1. Ana Sayfa
  2. Gayrimenkul Makaleleri

Türk Hukukunda Mülkiyet Hakkının Sınırlandırılması


1924 Anayasasına Göre Mülkiyet Hakkının Sınırlandırılması

1924 Anayasası’nda mülkiyet hakkının sınırlandırılmasıyla ilgili özel bir hüküm yer almamıştır Sadece 70. maddede “Şahsî masuniyet, vicdan, tefekkür, kelâm, neşir, seyyahat, akid, sâyi amel, temellük ve tasarruf, içtima, cemiyet, şirket hak ve hürriyetleri Türklerin tabiî hukukundandır.” denilerek temellük ve tasarrufun (yani mülk edinme ve mülkü üzerinde tasarrufta bulunmanın), tabii haklardan olduğu vurgulanmıştır. 68. maddede ise “Hukuku tabiiyeden olan hürriyetin herkes için hududu başkalarının hürriyetidir. Bu hudut ancak kanun marifetiyle tespit ve tayin edilir.” denilerek hakların ancak kanun ile sınırlandırılabileceği hüküm altına alınmıştır. Mülkiyet hakkı ile ilgili maddelerde de sınırlandırılmadan bahsedilmemiştir. Ancak mülkiyet hakkının sınırlandırılması sonucunu doğuran çeşitli hükümler (kamulaştırma gibi) yer almıştır.

1961 Anayasasına Göre Mülkiyet Hakkının Sınırlandırılması

1961 Anayasası’nın 36. maddesi mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla sınırlandırılabileceğini öngörmüştür. Madde gerekçesinde 1961 Anayasasının benimsediği mülkiyet hakkının Roma hukukundaki anlamda kişinin istediği gibi kullanabileceği bir hak, sınırsız bir özgürlük olmadığı ifade edilmiştir: “Artık mülkiyet hakkı, Roma Hukukundaki anlamda, ferdin toplum menfaatini dahi hesaba katmaksızın istediği gibi kullanabileceği bir hak, hudutsuz bir hürriyet niteliğini taşımamaktadır. Batı medeniyetinin öncüleri olan ve kolektif iktisat temayüllerinden çok uzak buluna memleketlerde ve hatta eski hukukumuzda dahi mülkiyet anlayışı, mülkiyetin aynı zamanda sosyal karaktere sahip bir hak olduğu yolundadır.”

Zaten maddenin son fıkrası da mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağı ifade edilerek mülkiyet hakkının kullanımının sınırsız olmadığı teyit edilmiştir.

Bundan dolayı mülkiyet hakkının kanunla sınırlandırılması mümkündür. Ancak anayasa, mülkiyet hakkının sınırlandırılmasını bizzat kendisi düzenlememiş ve bu konuyu kanun koyucuya bırakmıştır. Kanun koyucu ise mülkiyet hakkını sınırlandırırken Anayasa’nın 36. maddesine uygun davranmak zorundadır. Anayasa’nın 36. maddesinde yer alan ve mülkiyetin toplum yararına aykırı kullanılamayacağını ve toplum yararına kanunlarla sınırlanabileceğini öngören bu düzenleme mülkiyetin hakkının temelini oluşturmaktadır. Bu iki sınırlama, mülkiyet hakkının sınırlandırılmasının temelini oluşturmaktadır. Kanun koyucu yapacağı yasal düzenlemelerde bu iki ilkeye uygun davranması gerekir.

1982 Anayasasına Göre Mülkiyet Hakkının Sınırlandırılması

1982 Anayasası açısından bakıldığında mülkiyet hakkının olağan dönemlerde sınırlandırılması açısından genel hüküm olan 35. madde, mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla sınırlandırılabileceğini öngörmektedir. Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını düzenleyen 13. maddesi ise, mülkiyet hakkı için de uygulanır.

Bunun yanı sıra 1982 Anayasası’nda mülkiyet hakkının sınırlandırılması sonucunu doğuran pek çok hüküm bulunmaktadır. Bu hükümlere örnek olarak kıyıların devlet hüküm ve tasarrufunda olduğunu belirten 43. madde, topraksız köylülere toprak dağıtımı için büyük toprak mülkiyetine sınırlama getiren 44. madde, kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde özel mülkiyette bulunan taşınmazların kamulaştırılmasını düzenleyen 46. madde,  devletleştirme işlemlerini düzenleyen 47. madde, kültür ve tabiat varlıklarındaki özel mülkiyete sınır konulabilmesine imkan tanıyan 63. madde, tabii servet ve kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu düzenleyen 168. madde, ormanların gözetiminin devlete ait olmasını ve devlet ormanlarının mülkiyetinin devredilememesini düzenleyen 169. madde verilebilir. Ancak diğer maddelerde yer alan bu sınırlamalar “kamu yararı” kapsamında değerlendirilmiştir.

Bundan dolayı olağan dönemlerde mülkiyet hakkının sınırlandırma amaçları ve sınırlandırmada bulunması gereken şartlar açısından 13 ve 35. maddeler ile mülkiyet hakkına dolaylı olarak sınırlandırma getiren maddelerin uygulanması gerekmektedir.

1982 Anayasası’na Göre Mülkiyet Hakkının Sınırlama Amaçları

Anayasa’nın 35. maddesi mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla sınırlanabileceğini öngörmektedir. Anayasa’nın 13. maddesinde 2001 yılında yapılan değişikliğe kadar mülkiyet hakkı; hem 35. maddede, hem de 13. maddede sayılan nedenlerle sınırlanabiliyordu. Ancak 2001 yılında 4709 sayılı Kanun’la 13. maddedeki genel sınırlama sebepleri ortadan kaldırıldığı için mülkiyet hakkının sınırlandırılması bakımından temel hüküm 35. maddedir. Bir başka ifadeyle mülkiyet hakkı genel sınırlama sebepleriyle değil, yalnızca 35. maddede yer alan amaçlarla sınırlandırılabilecektir. Bu madde de mülkiyet hakkının kamu yararı ve mülkiyetin toplum yararına kullanılmasını sağlamak amacıyla sınırlama yapılmasına izin vermektedir.

a) Kamu Yararı

Kamu yararı konusuyla ilgili yazımız için tıklayınız: Türk Hukukunda Mülkiyet Hakkının Sınırlanma Nedeni Olarak Kamu Yararı

b) Mülkiyetin Toplum Yararına Kullanılmasını Sağlama

1982 Anayasasının 35. maddesi mülkiyet hakkının, mülkiyetin toplum yararına kullanılmasını sağlamak amacıyla sınırlama yapılmasına izin vermektedir.  Toplum yararı geniş halk topluluklarının benimsediği, özümsediği, onların mutluluğunu arttıran, ihtiyaçlarını karşılayan, yaşamasını kolaylaştıran girişimlerin oluşturduğu yarar olarak tanımlanmaktadır (Özen, 1975: 59).

35. maddenin son fıkrası, mülkiyet hakkının toplum yararına aykırı şekilde kullanılamayacağını öngörmektedir. Ayrıca Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan sosyal devlet ilkesi de mülkiyetin toplum yararına kullanılmasını zorunlu kılmaktadır (Eren, 1974: 790-791). Sosyal devlet anlayışında, sınırsız bir mülkiyet anlayışı benimseyen liberal/klasik mülkiyet anlayışının aksine, mülkiyetin, toplum çıkar ve yararlarına uygun olarak kullanılması zorunluluğu söz konusudur.

– Tanım Sorunu

Fakat burada da karşımıza kamu yararı kavramındaki belirsizlik ve tanımsızlık ortaya çıkmaktadır. Toplum yararı kavramının belirgin bir tanımı olmadığı açıktır. Üstelik kavramın içi de her kişi tarafından farklı şekilde doldurulacaktır.

Bu düzenlemenin mülkiyet hakkını, kanun koyucudan da önce kendiliğinden sınırlayan bir düzenleme mi olduğu yoksa kanun koyucuya “kamu yararı” amacı yanında sınırlama için ikinci bir sebep mi verdiği konusu tartışmalıdır.

Bazı yazarlar mülkiyet hakkının toplum yararına kullanılamayacağını öngören bu düzenlemenin, mülkiyetin kamu yararı amacıyla sınırlanmasından farklı olarak, doğrudan malike ödevler yükleyen, hakkı daha en başında sınırlayan bir düzenleme olduğunu ifade etmektedirler (Bulut, 2006: 24). Bu yazarlara göre mülkiyetin toplum yararına kullanılması gerekliliğinden kaynaklanan ödevler, mülkiyet hakkının sınırlandırılmasından farklıdır (Zevkliler, 1977: 601). Buna göre mülkiyetten doğan ödev ya da mülkiyet hakkının sınırlandırılması kavramları arasındaki tartışmaların teorik düzeyde kaldığı ve uygulamada sonuçta ikisinin de aynı kapıya çıktığı yolundaki görüş de doğru değildir (Zevkliler, 1977: 601).

Bazı yazarlar ise bu kuralın malike ödevler de yüklemekle beraber, mülkiyet hakkının sınırlandırılması açısından ikinci bir sınırlama nedeni teşkil ettiğini ifade etmektedirler. Örneğin Eren’e göre bu ilke, devlete, mülkiyet düzenine, sosyal bir şekil verme ödev ve yetkisini getirmektedir. Bu ilke uyarınca, kanun koyucu mülkiyet hakkının kapsam ve sınırlarını düzenlerken toplum yararını göz önünde tutacaktır (Eren, 1977: 193). Çünkü mülkiyetin toplum yararına aykırı olarak kullanılamayacağına dair bu ilke kanun koyucuya mülkiyetin toplum yararına aykırı olarak kullanılamaması için gerekli düzenlemeleri yapma hakkı vermektedir.

Anayasa Mahkemesi’nin ise her iki yönde verdiği kararları da bulunmaktadır. Mahkeme bazı kararlarında “toplum yararına aykırı şekilde kullanmama” ilkesini malike, mülkiyet hakkını toplum yararına aykırı şekilde kullanmama ödevi yüklediğini ifade etmiştir. Örneğin Mahkeme 21.09.1966 tarihli ve E: 1966/14, K: 1966/36 sayılı kararında[1] Anayasa’da mülkiyet hakkının, toplum yararı bir tarafa bırakılmak suretiyle istenildiği gibi kullanılabilen bir hak olarak tanınmadığını, bundan dolayı bir taşıtın kaçak orman mallarının taşınmasında kullanılmasının toplum yararına aykırı olduğunu vurgulamıştır.

Buna karşılık Mahkeme bazı kararlarında mülkiyetin toplum yararına kullanılmasını sağlama amacını da mülkiyet hakkının sınırlanması nedenleri arasında görmüştür. Örneğin Anayasa Mahkemesi 20.9.1966 tarihli ve E: 1963/156, K: 1966/34 sayılı kararında kanun koyucunun Anayasa’nın 36. maddesiyle “ancak kamu yararı amacı ile” mülkiyet hakkı üzerinde sınırlama yapmaya yetkili kılındığı, malikin de bu hakkını toplum yararına aykırı bir şekilde kullanamayacağı belirtildikten sonra “mülkiyet hakkının, söz konusu iki istikametteki kısıtlamalardan başka herhangi bir kayıtla sınırlandırılmasının mümkün olmadığını” ifade ederek toplum yararına aykırı kullanmama ilkesini de bir sınırlama sebebi olarak görmüştür. Mahkeme 02.06.1989 tarihli ve E: 1988/36, K: 1989/24 sayılı kararında ise aynen “mülkiyet hakkını doğrudan ya da dolaylı olarak, olumsuz biçimde etkileme, ortadan kaldırma, sınırlama durumu olmadığı gibi, bu hakkın kullanımını düzenleme amacı da yoktur” ifadesini kullanarak mülkiyet hakkının toplum yararına kullanılmasını düzenlemeyi de sınırlandırma amaçları arasında görmüştür.

Kanaatimizce mülkiyet hakkının toplum yararına aykırı olarak kullanılamayacağını öngören bu düzenlemenin hem malike, hem de devlete hitap eden yönleri bulunmaktadır. Bu düzenleme sadece bireylere hitap etmemektedir. Mülkiyetin toplum yararına uygun olarak kullanılması ilkesi, Anayasa’nın 8/2 maddesi uyarınca yasama, yürütme, yargı organlarıyla idare ve bireyleri bağlar (Eren, 1974: 790 – 791).

Bu ilke her şeyden önce maliki bağlar. Malik, mülkünü kullanırken toplum yararını göz önünde tutmak zorundadır. Örneğin kişinin sahip olduğu şeyleri, başkalarının temel hak ve özgürlüklerini sınırlandırmak ya da ortadan kaldırmak için kullanılamayacağı açıktır. Bu nedenle “toplum yararına aykırı olarak kullanamama” ilkesinin bu yönü hakkın kendisini daha en başından sınırlamaktadır.

Bu ilkenin ikinci yönü ise, devlete mülkiyetin toplum yararına aykırı olarak kullanılmasını önlemek amacıyla mülkiyet hakkını sınırlama hakkı vermektedir. Devlet de mülkiyet hakkını düzenlerken sosyal devlet ilkesi gereği toplum yararı ilkesini gözetmek zorundadır. Bu ilke uyarınca, kanun koyucu mülkiyet hakkının kapsam ve sınırlarını düzenlerken toplum yararını göz önünde tutmakla yükümlüdür. Bu nedenle toplum yararı ilkesiyle bağdaşmayan bir kanun, anayasaya aykırı olacaktır. Yargı organı da önüne gelen sorunu çözümlerken, mülkiyet hakkının topluma zarar verici kullanılmasını, halkın kötüye kullanılması olarak nitelemek zorundadır (Eren, 1974: 790 – 791).

– Toplum yararına aykırı olarak kullanamama ödevi, mülkiyetin türüne göre değişir mi?

Burada karşımıza “toplum yararına aykırı olarak kullanamama” ödevinin, mülkiyetin türüne göre değişip değişmeyeceği sorunu çıkacaktır. Eren, bu soruya olumlu cevap vermektedir. Ona göre malikin yetki ve ödevlerinin kapsam ve genişliği, malın önem ve türüne göre değişmeli, azalıp çoğalmalıdır. Bir başka ifadeyle malikin hakkını toplum yararına uygun bir şekilde kullanma ödevi, malın türüne göre farklı olmalıdır, çünkü toplum hayatı yönünden başta tarım toprakları olmak üzere taşınmazlar, taşınırlara oranla daha büyük bir değer taşır (Eren, 1974: 790 – 791).

Bunun nedeni de bir malın azlığının ya da çokluğunun, ya da bir başka bakış açısından, yeniden üretilip üretilememesinin toplum üzerindeki etkisinin farklı olmasıdır. Bundan dolayı adil bir toplum düzeni, taşınmazları, taşınırlara oranla ayrı bir şekilde düzenlemek ve değerlendirmek zorundadır (Eren, 1974: 790 – 791). Tarım toprakları, arsa mülkiyeti ve bazı sınaî üretim araçları yönünden malikin sosyal ödevleri, sosyal ve ekonomik politika gereği, artırılıp genişletilebilir. Bu nedenle özellikle tarım toprakları sahiplerine, haklarını toplum yararına uygun olarak kullanmak hususunda müspet bir ödev, müspet bir yapma mükellefiyeti yüklenmelidir. Böylece toprak sahibi toprağını işlememek bir yana, tam aksine toplum yararına uygun şekilde işlemekle yükümlü kılınmalıdır.

– Hangi toplum?

Bir diğer mesele de mülkiyet hakkının toplum yararına kullanılamayacağını öngören hükmün uygulanabilmesi için toplumun büyük bir kısmının etkilenmesinin gerekip gerekmediğidir. Özellikle komşuluk hukukundan kaynaklanan ödevlerde davranış çok sayıda kişiyi değil, yalnızca birkaç komşuyu ilgilendirmektedir.

1961 Anayasası’nın hazırlık çalışmalarında da böyle bir soru gündeme gelmiştir. Temsilciler Meclisi üyelerinden Esat Çağa Medeni Kanun’da kişi lehine getirilen sınırlamaların da toplum yararı kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini sormuştur.

Fakat gerek Temsilciler Meclisi üyeleri ve gerekse Anayasa Komisyonu Medeni Kanun’da kişi yararına getirilen sınırlamaların da mülkiyet hakkının toplum yararına aykırı olarak kullanılamamasına ilişkin kural kapsamına girdiğini vurgulayarak, mülkiyet hakkının kişi yararı aleyhine kullanılamayacağına ilişkin olarak mülkiyet hakkıyla ilgili anayasa maddesine ayrıca bir hüküm konulmasına gerek olmadığını vurgulamışlardır. Bundan dolayı Medeni Kanun’da kişi yararına getirilen sınırlamalar da mülkiyet hakkının toplum yararına aykırı olarak kullanılamamasına ilişkin kural kapsamına girmektedir.

c) Diğer Maddelerde Yer Alan Sınırlamalar

1982 Anayasası’nın 35. maddesi dışında çeşitli maddeleri de mülkiyet hakkının doğrudan ya da dolaylı olarak sınırlandırılması sonucunu doğurmaktadır. Bu maddelerde yer alan sınırlamalar, Anayasa Mahkemesi tarafından 35. maddede korunan mülkiyet hakkına Anayasa ile getirilmiş sınırlamalar olarak kabul edilmiştir (Bulut, 2006: 25).

Bu sınırlamalar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından ise kamu yararı kavramı içerisinde değerlendirilmiştir. Zaten bu maddelerin çoğu (43, 44, 45, 46 ve 47) kamu yararı üst başlığı altında düzenlenmiştir. Bu düzenlemeden Anayasa koyucunun, bu maddeler gereği yapılacak sınırlamaları, kamu yararı kavramı içerisinde telakki ettiği sonucuna varmak mümkündür.

1982 Anayasasına Göre Mülkiyet Hakkının Sınırlandırılma Şartları

Anayasanın mülkiyet hakkını düzenleyen 35. maddesinde mülkiyet hakkının ancak kanunla sınırlandırılabileceği belirtilmiştir. Anayasa’nın 13. maddesinde de, temel hak ve özgürlüklerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak yasayla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Şimdi 13. ve 35. maddede sayılan bu şartları sırasıyla inceleyelim.

a) Mülkiyet Hakkının Kanunla Sınırlaması

Anayasa’nın gerek 35. ve gerekse 13. maddesine göre, mülkiyet hakkına getirilecek sınırlamaların kanunla düzenlenmesi gerekmektedir. Üstelik Anayasa’nın 91. maddesi de (olağanüstü haller saklı kalmak kaydı ile) temel haklar ile kişi hakları ve ödevlerinin kanun hükmünde kararname ile düzenlenemeyeceğini öngörmektedir. Mülkiyet hakkını düzenleyen 35. madde de kişi hakları ve ödevleri bölümünde yer aldığı için mülkiyet hakkının kanun hükmünde kararname ile düzenlenmesi mümkün değildir. Ayrıca Anayasa’nın mülkiyet hakkına dolaylı olarak kısıtlamalar koyan 43, 44, 46, 47, 63, 168 ve 169. maddeleri de, bu maddeler gereği yapılacak düzenlemelerin kanun ile yapılmasını zorunlu tutmaktadır. Bu nedenle mülkiyet hakkına getirilen sınırlamaların mutlaka şekli anlamda kanun ile yapılması zorunludur. Kanun dışında herhangi bir hukuk normu ile getirilen sınırlama, sınırlamada kamu yararı olsa bile, Anayasa’nın 13. ve 35. maddesine aykırılık teşkil edecektir. Gerek 35. maddenin ve gerekse 13. maddenin ifade tarzı bunu gerektirmektedir (Ünal, 1994: 45).

Burada önemle vurgulanması gereken bir nokta da şudur: Yasama meclisince kabul edilen bir metnin, yasama meclisince “karar”, “kanun” ya da başka herhangi bir adla ifade edilmesinin Anayasa Mahkemesi denetimi açısından bir önemi bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi kabul edilen normun içeriğine ve özüne bakarak söz konusu normun kanun olup olmadığına karar vermektedir (24.9.1990, E: 1990/31, K: 1990/24). Fakat mülkiyet hakkına getirilecek sınırlamaların, mutlaka şekli anlamda bir kanun ile yapılması zorunludur.

Temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabilmesinin altında yatan espri şudur: Demokratik bir toplumda iktidarın kaynağı halktır, halkı da yasama meclisi temsil ettiğine göre sınırlama ancak yasama meclisinin iradesi olan kanun ile olabilir. Üstelik yasama meclisinde görüşmeler topluma açık şekilde yapıldığı için mülkiyet hakkına getirilen sınırlamaların kamuoyu önünde tartışılması sağlanır. Bu nedenle, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nden bu yana, demokratik hukuk devletlerinde, temel hak ve özgürlüklerin ancak halkın temsilcisi olan yasama organı tarafından ve bir kanunla sınırlanabileceği kabul edilmektedir (Fendoğlu, 2002: 126).

Bunun yanı sıra mülkiyet hakkına getirilecek sınırlamaların kanun ile yapılması zorunluluğu, kanunların herkes için eşit hükümler içermesi nedeniyle, eşitlik ilkesini sağlayarak bireyler arasında farklı uygulamaları engellemiş olur (Ünal, 1994: 46). Ayrıca temel hak ve özgürlüklerin kanun ile düzenlenmesi, idarenin temel hak ve özgürlüklere keyfi olarak müdahalesini de engellemiş olur (Ünal, 1994: 45). Temel hak ve özgürlüklerin, bu hak ve özgürlükleri keyfi şekilde ihlal eden siyasi iktidarlara karşı yapılan mücadele sonucunda kazanıldığı (Ünal, 1994: 45) dikkate alındığında bu yaklaşımın siyasi iktidara duyulan ve geçmişten gelen güvensizlikten kaynaklandığı sonucuna varılır. Son olarak, kanunlar diğer mevzuata nazaran daha ulaşılabilir olduğu için sınırlamanın kanunla yapılması tercihe şayandır (Vuraldoğan, 2007: 23).

Fakat burada şu hususa dikkat çekmek yerinde olacaktır: Kanunla düzenlenme zorunluluğu, mülkiyet hakkına kanunla getirilen sınırlamaların uygulanmasının tüzük, yönetmelik gibi yürütme organının tasarrufları ile düzenlenmesine engel değildir. Ancak tüzük, yönetmelik gibi bu düzenlemelerde kanunda olmayan sınırlamalar konulamaz (Fendoğlu, 2002: 127).

b) Anayasa’nın Sözüne ve Ruhuna Uygun Olma

1961 Anayasası’nda da yer alan bu kurala göre sınırlamalar Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olmalıdır. Anayasa’nın sözü Anayasa’da yer alan genel kurallardır. Bu kapsamda mülkiyet hakkı sınırlandırılırken bu kurallara uygun hareket edilmesi gerekir. Örneğin Anayasa’nın 30. maddesine göre kanuna uygun şekilde basın işletmesi olarak kurulan basımevi ve eklentileri ile basın araçları, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemez veya işletilmekten alıkonulamaz. Ayrıca Anayasa’nın 38. maddesine göre genel müsadere cezası verilemez. Bundan dolayı mülkiyet hakkına getirilen sınırlamalar genel müsadere öngöremeyeceği gibi basın-yayın araçlarının müsaderesini de öngöremez.

Anayasa yalnız sözü ile değil, özü ile de bir takım kurallar koyar ve yine Anayasa’nın koyduğu açık kuralların dayandığı hukuk ilkeleri dahi, Anayasa kuralı gibi bağlayıcıdır. Anayasa’nın ruhu kavramı, bir bütün olarak Anayasa’nın tamamını ifade eder. Bu kapsamda mülkiyet hakkına getirilecek sınırlamaların Anayasa’nın genel felsefesine ve ondan çıkan temel anlama uygun olması gerekir. Örneğin mülkiyet hakkına getirilecek sınırlamalar Anayasa’nın başlangıç kısmında belirtilen hususlara ve 2. maddesinde sayılan Cumhuriyetin niteliklerine uygun olmalıdır. Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası döneminde verdiği 23, 24 ve 25.10.1969 tarihli ve E: 1967/41, K: 1969/57 sayılı kararında kamulaştırma yapıldıktan ve işin niteliği bakımından belli süre geçtikten sonra taşınmaz malın kamu yararının gerektirdiği yönde kullanılmaya başlanılmamış olması durumunda eski malike iadesi gerekmesini mülkiyet hakkını koruyan 36. ve kamulaştırmayı düzenleyen 38. maddenin özünden çıkarmıştır.

Ancak dikkat etmek gerekir ki anayasanın sözü ve ruhu ifadesinin de herkes tarafından kabul gören bir tanımı bulunmamaktadır. Bundan dolayı mülkiyet hakkıyla ilgili olarak anayasanın sözü ve ruhu ifadesi açısından yapılacak denetimin yargısal denetimden yerindelik denetimine kayma riski söz konusu olabilir.

c) Demokratik Toplum Düzeninin Gereklerine Aykırı Olmama

Mülkiyet hakkına getirilen sınırlamaların demokratik toplumun gereklerine aykırı olmaması gerekmektedir. Temel hak ve özgürlükler, istisnaî olarak ve ancak özüne dokunmamak koşuluyla demokratik toplum düzeninin sürekliliği için gerkli olduğu ölçüde ve ancak yasayla sınırlandırılabilirler (Anayasa Mahkemesinin 19.06.2008, E: 2005/138, K: 2008/124).  

1961 Anayasası’nda temel hak ve özgürlüklerin sınırlaması ile ilgili olarak yer alan “hakkın özüne dokunma ilkesi” yerine 1982 Anayasası’nın 13. maddesinin ilk şeklinde “demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmama” ilkesi benimsenmiştir.

Bu değişikliğin birkaç önemli nedeni bulunmaktadır. Bunlardan birincisi temel hak ve özgürlükleri sınırlayıcı tedbirlerin demokratik sisteme uygun olması zorunluluğunun anayasal güvence altına alınmak istemesidir. İkinci gerekçe “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kavramının, “hakkın özü” kavramına göre daha belirgin olmasıdır. Bu gerekçeye göre “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kavramının ne olduğunu bilmek, “hakkın özü” kavramını belirlemekten daha kolaydır. Hakkın özü kriteri, önemli ölçüde belirsizlik ihtiva etmektedir; hakkın özünün neresi olduğunu ve nasıl belirleneceğini objektif olarak belirlemek ve tanımlamak imkansızdır (Gözler, 2001: 58).

Demokratik düzeninin gereklerinin tanımı da belirgin değildir ama ülkemizdeki uygulamalar açısından, “demokratik düzeninin gerekleri” kavramı “öz” kavramına göre daha kullanışlıdır (Fendoğlu, 2002: 128). Bu değişikliğin önemli bir gerekçesinin de “hakkın özü” kavramının, temel hak ve özgürlükler konusunda hemen hiçbir sınırlamaya izin vermeyerek ülkede devlet otoritesinin zayıflamasına neden olduğu ifade edilmiştir (Arslan, 2002: 147).

Bu görüşe göre temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların hakkın özü kavramına dayanılarak Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmesi, siyasi iktidarı çaresiz bırakmakta ve otoritenin zayıflamasına neden olmaktadır (Arslan, 2002: 147). Çünkü demokratik toplumun gereklerine uygun olarak yapılabilecek sınırlamaların pek çoğu hakkın özüne dokunmaktadır (Gözler, 2001: 59).

“Hakkın özü” kavramı yerine “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kavramının oturtulması şeklindeki düzenleme, devlete ve siyasi iktidara belirli bir hareket alanı tanıyarak ülke içerisinde otoritenin güçlendirilmesini amaçlamaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin 1961 Anayasası döneminde bir hakkı tamamen ortadan kaldıran ya da kullanılamaz hale getiren sınırlamaların yanı sıra hakkın kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıran sınırlamaları da hakkın özüne dokunur kabul ettiği ve hemen her sınırlamanın bir şekilde hakkın kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştırdığı dikkate alındığında bu görüş hiç de yabana atılacak gibi değildir.

Bu yönde bir değişiklik yapılmasında 1954 yılında Türkiye tarafından kabul edilerek iç hukukumuzun bir parçası haline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin çeşitli maddelerinde (8, 9, 10, 11) yer alan “demokratik bir toplumda gerekli tedbirler” ifadesinin de etkili olduğu görülmektedir (Aliefendioğlu, 2002: 153). Zaten 4709 sayılı Kanun’un 13. maddeyi yeniden düzenleyen 2. maddesinin gerekçesi de tek cümlede bunu ifade etmektedir: “Anayasanın 13 üncü maddesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesindeki ilkeler doğrultusunda yeniden düzenlenmektedir.” (TBMM; 2001)

Ancak burada bahsedilen “demokratik toplum” ifadesinin 1982 Anayasası’nda ifade edilen demokrasi anlayışını mı, yoksa çağdaş ve batı tipi demokrasi anlayışını mı ifade ettiği tartışma konusu olmuştur (Arslan, 2002: 148). Öğretide burada ifade edilenin “çağdaş, batılı, özgürlükçü demokrasiler” olduğu görüşü hakimdir (Fendoğlu, 2002: 128). Anayasa Mahkemesi, 06.09.1986 tarihli ve E: 1985/21, K: 1986/23 sayılı kararında “demokratik toplum düzeni” ifadesiyle Anayasamızda gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenen hukuk düzeninin kastedildiğini vurgulamıştır. Buna karşılık Mahkeme 26.11.1986 tarihli ve E: 1985/8, K: 1986/27 sayılı kararında demokratik toplum düzeni olarak klasik (batı tipi) demokrasilerden bahsetmiştir.

Anayasa’da demokratik toplum düzeninin tanımı yapılmadığı için kavramın içi Anayasa Mahkemesi kararları ile doldurulmaya çalışılmıştır. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin kararlarında demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk ilkesine ilişkin olarak yeterince açıklayıcı bilgilere yer verilmediği görülmektedir.

Demokratik toplum düzeni kavramının Anayasa Mahkemesi’nce somut olarak tanımlanmaması, siyasi tercih olarak algılanabileceği ve yerindelik denetimine kayabileceği gerekçesi ile olumlu karşılansa da (Fendoğlu, 2002:129) Anayasa Mahkemesi’nin denetimi açısından somut kriterler ortaya koyulamaması bakımından önemli bir eksiklik de ortaya çıkarmaktadır. Üstelik Anayasa Mahkemesi’nin demokratik toplum düzeninin gereklerini tanımlamakta çekingen davranması, yapılan denetimin yerindelik denetimine kaymasına da engel değildir. Çünkü Mahkeme ister demokratik toplum düzeninin gereklerini tanımlayarak kriterlerini somut hale getirsin, isterse tanımlamaksızın denetim yapsın her durumda “demokratik toplum düzeninin gereklerini” değerlendirmek zorundadır. Bu gereklerin karar gerekçesinde yazılması ya da yazılmaması, sonuca etki eder bir durum değildir. Bu gereklerin karar gerekçesinde yazılmamasının somut tek sonucu, doktrine, demokratik toplum düzeninin gereklerini tanımlayabilmek için başka kaynaklara bakma zorunluluğu doğurmasıdır.

İkinci şart olarak, demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun, kısıtlamaların, demokratik rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması gerekmektedir (Anayasa Mahkemesi’nin 29/12/1999 tarih ve E: 1999/33, K: 1999/51 sayılı kararı). Demokratik toplum düzeninin gerekleri ifadesi, getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsünü değil, yöntemini de kapsamaktadır.

Üçüncü olarak, demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olmaması gerekir (Anayasa Mahkemesinin 19.07.2001 tarihli ve E: 2001/303, K: 2001/333 sayılı kararı). Demokratik hukuk devletinin amacı kişilerin hak ve özgürlüklerden en geniş biçimde yararlanmalarını sağlamak olduğundan yasal düzenlemelerde insanı öne çıkaran bir yaklaşımın esas alınması gerekir. AİHM’nin Dungeon/Birleşik Krallık kararında (Çev: İnceoğlu, 2010) vurguladığı üzere “demokratik bir toplumda gerekli” bir tedbir olarak görülebilmesi için, bu kısıtlamanın, meşru amaçla orantılı olması gerekmektedir.

Bu orantılılığın sınırı ise hakkın kullanılmasının engellenmesi ya da hakkın kendisinin ortadan kaldırılmasıdır. Buna göre temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların amaca uygun olması gerekir; ancak bu sınırlamaların hiçbir şekilde, belli bir hakkın ya da özgürlüğün kullanılmasını engelleyecek ya da hakkı ortadan kaldıracak düzeye vardırılmaması gerekir (Anayasa Mahkemesi’nin 29/12/1999 tarih ve E: 1999/33, K: 1999/51 sayılı kararı).

Bu durum aynı zamanda hakkın özüne dokunmama ilkesinin de gereğidir. Zaten Anayasa Mahkemesi, “demokratik toplum düzeni gerekleri” kavramının, “hakkın özü” kavramı ile yakından ilişkisi bulunduğunu vurgulamakta, demokratik toplumun gerekleri ilkesini hakkın özüne dokunmama ilkesi ile birlikte değerlendirmektedir.  Mahkemeye göre temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunup, onları büyük ölçüde kısıtlayan veya tümüyle kullanılmaz hale getiren sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gerekleri ile bağdaştığı kabul edilemez (Anayasa Mahkemesinin 06.11.1986 tarihli ve E: 1985/8, K: 1986/27 sayılı kararı)

ç) Hakkın Özüne Dokunmama

1961 Anayasasında bulunmasına rağmen 1982 Anayasası’nın 13. maddesinin ilk halinde yer almayan “hakkın özüne dokunmama” ilkesi 4709 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikle Anayasamıza tekrar girmiştir. 1961 Anayasası’nda yer alan “hakkın özü” ifadesine 1982 Anayasası’nın 13. maddesinin ilk halinde yer verilmemesine ilişkin gerekçeler ne kadar haklı ise “hakkın özü” kavramının 13. maddeye dahil edilmesi de o ölçüde talihsizlik olmuştur. Çünkü, demokratik toplumun gerekleri kriteri “hakkın özü” kriterine göre daha kullanışlıdır. (Bu durum yukarıda açıklanmıştı.) Ayrıca madem ki 4709 sayılı Kanun’la 13. maddede yapılan değişikliğin amacı “Anayasanın 13 üncü maddesini Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesindeki ilkeler doğrultusunda yeniden düzenlemektir”, Sözleşme’de yer almayan bir kriterin madde metnine dahil edilmesi anlamsız kalmaktadır.

Hakkın özü kavramı, bir hakkın birbirinden farklı iki unsuru (çekirdek ve çevre) bulunduğu varsayımına dayanmaktadır. Buna göre hakkın temelini oluşturan ve dokunulmaz kabul edilen çekirdek, bazı durumlarda sınırlandırılabilen bir çevre ile sarılmıştır (Güvenç, 2008: 110). Bu dokunulamayan çekirdek kısma, hakkın özü denilmektedir. Bir başka tanımla, bir hakkın özü, dokunulduğunda söz konusu özgürlüğü anlamsız kılacak olan asli çekirdeğidir (Fendoğlu, 2002: 131). Bundan dolayı hakkın özü kavramı “her temel hak açısından kişiye dokunulmaz, asgari bir alan güvencesi veren ve artık daha fazla sınırlama yapılmasını imkansız kılan bölümü” olarak tanımlanmaktadır (Soysal, 1986: 198).

Bu kapsamda hakkın özüne dokunmama ilkesi, temel hak ve özgürlüklerin çekirdek kısmına hiçbir şekilde dokunulmaması anlamına gelmektedir (Arslan, 2002: 143). İşte bu kapsamda, hakkın çevresel unsurlarının kimi durumlarda sınırlandırmak mümkün iken, çekirdeğe hiçbir şekilde dokunulamaz. Bu dokunmama sadece sınırlamalar için değil, ödevler için de geçerlidir. Hakkın özü kavramı, hak sahibine, ödevlerden arınmış, sınırsız bir yetki alanının tanınmış olduğu için ödev ve sınırlama, hakkın özüne kadardır; hakkın özünde ödev ve sınır yoktur (Eren, 1977: 197).

Ancak burada doğal olarak, bir hakkın ne zaman ortadan kalkmış ya da kullanılamaz hale gelmiş, daha açıkçası ne zaman hakkın özüne dokunulmuş sayılacağı sorunu ortaya çıkacaktır. 1961 Anayasası’nın hazırlık çalışmaları aşamasında Anayasa Komisyonu sözcüsü tarafından da belirtildiği üzere hakkın özü kavramını tanımlamaya imkan yoktur; çünkü hakkın özü, her hak için farklıdır ve bu öz her bir hak için Anayasa Mahkemesi, diğer yargı organları, kamu oyu ve o dönemdeki genel hukuk anlayışı tarafından belirlenecektir (Arslan, 2002: 143). Anayasa Komisyonu sözcüsüne göre hürriyetin özünün ne olduğunu, demokratik hukuk devletinin hukukçuları, o devletin hâkimleri elbette fark edecektir (Yüce, 1974: 641).

Her ne kadar Anayasa Mahkemesi, 1982 Anayasası’nın ilk dönemlerinde verdiği kararlarında sadece bir hakkı kullanılamaz hale getiren ya da ortadan kaldıran sınırlamaları hakkın özüne dokunur kabul etmiş, buna karşılık hakkın kullanılmasını ciddî surette güçleştirici sınırlamaları öze dokunur kabul etmemiş ise de sonradan bu görüşünden vazgeçmiştir. Bugün için hakkın kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıran, bir hakkı kullanılamaz hale getiren ya da ortadan kaldıran sınırlamalar, Anayasa Mahkemesi tarafından hakkın özüne dokunur kabul edilmektedir (Arslan, 2002: 144). Buna paralel olarak mülkiyet hakkını oluşturan yetkilerin tamamının veya bir ya da belirli bir kısmının ortadan kaldırılması, kullanılmaz hale getirilmesi veya kullanılmasının son derece güçleştirilmesi sonucunu doğuran müdahalelerin, mülkiyet hakkının özüne dokunacağı kabul edilmelidir (Eren, 1977/b: 314). Bu anlamda “edinme, elde bulundurma, kullanma, yararlanma, hukukî işlemlere konu yapma ve elden çıkarma yetkilerinin tümünü ya da bir kaçını veya birini, sınırlamayı aşan ve kamu yararının gerçekten haklı kılamayacağı bir biçimde, açık veya kapalı olarak, kısıtlayan ya da ortadan kaldıracak dereceye varan aşırı” her müdahale mülkiyet hakkının özüne dokunma teşkil eder (Örücü, 1976: 145). O halde mülkiyet hakkı açısından hangi durumlar hakkın özüne dokunur olarak kabul edilmelidir:

1) Mülkiyet hakkının kullanılmasını önemli ölçüde güçleştiren sınırlamalar: Eğer bir sınırlama, mülkiyet hakkının kullanılmasını önemli ölçüde güçleştiriyorsa öze dokunduğu kabul edilmelidir. Örneğin kira bedellerinin enflasyon oranına endekslenmesi mümkün ise de tamamen dondurulması, bu hakkın kullanılmasını önemli ölçüde güçleştirdiği için mülkiyet hakkına aykırıdır.

2) Mülkiyet hakkını kullanılamaz hale getiren sınırlamalar hakkın özüne dokunmaktadır. Örneğin Anayasa Mahkemesi İmar Kanunu’nun 13. maddesinde yer alan süresiz inşaat yasaklarını mülkiyet hakkını kullanılamaz hale getirdiği için hakkın özüne dokunur olarak kabul etmiştir. Mahkeme’ye göre “13. maddenin birinci fıkrası uyarınca imar planlarında umumi hizmetlere ayrılan yerlerin mevcut kullanma şekillerinin ne kadar devam edeceği konusundaki bu belirsizliğin, kişilerin mülkiyet hakları üzerinde süresi belli olmayan bir sınırlamaya neden olduğu açıktır. İmar plânlarının uygulamaya geçirilmesindeki kamusal yarar karşısında mülkiyet hakkının sınırlanmasının demokratik toplum düzeninin gerekleriyle çelişen bir yönü bulunmamakta ise de, itiraz konusu kuralın neden olduğu belirsizliğin kişisel yarar ile kamu yararı arasındaki dengeyi bozarak mülkiyet hakkını kullanılamaz hale getirmesi, sınırlamayı aşan hakkın özüne dokunan bir nitelik taşımaktadır.” (Anayasa Mahkemesinin 29.12.1999 tarihli ve E: 1999/33, K:  1999/51 sayılı kararı)

3) Hakkı ortadan kaldıran sınırlamalar: Bir sınırlama mülkiyet hakkını tamamen ortadan kaldırılıyor ise öze dokunduğu kabul edilmelidir. Örneğin mülkiyet bedelsiz olarak kamu idaresinin mülkiyetine geçiyorsa öze dokunma gerçekleşmiş demektir. Özel mülkiyetteki malların malikinin rızası dışında, bedelsiz olarak kamu idaresine geçmesi mülkiyet hakkının özüne dokunan bir işlemdir. Ancak mülkün bedelinin malike ödenmesi halinde mülkiyet hakkı paraya çevrilmek suretiyle korunmuş olacağından, “öze dokunma” durumu da “sınırlama” niteliğine dönüşmüş olacaktır. Anayasa Mahkemesinin 12.10.1976 tarihli ve E: 1976/38, K:  1976/46 sayılı kararına göre “kamu yararına dayanan kamulaştırma işleminde taşınmazın gerçek karşılığının ödenmesi halinde mülkiyet hakkı paraya çevrilmek suretiyle korunmuş olacağından, öze dokunma durumu da sınırlama niteliğine dönüşmüş olacaktır. Öze dokunmayan böyle bir sınırlamaya ise, Anayasa’nın 11. ve 36. maddelerinde yer alan kurallar ve ilkeler göz önüne alındığında karşı çıkılamaz.” Bu anlamda mülkiyet hakkının özünün paraya çevrilebilme imkanı söz konusudur (Eren, 1977/b:315). Mülkiyet hakkının bu yönü, diğer temel hak ve özgürlüklerden ayrılmaktadır.

d) Laik Cumhuriyetin Gereklerine Aykırı Olamama

1961 Anayasası’nda ve 1982 Anayasası’nın 13. maddesinin ilk halinde yer almamasına rağmen Anayasa’nın 13. maddesinde 2001 yılında yapılan değişiklikle madde metnine giren bu ilkeye göre sınırlamalar laik Cumhuriyetin gereklerine aykırı olamaz.

Aslında yapılan değişiklikle “laik Cumhuriyetin gerekleri” ibaresinin madde metnine yerleştirilmesinin çok fazla bir anlamı olmamıştır. Çünkü Anayasa Mahkemesi, 13. maddede 2001 yılında yapılan değişiklikten önce verdiği kararlarında zaten, sınırlamaların Anayasanın 2. maddesinde ifadesini bulan Cumhuriyetin temel niteliklerine de uygun olması gerektiğini ifade etmekteydi (06.11.1986, E: 1985/8, K: 1986/27). Anayasa Mahkemesi laik Cumhuriyetin gereklerinin bir sınırlama sınırı olarak yer almadığı 1961 Anayasası döneminde verdiği bazı kararlarında, mülkiyet hakkına getirilecek sınırlamaların Cumhuriyet’in Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen niteliklerine uygun olması gerektiği vurgulanmıştır. Örneğin 14.02.1967 tarihli ve E: 1963/144, K: 1967/6 sayılı kararda “Kanun koyucu, mülkiyet hakkı ile ilgili hükümleri, Anayasa’nın Cumhuriyetin niteliklerini belirten 2. maddesinde yer alan ilkelerle ve özellikle insan haklarıyla ve demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti prensipleriyle bağdaşır biçimde düzenlemek durumundadır” ifadelerine yer verilmiştir (Aynı yönde 19.06.1968 tarihli ve E: 1966/19, K: 1968/25 sayılı karar). Cumhuriyetin en temel özelliklerinden birisi de laiklik olduğuna göre, yapılan değişiklik Anayasa Mahkemesi tarafından zaten uygulanan bir kriterin Anayasa metnine dahil edilmesinden öte bir anlam ifade etmemiştir. Üstelik bazı yazarlar (Gözler, 2001: 62) laik Cumhuriyetin gerekleri ibaresinin, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması ile ilgisi olmadığını vurgulamaktadırlar.

“Laik cumhuriyetin gerekleri” ibaresi, mülkiyet hakkına herhangi bir dinin gereklerine göre sınırlama yapılmamasını ya da bu sınırlamaların, dini inançlar karşısında devletin tarafsızlığını zedelememesini ifade eder. Anayasa Mahkemesi, burada geçen “laik” ibaresinin, dini ve toplumsal nedenlerle, batılı ülkelerde yer alan laiklik kavramından farklı olduğunu vurgulamaktadır (Fendoğlu, 2002: 134).

Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması konusunda “laik Cumhuriyetin gerekleri” ile ilgili çalışmalarda ibarenin daha çok laiklik yönüne vurgu yapılamaktadır. Fakat söz konusu ibare laik cumhuriyetin sadece laiklik değil, tüm özelliklerine vurgu yapmaktadır. Buna göre temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların sadece laiklik ilkesine değil, Anayasa’nın ikinci maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri olarak sayılan ilkelerin tamamına uygun olması gerekir.

e) Ölçülülük İlkesine Uygunluk

Ölçülülük ilkesi, bir hakkın sınırlandırılması için başvurulan aracın, sınırlandırma ile ulaşılmak istenen hedefe ulaşmak bakımından elverişli olması şeklinde tanımlanabilir (Oğurlu, 2000: 148). Ölçülülük ilkesi, sınırlama için kullanılan araç ile sınırlamanın sonuçları arasındaki ilişkiyi betimleyen bir kavramdır. Anayasa Mahkemesi de 23.06.1989 tarihli ve E: 1988/50, K:  1989/27 sayılı kararında ölçülülüğü “amaç ve sınırlama orantısının korunması ile ilgili bir ilke” olarak tanımlamıştır.

Ölçülülük ilkesinin temel amacı, temel hak ve özgürlüklerin gereğinden fazla sınırlandırılmasını önlemektir (Fendoğlu, 2002: 131). Zaten 13. maddenin gerekçesinde sınırlama ile amaç arasında denge bulunması gerektiği belirtilmiş ve amacın gerektirdiğinden daha fazla sınırlama yapılamasının mümkün olmadığı ifade edilmiştir (Aliefendioğlu, 2002: 160).

f) Tazminat Ödenmesi

Mülkiyet hakkına yapılacak müdahaleler karşılığında malike tazminat ödenmesi konusunda 35. maddenin metninde herhangi bir ifade yer almamaktadır. Sadece Anayasa’nın kamulaştırmayı düzenleyen 46. maddesinde kamulaştırmanın, 47. maddesinde ise devletleştirmenin gerçek karşılık üzerinden yapılması gerektiği vurgulanmıştır. 35. maddede bu yönde hüküm bulunmasa dahi Anayasa Mahkemesi, mülkiyetin hukuken ya da fiilen kamu idaresine geçtiği durumlarda malike tazminat ödenmesi gerektiği görüşündedir. Tazminatsız olarak mülke el konulması Anayasa Mahkemesi tarafından hakkın özüne dokunma olarak kabul edilmektedir. Anayasa Mahkemesinin 10.04.2003 tarihli ve E: 2002/112, K: 2003/33 sayılı kararında “Taşınmazın hiçbir karşılık ödenmeden idareye geçmesi, mülkiyet hakkının sınırlanmasını aşan, hakkın özünü zedeleyen bir durumdur.” ifadelerin yer verilmiştir.

Mülkiyet Hakkının Olağanüstü Dönemlerde Sınırlanması

Anayasa’nın 15. maddesine göre savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir. Bu gibi durumlarda, diğer hak ve özgürlüklere olduğu gibi mülkiyet hakkına da Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir. Olağanüstü bu dönemlerde diğer temel hak ve özgürlükler gibi mülkiyet hakkı da KHK ile düzenlenebilir. Hakkın kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir. Ancak bunun için aşağıdaki şartların mevcut olması gerekir:

a) Her şeyden önce savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hal gibi bir durumun ortaya çıkmış olması gerekir.

b) Bu hallerde alınacak tedbirler, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklere aykırı olamaz.

c) Alınacak tedbirler, ölçülülük ilkesine aykırı olmaz.

Anayasa’nın 15. maddesi, temel hak ve özgürlüklerin (buna mülkiyet hakkı da dahildir) olağanüstü dönemlerde sınırlandırılmasında bunlar için Anayasa’da öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabileceğini hüküm altına aldığı için olağanüstü dönemlerde temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında Anayasa’nın 13 ve 35. maddeleri uygulanmaz, yalnızca 15. madde uygulanır (Gözler, 1990: 565)

 Sınırlamaların Amacı Dışında Kullanılamaması

Anayasa’nın 14. maddesine göre Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasa’yla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.

1982 Anayasasına Göre Mülkiyet Hakkının Sınırlandırılması

Yorum Yap