1982 Anayasasına Göre Mülkiyet Hakkının Niteliği

Makalemizi paylaşır mısınız?

Cumhuriyet Anayasaları incelendiğinde 1924 Anayasası’nın tabii hak doktrininin etkisi altında klasik mülkiyet anlayışını benimsediği, buna karşılık 1961 ve 1982 Anayasalarının sosyal mülkiyet anlayışını benimsediği görülmektedir. Bu anayasaların mülkiyet hakkına yaklaşımlarını incelemeden önce mülkiyet hakkı konusundaki temel yaklaşımların irdelenmesi faydalı olacaktır. Bu konuda şu yazıya bakabilirsiniz: Mülkiyet Hakkı Konusunda Temel Yaklaşımlar

1982 Anayasası’nın mülkiyet hakkını düzenleyen 35. maddesinin ilk fıkrasında herkesin mülkiyet ve miras hakkına sahip olduğu belirtilerek özel mülkiyet esas olarak kabul edilmiştir. Bundan dolayı 1982 Anayasası’nın mülkiyet anlayışı ister kapitalist mülkiyet anlayışı, isterse sosyal mülkiyet anlayışı olarak kabul edilsin, özel mülkiyetin tanınması Anayasa’nın en temel gereğidir.

Buna mülkiyet hakkının kişinin hak ve ödevleri arasında düzenlenmesi de eklenirse bu yaklaşımın devlet sistemi açısından bir tercih olarak da görülmesi mümkündür ve bu tercihin çağdaş demokrasi yönünde olduğuna da kuşku yoktur. Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında (12.10.1976, E: 1976/38, K: 1976/46)[1] vurgulandığı üzere demokratik hukuk devletinde özel mülkiyetin tanınması ve korunup garanti altına alınması zorunludur. Mahkeme, hakkın kapsamı ve kullanımı yasalarla sınırlandırılsa bile, özel mülkiyet hakkını, sosyal hukuk devletinden söz edebilmek için gerekli bir koşul olarak görmektedir (Çelebican, 1977:141).

Anayasa Mahkemesi’ne göre mülkiyet hakkını tanımayan bir devlet sisteminin; kamu yararı düşüncesine dayansa bile, Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen demokratik bir hukuk devleti sistemi olduğu savunulamaz. Anayasa Mahkemesi’ne göre “Toplum yararının bireyler yararına üstün tutulması, sosyal hukuk devletinin temelini oluşturur. Fakat bunda güdülen amaç, sonunda yine bireylerin mutluluğunun sağlanmasıdır. Bu mutluluğun temelinde bireylerin maddî ve manevî varlıklarını geliştirme haklarının ve bunları yüceltme özlemlerinin yattığı kuşkusuzdur. Bu tür haklardan ve sözgelimi mülkiyet hakkından yoksun yaşamasına insanın doğal yapısı elverişli değildir.”

Görüldüğü üzere Anayasa Mahkemesi, kapsamı ve kullanımı yasalarla sınırlandırılsa bile, özel mülkiyet hakkını, sosyal hukuk devletinden söz edebilmek için varlığı gerekli bir koşul olarak görmektedir. Zaten maddenin gerekçesi de özel mülkiyetin tanınmasının, devlet sistemi açısından bir tercih olduğunu açıkça ifade etmektedir (Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu Raporu, Sayfa: 26, Alıntı: Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 7, sayfa: 146): “Mülkiyetin Anayasa güvencesi altına alınması, yine Anayasanın komünizmi, faşizmi ve din temeline dayanan Devlet kurmayı yasaklayan hükümleriyle birlikte karşılaştırılınca, mülkiyetin bu şekildeki himayesinin bir ölçüde ekonomik sistem tercihi bakımından da bir gösterge teşkil etmektedir. Kısaca, özel mülkiyetin, özellikle üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin yok edilmesi, inkâr edilmesi de önlenmiştir.”

1982 Anayasası’nın mülkiyet ve miras hakkını düzenleyen 35. maddesinin metni, 1961 Anayasası’nın mülkiyet ve miras hakkını düzenleyen 36. maddesinin metni ile aynı olmasına rağmen 35. maddesinin gerekçesi, 1961 Anayasası’nın 36. maddesinin gerekçesinden oldukça farklı şekilde, liberal çizgiden unsurlar taşımaktadır. 1961 Anayasası’nda “mülkiyet hakkının artık Roma hukukunda olduğu gibi sınırsız bir hak olmadığı” vurgulanmışken[2], 1982 Anayasası’nda mülkiyetin “devletten önce de” mevcut olduğu belirtilerek hakkın kendisine, sınırlamadan daha öncelikli bir yer verilmiştir. Üstelik 1982 Anayasası, kendisini oluşturan koşulların etkisiyle, birey/devlet dengesinde ağırlığı devlete vermiş ve hakların sınırlanması açısından kanun koyucuya önemli yetkiler tanımış (Aliefendioğlu, 2002: 143) olmasına rağmen mülkiyet hakkı, 1961 Anayasası’ndan farklı olarak “sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler” arasında değil, “kişinin hakları ve ödevleri” arasında düzenlenmiştir.

Bu durumda karşımıza 1982 Anayasası’nın mülkiyet anlayışının 1961 Anayasası’ndan farklı olup olmadığı sorusu çıkacaktır.

Bu soruya cevap bulabilmek için iki hususun ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. Öncelikle mülkiyet hakkının 1961 Anayasası’ndan farklı olarak “sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler” arasında değil, “kişinin hakları ve ödevleri” arasında düzenlenmesi ne anlama gelmektedir ve mülkiyet hakkını düzenleyen maddenin gerekçesi hangi mülkiyet anlayışını işaret etmektedir.

Öncelikle mülkiyet hakkının Anayasa’da düzenlenme yerine değinelim. 1982 Anayasası hazırlanırken, Danışma Meclisi Anayasa Komisyonundaki çalışmalarda mülkiyet hakkının “sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler” arasında mı yoksa “kişinin hakları ve ödevleri” bölümünde mi düzenlenmesi gerektiği konusunda tartışmalar yaşanmıştır.

Neticede Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu mülkiyet hakkını 1961 Anayasası’nda olduğu gibi “Sosyal ve İktisadi Haklar ve Ödevler” bölümünde düzenlemişti. Anayasa Komisyonu’nun raporunda konuyla ilgili olarak şu ifadelere yer verilmiştir (Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu Raporu, Sayfa: 26, Alıntı: Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 7, Sayfa: 146): “Mülkiyet hakkı Devletten önce de var olan bir gerçek olması itibariyle ekonomik ve sosyal haklar arasında değil de, kişinin temel hakları arasında düzenlenmesi düşünülebilirse de, Komisyon şimdiki düzenlemenin yerinde olduğu sonucuna varmıştır.” Komisyon raporuna ek görüş yazan Prof. Dr. Kemal Dal mülkiyet hakkının kişinin hak ve ödevleri arasında düzenlenmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Bu konu Danışma Meclisinde tartışılırken de mülkiyet hakkının sosyal ve ekonomik haklar ya da kişinin hakları ve ödevleri kısmında yer alması konusunda tartışmalar yaşanmıştır. Bu hakkın kişinin hakları ve ödevleri bölümünde yer alması gerektiğini savunanlar mülkiyet hakkının şahsi bir hak olduğunu, ekonomik ve sosyal haklardan ziyade kişisel haklara daha yakın bulunduğunu, dolayısıyla mülkiyet hakkının kişinin hakları ve ödevleri bölümünde düzenlenmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir (Güvenç, 2008: 57).

Örneğin üyelerden Hamza Eroğlu mülkiyet hakkının şahsi hak niteliğinde olduğunu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinin hazırladığı ve üyelerinin büyük çoğunluğunun İstanbul Hukuk Fakültesi üyelerinden teşekkül etmiş olmasından dolayı “İstanbul Tasarısı” diye adlandırılan Anayasa Tasarısında da mülkiyet hakkının, kişinin hakları ve ödevleri arasında yer aldığını vurgulamıştır (Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 7, Sayfa: 381). Bu görüşlere göre mülkiyeti temel haklardan kabul etmeyen bir sistemin, hür ve demokratik sistem olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Mülkiyeti kabul etmeyen sosyalist sistemler ile sosyal devlet arasındaki temel fark, mülkiyet ve miras haklarının temel haklar arasında görülmesidir. Mülkiyet, kişinin vazgeçilmez temel hakları arasındadır.[3] Bu gerekçelerle mülkiyet hakkının kişinin hakları ve ödevleri bölümüne alınması amacıyla önergeler verilmiş ise de bu önergeler kabul edilmemiş ve Danışma Meclisindeki görüşmelerde madde, sosyal ve ekonomik haklar bölümünde düzenlenmiştir.

Buna karşı görüşte olanlar ise mülkiyet hakkının eski kutsallığını toplumun ve insanlığın yeni gereksinimleri karşısında saklayamadığını, sosyal devletin cumhuriyetin önemli niteliklerinden bir tanesi olduğunu, sosyal devlette mülkiyet hakkının niteliklerinin farklı olduğunu, sosyal devlete ödev olarak yüklenen birçok görevin mülkiyet hakkıyla yakından ilgili olduğunu, mülkiyet hakkının kişisel bir hak olmakla beraber ekonomik, siyasi ve sosyal yönünün de olduğunu, mülkiyetin soysal fonksiyonuna değinerek yapılan değişikliğin bu fonksiyonu zayıflatacağını ileri sürmüşlerdir.[4]

Üyelerden bazıları ise (örneğin Mehmet Hazer) Anayasa tasarısının devletin sosyal yapısını açıkça ifade ettiğini, mülkiyet hakkının da buna göre yorumlanması ve düzenlenmesi gerektiğini, bundan dolayı mülkiyet hakkını düzenleyen maddenin yerini değiştirmenin hakkın niteliğine önemli bir katkı sağlamayacağını, tam aksine tereddütlere neden olabileceğini ifade etmişlerdir (Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 7, sayfa: 382).

Bunun üzerine Anayasa Komisyonu Başkanı söz alarak Komisyon’un konu üzerinde bir kararı olmadığı, mülkiyet ve miras haklarının Anayasa Komisyonunda tartışmalar sırasında kutsal ve temel bir hak olduklarının oy birliğiyle kabul edildiğini, mülkiyet hakkının Anayasa’nın herhangi bir yerine konulmasıyla değerinin artacağı veyahut daha iyi savunulacağını, tehlikelere karşı daha fazla teminat altına alınacağı görüşünü paylaşmadığını, bunun ancak manevi bir değeri olacağını, mülkiyet hakkının Roma’dan beri sosyal nitelikte görüldüğünü, gelişmelerin mülkiyet hakkını sosyal haklar bölümünde yer almasını daha haklı nitelikte gösterir nitelikte olduğunu, anayasa hukuku açısından mülkiyet hakkının yerinin önemli olmadığını, Anayasa’nın bütün hükümlerinin eş değerde olduğunu, birbirleriyle ilişkisi olan hükümlerin olduğu gibi uygulanacağını ve bu uygulama sonucunda varılacak sonucun anayasal bir sonuç olduğunu savunmuştur.[5]

Netice de mülkiyet hakkının yerinin değiştirilmesiyle ilgili olarak verilen önerge Danışma Meclisi tarafından reddedilmiştir  (Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 7, Sayfa: 385).

Milli Güvenlik Konseyi ise anayasa tasarısının mülkiyetle ilgili maddesinin yerini değiştirerek mülkiyet hakkına kişinin hakları ve ödevleri arasında yer vermiştir. Ancak Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu raporunda, yapılan diğer değişikliklerle ilgili gerekçelere yer verilmesine rağmen, mülkiyet hakkının düzenlendiği yer ile ilgili olarak yapılan bu değişikliğe ilişkin bir gerekçe belirtilmemiştir. Netice itibarıyla, mülkiyet hakkı 1961 Anayasası’ndan farklı olarak “sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler” arasında değil, kişinin hakları ve ödevleri arasında düzenlenmiştir.

Bu tercih yazarlar ve hukukçular arasında da tartışma konusu olmuştur. Özbudun’a göre bu tercih hukuk sistemi açısından daha doğrudur; çünkü mülkiyet, mahiyeti bakımından bir sosyal hak olmayıp, kişiyi devlet karşısında koruyan ve devlete bir “müdahale etmeme” yükümlülüğü yükleyen kişisel bir haktır. Mülkiyet hakkının koruduğu değerler ve sınıflar açısından da, sosyal hak kavramı ile ilgisi yoktur (Özbudun, 1989: 105).

Mülkiyet hakkının Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinde ve Fransız İnsan ve Yurttaş Haklan Bildirgesi’nde kişinin hakları arasında düzenlendiğini vurgulayan Sosyal da 1982 Anayasası’nın bu konudaki yaklaşımını evrensel metinlere uygun bulmaktadır (Soysal, 1986: 229 – 230). Buna karşılık Akad “Her ne kadar 1982 Anayasasında mülkiyet hakkı 35. maddede bir klasik hak olarak düzenlenmişse de, niteliği ve maddedeki düzenleniş şeklinde de açıklandığı gibi toplum yararına aykırı kullanılamayacağı için günümüzde artık bir ekonomik ve sosyal hak olarak kabul edilmektedir” demekte ve yapılan değişikliğin fazlaca bir etkisi bulunmadığını vurgulamaktadır (Akad, 1993: 137).

Öncelikle belirtmek gerekir ki mülkiyet hakkı Danışma Meclisince “kişinin hakları ve ödevleri” bölümünde değil, “sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler” arasında düzenlenmiştir. Maddenin yeri Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu tarafından değiştirilmiştir. Dolayısıyla Danışma Meclisi kurucu irade olarak kabul edilir ise bu iradenin, mülkiyet hakkının yeri konusundaki tercihinin “sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler” tarafında olduğu görülmektedir. Bundan dolayı kanaatimizce Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu tarafından yapılan değişiklik, kurucu iradenin tercihini yansıtmaktan uzaktır.

Milli Emlak Kitabı

Maddenin gerekçesinin hangi mülkiyet anlayışını işaret ettiği irdelenirken gerekçenin sadece bir kısmı değil, tamamı değerlendirilmelidir. Gerekçede mülkiyet hakkının devletten önce de var olduğunun ifade edilmesi, liberal mülkiyet anlayışından izler taşısa da gerekçenin kendisi dahi mülkiyet hakkının çeşitli durumlarda kısıtlanabileceğini ve kamu yararına aykırı olarak kullanılamayacağını belirtmektedir (Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu Raporu, Sayfa: 26, Alıntı: Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 7, Sayfa: 146).[6] Bundan dolayı 35. maddenin gerekçesinin sosyal mülkiyet anlayışına daha uygun olduğunu söylemek mümkündür. Anayasa’nın geneli dikkate alındığında da 1982 Anayasası’nın sosyal mülkiyet anlayışını benimsediği görülmektedir. Her ne kadar maddenin gerekçesi liberal mülkiyet anlayışından izler taşısa da Anayasa; bir yandan özel mülkiyeti, bir yandan da hakkın sınırlandırılmasını ve malike ödevler yüklemesini kabul ederek mülkiyet hakkı açısından karma bir yaklaşım benimsemektedir (Eren, 1977: 182). Anayasamız mülkiyeti, düzenleme yeri itibariyle bireysel, malike onu toplum yararına kullanması konusunda ödevler öngörmesi itibariyle de sosyal bir hak olarak kabul etmektedir (Sirmen, 1988: 283). Gerçekten de mülkiyet hakkını düzenleyen 35. maddenin ilk fıkrasında özel mülkiyet garanti altına alınmış, buna karşılık ikinci fıkrasında mülkiyet ve miras haklarının kamu yararı amacıyla sınırlanabileceği ve üçüncü fıkrasında mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Anayasa, mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla sınırlanabileceğini ve toplum yararına aykırı olarak kullanılamayacağını öngördüğü için Anayasa’nın, mülkiyet hakkının sosyal yönüne de büyük önem verdiği görülmektedir. 1982 Anayasası’nın mülkiyet anlayışı (ilke olarak özel mülkiyeti esas almakla beraber) mülkiyet hakkını klasik mülkiyet anlayışında olduğu gibi mutlak ve sınırsız bir hak olarak görmemekte, mülkiyetin kişilere haklarla birlikte ödevler de yüklediği kabul edilmektedir.

Elbette ki mülkiyet hakkının birinci kuşak haklar arasına yükseltilerek (Kaboğlu, 2002: 451) daha güvenceli hale getirilmesi hakkın niteliği bakımından önemlidir. Ve elbette ki Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında (24.08.1966, E: 1966/3, K: 1966/23)[7] da belirtildiği üzere mülkiyet hakkının 1961 Anayasası’nda sosyal ve ekonomik haklar bölümünde düzenlemesi, anayasa koyucunun mülkiyet hakkının sosyal yönüne daha fazla ağırlık verdiğini göstermektedir. Ancak 1982 Anayasası’nda sınırsız bir mülkiyet hakkının benimsendiğini söylemek de mümkün değildir. 1982 Anayasasının benimsediği sosyal devlet anlayışı, bireysel menfaat ile toplum yararının karşılaştığı durumlarda, toplum yararının üstün tutulmasını benimsemektedir. 1982 Anayasasının mülkiyet anlayışı, mülkiyet hakkının klasik mülkiyet anlayışında olduğu gibi mutlak ve sınırsız bir hak olarak görmemekte, mülkiyetin kişilere haklarla birlikte ödevler de yüklediği kabul edilmektedir. Anayasa’nın benimsediği bu husus, Anayasa’nın çeşitli maddelerinden kaynaklanmaktadır.

Öncelikle bu husus, Anayasa’nın 2. maddesinde sözü edilen sosyal hukuk devleti ilkesinin bir yansıması olarak görülebilir. Her ne kadar Anayasa’da mülkiyet hakkı, kişinin hakları ve ödevleri bölümünde düzenlenmiş ise de mülkiyet hakkının sosyal yönü de ihmal edilmiş değildir. Ayrıca Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkını kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağı vurgulanmıştır. Bundan dolayı malik, sahip olduğu şeyi kamu ve toplum yararına aykırı kullanmamakla ve özellikle yasaların koyduğu sınırlamalara uymakla yükümlüdür.

Anayasa Mahkemesi de mülkiyet hakkını; bir kimsenin, başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara da uymak koşulu ile bir şey üzerinde dilediği biçimde kullanma, ürünlerinden yararlanma, tasarruf etme (başkasına devretme, biçimini değiştirme, harcama ve tüketme hatta yok etme) şeklinde tanımlamaktadır (Anayasa Mahkemesinin 21.06.1989 tarihli ve E: 1988/ 34, K: 1989/26 sayılı kararı)[8]. Bu tanım da malike sadece haklar değil, aynı zamanda bazı ödevler de yüklemektedir.

Bunun yanı sıra Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder” hükmünü içeren 12. maddesi temel hak ve özgürlüklerin kişiye haklar kadar sorumluluk ve ödevler de yüklediğini göstermektedir. Madde gerekçesine bakıldığında kişilerin sahip oldukları hak ve özgürlükleri kullanırken 12. maddede yer alan ödev ve sorumlulukları da dikkate almak durumunda oldukları anlaşılmaktadır (Aliefendioğlu, 2002: 148). Bu madde ile devletle birey arasında bir denge kurulmuş olmaktadır: Devlet, Anayasanın öngördüğü durumlar hariç olmak üzere haklara müdahale etmeyecek, bireyler de buna karşılık temel hak ve özgürlükleri kullanırken bu ödev ve sorumlulukları da dikkate alacaktır (Aliefendioğlu, 2002:148).

Anayasanın 14. maddesinde de temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması yasaklanmaktadır. 14. maddede “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz” hükmü yer almaktadır. Buna göre temel hak ve özgürlükler Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

Bu sınırlamalar nedeniyle malik, mülkünü hukuk düzeninin belirlediği sınırlar içerisinde ve kendisine yüklediği ödevler çerçevesinde kullanmak zorundadır. Hukuk düzeninin belirlediği sınırlamaların başında ise Medeni Kanun’un 2. maddesi gelmektedir. Medeni Kanun’un 2. maddesine hakkın kötüye kullanılması yasaklamıştır. Bu nedenle malik kullanma ve yararlanma yetkisini kullanırken dürüstlük kuralını ihlal etmemek ve kamu ve toplum yararına uygun kullanmak durumundadır. Bu anlamda malik hakkı kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilecek davranışlardan kaçınmakla yükümlüdür.

Bundan dolayı her ne kadar mülkiyet hakkı 1982 Anayasası’nda, 1961 Anayasası’nda olduğu gibi “Sosyal ve Ekonomik Hak ve Ödevler” bölümünde değil, “Kişinin Hakları ve Ödevleri” Bölümünde düzenlenmişse de 1982 Anayasası’nın da sosyal mülkiyet anlayışını benimsediğini söylemek mümkündür (Sirmen, 1988: 283).

Anayasa’nın çeşitli maddeleri de sosyal devlet anlayışını yansıtacak hükümler ihtiva etmektedir. Örneğin Anayasa’nın 2. maddesi cumhuriyetin temel niteliklerinden birisini sosyal devlet olarak belirtmektedir. Anayasa’nın 5. maddesi devlete, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” gibi görevler yüklemektedir.

10. madde kadınların, çocukların, yaşlıların, özürlülerin, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimlerinin, malul ve gazilerin korunması için alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağını hüküm altına almıştır. Her şeyden önemlisi Anayasa’nın 12. maddesi temel hak ve hürriyetlerin, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva edeceğini hüküm altına almıştır ki bu hüküm Anayasa’da sosyal devlet anlayışına yapılan en kuvvetli vurgulardan birisidir. Ayrıca Anayasa’nın Kamu Yararı yan başlığı altında yer alan 43-47. maddeleri mülkiyet hakkının sınırlandırılmasına imkan tanımaktadır.

Anayasa Mahkemesi de, 1982 Anayasası’nda bu hak her ne kadar klasik haklar kısmında düzenlenmişse de, mülkiyet hakkının sosyal fonksiyonuna önem vermekte ve mülkiyet hakkının kamu yararının gerektirdiği hallerde sınırlandırılabileceğini ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesi 1982 Anayasası döneminde verdiği kararlarında mülkiyet hakkının sosyal bir nitelik taşıdığını açıkça vurgulamıştır. Örneğin Mahkeme’nin 21.06.1989 tarihli ve E: 1988/34, K: 1989/26 sayılı kararında şu ifadelere yer verilmiştir: “Sosyal nitelik taşıyan mülkiyet hakkının toplum ve toplum yararı ile doğrudan ve yakından ilgili olması karşısında bu konuda, bireyle toplum yararının karşılaştığı durumlarda, toplum yararının üstün tutulması tartışılamayacak kadar açıktır.” Anayasa Mahkemesine göre mülkiyet hakkı, eski anlamında bireyin dilediği biçimde kullanabileceği bir hak ve sınırsız bir özgürlük olma niteliğini çoktan yitirmiş, mülkiyet anlayışı, bu hakkın bir bakıma sosyal yapıda bir hak olduğu yolunda gelişmiş, birçok hak gibi bu hakkın da kamu yararı amacıyla sınırlanabileceği ilkesi benimsenmiştir (Anayasa Mahkemesi, 21.06.1989, E: 1988/34, K: 1989/26, AYMKD, Sayı: 25, Sayfa: 288 – 289).

Bundan dolayı, mülkiyet hakkının Anayasa’da kişinin hak ve ödevleri arasında düzenlenmesinin tek sonucu, her ne kadar bazı yazarlar (Sosyal, 1986: 227 – 228) bu durumu, sosyal devlet ilkesinin zayıfladığını gösteren bir belirti kabul etseler de, olağan dönemlerde mülkiyet hakkının kanun hükmünde kararname ile düzenlenememesi olmuştur. Anayasa’nın 91. maddesine göre sosyal ve ekonomik hakların olağanüstü durumlar dışında da KHK ile düzenlenmesi mümkünken, kişinin hak ve ödevlerinin olağanüstü durumlar dışında KHK ile düzenlenmesi mümkün değildir. Bundan dolayı 1961 Anayasası döneminde olağan dönemlerde bile, mülkiyet hakkının KHK ile düzenlenmesi mümkünken 1982 Anayasası döneminde olağanüstü haller dışında, mülkiyet hakkının KHK ile düzenlenmesi mümkün değildir. Anayasa Mahkemesi de 595 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin iptali ile ilgili olarak verdiği 24.05.2001 tarihli ve E: 2000/35, K: 2001/90 sayılı kararında KHK ile getirilen yapı denetimine ilişkin kuralların, arazi üzerinde yapılan inşaata ve inşaatın sürecine ilişkin olması nedeniyle mülkiyet hakkıyla doğrudan ilgili olduğunu ve mülkiyet hakkının KHK ile düzenlenmesinin mümkün olmadığını vurgulamıştır.

[1] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 20.1.1977/15825

[2] 36. maddenin gerekçesi şu şekildedir “Artık mülkiyet hakkı Roma Hukukundaki anlamda, ferdin toplum menfaatini dahi hesaba katmaksızın istediği gibi kullanabileceği bir hak, hudutsuz bir hak, hudutsuz bir hürriyet niteliği taşımamaktadır. Batı medeniyetinin öncüleri olan ve kollektif iktisat temayüllerinden çok uzak bulunan memleketlerde ve hattâ eski hukukumuzda dahi mülkiyet anlayışı mülkiyetin aynı zamanla sosyal karaktere sahip bir hak olduğu yolundadır.”

[3] Üyelerden M. Fevzi Uyguner bu konuda şu hususları ifade etmiştir (Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 7, Sayfa: 384): “Anayasamız, temel ilke olarak mülkiyet esasını kabul eden, birinci planda kabul eden, hür bir sistem kabul etmiştir. Bu hür sistem içerisinde mülkiyet meselesi ön plana çıkar ve mülkiyet hakkı, kişinin vazgeçilmez bir hakkıdır. Bu bakımdan mülkiyet hakkının, şahsî hak olarak, kişisel hak olarak kabulü zarurîdir. Ancak, biraz evvel değerli arkadaşımız Aşkın’ın da izah ettikleri gibi, bugün «Mülkiyet hakkı» deyince, dünün tam liberal sisteminin uygulanması söz konusu değildir. Nitekim, Anayasamız bu hususları da göz önüne almıştır ve bu hususlarda birtakım hükümler sevk etmiştir. (…) Bütün bunlar mülkiyet hakkına, kamu yararı veya toplum yararına birtakım sınırlamalar getiren hükümlerdir. Bu hükümlerle kamu yararı ve toplum yararı söz konusu olduğu halde, gene mülkiyet hakkı kişinin vazgeçilmez bir hakkıdır. Bunun, bizim kurmak istediğimiz rejimde, yani şu Anayasa sistemi içerisinde şahsî hak olarak, temel hak olarak kabulü zorunludur ve bunu böyle değerlendirmek mecburiyetindeyiz; çünkü Anayasamızın sistemi böyle kurulmuştur.”

[4] Örneğin Şerafettin Yarkın bu konuda şunları söylemiştir (Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 7, Sayfa: 382-383): “Mülkiyet hakkını, artık çağımızda, ferde doğrudan doğruya bağlı, vazgeçilmez, dokunulmaz bir hak olarak düşünmemiz mümkün değil. Zaten Anayasa da bu espri ile hazırlanmış değil. Bir haberleşmenin gizliliği gibi, bir özel hayatın gizliliği gibi, bir kişi güvenliği gibi; kişiye doğrudan doğruya bağlı, vazgeçilmez, dokunulmaz bir hak değildir. Mülkiyet hakkı bütünüyle, artık çağımızda tam bir sosyal hak olmuştur. (…) Sosyal hukuk devletinin, artık bütünüyle hâkim olduğu bir çağda, 1961 Anayasasının «Sosyal haklar» bölümüne aldığı bir hakkı, buradan «Temel haklar» kısmına almanın hiçbir anlamı yoktur. Bu kadar yerinde ve «Sosyal haklar» bölümüne alınmasında o kadar büyük bir zaruret vardır ki, artık bugün Devletin sosyal hukuk devleti olarak birçok görevi, mülkiyet hakkı ile doğrudan doğruya ilgili birtakım sonuçlar doğurmaktadır. Bu sonuçlarda bir değişme mi yapacağız? Hayır. O halde neden «Sosyal haklar» bölümünden alıyoruz? Hemen mülkiyet hakkının peşinden toprak mülkiyeti gelmektedir, onun peşinden tarım reformu gelmektedir. Onun da mülkiyet hakkı ile ilgili yönleri vardır. Onun peşinden, kamulaştırma bölümü gelmektedir. Bu kamulaştırma bölümünde, kamu yararına olan kamulaştırmalar herhangi bir kamu hizmeti için olabileceği gibi, çok büyük yöndeki kamu yararı hizmetleri için Toplu Konut Kanunu var, Gecekondu Kanunu var, kıyıların düzenlenmesi konusu var, toprak dağıtımı var, iskân projelerinin gerçekleştirilmesi var, yeni orman sahaları açılması var. Bütün bunların hepsinde Devlet, mülkiyet hakkına, kamu yararı amacıyla birtakım sınırlamalar getirerek bu hizmetleri yapacaktır. Bunların hepsi sosyal hukuk devletinin gerekleridir. Devletleştirme var…. Hepsi bu bölümdedir. Bunların hepsinin mülkiyet hakkı ile ilgisi vardır ve hepsinde de mülkiyet hakkının, kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanması yönünde birtakım sınırlar getirilmektedir. Mülkiyet ve miras hakkının kutsallığı ile, kamu yararına yapılan sınırlamaların bu kutsallığı ortadan kaldırıcı bir niteliği elbette ki yoktur. Sosyal haklar bölümünde konulmasında büyük bir zaruret vardır.”

[5] Anayasa Komisyonu başkanı Orhan Aldıkaçtı şu hususları vurgulamıştır  (Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 7, Sayfa: 385): “Mülkiyet hakkının sosyal niteliğine gelince:  Ta Roma’dan beri hu hak bir sosyal nitelikte görülmüştür. Her ne kadar Fransız İhtilali «Mülkiyet hakkının kutsal ve dokunulmaz olduğunu» ilan etmişse de, 43 üncü maddenin üçüncü fıkrası, «Mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağı» fıkrası, mülkiyet hakkının sosyal niteliğini gayet açık bir şekilde gösterir. Bunun içindir ki, karar Yüksek Kurulunuza aittir, üzerinde tartışmak istemiyorum; fakat bana öyle gelir ki, gelişmeler mülkiyet hakkının sosyal bölümde yer almasını daha haklı gösterir niteliktedir. Ancak, söze başlarken de belirtmeye çalıştığım gibi, mülkiyet hakkının «Sosyal ve ekonomik halklar ve ödevler» bölümünde olması veyahut «Kişinin hakları ve ödevleri » ‘bölümünde olması sonucu değiştirmez; yani bir tarafta olması, ne mülkiyet hakkının savunulmasını kuvvetlendirir, ne de diğer tarafta olması mülkiyet hakkının savunulmasını zayıflatır. Bundan dolayıdır ki, Komisyonumuz, dediğim gibi, bu hususta bir karara varmamıştı. Sadece Komisyon Üyelerinden arkadaşım Dal, önerge istikametinde sene başında, müzakerelerin ilk zamanlarında sorunu ortaya atmıştı, «Biz sorunu sonradan çözeriz;» dedik; fakat çözmek mümkün olmadı ve burada kaldı. Kanaatime göre Anayasa Hukuku açısından, dediğim gibi mülkiyet hakkının yerinin bir önemi yoktur. Anayasanın bütün hükümleri eşdeğerdedir. Birbirleriyle ilişkisi olan hükümler olduğu gibi uygulanır ve bu uygulama sonunda da varılacak sonuç, anayasal bir sonuç olur.”

[6] Madde gerekçesinin konumuz açısından önem taşıyan kısımları şu şekildedir: “Madde bundan sonra mülkiyet ve miras haklarının kamu yararı amacı ile sınırlandırılabileceğine işaret etmiş; daha sonra mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağını hükme bağlamıştır.(…) Kamu yararının bulunduğu hallerde rayiç bedel ödenmek suretiyle kamulaştırma ve devletleştirme mümkündür ve Anayasada 48 ve 49 uncu maddelerde düzenlenmiştir. 49 uncu maddede düzenlenen devletleştirmenin mülkiyetin Anayasa güvencesi altına alınması ile çelişir bir yanı yoktur. (…) Mülkiyetin anayasal güvencesi ile 13 üncü maddedeki temel hakları kötüye kullananların o hakları kaybedecekleri hükmü arasında bir uyumsuzluk bulunmamaktadır. Türk Ceza Kanunundaki müsademe hükümleri ile Anayasanın 30 uncu maddesindeki müsadere hükümleri 13 üncü madde anlamında «o hakkın kaybedilmesi» değildir. Kanun koyucu 13 üncü maddedeki şartlarda mülkiyet hakkının kaybedilmesinin şartları ve karar verecek mercileri özel bir kanunla düzenleyebilir. Mülkiyetin ve bu arada üretim araçlarının anayasal güvence altına alınması, anayasal güvence altına alınmış olan bu mülkiyet konularının tekelleşmesinin ve kartelleşmenin sakıncalarının da önlenmesini gerekli kılmaktadır. Aksi halde ekonomik kudretin toplum zararına kullanılması yolu açık olurdu. Bu ihtiyaç ise Anayasanın 60 inci maddesinde, Devletin «piyasalarda fiilî veya anlaşma sonucu tekelleşme ve kartelleşmeyi önleyeceği» düzenlenerek giderilmiştir. Böylece hem mülkiyete anayasal bir güvence sağlanmış hem de tekellerin ve kartellerin sakıncaları engellenmek istenmiştir. (…) Bu teminat, mülkiyetin kamu yararı amacıyla sınırlanmasına engel değildir. Ağır vergilendirme, peşin olmayan ödemelerle kamulaştırma ve devletleştirmelerin, mülkiyet güvencesine aykırı düşer.”

[7] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 11.07.1966/12345

[8] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 05.12.1989/20363

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2463 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.