Ormanların 4785 sayılı Kanunla Devletleştirilmesinin Mülkiyet Hakkı Açısından Değerlendirilmesi

Gerek 3116 ve 4785 sayılı Kanun’ların getirdiği devletleştirme sistemi ve gerekse Yargıtay’ın kamu malı olan ormanların zamanaşımıyla iktisap edilemeyeceği ve bu iktisaplarda 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinde yer alan hak düşürücü sürenin uygulanmayacağı yönündeki kararları, orman kadastrosu esnasında ve sonrasında ormanlar üzerinde yoğun bir şekilde mülkiyet uyuşmazlıklarına neden olmuştur.

Bu uyuşmazlıklar neticesinde şahıslar adına kayıtlı tapular, oluşturulma tarihi üzerinden ne kadar süre geçerse geçsin, iptal edilerek Hazine adına tescil edilmiştir. Bu anlamda ormanlar üzerinde temel iki konuda mülkiyet hakkıyla ilgili uyuşmazlıkların varlığı dikkat çekmektedir. Bunlardan birincisi 4785 sayılı Kanun’un uygulanması, diğeri orman kadastrosu uygulanmasından önce arazi kadastrosu çalışmaları ya da zilyetliğe dayalı tescil davaları sonucunda orman vasıflı alanların şahıslar adına tescil edilmesidir.

Orman kadastrosu çalışmaları esnasında şahısların dayandıkları tapu kayıtları 1945 yılından önce ise, 1945 yılında 4785 sayılı Kanun’la tüm ormanlar devletleştirilmiş sayıldığı için tapu kaydı geçersiz sayılmakta ve bu taşınmazlar karşılığında malike tazminat ödenip ödenmediğine bakılmaksızın bu taşınmazlar Hazine adına tescil edilmektedir (Ayaz, 2010: 192). Bu anlamda orman kadastro çalışmalarında 5658 sayılı Kanun’la iade edilecek ormanlar hariç tüm ormanlar devlet mülkiyetine geçirilmektedir.

Bu uygulama “6831 Sayılı Orman Kanununa Göre Orman Kadastrosunun Uygulanması Hakkında Yönetmelik” in 26. maddesinde öngörülmüştür. Söz konusu madde hükmüne göre 3116 sayılı Orman Kanunu’nun geçici 1. maddesine göre kamulaştırılmış ormanlar ile 4785 sayılı Kanun’la “devletleştirilmiş” veya “devletleştirilmeye tabi” ormanların, devlet ormanı olarak sınırlandırılması gerekmektedir. Bu maddede geçen “devletleştirilmiş” orman ifadesiyle; sahiplerince 4785 sayılı Kanun’un 5. ve 5658 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinde gösterilen süre içerisinde gerekli başvurular yapılmış ve aynı Kanun’un 3 ve 4. maddelerine göre de işlemleri tamamlanmış veya tamamlanmak üzere bulunan ormanlar kastedilmektedir. Buna karşılık “devletleştirilmeye tabi ormanlar” ifadesi; gerek 4785, gerekse 5658 sayılı kanunlarca öngörülen müddet içerisinde gerekli başvurular yapılmamış, yapılsa bile diğer gerekleri yerine getirilmemiş ve sonuçta kanun hükmü ile Devletleştirilmiş ormanları kastetmektedir. Yönetmeliğin 26. maddesine göre bir ormanın Devletleştirmeye tabi ormanlardan olduğunun kabul edilmesi;

1) Bu ormanın 4785 sayılı Kanun’un yürürlük tarihi olan 13/7/1945 günü itibariyle mevcut olması,

2) 4785 sayılı Kanun’un 2 nci maddesinde gösterilen istisnalara dahil bulunmaması,

3) İktisabının haklı bir sebebe dayanması, tesis edildiği tarihteki mevzuata uygun bulunması, tapunun mevkii, alanı, hudutları ve vasfı itibariyle iddia edilen araziye uygun bulunması,

Şartlarının gerçekleşmiş olmasına bağlıdır.

Devletleştirmeye tabi ormanların kadastro esnasında devlet ormanı olarak Hazine adına tescil edilmesi mülkiyet uyuşmazlıkları doğurmaktadır. Çünkü bu ormanların malikleri 4785 ve 5658 sayılı Kanunlarda yazılı sürelerde idareye başvurmadıkları için devletleştirilen ormanları için herhangi bir tazminat alamamışlardır. Bu ormanların bedel ödenmeksizin Hazine mülkiyetine alınması, mülkiyet uyuşmazlıkları doğurmaktadır.

Ormanların Bedel Ödenmeksizin Hazine Adına Tescili

Osmanlı’dan günümüze Türkiye’de özel orman mülkiyeti var olmuştur. Eğer bir devlet politikası gereği mevcut özel ormanlar devlet mülkiyetine geçirilecekse başta mülkiyet hakkı olmak üzere Anayasa’da yer alan temel kurallara dikkat edilmelidir.

4875 sayılı Kanun’la devletleştirilen ormanlar için maliklerine karşılık ödenmemesinin mülkiyet hakkı yönünden önemli sakıncalar ortaya çıkardığı görülmektedir. Mevcut ormanların devletleştirilmesi açısından en büyük çaplı uygulama olan 4785 sayılı Kanun’la ormanların devletleştirilmesini bu açıdan değerlendirirsek mülkiyet hakkına aykırı pek çok yön bulunduğu sonucuna varırız.

4875 sayılı Kanunla Devletleştirilen Ormanların Kadastro İşlemlerinde Durumu

Her şeyden önce bu ormanların büyük bir kısmı herhangi bir bedel ödemeksizin devlet ormanı olarak sınırlandırılmaktadır. 4875 Kanun gereği devletleştirilmiş sayılmalarına rağmen 4785 sayılı Kanun’da öngörülen bedel ödenerek Hazine adına tescil edilmediği için halen tapu sicilinde özel kişiler adına kayıtlı bulunan ormanlar bulunmaktadır. Bu ormanların 5658 sayılı Kanun kapsamında iade edilen ormanlardan olduğunun anlaşılması durumu dışında, orman kadastrosu yapıldıkça tapuları geçersiz sayılmaktadır.

Yargı kararları da bu alanların tapularının geçersiz sayılacağı yönündedir. Örneğin Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 30.10.1990 tarihli ve E: 1990/14430, K: 1990/12522 sayılı kararında gerçek ve tüzel kişilere ait ormanların 4785 sayılı Kanun’la devletleştirildiği ve devletleştirilmeden önceki döneme ait tapu kayıtlarının hukuksal değerini yitirdiği ifade edilmiştir. Bu durumda olan ormanlar herhangi bir bedel ödenmeksizin Hazine adına tescil edilmektedir. Bedel ödenmemesi mülkiyet hakkına aykırılık teşkil etmektedir. 4785 sayılı Kanun’la kamulaştırılan ancak malike herhangi bir tazminat ödemesi yapılmamış olan ormanların bedelsiz olarak Hazine mülkiyetine geçirilmemesi gerekir.

Aslında 4785 sayılı Kanun, ormanların bedelsiz olarak devletleştirilmesine dair herhangi bir hüküm ihtiva etmemiştir. 4785 sayılı Kanun, kamulaştırılan ormanlar karşılığında bedel ödenmesi konusunda iki önemli sakınca içermiştir.

Öncelikle Kanun, kamulaştırma bedeli olarak emlak vergi değeri sistemini benimsemiş, üstelik bazı taşınmazlar için herhangi bir bedel dahi ödenmemiştir.

Emlak Vergi Değerinden Kamulaştırma

Öncelikle emlak vergi değeri sistemini ve bunun mülkiyet hakkıyla ilişkisini açıklayalım. 4785 sayılı Kanun’un öngördüğü tazminatın bizzat kendisi başlı başına bir tartışma konusu teşkil etmektedir. 4785 sayılı Kanun’la özel ormanların devletleştirilmesi, karşılığında malike ödenen tazminat konusu da oldukça büyük tartışmalara neden olmuştur.

Bu tartışmaların başlangıç noktası da devletleştirme bedelinin taşınmazın rayiç bedeli olarak değil, emlak vergi değeri olarak belirlenmesidir. Kanun’un 3. maddesi devletleştirilen ormanların ve devletleştirilen taşınmazdaki yapı ve tesislerin arazi vergisine matrah olan değerinin malike ödenmesini öngörmektedir. Madde hükmüne göre;

“Devletleştirilen ormanların karşılığı 2901 sayılı Kanun gereğince belirtilmiş arazi vergisine matrah olan değerdir. Şu kadar ki, bu karşılık hiçbir zaman aynı ormanın 1936 bütçe yılı arazi vergisine matrah olan değerinin iki katını geçemez. 1923 yılından sonra her ne suretle olursa olsun Hazinece satılmış veya tefviz olunmuş ormanlarda devletleştirme karşılığı, tefviz veya satış bedelidir. Ancak bu karşılık ormanın 1936 bütçe yılı arazi vergisine matrah olan değerinden aşağı olamaz.

Devletleştirilen ormanın 1936 bütçe yılı arazi vergisine matrah tutulan değeri yoksa bu değer, Arazi Vergisi Kanunu’nun yetkilendirdiği komisyonlar tarafından ormanın 1331 yılı rayicine göre takdir edilecek değerinin altı katı alınmak suretiyle belirtilir. 2901 sayılı Kanun gereğince belirtilmiş değeri bulunmayan ormanlarda ise bu değer o çevre içerisinde 2901 sayılı Kanun’a göre yapılan genel yazımın tarihi göz önünde tutularak aynı kanun hükümleri gereğince Arazi Vergisi Kanunu’nun yetkilendirdiği komisyonlarca belli edilir. Böylece ormanın birinci fıkra hükümleri dairesinde, devletleştirme karşılığı taayyün eder.

Bu takdirde yetkili komisyonlar en geç üç ay içinde karar vermek zorundadır. Bu süre içerisinde özürsüz olarak ödevini yapmayan komisyonların başkan ve üyeleri hakkında kanunu gereğince kovuşturma yapılır. Yetkili komisyonlar çalışma halinde değillerse ilgili makamlar tarafından derhal bu komisyonlar toplanılarak yukarıda gösterilen ödevler yaptırılır. Hazine ve ilgililerin 3692 sayılı Kanun hükümleri dairesinde itiraz hakları saklıdır.”

Oysaki gerek 4785 sayılı Kanun’un çıkarıldığı yıl olan 1945’te yürürlükteki 1924 Anayasası’nın 74. maddesi ve gerekse 1961 Anayasası’nın 38. maddesi[1] kamulaştırılan taşınmazın gerçek değerinin malike ödenmesini emretmektedir.

Bundan dolayı devletleştirilecek orman karşılığında arazi vergisine matrah olan değerinin ödenmesi, 1924 Anayasası’nın 74. maddesine ve 1961 Anayasası’nın 38. maddesine aykırıdır.

Bu dönem de kanunların Anayasa’ya aykırılığını denetleyecek herhangi bir yüksek yargı mercii olmadığı için Kanun’un bu maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülememiştir. Ancak 1961 Anayasası ile Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasının ardından bu maddenin, 1961 Anayasası’nın kamulaştırmanın gerçek değer üzerinden yapılmasını öngören 38. maddesine aykırılığı ileri sürülmüş ve 4785 sayılı Kanun’un 3. maddesi Anayasa Mahkemesi’nin 23.6.1963 tarih ve E:1963/141, K: 1964/50 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’ne göre Anayasa’nın 38. maddesi ormanların devletleştirilmesi amacıyla yapılacak kamulaştırmalarda gerçek karşılığın ödenmesini emretmektedir. Bundan dolayı 4785 sayılı Kanun’a dayanılarak yapılan ve devletleştirme amacına dayanan kamulaştırmalarda da gerçek karşılığın ödenmesi gerekir.

Hâlbuki 4785 sayılı Kanun’un 3. maddesinde gerçek karşılık yerine 2901 sayılı Kanun gereğince arazi vergisine matrah olan değerin ödenmesi kabul edilmiş ve bu değerin de 1936 bütçe yılı arazi vergisine matrah olan değerin iki katını geçemeyeceği belirtilmiştir. Kamulaştırma zorunlu bir satış olduğuna göre mülk sahibi bunu önleyecek durumda değilse de malının, o günkü gerçek değerini istemek hakkına sahiptir. Kısaca kamulaştırma, malike zarar vermeyecek şekilde uygulamak gerekir; bundan dolayı kamulaştırma bedeli mülkiyet hakkını tam olarak karşılamalıdır. Oysaki vergi değerlerinin her durumda gerçek değeri yansıttığını söylemek mümkün değildir.

Kanun’un öngördüğü kamulaştırma bedelinin mülkiyet hakkına aykırılığının yanı sıra, uygulama da özel orman malikleri açısından önemli sakıncalar ortaya çıkarmıştır. Uygulamada, devletleştirilen ormanlar dolayısıyla taşınmaz malikine herhangi bir tazminat ödenmemiştir. Uygulamada 4785 sayılı Kanun’la devletleştirilen taşınmazlar, karşılığında bedel ödenip ödenmediğine bakılmaksızın Hazine adına tescil edilmektedir.

Her ne kadar devletleştirilen ormanlardan bir kısmı için maliklere tazminat ödenmiş ise de tazminat ödenmeyen ormanlar olduğu da bir gerçektir. Devletleştirilen ormanlardan bir kısmının eski maliklerine iadesini öngören 5658 sayılı Kanun’da bile “devletleştirme bedeli kısmen veya tamamen ödenmiş bulunan ormanların” bulunduğu kabul edilmiştir.

Bunda devletleştirme bedelinin ödenmesi için malike başvuru zorunluluğu yükletilmesinin de önemli bir etkisi olmuştur. Kanun’a göre devletleştirme bedeli idare tarafından otomatik olarak ödenmemekte, malikin devletleştirme bedelini talep etmesi gerekmektedir. Kanun’un 5. maddesine göre devletleştirilen ormanların sahiplerinin, Kanun’un yürürlüğe girmesinden başlayarak en geç bir yıl içinde mülk edinme belgeleri ve vergi kayıtlarıyla birlikte ormanların bağlı bulundukları Devlet Orman İşletmesi Müdürlüğüne veya o yerin mülki amirine başvurmak zorundadırlar. Üstelik bir yıl içinde bu ödevi yerine getirmeyenler devletleştirilen ormanın karşılığını almak hakkını kaybederler.

Maalesef Anayasa Mahkemesi 30.9.1965 tarihli ve E: 1965/22 K: 1965/51 sayılı kararında[2] devletleştirilen özel ormanların maliklerinin, bu ormanların karşılıklarını almak üzere bir yıllık süre içinde idareye başvurmalarım lüzumlu kılan ve bu süreden sonra haklarının düşeceğini öngören 5. maddeyi Anayasa’ya aykırı bulmamıştır.

Anayasa Mahkemesine göre özel ormanlar, malikleri belli edilerek kamulaştırılmış olmayıp bir kanunla devletleştirildiğinden, kamulaştırmaya ilişkin hükümlerden uzaklaşılarak, bu konuda özel bir usulün uygulanması zorunlu idi. Nitekim böyle yapılmış; malik olduğu ormanın devletleştirilmesinden dolayı karşılığını isteyecek olanların, bir yıl içinde idareye başvurmaları gerektiği hakkında Kanun’un 5. maddesine hüküm konulmuştur. Devlet, özel ormanların karşılıklarının tutarını bilmek, buna göre malî tedbirler almak durumunda olduğu için, başvurma süresini bir yıl olarak tespit etmiştir. Hak düşüren sürelerin tespitinde uyulması gereken bir esasa ise Anayasa’da yer verilmemiştir. Bundan dolayı yasama organı, özel hukuk ilişkileri alanında bu süreleri tespit etmekte serbesttir. Kaldı ki, bir yıllık başvurma süresi 24/3/1950 günlü ve 5658 sayılı Kanun’un yayımı gününden başlayarak bir yıl daha uzatılmakla 6 yıla çıkarılmış olduğundan bu sürenin kısalığına dayanacak itirazlara da yer kalmamıştır.

Özel ormanların vergi değeri üzerinden ya da herhangi bir bedel ödenmeksizin devlet mülkiyetine alınması 1982 Anayasası’nın pek çok maddesine aykırıdır.

Emlak Vergi Değerinden Kamulaştırmanın Anayasaya Aykırılığı

Öncelikle, 4785 sayılı Kanun’la devletleştirme bedelinin taşınmazın rayiç bedeli olarak değil, emlak vergi değeri olarak belirlenmesi mülkiyet hakkına (Anayasa’nın 35. maddesine) aykırılık teşkil etmektedir.

Daha önce izah ettiğimiz üzere devlet gerek yeni özel orman oluşumunu önleyici tedbirleri alma ve gerekse mevcut orman mülkiyetini sona erdirme hakkına sahiptir. Ancak bu hakkı kullanırken bireylerin mülkiyet haklarının da korunması ve gözetilmesi gerekmektedir.

Bundan dolayı mevcut özel ormanlar, kamulaştırma ya da devletleştirme yoluyla devlet mülkiyetine alınırken taşınmaz malikine taşınmazının gerçek karşılığı ödenmelidir. Her ne kadar 35. maddede bu yönde hüküm bulunmasa dahi Anayasa Mahkemesi, mülkiyetin hukuken ya da fiilen kamu idaresine geçtiği durumlarda malike tazminat ödenmesi gerektiği görüşündedir. Özel mülkiyetteki malların malikinin rızası dışında, bedelsiz olarak kamu idaresine geçmesi Anayasa Mahkemesi tarafından hakkın özüne dokunma olarak kabul edilmektedir.[3]

Mülkün bedelinin malike ödenmesi halinde mülkiyet hakkı paraya çevrilmek suretiyle korunmuş olacağından, “öze dokunma” durumu da “sınırlama” niteliğine dönüşmüş olacaktır. Anayasa Mahkemesinin 12.10.1976 tarihli ve E: 1976/38, K:  1976/46 sayılı kararına[4] göre “kamu yararına dayanan kamulaştırma işleminde taşınmazın gerçek karşılığının ödenmesi halinde mülkiyet hakkı paraya çevrilmek suretiyle korunmuş olacağından, öze; dokunma durumu da sınırlama niteliğine dönüşmüş olacaktır. Öze dokunmayan böyle bir sınırlamaya ise, Anayasa’nın 11. maddesi kuralı ve 36. maddesi ilkeleri göz önüne alındığında karşı çıkılamaz.”

Taşınmazının gerçek karşılığının ödenmesine ilişkin bu gereklilik, Anayasa’nın kamulaştırmanın ancak gerçek değer üzerinden yapılabileceğini öngören 46. ve devletleştirmenin gerçek karşılık üzerinden yapılmasını emreden 47. maddesinin doğal bir sonucudur.

Gerek 1924 Anayasası’nın 74. maddesi, gerek 1961 Anayasası’nın 38. maddesi[5] ve gerekse 1982 Anayasası’nın 46. maddesi kamulaştırılan taşınmazın gerçek değerinin malike ödenmesini emretmektedir. Zaten 4785 sayılı Kanun’un 3. maddesi Anayasa Mahkemesi’nin 23/06/1963 tarih ve E: 1963/141, K: 1964/50 sayılı kararı ile 1961 Anayasası’nın 38. maddesine aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi’ne göre Anayasa’nın 38. maddesi ormanların devletleştirilmesi amacıyla yapılacak kamulaştırmalarda gerçek karşılığın ödenmesini emretmektedir. Bundan dolayı 4785 sayılı Kanun’a dayanılarak yapılan kamulaştırmalarda da gerçek karşılığın ödenmesi gerekir. Çünkü kamulaştırma taşınmaz malikinin iradesine bakılmaksızın yapılan zorunlu bir işlem olduğuna göre kamulaştırmanın malike zarar vermeyecek şekilde uygulanması gerekir, bundan dolayı kamulaştırma bedeli mülkiyet hakkını tam olarak karşılamalıdır.

 Hâlbuki 4785 sayılı Kanun’un 3. maddesinde gerçek karşılık yerine 2901 sayılı Kanun gereğince arazi vergisine matrah olan değerin ödenmesi kabul edilmiş ve bu değerin de 1936 bütçe yılı arazi vergisine matrah olan değerin iki katını geçemeyeceği belirtilmiştir.

Oysaki vergi değerlerinin her durumda gerçek değeri yansıttığını söylemek mümkün değildir. Her ne kadar 1982 Anayasası’nda ormanların devlet mülkiyetine geçirilmesinin kamulaştırma kurumu (46. madde) ile ilişiği kesilerek 47. maddede devletleştirme kurumu ile düzenlenmiş ise de 47. madde de devletleştirmenin gerçek değer üzerinden yapılmasını emretmektedir. Dolayısıyla ormanların devletleştirilmesinin anayasal dayanağı ister 46., isterse 47. maddesi olsun devletleştirilen ormanın malikine ormanın gerçek değerinin ödenmesi, 1982 Anayasası açısından da anayasal bir zorunluluktur.

Bedel ödenmeden kamulaştırmanın hakkın özüne dokunmama ilkesine aykırılığı

Bunun yanı sıra özel mülkiyetteki malların malikinin rızası dışında, bedelsiz olarak kamu idaresine geçmesi Anayasa Mahkemesi tarafından hakkın özüne dokunma olarak kabul edilmekte ve Anayasa’nın 13. maddesine aykırı bulunmaktadır. Mülkün bedelinin malike ödenmesi halinde mülkiyet hakkı paraya çevrilmek suretiyle korunmuş olacağından, “öze dokunma” durumu da “sınırlama” niteliğine dönüşmüş olacaktır (Anayasa Mahkemesi, 12.10.1976, E: 1976/38, K: 1976/46)[6].

Bedel ödenmeden kamulaştırmanın hukuk devleti ilkesine aykırılığı

Özel mülkiyette bulunan ormanların bu şekilde bedel ödenmeden devletleştirilmesi Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesine de aykırıdır (Başpınar, 2009: 376).

Hukuk devletinde mülkiyet hakkı sınırlanırken kamu yararı ile bireysel hak ve menfaatler arasındaki denge gözetilmelidir.

Bu dengenin korunması için mülkiyet hakkı sınırlanırken malike tam bir bedel ödenmesi gerekir. Bu anlamda devletleştirilen özel ormanlar için bedel ödenmemesi ve gerçekleştirilen devletleştirmenin tapu maliklerine tebliğ bile edilmeden uygulamaya konulması hukuk devleti ilkesine aykırıdır (Başpınar, 2009: 376).

Bundan dolayı 4785 sayılı Kanun’la kamulaştırılan ancak malike herhangi bir tazminat ödemesi yapılmamış olan ormanların da bedelsiz olarak Hazine mülkiyetine geçirilmemesi gerekir.

Bu ormanlar, ancak bedelleri maliklerine ödendikten sonra Hazine adına tescil edilmelidir. Kamulaştırma karşılığında malike tazminat ödenmesi durumunda mülkiyet hakkına aykırı bir durum ortaya çıkmayacaktır (Ayaz ve İnanç, 2009: 62). Buna paralel olarak 4785 sayılı Kanun’la kamulaştırılan ancak malike herhangi bir tazminat ödemesi yapılmamış olan ormanların da bedelsiz olarak Hazine mülkiyetine geçirilmemesi gerekir.

Bu ormanların maliklerinin gerek devletleştirme bedellerini almak ya da 5658 sayılı Kanun’la getirilen imkanlardan yararlanmak için gerekli başvuruları yapmadıkları pekala ileri sürülebilir. Ancak devlet olarak kamulaştırma işlemlerini yapmaktan imtina ederek tüm ormanları bir kanunla devletleştirilmiş olarak kabul etmek ve tüm başvuru yükümlülüğünü şahıslara yüklemenin de devlet olmanın gerekleriyle ne kadar bağdaşır olduğu da ciddi olarak tartışılması gereken bir konudur. O zamanki şartlar içerisinde taşınmaz maliklerinin ormanlarının devletleştirildiğinden ya da iade edildiğinden bile haberleri olmadığı dikkate alındığında tüm yükümlülüğü bireylere yüklemenin vahameti daha da belirginleşecektir.

4785 sayılı Kanun’un öngördüğü devletleştirme modelinin önemli bir sakıncası da devletleştirme bedelinin taksitle ödenmesinin öngörülmesidir. Kanun’un 7. maddesine göre devletleştirilen ormanların karşılıkları, Tarım Bakanlığınca altı yılda ve altı eşit taksitte ödenir. Oysa ki bu Kanun’un çıkarıldığı dönemde yürürlükte olan 1924 Anayasası kamulaştırma bedelinin taksitle ödenebilmesine imkan tanımamıştır.

Bundan dolayı özel ormanların kamulaştırılması her halükarda mümkün ise (Ayaz ve İnanç, 2009: 62) de taşınmazın malikine taşınmazın gerçek değerinin ödenmesi gerekir. Anayasa’nın gerek mülkiyet hakkını koruyan 35. maddesi, gerek kamulaştırmayı düzenleyen 46. maddesi, gerek temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını düzenleyen 13. maddesi, gerek Cumhuriyetin niteliklerini sayan 2. maddesi ve gerekse devletleştirmeyi düzenleyen 47. maddesi bunu emretmektedir.

4785 sayılı Kanun’dan kaynaklanan mülkiyet uyuşmazlıklarının temel sebebi 6831 Sayılı Orman Kanununa Göre Orman Kadastrosunun Uygulanması Hakkında Yönetmelik’in 4785 sayılı Kanun’a göre devletleştirilmiş sayılan ormanların (iade edilecek ormanlar hariç olmak üzere) devlet ormanı olarak sınırlandırılmasını öngören hükümleridir. Söz konusu Yönetmelik’in 26. maddesine göre 4785 sayılı Kanunla devletleştirilmiş veya devletleştirilmeye tabi ormanların devlet ormanı olarak sınırlandırılması gerekmektedir. Aynı maddeye göre devletleştirilmeye tabi ormanlar; gerek 4785, gerekse 5658 sayılı kanunlarca öngörülen müddet içerisinde gerekli başvurular yapılmamış, yapılsa bile diğer gerekleri yerine getirilmemiş ve sonuçta kanun hükmü ile devletleştirilmiş ormanlardır. Görüldüğü üzere Kanun, başvuruları yapılmamış, yapılsa bile diğer gerekleri yerine getirilmemiş ve dolayısıyla bedelleri devlet tarafından ödenmemiş ormanların devlet ormanı olarak sınırlandırılmasının öngörmektedir. Oysaki özel mülkiyette bulunan ormanların bu şekilde devlet mülkiyetine geçirilmesi mülkiyet hakkına açıkça aykırıdır. Hiç kimse gerçek karşılığı ödenmeksizin mülkünden yoksun bırakılamaz. Bundan dolayı bu konunun bir an önce çözümlenmesi gerekmektedir.

4785 sayılı Kanun herhangi bir işleme ya da bildirime gerek kalmaksızın tüm ormanların devletleştirilmesini öngörmüştür. Ancak devletleştirilen ormanların maliklerinin büyük bir kısmının süresi içerisinde başvurmamaları nedeniyle, devletleştirilen ormanlar için maliklerine tazminat ödenmemiştir. Bugün için yürürlükte olan orman mevzuatı ise bu alanların devlet ormanı olarak sınırlandırılmasını öngörmektedir.

Bundan dolayı bu sorunun çözümü 4785 sayılı Kanun’un ortaya çıkardığı ve mülkiyet hakkına aykırı olduğu açık olan bu sonuçların bertaraf edilmesinden geçmektedir. Ormanlar 4785 sayılı Kanun’la “kanun gereği” ve başkaca hiçbir işleme ya da bildirime gerek kalmaksızın devletleştirilmiş olduğu için Orman Kadastrosunun Uygulanması Hakkında Yönetmelik’te yapılacak bir değişiklik sorunu çözmeye yetmeyecektir. Yapılacak düzenlemenin mutlaka kanun düzeyinde olması gereklidir. Bu düzenleme 4785 sayılı Kanun’la devletleştirilen, fakat malikine herhangi bir şekilde tazminat ödenmeyen ormanların, bedel ödenmeksizin devlet ormanı olarak sınırlandırılmasını engelleyecek önlemler içermelidir.

[1] 38. maddede 1971 yılında yapılan değişiklikle malike taşınmazın gerçek değeri yerine emlak vergi değerinin ödenmesi hükmü getirilmiş ise de bu hüküm Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.

[2] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 4.5.1966/12290

[3] Anayasa Mahkemesi’ne göre “mülkiyet hakkının özü kabul edildikten sonra, kamulaştırma yoluyla da olsa, bir taşınmazı bedelsiz olarak, ya da değerinin altındaki bir karşılıkla kişinin malvarlığından çıkarılmasına, yukarıda açıklanan hukuksal gelişim ve mülkiyet hakkının sosyal karakteri elverişli değildir. Aslında kamulaştırmanın belirgin unsuru, mülkiyetin el değiştirmesinde kamu yararının bulunması ve bu yararın o işlemi gerekli hale sokmasıdır. Bununla beraber, kamu yararı bir taşınmazın devlet ve kamu tüzel kişilerine geçmesini zorunlu kılıyorsa, bunun sonucu olarak o taşınmazın değerinden aşağı bir karşılıkla özel mülkiyetten çıkarılmasına, Anayasa’nın hiç bir hükmü izin vermemektedir. Bunun dışında bir anlayış, yani gerçek değer yerine daha düşük bir değerin ödenmesi, o taşınmazın kısmen müsaderesi niteliğini taşır. Çünkü böyle bir durumda karşımıza şu tablo çıkmaktadır: Devlet Kamu yararı nedenini öne sürerek bireyin özel mülkiyetinde olan bir taşınmazı zorla elinden alacak, fakat kendisine bunun karşılığı olan para verilmeyerek, taşınmazın bir bölüğü karşılıksız devletin veya kamu kuruluşunun mülkiyetine geçecektir. Çünkü böyle bir durumda karşımıza şu tablo çıkmaktadır: Devlet Kamu yararı nedenini öne sürerek bireyin özel mülkiyetinde olan bir taşınmazı zorla elinden alacak, fakat kendisine bunun karşılığı olan para verilmeyerek, taşınmazın bir bölüğü karşılıksız devletin veya kamu kuruluşunun mülkiyetine geçecektir. … kamulaştırmada taşınmazın karşılığını isteme hakkı bireye tanınmış olduğundan, bu hakkın kısmen dahi olsa yerine getirilmesinin önlenmesi, o hakkın özünü zedeler.” (Anayasa Mahkemesinin 12.10.1976 tarihli ve E: 1976/38, K:  1976/46, Resmi Gazete Tarih / Sayı: 20.1.1977/15825 kararı)

[4] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 20.1.1977/15825

[5] 1961 Anayasası’nın kamulaştırmayı düzenleyen 38. maddesinin ilk fıkrası şu şekildedir:

“Devlet ve kamu tüzel kişileri, kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların, kanunda gösterilen esas ve usullere göre, tamamını veya bir kısmını kamulaştırmaya veya bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkilidir.” 38. maddede 1971 yılında yapılan değişiklikle malike taşınmazın gerçek değeri yerine emlak vergi değerinin ödenmesi hükmü getirilmiş ise de bu hüküm Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.

[6] Resmi Gazete Tarih / Sayı: 20.1.1977/15825

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.