İslam Hukukunda Zamanaşımı

Ne Kur’an-ı Kerim’de, ne de hadislerde zamanaşımıyla ilgili bir hüküm yer almamıştır  (Berki, 1981: 122). İslam hukukçuları da eşya üzerindeki hakların, terk ve zamana aşımı ile sona ermeyeceğini vurgulayarak eşya arasında hukukî ilişki (mülkiyet ilişkisi) bir kere teşekkül ettikten sonra, bu ilişkinin sona erdiğini gösteren bir delil olmadığı sürece mülkiyet ilişkisinin devamına hükmedileceğini belirtmişlerdir (Çalış, 2003: 191). Bu anlamda İslam hukukçuları hakkın zamanaşımı ile sona ermeyeceği konusunda ittifak halindedirler (Yaylalı, 1992: 157). Buna göre İslam topraklarında müslüman ya da gayrimüslim bir kimsenin elinde bulunan bir yer üzerindeki mülkiyet hakkı, sahibinin onu uzun süre terk etmesi veya âtıl bırakması ile sona ermez. Bir başka ifadeyle İslam hukukuna göre belirli bir sürenin geçmesi, ne bir mülkün kazanılmasına, ne de bir hakkın düşmesine neden olur (Yaylalı, 1992: 155).

Osmanlı hukukuna göre de mülkiyet hakkı zaman ötesi bir nitelik taşır. Mecelle’nin 1674. maddesi hakkın, zaman aşımı ile sona ermeyeceğini hüküm altına almıştır.[1] İslam hukukunun devamı niteliğinde olan bu kural, mülkiyet hakkının zaman aşımı ile kaybedilmesini engeller. Ayrıca Mecelle’nin mülkiyetin edinim sebeplerini düzenleyen 1248. maddesi edinme sebebi olarak yalnızca satış yahut hibe gibi sağlar arası işlemleri, mirası ve mubah, yani herkesin serbest tasarrufuna açık olan şeylerin zilyetliğini elde etmeyi kabul etmiştir. Osmanlı hukukunda büyük etkisi olan Hanefi hukukçular ne kazandırıcı zamanaşımını, ne de hak düşürücü süreyi kabul etmiştir (Nallino, 1954: 559).

Her ne kadar İslam hukuku mülkiyet hakkının zaman ötesi niteliğini benimsemiş ise de bazı durumlarda belirli bir sürenin geçmesi sonucu mülkiyet hakkına ilişkin davaların zamanaşımına uğradığı da bilinmektedir.[2] Kur’an-ı Kerim’de ya da hadislerde zamanaşımını yasaklayan bir hüküm bulunmamasına rağmen mahkemelerin iş yükünü azaltabilmek ve hukuki güvenliği ve istikrarı sağlamak amacıyla (Yaylalı, 1992: 155) içtihatta bazı hakların zamanaşımı süresinin dolmasıyla birlikte artık talep edilemeyeceği esası benimsenmiştir  (Berki, 1981: 122; Cardahi, 1926: 806).

İslam hukukunda iki türlü zamanaşımı benimsenmiştir. Bunlardan birincisi hak düşürücü süre (iskati zamanaşımı), diğeri ise kazandırıcı (iktisabi) zamanaşımıdır (Yaylalı, 1992: 156).

Öncelikle iskati zamanaşımını değerlendirelim. Daha öncede vurgulandığı üzere başlangıçta İslam hukukunda bir hakkın zamanaşımı ile kaybı söz konusu olmadığı halde zamanla davalarda zamanaşımına yer verilmiştir. Her ne kadar burada zaman aşımına uğrayan hakkın bizzat kendisi değil de, bu hakkı elde edebilmek ya da kullanabilmek için açılacak davalar ise de netice itibarıyla bu durum mülkiyet hakkının zarar görmesine neden olmaktadır. Ancak hukuk güvenliği ilkesi gereği, uygulama ve içtihat bu yönde gelişmiştir. İskati zamanaşımında belirli bir sürenin geçmesi hakkın kaybına neden olmamakta, sadece bu hakkın dava edilmesini önlemektedir. Bundan dolayı iskati zamanaşımın def’i niteliğinde olduğu ve süreden yararlanacak kişi ileri sürmediği müddetçe hakim tarafından resen dikkate alınamayacağı kabul edilmiştir. Üstelik borçlu, borcunu kabul ederse zamanaşımı hükümleri uygulanmamaktadır (Yaylalı, 1992: 157). İslam hukukunda iskati zamanaşımı süresi konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte genel olarak 36 yılın uygulandığı görülmektedir.

İslam hukuku gibi Osmanlı hukuku da bir hakka ilişkin dava hakkının belirli bir süre kullanılmaması durumunda dava hakkının düşeceğini kabul etmiştir.  Bu konuda 16. yüzyılın sonlarında yayınlanan bir fermanda kadılara ilgili tarafından geçerli bir nedene dayanmaksızın 15 yıl boyunca ileri sürülmeyen borç veya mülkiyet taleplerini dinlemeyecekleri emredilmiştir (Nallino, 1954: 559). Mecelle’nin pek çok maddesinde de mülkiyet hukukuna ilişkin bazı zamanaşımı süreleri yer almıştır. Ancak kamu mallarına ilişkin davalarda zamanaşımı söz konusu değildir. Mecelle’nin 1675. maddesi bu gibi davaların zamanaşımına tabi olmayacağını açıkça vurgulamıştır: “Tarîk-i âmm ve nehir ve mera gibi menâfii umûma âid olan yerlerin da’vâsında, mürûr-ı zama’na i’tibar olunmaz. Meselâ, bir karyeye mahsûs olan merayı bir kimse bilâ-nizâ’ elli sene zapt ve tasarruf ettikten sonra, karyesi ahâlisi ol merayı andan da’vâ etseler, istimâ’ olunur.”

Zamanaşımı Süreleri

Yukarıda bahsedilen ferman nedeniyle Ormanlı hukukunda zamanaşımı genel olarak 15 yıl olarak kabul edilmiş ve uygulanmıştır. Fakat farklı zamanaşımı süreleri de söz konusudur. Örneğin Mecelle’nin 1801. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak mülkiyetler ilgili davalarda hak düşürücü süre on beş yıl olarak belirlenmiştir. Mecelle’nin 1660. maddesi alacak, ödünç, mirasla ilgili davaları on yıllık zamanaşımına tabi tutmuştur.[3] Miri araziyle ilgili davalar on yıllık zamanaşımı süresine tabidir. Zamanaşımı vakıf malların kuru mülkiyeti (rekabesi) konusunda 36 yıl[4],  devletin miri topraklar üzerindeki rekabesi konusunda 36 yıl, miri toprakların zilyetlik hakkına ilişkin davalar konusunda 10 yıl, geçiş, su alma ve su akıtma irtifak haklarına ilişkin davalar konusunda 15 yıl, devlet tarafından tefviz edilen toprakların zilyetliğine ilişkin davalar konusunda 2 yıl olarak uygulanır (Padel ve Steeg, 1966: 816).

Zamanaşımının İşlememesi

Mecelle’nin 1663. maddesi[5] bazı durumlarda zamanaşımı süresinin işlemeyeceğini hüküm altına almıştır. Madde hükmüne göre küçüklük, akıl hastalığı, bunama, gaiplik gibi durumlarda zamanaşımı işlememektedir. Ayrıca dava açabilecek kişinin müddet-i sefer sayılabilecek bir süre boyunca başka bir yerde bulunması da zamanaşımının işlemesine engel olmaktadır. Mecelle’nin 1664. maddesine göre müddeti sefer, normal bir seyir ile üç gün, yani on sekiz saatlik mesafedir. Dava açabilecek kişinin bu mesafe kadar uzak bir yerde olması durumunda zamanaşımı işlemez.

Zamanaşımının Sonuçları

Zamanaşımı müessesi, hakkın kendisini değil, bu hakka ilişkin dava açma hakkını sınırlamaktadır. Bundan dolayı zaman aşımı mülkiyet hakkının sona ermesine değil, bu hakka ilişkin dava açma hakkının ortadan kalkmasına neden olur (Padel ve Steeg, 1966: 818). Eğer zamanaşımından yararlanan kişi, davanın haklılığını ikrar ederse, zaman aşımı süresi geçmiş olsa bile mülkiyet hakkı korunur. Bir başka ifadeyle zamanaşımı müessesi, ancak borçlu borcunun inkar ederse söz konusu olmaktadır (Yaylalı, 1992: 157). Bu kişi davanın haklılığını kabul ederse zamanaşımı işlemez. Zaman aşımından yararlanacak olan kişinin ikrarının neticesi konusunda Arazi Kanununun 78. maddesi örnek olarak verilebilir: “Bir kimse arazii miriye ve mevkufeye bilâ niza 10 sene ziraat ve tasarruf etmiş olur ise hakkı kararı; sabit olup gerek yedinde mamulünbih senet bulunsun ve gerek asla senet bulunmasın ol araziye mahlul nazarıyla bakılmayıp yedine meccanen ve müceddeden tapu senedi verilmek lâzım, gelir. Fakat ol arazi mahlul olmuş iken bigayrihak zabt eylemiş olduğunu kendisi ikrar ve itiraf ederse müruru zamana itibar olunmayıp ol arazi tapuyu misliyle kendisine teklif olunur ve eğer kabul etmez ise bilmüzayede talibine verilir.”

[1] Mecelle’nin 1674. maddesi aynen şöyledir: “Tekaddüm-i zaman ile hak sâkıt olmaz. Binaenaleyh, mürûr-ı zaman bulunan bir da’vâda, müdeâ aleyh huzûr-ı hâkimde, müddeînin da’vâsı vechile, halen kendisinde hakkı olduğunu, sarâhaten ikrâr ve i’tiraf ediverir ise, mürûr-ı zamana i’tibar olunmayıp, müddeâ aleyhin ikrârı mûcibince hükm olunur. Amma müddeâ aleyh, huzûr-ı hâkimde ikrâr etmeyip de, müddeî anın diğer mahalde ikrâr etmiş olduğunu da’vâ ederse, müddeînin asıl da’vâsı istimâ’ olunmadığı gibi ikrâr da’vâsı dahi istimâ’ olunmaz. Fakat da’vâ olunan ikrâr, mukaddemâ müddeâ aleyhin ma’rûf olan hatt veya hatemini hâvî bir senede rapt olunup da, ol senedin târihinden vakt-i da’vâya kadar mürûr-ı zaman müddeti bulunmamış ise, o sûrette ikrâr da’vâsı istimâ’ olunur.”

[2] Konu ile ilgili olarak ayrıntılı bir çalışma için bkz. Yaylalı, D. (1992) “İslam Hukukunda Zamanaşımı”, Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Yıl: 1992, Cilt: 4, Sayı:  4

[3] Madde 1660 – Deyn ve vedîa ve mülk-i akar ve mirâs ve akarât-ı mevkûfede, mukâtaa yahut icâreteyn ile tasarruf ve meşrûta-i tevliyet ve galle da’vâları gibi, asl-ı vakfa ve umûma âid olmayan da’vâlar, on beş sene terk olunduktan sonra, istimâ’ olunmaz.

[4] Madde 1661 – Asl-ı vakıf hakkında mütevelli ve mürtezikanın da’vâları, otuz altı seneye kadar istimâ’ olunur. Amma, otuz altı sene mürûr ettikten sonra, artık istimâ’ olunmaz. Meselâ, bir kimse otuz altı sene bir akara mutasarrıf olduktan sonra, bir vakfın mütevellisi ol akara”benim vakfımın müstegallâtındandır” diye da’vâ etse istimâ’ olunmaz.

[5] Madde 1663 – Bu babda muteber, yani da’vânın istimâ’ına mâni’ olan mürûr-ı zaman, ancak bilâ-özr vâki’ olan mürûr-ı zamandır. Yoksa, müddeînin vasîsi bulunsun bulunmasın, sagîr ya mecnûn ya ma’tûh olması, yahut müddet-i sefer olan âhar diyarda bulunması, veyahut hasmının mütegallibeden olması gibi, i’zâr-ı şer’iyyeden böyle mürûr eden zama’na i’tibar olunmaz. Binaen aleyh, mürûr-ı zamanın mebdei, özrün zevâl ve indifâ’ı târihinden itibar olunur. Meselâ bir kimsenin, hal-i sıgarınde geçen zamana i’tibar olunmayıp, mürûr-ı zaman ancak hadd-i büluğa vâsıl olduğu târihinden muteberdir. Kezâlik, bir kimsenin mütegallibeden biriyle da’vâsı olup da, hasmının tagallübü mümted olarak da’vâ edemediğinden mürûr-ı zaman bulunsa, ol da’vâsının istimâ’ına mânî’ olmaz. Mürûr-ı zaman ancak tagallübün zevâli târihinden muteberdir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.