektir.

2) Tespit, Yıkım ve Tahliye Masraflarının Tapu Siciline İpotek Olarak Belirtilmesi Uygulaması Sona Erdi

Anayasa Mahkemesi 6306 sayılı Kanun’un 3. maddesinin 1. fıkrasının “Bakanlık veya İdare tarafından yapılan tespit işleminin masrafı ilgili tapu müdürlüğüne bildirilir. Tapu müdürlüğü, binanın paydaşlarının müteselsil sorumlu olmalarını sağlamak üzere tapu kaydındaki arsa payları üzerine, masraf tutarında müşterek ipotek belirtmesinde bulunarak Bakanlığa veya İdareye ve binanın ayni ve şahsi hak sahiplerine bilgi verir.” hükmünü ihtiva eden 7. ve 8. cümleleri ile Kanun’un 5. maddesinin “Bakanlık veya İdare tarafından yapılan yıktırmanın masrafları, ilgili tapu müdürlüğüne bildirilir. Tapu müdürlüğü, yıkılan binanın paydaşlarının müteselsil sorumlu olmalarını sağlamak üzere tapu kaydındaki arsa payları üzerine masraf tutarında müşterek ipotek belirtmesinde bulunarak Bakanlığa veya İdareye ve binanın ayni ve şahsi hak sahiplerine bilgi verir.” hükmünü içeren 5. fıkrasını iptal etmiştir.

Anayasa Mahkemesinin bu kararından sonra kamu idareleri tarafından tespit ya da yıkım amacıyla yapılan masrafların, paydaşlarının müteselsil sorumlu olmalarını sağlamak üzere tapu kaydındaki arsa payları üzerine masraf tutarında müşterek ipotek olarak tapuya bildirilmesi ve tapu kütüğüne konulması uygulaması sona ermiştir.

Aslında Anayasa Mahkemesi tespit, tahliye ve yıkım masraflarının tapu müdürlüğüne bildirilmesini Anayasa’ya aykırı bulmamıştır. Anayasa Mahkemesine göre malikleri veya kanuni temsilcileri tarafından yaptırılmaması nedeniyle Bakanlık veya idare tarafından yapılan tespit, tahliye ve yıkım işlemlerinin masrafının ilgili tapu müdürlüğüne bildiriminden ibaret bir düzenlemeyi içeren kuralın yedinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığı açıktır.

Hatta Anayasa Mahkemesi, tespit ve yıkım işlemlerinin idarece yapılması durumunda, kamu alacağının güvence altına alınması için ilgili taşınmazın tapu kaydındaki arsa payları üzerinde ipotek tesis edilmesi suretiyle mülkiyet hakkının sınırlandırılmasında kamu yararı bulunduğunu da kabul etmiştir. İpotek tesisi Anayasa Mahkemesi tarafından mülkiyet hakkının sınırlandırılması olarak görülmüştür. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 850. maddesinde taşınmaz rehni türleri arasında “ipotek”, in de sayıldığını hatırlatan Mahkeme ipoteği de içerecek şekilde rehin hakları, borcun ifa edilmemesi hâlinde, alacaklıya rehin konusu şeyi icra vasıtasıyla cebren sattırıp satış değeri üzerinden alacağını öncelikle tahsil etme hakkı verdiğini, sınırlı ayni hak niteliğindeki böyle bir hakkın taşınmaz üzerinde tesis edilmesinin taşınmaz malikinin mülkiyet hakkını sınırlandıracağı ifade etmiştir. Dolayısıyla, dava konusu kuralın sekizinci cümlesi uyarınca, Bakanlık veya idare tarafından yapılan riskli yapı tespit işleminin masrafı tutarında ilgili taşınmazın tapu kaydındaki arsa payları üzerine müşterek ipotek belirtmesinde bulunulması mülkiyet hakkına yönelik bir sınırlama teşkil etmektedir. Fakat,öncelikle malikler tarafından yaptırılması gereken tespit işlemlerinin süresinde yapılmaması nedeniyle Bakanlık veya idarece yaptırılmasından doğan kamu alacağının güvence altına alınması için ilgili taşınmazın tapu kaydındaki arsa payları üzerinde ipotek tesis edilmesi suretiyle mülkiyet hakkının sınırlandırılması da Anayasa Mahkemesi tarafından kamu yararı kapsamında değerlendirilmiştir.

Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi gerek tespit masraflarının ve gerekse yıkım masrafları için “paydaşlarının müteselsil sorumlu olmalarını sağlamak üzere tapu kaydındaki arsa payları üzerine masraf tutarında müşterek ipotek belirtmesinde” bulunulmasını Anayasa’ya aykırı bulmuştur. Burada Anayasa’ya aykırılığa neden olan kısım “paydaşların müteselsil sorumlu olmalarını öngören” kısımdır. Her iki kural (6306 sayılı Kanun’un 3. maddesinin 1. fıkrasının 8. cümlesi ile 5. maddesinin 5. fıkrası) da da binanın paydaşlarının “müteselsil” sorumlu olmalarını sağlamak üzere tapu kaydındaki arsa payları üzerine, “müşterek ipotek” belirtmesinde bulunulacağı düzenlenmiştir. Bu durumda paydaşlardan herhangi biri, arsa payı üzerindeki ipoteği kaldırmak istediğinde, tespit masraflarının kendi hissesine düşen bölümünü ödemesi yeterli olmayacak, diğer paydaşların ödemeye yanaşmaması hâlinde masrafların tamamını ödemek zorunda kalacaktır. Binanın paydaşlarının bu şekilde orantılı olmayan yükümlülük altına sokulması, Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı bulunmuştur. Anayasa Mahkemesine göre binanın paydaşlarının bu şekilde orantılı olmayan yükümlülük altına sokulması, Anayasa’nın 13. maddesinde temel hakların sınırlandırılmasının ölçütleri arasında yer verilen “ölçülülük” ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir; bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.

Anayasa Mahkemesi binanın paydaşlarının bu şekilde orantılı olmayan yükümlülük altına sokulmasını mülkiyet hakkına da aykırı bulmuştur. Anayasa’nın 35. maddesinde, herkesin, mülkiyet hakkına sahip olduğu belirtilerek, mülkiyet hakkı temel haklar arasında sayılmıştır.Mülkiyet hakkı, kişiye sahibi olduğu şeyi dilediği gibi “kullanma”, “ürünlerinden yararlanma” ve “tasarruf” olanağı veren bir haktır.Bununla birlikte, mülkiyet hakkı sınırsız değildir. Anayasa’nın 35. maddesinde, mülkiyet hakkının “kamu yararı amacıyla” ve “kanunla” sınırlanabileceği, bu hakkın kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağı kurala bağlanmıştır. Ancak mülkiyet hakkını sınırlandıran bir düzenlemenin kamu yararı amacıyla ve kanunla yapılması, bunun Anayasa’ya uygun olması için yeterli değildir. Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca, bu sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun ve ölçülü olması, hakkın özüne dokunmaması da gerekir. Ayrıca sınırlamalar, bireysel menfaat ile kamu menfaati arasındaki adil dengeyi (orantılılık) bozmamalıdır.

Kıta Avrupası idare hukukuna has bir terim olan orantılılık kavramı, ilk olarak Alman Anayasa Mahkemesi tarafından uygulamış, daha sonra Avrupa hukuk sistemlerine yayılmıştır. Sözleşme’de ve Protokol’de orantılılık ya da adil denge kavramından bahsedilmemesine rağmen AİHM de içtihatlarında sık sık bu ölçütü kullanmıştır. Mahkeme’nin bu yönde içtihat geliştirmesinde, Sözleşme’nin 8 ila 11. maddelerinde yer alan “demokratik bir toplumda gerekli” ifadeleri de etkili olmuştur. Ayrıca Mahkeme Sporrong ve Lönnroth kararında bireysel menfaat ile toplum menfaati arasında bir dengenin varlığının aranmasının bir bütün olarak 1. maddenin yapısında da bulunduğunu vurgulamıştır. Mahkeme o kararından bu yana mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerde orantılılık ilkesini sıkça uygulamaktadır.

Orantılılık ya da adil denge kuralına göre mülkiyet hakkına yapılan bir müdahalenin, toplumun genel yararının gerekleri ile bireyin temel haklarının korunmasının gerekleri arasında adil bir denge kurması (ya da bir başka açıdan, mevcut dengeyi bozmaması) gerekmektedir. Bu dengenin iki önemli gerekliliği söz konusudur. Birincisi, mülkiyet hakkına yapılacak müdahalede, malike en az zarar verecek yöntemin seçilmesi; ikincisi ise malike verilen zararın, malike bir diğer fayda sağlanarak dengelenmesidir.

Ölçülülük ilkesinde göre ulaşılmak istenen amaçla başvurulan aracın makul bir ölçülülük ilişkisi taşıması gereklidir. Ölçülülük ilkesi, sınırlamada başvurulan aracın sınırlama amacını gerçekleştirmeye elverişliliğini; bu aracın sınırlama amacı açısından gerekli olmasını ve araçla amacın ölçüsüz bir oran içinde bulunmaması anlamını taşır[2]. Özellikle bir kimsenin mülkiyet hakkına zarar verir nitelikteki her türlü tedbirde kullanılan araçlar ile hedeflenen amaç arasında makul bir ölçülülük ilişkisi mevcut olmalıdır[3].

“Paydaşlarının müteselsil sorumlu olmalarını sağlamak üzere tapu kaydındaki arsa payları üzerine masraf tutarında müşterek ipotek belirtmesinde” bulunulması Anayasa Mahkemesi tarafından adil dengeyi bozucu bir uygulama olarak değerlendirilmiştir. Çünkü böyle bir durumda paydaşlardan herhangi biri, arsa payı üzerindeki ipoteği kaldırmak istediğinde, tespit masraflarının kendi hissesine düşen bölümünü ödemesi yeterli olmayacak, diğer paydaşların ödemeye yanaşmaması hâlinde masrafların tamamını ödemek zorunda kalacaktır. Bu durum, ise amaçlanan kamu yararı ile paydaşların mülkiyet hakkı arasında kurulması gereken adil dengeyi bozmaktadır. Bu nedenle bu kural Anayasa’nın 35. maddesine de aykırıdır.

Anayasa Mahkemesi Kanun’un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının sekizinci cümlesinin iptali nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan aynı fıkranın yedinci cümlesinin ve 5. maddesinin (5) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin iptali nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan aynı fıkranın birinci cümlesinin 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince iptaline de karar vermiştir.

3) Hazine Dışındaki Kamu İdarelerinin Mülkiyetinde Bulunan Taşınmazların, Dönüşüm Yapacak İdareye Bedelsiz Devri Uygulaması Sona Erdi

Anayasa Mahkemesi 6306 sayılı Kanun’un 3. maddesinin 4. fıkrasının “Hazine dışındaki kamu idarelerinin mülkiyetinde bulunan taşınmazlar, bu Kanunun amaçları çerçevesinde kullanılmak üzere maliki olan kamu idarelerinin görüşü alınarak Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla Bakanlığa tahsis edilerek tasarrufuna bırakılır veya Bakanlığın talebi üzerine TOKİ’ye ve İdareye bedelsiz olarak devredilebilir.” hükmünü ihtiva eden 1. cümlesini iptal etmiştir.

Anayasa Mahkemesinin bu kararından sonra genel bütçe dışındaki kamu idarelerinin mülkiyetinde bulunan taşınmazların, Çevre ve Şehircilik Bakanlığına devredilmesi veya bu Bakanlığın talebi üzerine TOKİ’ye ve dönüşümü yapacak idareye bedelsiz olarak devredilebilmesi imkanı kalmamıştır.

Öncelikle “Hazine dışındaki kamu idareleri”kavramını açıklayalım. 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun 12. maddesi, üç tür bütçe benimsemiştir. Bunlardan merkezî yönetim bütçesi, bu Kanuna ekli (I- genel bütçeli kuruluşları), (II-sayılı cetvel özel bütçeli kuruluşlar[4]) ve (III-düzenleyici ve denetleyici kurum bütçesi[5]) sayılı cetvellerde yer alan kamu idarelerinin bütçelerinden oluşur. Bunlardan (I) sayılı cetvel, (II) ve (III) sayılı cetvel de düzenlemektedir. Merkezi yönetim bütçesini oluşturan diğer iki bütçe sosyal güvenlik kurumu bütçesi ve mahallî idare bütçesidir[6].

“Hazine” kavramının yasal bir tanımı bulunmamaktadır. Sadece Hazine Taşınmazlarının İdaresi Hakkında Yönetmeliğin 4. maddesine göre Hazine kavramı, genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri açısından Devlet tüzel kişiliğinin adını ifade etmektedir.

“Hazine” kavramının yasal bir tanımı bulunmamaktadır. Sadece Hazine Taşınmazlarının İdaresi Hakkında Yönetmeliğin 4. maddesine göre Hazine kavramı, genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri açısından Devlet tüzel kişiliğinin adını ifade etmektedir.

Genel bütçe, Devlet tüzel kişiliğine dahil olan ve bu Kanuna ekli (I) sayılı cetvelde yer alan kamu idarelerinin bütçesi olduğuna göre “Hazine dışındaki kamu idarelerinin mülkiyetinde bulunan taşınmazlar”,ifadeleri genel bütçe kapsamı dışındaki kamu idarelerine ait taşınmazları kastetmektedir. Bunlar ilgili kamu idaresinin tüzel kişiliği adına tapu sicilinde tescil olunurlar. Genel bütçe dışındaki idarelerin başında “mahallî idareler” gelmektedir. Genel bütçe dışındaki diğer kamu idareleri olan “özel bütçeli idareler”, “düzenleyici ve denetleyici kurumlar” ve “sosyal güvenlik kurumları” ise anılan Kanun’a bağlı (II), (III) ve (IV) sayılı cetvellerde tek tek gösterilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, Hazine dışındaki kamu idarelerine ait taşınmazların 6306 Kanun’un amaçları çerçevesinde kullanılmak üzere maliki olan kamu idarelerinin görüşü alınarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla adı geçen Bakanlığa tahsis edilerek tasarrufuna bırakılmasını veya bu Bakanlığın talebi üzerine TOKİ’ye ve dönüşümü gerçekleştirmek üzere yetkilendirilmiş olan idareye bedelsiz olarak devredilebilmesini Anayasa’nın 123. ve 127. maddelerine aykırı bulmuştur..

Anayasa’nın 123. maddesinde, idarenin kuruluş ve görevleriyle bir bütün olduğu ve kanunla düzenleneceği öngörüldükten sonra, idarenin kuruluş ve görevlerinin, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayandığı hükme bağlanarak, kamu tüzel kişiliğinin, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulacağı belirtilmiştir. İdarenin kuruluş ve görevleriyle bir bütün olduğu ilkesiyle, idarenin yerine getirdiği çeşitli görevlerle bu görevleri yerine getiren kurumlar arasında birlik sağlanması ve idari yapı içinde yer alan kurumların bir bütünlük içerisinde çalışması öngörülmüştür.İdarenin bütünlüğü, tekil devlet modelinin yönetim alanındaki temel ilkesidir. Bu ilke, idari işlev gören ayrı hukuksal statülere bağlı değişik kuruluşların bir bütün oluşturduğunu anlatmaktadır.Anayasa’da mahallî idarelere idari ve mali özerklik tanınmış olmasına karşın merkezi yönetime, yerinden yönetim kuruluşlarını denetleme yetkisi verilmiş ve bu yetki idari vesayet olarak somutlaştırılmıştır.

Anayasa’nın 127. maddesinin beşinci fıkrasına göre idari vesayet; merkezî idarenin, mahallî idareler üzerinde, mahallî hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahallî ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde sahip olduğu yetkidir. Belirtilen yetki, hukuka uygunluk denetiminin yanında yerindelik denetimini içerir şekilde düzenlenebilir. Vesayet makamınca, işlemler üzerinde iptal, onama, erteleme, izin, tekrar görüşülmesini isteme, düzeltme gibi çeşitli denetim usulleri uygulanmaktadır.

Anayasa’da merkezî idare-mahallî idare ayrımının yapılması, mahallî idarelerin organlarının seçimle göreve gelmesinin öngörülmesi, seçimlerinin süreli olması, kararlarını kendi organları eliyle alması ve uygulatması, kendilerine özgü bütçelerinin bulunması gibi yetki ve ayrıcalıklar tanınmış olması, bu idarelerin özerkliklerinin somutlaşmış hâlidir. Nitekim Anayasa Mahkemesinin kimi kararlarında da, Anayasa’nın 127. maddesi uyarınca mahallî idarelerin idari ve mali özerkliklerinin bulunduğu vurgulanmıştır. İdari özerklik icrai karar alma yetkisini de içermektedir. Merkezî idarenin bu kuruluşlar üzerindeki vesayet yetkisi yerindelik ve hukukilik denetimleriyle sınırlı olup vesayet, yerinden yönetim kuruluşları yerine geçerek icrai karar alma yetkisini içermez.

Genel olarak mahallî idareler dâhil Hazine dışındaki kamu idarelerine ait taşınmazların devir ve tahsislerinin nasıl yapılacağı 5018 sayılı Kanun’da düzenlenmiştir. Anılan Kanun’un 47. maddesinin ikinci fıkrasında, söz konusu taşınmazları tahsis etmeye ve tahsisini kaldırmaya, maliki kamu idaresi; 46. maddesinin birinci fıkrasında ise genel bütçe kapsamı dışındaki kamu idarelerinin her türlü taşınır ve taşınmazlarını elden çıkarmaya, özel kanunlarında belirtilen organları yetkili kılınmıştır.

Dava konusu kuralın birinci cümlesiyle anılan idarelerin taşınmazlarının tahsis ve devri usulünde değişiklik yapılmış, bu işlemlerin taşınmazın maliki olan kamu idareleri yerine Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu tarafından yapılacağı, taşınmazların maliki olan kamu idarelerinin anılan işlemlerden önce görüşlerinin alınacağı kurala bağlanmıştır. Ancak burada ilgili idarenin “uygun görüşü” değil, sadece “görüşü”nün alınacağı öngörülmüş olduğundan, idarenin aksi görüşüne rağmen o idarenin mülkiyetinde bulunan taşınmazların mülkiyetinin devri söz konusu olabilecektir.

Kuralın birinci cümlesiyle, mahallî idarelerin herhangi bir kararına veya uygun görüşüne bağlı olmaksızın taşınmazlarının bedelsiz olarak devrinin öngörülmesi, Anayasa’nın 127. maddesinde yer alan mahallî idarelerin özerkliği ilkesi ile bağdaşmamaktadır.

Diğer taraftan dava konusu kuralın birinci cümlesi uyarınca taşınmazlarının devredilmesine imkân tanınan genel bütçe dışındaki idareler arasında “mahallî idareler” haricinde “özel bütçeli idareler”, “düzenleyici ve denetleyici kurumlar” ve “sosyal güvenlik kurumları” da bulunmaktadır. Anılan kurumların özel yasaları dikkate alındığında, bunların çoğunun kamu tüzel kişiliği ile idari ve mali özerkliğe sahip hizmet yerinden yönetim kuruluşları olduğu anlaşılmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin kimi kararlarında ifade edildiği üzere, Anayasa’nın 127. maddesi, hizmet yerinden yönetim kuruluşlarını kapsamamaktadır. Hizmet yerinden yönetim kuruluşları, Anayasa’nın 123. maddesine dayanılarak kamu tüzel kişiliği biçiminde kurulmaktadır. Kamu tüzel kişiliğini haiz olunması, idari ve mali özekliğe sahip olmayı zorunlu kılmaktadır. Zira tüzel kişilik, özünde, merkezî idareden bağımsız karar alabilmeyi gerektirmektedir. Ancak Anayasa’da, yer yerinden yönetim kuruluşları olan mahallî idarelerden farklı olarak hizmet yerinden yönetim kuruluşlarının idari ve mali özerkliğinin ölçüsüyle ilgili herhangi bir hükme yer verilmemiştir. Bu nedenle, hizmet yerinden yönetim kuruluşlarına tanınacak özerkliğin derecesinin tayin edilmesi kanun koyucunun takdirindedir.

Bununla birlikte, bir kurumun özel kanununda idari ve mali özerkliğe sahip olduğu kurala bağlanmış ve buna uygun olarak kendisine kimi kamu hizmetlerini yapma görevi verilmiş olmasına rağmen, başka bir kanunla bu idari ve mali özerklikle bağdaşmayacak, o kurumun görev alanına girmeyen bir kamu hizmetini yerine getirmek amacıyla taşınmaz mallarının hiçbir sınırlama olmaksızın, kamu hizmetine fiilen tahsis edilip edilmediğine bakılmaksızın, idarenin kararı ve uygun görüşü aranmaksızın, bedelsiz olarak başka kurum ve kuruluşlara devrine imkân tanınması kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde aksamaya neden olabilecektir.

Bu durum, Anayasa’nın 123. maddesinde yer alan ve idarenin yerine getirdiği çeşitli görevlerle bu görevleri yerine getiren kurumlar arasında birlik sağlanmasını ve idari yapı içinde yer alan kurumların bir bütünlük içerisinde ahenkle çalışmasını gerektiren idarenin kuruluş ve görevleriyle bir bütün olduğu ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, dava konusu kuralın birinci cümlesi Anayasa’nın 123. ve 127. maddelerine aykırıdır.

4) Sonuç

Anayasa Mahkemesi 26.7.2014 tarihli ve 29072 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 27.2.2014 tarihli ve E:2012/87, K:2014/41 sayılı kararıyla 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un bazı hükümlerini iptal etmiştir.

İptal edilen en önemli düzenlemelerden birisi, idare tarafından yapılan tespit, yıkım ve tahliye masraflarında paydaşların müteselsilen sorumlu olmalarını sağlamak üzere tapu kütüğüne müşterek ipotek belirtmesi konulmasını öngören 3. maddenin 1. fıkrasının 7. ve 8. cümleleri ile 5. maddenin 5. fıkrasıdır. Anayasa Mahkemesi paydaşların tespit mastaflarının sadece kendi paylarına düşen kısımlarından sorumlu tutulmaları gerektiğini, bunun aksine paydaşların borçun tamamında müştereken sorumlu tutulmalarının mülkiyet hakkına aykırılık teşkil edeceğini vurgulamıştır.

İptal edilen bir diğer düzenleme ise, genel bütçe dışındaki kamu idarelerinin mülkiyetinde bulunan taşınmazların, Çevre ve Şehircilik Bakanlığına devredilmesi veya bu Bakanlığın talebi üzerine TOKİ’ye ve dönüşümü yapacak idareye bedelsiz olarak devredilebilmesine imkan tanıyan 3. maddenin 4. fıkrasıdır. Anayasa Mahkemesi idari ve mali özerkliğe sahip bu kuruluşların taşınmaz mallarının, bu idari ve mali özerklikle bağdaşmayacak şekilde, o kurumun görev alanına girmeyen bir kamu hizmetini yerine getirmek amacıyla hiçbir sınırlama olmaksızın ve kamu hizmetine fiilen tahsis edilip edilmediğine bakılmaksızın, idarenin kararı ve uygun görüşü aranmaksızın, bedelsiz olarak başka kurum ve kuruluşlara devrine imkân tanınmasını Anayasa’nın 123. ve 127. maddelerine aykırı bulmuştur.

Kaynakça

Özbudun, Ergun (2001), Türk Anayasa Hukuku, 12. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara, 2001

Metin, Yüksel (2002), Ölçülülük İlkesi- Karşılaştırmalı Bir Anayasa Hukuku İncelemesi, Ankara, 2002

  1. Maliye Bakanlığı, Maliye Uzmanı
  2. Özbudun, Ergun (2001), Türk Anayasa Hukuku, 12. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara, 2001, s: 114
  3. Metin, Yüksel (2002), Ölçülülük İlkesi- Karşılaştırmalı Bir Anayasa Hukuku İncelemesi, Ankara, 2002, s: 88
  4. Özel bütçe, bir bakanlığa bağlı veya ilgili olarak belirli bir kamu hizmetini yürütmek üzere kurulan, gelir tahsis edilen, bu gelirlerden harcama yapma yetkisi verilen, kuruluş ve çalışma esasları özel kanunla düzenlenen ve bu Kanuna ekli (II) sayılı cetvelde yer alan her bir kamu idaresinin bütçesidir.
  5. Düzenleyici ve denetleyici kurum bütçesi, özel kanunlarla kurul, kurum veya üst kurul şeklinde teşkilatlanan ve bu Kanuna ekli (III) sayılı cetvelde yer alan her bir düzenleyici ve denetleyici kurumun bütçesidir.
  6. Sosyal güvenlik kurumu bütçesi, sosyal güvenlik hizmeti sunmak üzere, kanunla kurulan ve bu Kanuna ekli (IV) sayılı cetvelde yer alan her bir kamu idaresinin bütçesidir.Mahallî idare bütçesi, mahallî idare kapsamındaki kamu idarelerinin bütçesidir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.