Cumhuriyet Anayasalarında Göre Tabii Servet ve Kaynakların Mülkiyeti

Makalemizi paylaşır mısınız?

Tabii Servet ve Kaynakların Mülkiyeti Konusunda Dünyada Uygulanan Sistemler

Tabii servet ve kaynakların mülkiyeti konusunda dünyada uygulanan üç sistem söz konusudur. Bunlardan birincisinde tabii servet ve kaynaklar, bulunduğu toprağın mülkiyetine bağlıdır. Accesion sistemi olarak adlandırılan bun uygulamada tabii servet ve kaynaklar arazinin tamamlayıcı parçası olarak kabul edilmektedir. Maden, topraktan çıkarılıncaya kadar ayrı bir mülkiyet konusu değildir. ABD, Belçika ve İngiltere’de uygulanan bu sistemde toprağın maliki arazinin de maliki olur. Ancak bu sistem artık terk edilmiş durumdadır.

İkinci sistemde tabii servet ve kaynaklar, onu bulan kişinin mülkü olmaktadır.

Üçüncü sistemde ise tabii servet ve kaynaklar her nerede bulunursa bulunsun devlet mülkiyetindedir. Arjantin, Bolivya, Brezilya, Danimarka, Fransa, Hindistan, İrlanda, Japonya, Kanada, Meksika, Portekiz, Şili, Venezuela, Yeni Zelanda ve Yunanistan’da uygulanan bu sistem, Ülkemizde de geçerlidir. Zaten tabii servet ve kaynaklar devlet mülkiyetinde bulunması uygulaması İslam hukukunun bir kabulü ve Osmanlı hukukunun uygulamasına da paraleldir. Cumhuriyet dönemi boyunca madenlerin devlet mülkiyetinde olması benimsenmiştir.

1924 Anayasasında Tabii Servet ve Kaynakların Mülkiyeti

1924 Anayasası’nda bu konuda hüküm bulunmamaktadır. 1926 yılında yürürlüğe giren 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi, taşınmaz mülkiyetinin konusunu düzenleyen 632. maddede madenleri de taşınmaz olarak kabul etmiştir. Aynı Kanun’un 911. maddesi de madenlerin tapu siciline kaydedileceğini öngörmüştür. Üstelik Kanun’un 644. maddesi “Bir arza malik olmak, onu kullanmakta faydalı olacak derecede altına ve üstüne malik olmağı tazammun eder.” hükmünü ihtiva etmiştir. Bundan dolayı 743 sayılı Kanun’un madenlerin mülkiyete konu olabilmesini kabul ettiği görülmektedir.

Fakat daha sonra yürürlüğe giren mevzuatımız madenlerin devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu kabul etmiştir. İlk olarak 03.03.1954 tarihli ve 6309 sayılı Maden Kanunu madenlerin devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu açıkça vurgulamıştır. Kanun’un 4. maddesine göre madenler Devletin büküm ve tasarrufu altında olup içinde bulundukları arzın mülkiyetine tabi değildir. Bu açıdan bakıldığında 6309 sayılı Kanun’un madenleri, içinde bulunduğu arzın mülkiyetinin dışına çıkardığı ve Devletin hüküm ve tasarrufu altına soktuğu görülmektedir.

1961 ve 1982 Anayasalarında Tabii Servet ve Kaynakların Mülkiyeti

Maden Kanunu ile başlayan bu sistem 1961 ve 1982 Anayasası ile devam etmiştir. 1961 Anayasası’nın 130. maddesine göre “Tabii servetler ve kaynakları, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir.” Aynı hüküm 1982 Anayasası’nın 168. maddesinde yer almıştır. Anayasanın 168. maddesine göre tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir.

1982 Anayasası’nın 168. maddesinde milli servet yönünden büyük bir önem arz eden madenlerin memleketin sanayi, enerji, ulaşım ve milli savunma ile çok sıkı ilgisi bulunduğundan bunların işletilmesini bulundukları arzın maliklerinin arzusuna bırakmak, devletin muhtelif menfaatleri yönünden sakıncalı ve hatta tehlikeli olması nedeniyle devletin hüküm ve tasarrufu altında oldukları, aranması ve işletilmesi hakkının devlete ait olduğu, bu hakkın ancak belli bir süre için gerçek ve tüzelkişilere devredilebileceği düzenlenmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 16.02.1965 tarihli ve E: 1963/126, K: 1965/7; 25.02.1986 tarihli ve E: 1985/1, K: 1986/4 sayılı kararlarında, doğal servet ve kaynakların Devletin hüküm ve tasarrufu altında olmasının ne anlama geldiği açıklanmıştır. Bu kararlara göre “Anayasa, tabii servetleri ve kaynaklarını Medeni Kanunun hükümlerine bağlı özel mülkiyet düzeninin kapsamı dışında bırakmakta, onlara Devletin, devlet olma niteliği ile eli altında tuttuğu nesneler düzeni içinde yer vermektedir. Her iki düzen başka başka koşullara ve kurallara bağlıdır; değişik niteliktedir; aralarında birbirlerine karıştırılmalarını önleyecek bellilik ve kesinlikte sınırlar vardır. Anayasa, tabii servetlerin ve kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu açıklamakla aynı zamanda bunların mülkiyet konusu olamayacağını da hükme bağlamıştır”

Mevzuatta Tabii Servet ve Kaynakların Mülkiyeti

Tabii servet ve kaynakları düzenleyen kanunların tutumu da aynıdır. Örneğin 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 4. maddesine göre madenler Devletin hüküm ve tasarrufu altında olup, içinde bulundukları arzın mülkiyetine tabi değildir.

Aynı şekilde 5686 sayılı Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu da bu kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu hüküm altına almıştır. Kanun’un 4. maddesine göre jeotermal kaynaklar ve doğal mineralli sular, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olup bulundukları arzın mülkiyetine tâbi değildir.

Yeraltı suları da devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. 743 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 23.11.1960 günlü, 138 sayılı Kanun’la değişik 679. maddesinin ikinci fıkrasında, yeraltı sularının genel olarak menfaati umuma ait sulardan olduğu, bir arza malik olmanın onun altındaki suya malik olmayı tazammun etmeyeceği, son fıkrasında da, yeraltı sularından arz maliklerinin istifade şekli ve bunun derecesinin özel kanunlarda gösterileceği hükme bağlanmıştır.

743 sayılı Kanun’un 679. maddesi yeraltı suları hakkında özel kanunların çıkarılacağını öngörmüş ise de yer altı sularının mülkiyet durumu ancak 1960 yılında çıkarılan 167 sayılı Yeraltı Suları Hakkında Kanun ile düzenlenmiştir. Bu Kanun’un 1. maddesinde de yeraltı sularının umumi sulardan olduğu, Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğu, araştırılması, kullanılması ve tescillerinin bu Kanun hükümlerine tabi olduğu belirtilmiştir. Şu halde, özel mülkiyete konu olmaktan çıkarılmış bulunan yeraltı sularının teknik vasıtalarla yeryüzüne akıtılması durumunda, tabi olacağı hukuki rejim, 167 sayılı Kanun’la tayin ve tespit edilen rejim olacaktır. Söz konusu Kanun’un 1. maddesine göre yeraltı suları Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bu nedenle bunların özel mülkiyete konu olmaları mümkün değildir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 756. maddesi de yeraltı sularının, yararı kamuya a,t sulardan olduğunu hüküm altına almıştır. Maddenin 3. ve 4. fıkralarına göre Yeraltı suları, kamu yararına ait sulardandır. Arza malik olmak, onun altındaki yeraltı sularına da malik olmak sonucunu doğurmaz. Arazi maliklerinin yeraltı sularından yararlanma biçimi ve ölçüsüne ilişkin özel kanun hükümleri saklıdır.

6326 sayılı Petrol Kanunu da petrolün devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu hüküm altına almıştır. Üstelik Petrol Kanunu tabii servet ve kaynağa konu alan taşınmazlar açısından yabancıların mülkiyet hakkına önemli bir sınırlama getirmiştir. Kanun’un 12. maddesine göre yabancı devletlerin doğrudan doğruya veya dolayısıyla idaresinde söz sahibi olabilecekleri mikyasta veya şekilde mali ilgileri veya menfaatleri bulunan hükmi şahıslarla yabancı bir devlet için veya yabancı bir devlet namına hareket eden şahıslar; a) Petrol hakkına sahip olamazlar ve petrol ameliyatı yapamazlar; b) Petrol ameliyatına lüzumlu menkul ve gayrimenkul emvali satın alamazlar, bunlara sahip olamazlar veya bunlar üzerinde hak veya menfaat tesis edemezler; c) Bir petrol ameliyatına müteferri veya onun bir kısmını teşkil eden tesisleri kuramaz veya işletemezler.

Ancak madde, bir açık kapı bırakmayı da ihmal etmemiş ve Bakanlar Kurulu kararıyla bu yasağa istisna tanınabileceğini hüküm altına almıştır.

Üstelik madde bu hükmün uygulanmasına karşı yargı yollarını da kapatmıştır. 12. maddenin ikinci fıkrasına göre bu hükmün uygulanmasına ilişkin kararlar aleyhine yabancı devletlerin doğrudan doğruya veya dolayısıyla idaresinde söz sahibi olabilecekleri mikyasta veya şekilde mali ilgileri veya menfaatleri bulunan hükmi şahıslarla yabancı bir devlet için veya yabancı bir devlet namına hareket eden şahıslar tarafından adli ve idari kaza mercilerine müracaat olunamaz.

Tabii servet ve kaynakları Devletin hüküm ve tasarrufu altında gören bu bakış açısı 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’na da yansımıştır. Bu Kanun’un taşınmaz mülkiyetinin konusunu düzenleyen 704. maddesinde madenlere yer verilmediği gibi, tapu siciline kaydedilecek unsurların belirtildiği 1008. maddede de madenler yer almamıştır. Bundan dolayı bir arazi de bulunan tabii servet ve kaynaklar açısından malikin herhangi bir mülkiyet hakkı bulunmamaktadır. Bu anlamda tabii servet ve kaynakların mülkiyeti 743 sayılı Kanun’un 644. maddesinde[1]  ve 4721 sayılı Kanun’un 718. maddesinde[2] yer alan ve malike, taşınmazın altında ve üstünde de mülkiyet hakkı tanıyan hükmün önemli bir istisna teşkil etmektedir.

[1] Madde 644 – Bir arza malik olmak, onu kullanmakta faydalı olacak derecede altına ve üstüne malik olmağı tazammun eder.

[2] Madde 718 – Arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar.

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2376 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.