İslam Hukuku ve Osmanlı Uygulamasında Kıyılar

Makalemizi paylaşır mısınız?

Osmanlı İmparatorluğunda hem kıyılar üzerinde bugünkü anlamda mülkiyet talebi doğuran bir baskı bulunmaması, hem de kıyıların ekonomik, toplumsal açıdan bugünkü kadar değer taşımaması (Duru, 2003: 182) nedeniyle kıyıların hukuki durumunu düzenleyen özel bir kanun söz konusu değildir (Cin, 1981/b: 97). Gerek Osmanlı toprak rejiminin temelini oluşturan Arazi Kanunnamesi ve gerekse Mecelle, kıyıların hukuki statüsü ile ilgili olarak herhangi bir hüküm içermemiştir. Gerçekten de Osmanlı toprak rejiminde kıyının bir tanımı mevcut olmadığı gibi, kıyıları diğer arazi türlerinden ayrı bir düzenlemeye tâbi tutan yasal hükümler de bulunmamaktaydı (Cin, 1981/b: 79).

Kıyıların hukuki statüsü ile doğrudan ilgili olmamakla beraber, kıyı konusunu etkileyen ilk düzenleme 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi’dir. Bu Kanunname’de denizden doldurma/kurutma ve ihya yoluyla arazi kazanımları ile bunların kullanımına ilişkin olarak düzenlemeler yer almıştır. 1876 tarihli Mecelle’nin 1237. maddesinde denizlerin ve büyük göllerin, 1238. maddesinde de kimsenin mülkü olmayan nehirlerin, herkesin kullanımın açık olduğu hüküm altına alınmıştır. Ayrıca Mecelle, ihya yoluyla taşınmaz edinilmesine ilişkin hükümler de ihtiva etmiştir ki bu hükümler kıyıda ihya ile mülkiyet kazanılmasına ve kıyıda özel mülkiyet oluşmasına neden olmuştur.

Osmanlı toprak rejimi kıyılarda özel mülkiyet kurulabilmesine izin vermiştir. Daha doğrusu, Osmanlı toplumunda kıyılarda yapılaşmayı önleyen, kıyıyı toplumun ortak kullanımına açık tutmayı hedefleyen bir hukuki rejim söz konusu olmamış, kıyıda özel mülkiyet oluşmasına ve kıyılarda yapılaşmalara ses çıkarılmamıştır. Hatta denizden doldurma ve ihya suretiyle arazi kazanılması teşvik edilmiştir (Anal, 2001: 13).

Bazı yazarlarca (Geray, 1979: 5) kıyıların Osmanlı İmparatorluğu döneminde kamu malı niteliğinde olduğu ve kıyıların herkesin yararlanmasına açık tutulduğu ifade edilmiş ise de aşağıda açıklanacağı üzere, gerek Arazi Kanunnamesi’nin ve gerekse Mecelle’nin kıyıda özel mülkiyet oluşmasına cevaz verdiği dikkate alındığında kıyıların kamu malı niteliğinde olduğunu kabul etmek mümkün görünmemektedir. Arazi Kanunnamesi’nin kıyılarda özel mülkiyeti kabul ettiği ve sadece iskeleleri ve iskele yerlerini arazi-i metrukeden saydığı, bu alanda ihya ile taşınmaz edinmeye cevaz verdiği bilinmektedir (Pala, 1975: 11). Her ne kadar Mecelle’de denizleri, büyük göllerin ve kimsenin mülkü olmayan nehirlerin (Nil, Fırat, Tuna, Tunca gibi) mubah, yani herkesin kullanımına açık olduğu hüküm altına alınmış ise de Mecelle’de de kıyıların hukuki niteliğine ilişkin açık bir hüküm yer almamış, herkese açıklığın nasıl sağlanacağı ya da herkese açıklığın kıyıda özel mülkiyete konu taşınmaz oluşmasını engelleyip engellemeyeceği belirtilmemiştir.

Gerek Arazi Kanunnamesi’nde ve gerekse Mecelle’de yer alan bu hükümler, kıyılarda özel mülkiyeti yasaklamamaktadır. Kıyılarda özel mülkiyet oluşmasını sağlayan hukuki müesseselerin varlığı bilindiğine göre “denizlerin ve büyük göllerin herkese açık olduğu” yolundaki hükmün kıyılarda özel mülkiyeti engellemediği sonucuna varılır.

Bir başka ifadeyle Osmanlı toprak rejiminde özel mülkiyet deniz, göl, nehir kenarlarına kadar uzanabilmiştir (Anal, 2001: 23). Bazı eski tapu kayıtlarında taşınmazın sınırlarını tarif etmek üzere kullanılan “leb-i derya” ifadesi de kıyılarda özel mülkiyetin söz konusu olabileceğini, dolayısıyla kıyıyı mutlak anlamda kamu malı olarak tanımlamanın doğru olmadığını göstermektedir.

Kıyının Osmanlı İmparatorluğu döneminde de kamu malı sayıldığı yolundaki görüş, sanırız ki, deniz, büyük göl ve nehirlerin herkesin kullanımına açık olduğu yolundaki hükümlerden kaynaklanmaktadır. Oysa ki Osmanlı toprak rejiminde kıyıların kamu malı olduğu ve özel mülkiyete konu olamayacağı yönünde herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu anlamda, bugün için kıyı olarak nitelendirilen alanlar ile diğer arazi türleri[1] arasında belirgin bir ayrım yapılmamıştır. Hatta kıyıların hangi arazi türü içerisinde değerlendirileceğine ilişkin olarak da açık bir hüküm bulunmamaktadır. Kıyıların pek çoğunun 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi’nin 103. maddesi anlamında “gûhi, taşlık, kıraç, pırnallık “ niteliği gösterdiği düşünüldüğünde bu gibi yerlerin mevat arazi olarak nitelendirilmesi mümkündür (Cin, 1981/b: 85), ancak bu gibi alanların özel mülkiyete konu olan kısımları mülk arazi, vakıflara ait olan kısımları ise vakıf arazi niteliği taşır. Üstelik izinsiz olarak denizden doldurulan yerler de Hazine’ye ait olmakta, dolayısıyla bu alanlar miri arazi niteliği taşımaktadır (Duru, 2003: 183).

[1] Osmanlı İmparatorluğu’nda gerek 1858 tarihine kadar padişah fermanları ve şeyhülislam fetvaları ve gerekse 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi arazi türlerini; “miri arazi”, “mülk arazi”, “metruk arazi”, “vakıf arazi” ve “mevat arazi” olmak üzere beş kısma ayırmaktadır.

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2463 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.