AİHS Açısından Mülkiyet Hakkının Öznesi: Malik

Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi, her gerçek ve tüzel kişinin mülkiyet hakkından yararlanabileceğini öngörmektedir. Ancak bu ifade mülkiyet hakkının öznesini tam olarak yansıtmaktan uzaktır.

Çünkü AİHM tarafından Vatan/Rusya davasında açıkça vurgulandığı üzere Sözleşme’nin getridiği korumadan yararlanabilmek için iki şartın bir araya gelmesi gerekir.

Öncelikle Sözleşme’yle korunan bir hakka yönelik bir müdahale olmalıdır. İkinci olarak bu müdahaleye maruz kalan kişinin Sözleşme’nin 34. maddesinde sayılan kategorilerden (kişiler, hükümet-dışı kuruluşlar, kişi grupları) birine girmesi gerekir. Bundan dolayı mülkiyet hakkının getirdiği korumadan yararlanacak kişiler değerlendirilirken Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi, Sözleşme’nin 34. maddesi ışığında değerlendirilmelidir.

Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi Sözleşme’nin 34. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde 1. maddeyle getirilen korumalardan gerçek kişiler ile hükümet dışı tüzel kişilerin yararlanabileceği sonucuna varılır.

1. Gerçek Kişiler

Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi, gerçek kişilerin mülkiyetlerinde bulunan malları korumaktadır. Üstelik Sözleşme’nin 1. maddesiyle, taraf devletler, kendi yetki alanları içinde bulunan herkese, Sözleşmede belirtilen hak ve özgürlükleri tanımakla yükümlüdürler.

Sözleşme’nin bireysel başvuru hakkını düzenleyen 34. maddesi de Sözleşme ve protokollerinde tanınan hakların Sözleşmeci Taraflar’dan biri tarafından ihlalinden zarar gördüğü iddiasında bulunan her gerçek kişinin ve kişi topluluğunun sorumlu devlet aleyhine dava açabileceğini öngörmektedir. Bundan dolayı gerçek kişileri, bireyler ve kişi toplulukları olmak üzere iki kategoride değerlendirmek uygun olacaktır.

1.1. Bireyler

Gerek Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi ve gerekse Sözleşme’nin 34. maddesi gerçek kişilerin bu hakkın öznesi olabileceğini açıkça vurgulamaktadır.

Sözleşme’de dava açabilmek için taraf ehliyeti ya da dava ehliyeti konusunda bir ayrıma gidilmeksizin herkese başvuru yapma hakkı tanındığı, bir başka ifadeyle başvuru yapabilmek için rüşt, temyiz kudreti vb. özellikler aranmadığı (Gemalmaz, 2009: 33) için küçükler (reşit olmayanlar), akıl hastaları (mümeyyiz olmayanlar), özürlüler ve özgürlüğünden yoksun kişiler de Mahkemeye başvurabilirler.

Çocuklar da reşitler gibi mal varlığına sahip olabildikleri için bunların da mülkiyet haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle AİHM nezdinde dava açma ehliyetine sahip oldukları açıktır. Mahkeme Forsters/Almanya (bu davada başvurucu dava açma tarihinde 12, karar tarihinde 14 yaşında bir çocuktur), Iosup Caras/Romanya (bu davada başvurucu 3 yaşında bir çocuktur) , Lazarev ve Lazarev/Rusya davalarında verdiği kararlarında küçükler tarafından açılan davaları karara bağlamıştır (Gemalmaz, 2009: 40).

Normal şartlarda uluslararası insan hakları hukuku cenini, kişi olarak tanımamaktadır, bu nedenle AİHM Vo/Fransa davasında verdiği 08.07.2004 tarihli kararında ceninin AİHS’nin 2. maddesi kapsamında yaşam hakkından yararlanamayacağına karar vermiştir.

Fakat bugüne kadar AİHM nezdinde cenin adına, mülkiyet hakkının ihlali gerekçesiyle açılmış bir dava bulunmamakla birlikte özellikle miras hakları yönünden ceninin hakları, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında korunma potansiyeli taşımaktadır (Gemalmaz, 2009: 43). Çünkü bazı hukuk sistemleri sağ doğmak koşuluyla ceninin hak ehliyetine sahip olabileceğini kabul etmektedir.

Bu kapsamda cenin özellikle miras yoluyla mal varlığına sahip olabilmektedir. Cenini ilgilendiren malvarlığı haklarının pek çoğu miras yoluyla geçtiği düşünülürse mirasla ilgili konular yönünden ceninin hakları da mülkiyet hakkı olarak korunmalıdır.

Ancak bunun için temel şart ceninin ulusal hukuka göre hak ehliyetine sahip olmasıdır. Çünkü AİHM’nin istikrar kazanmış içtihatlarına göre bir unsurun mülkiyet hakkı kapsamında korunabilmesi için ya mevcut olması ya da mevcudiyeti konusunda meşru bir beklentinin bulunması gerekir.

Bu kritere göre, eğer cenin ulusal hukuka göre hak ehliyetine sahip değilse mülkiyet hakkından da yararlanamayacaktır. Buna karşılık ulusal hukukların cenine bazı haklar tanıdığı durumlarda ceninin mülkiyet hakkından yararlanması söz konusu olabilecektir.

Türk hukuku açısından bakılırsa kişilik doğumla kazanılır ancak ana rahmindeki cenin de sağ doğmak koşuluyla hak ehliyetini kazanır.[1] Ayrıca cenin, sağ doğmak koşuluyla mirasçı olur.[2] Üstelik mirasın açıldığı tarihte, mirasçı olabilecek bir cenin varsa paylaşma doğumuna kadar ertelenir.[3]

Mülkiyet hakkı gibi mirasçılara geçen hakları açısından, başvurunun AİHM’ndeki yargılama devam ederken vefat etmesi halinde mirasçılar davaya devam etme hakkına sahiptirler.

Gerçek kişiler kategori denilince akla ilk gelen vatandaştır. Bu kapsamda vatandaşların dava açma ehliyeti bulunmaktadır.

Fakat Sözleşme’nin 1. maddesiyle, taraf devletler, kendi yetki alanları içinde bulunan herkese, Sözleşme’de belirtilen hak ve özgürlükleri tanıdıkları için gerçek kişiler açısından sadece vatandaşların değil, yabancıların, vatansızların, mültecilerin, hatta o ülkede yasadışı şekilde bulunan kişilerin de mülkiyet haklarının ihlali gerekçesiyle AİHM nezdinde dava açma hakları bulunmaktadır (Poroy, 2006: 123).

Örneğin Mahkeme yabancıların Türkiye’de taşınmaz edinmeleri konusunda yabancı kişiler tarafından açılan davaları (Apostolidi ve Diğerleri/Türkiye, Fokas/Türkiye, Nacaryan ve Deryan/Türkiye kararları) karara bağlamıştır. Ayrıca Mahkeme ülkede hukuka aykırı olarak bulunduğu iddia edilen, bundan dolayı da sınırdışı edilmesine karar verilen kişi tarafından açılan Al-Nasif ve Diğerleri/Bulgaristan davasını esastan görüşerek karara bağlamıştır. Zaten AİHS geneline bakıldığı zaman siyasi haklar dışında vatandaş/yabancı ayrımının yapılmadığı görülmektedir. Diğer uluslararası sözleşmelerin aksine AİHS’in uygulaması açısından vatandaşlık önemli değildir.

Ancak Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinde yer alan “uluslararası hukukun genel ilkeleri tarafından öngörülen koşullara uygun olarak” ibaresi, vatandaş ile yabancı arasında bugün yer alan eşitliğe Mahkeme’nin ilk kurulduğu dönemde hemen erişilmesini engellemiştir.

O tarihlerde Sözleşme ile kurulan yargılama sisteminin bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Komisyonu bu ibare nedeniyle ve oldukça hatalı şekilde, 1. madde ile mülkiyet hakkına getirilen korumadan yalnızca yabancıların yararlanacağına karar vermiştir.

Örneğin Komisyon 1960 yılında verdiği Gudmundsson/İzlanda kararında 1. madde ile korunan mülkiyet hakkının yalnızca yabancılara ait olduğuna karar vermiştir (Gemalmaz, 2009: 35). Komisyon bu kararında Sözleşme’nin hazırlık çalışmalarına atıfta bulunarak Sözleşme yapıcıların mülkiyet hakkını yalnızca yabancılara tanıdıklarını, bu hakkı vatandaşa teşmil etmek istemediklerini vurgulamıştır (Gemalmaz, 2009: 35).

Komisyonun bu ve takip eden kararlarının ciddi eleştiriler alması üzerine Komisyon 70’li yılların başında görüşünü değiştirerek vatandaşların da yabancılar gibi mülkiyet hakkına getirilen korumadan yararlanabileceklerine karar vermeye bağlamıştır. Komisyon’un 1975 yılında verdiği Handyside/Birleşik Krallık kararından (Doğru, 2011/f) sonra vatandaş ile yabancı arasındaki ayrım kesin olarak sona ermiştir. Bugün için vatandaşlar da yabancılar gibi mülkiyet hakkının ihlali gerekçesiyle dava açma hakkına sahiptirler.

Üstelik Sözleşme’ye taraf devlet aleyhine dava ikame edebilmek için mutlaka o devlette ikamet etmek gerekmemektedir (Dinç, 2007: 62). Önemli olan husus o devletin “yetki alanı içinde” bulunmaktır. Bundan dolayı Sözleşme’ye taraf bir devlette ikamet etmemekle birlikte o devlette mal varlığı bulunan kişilerin de mülklerine karşı yapılan müdahaleler nedeniyle dava açmaları mümkündür.

1.2. Kişi Topluluklarının Dava Açma Ehliyeti

Kişi toplulukları da toplu bir şekilde AİHM nezdinde dava açma hakkına sahiptir. Dolayısıyla Sözleşme’ye taraf bir devletin herhangi bir müdahalesinden yakınan kişilerin, kişi topluluğu şeklinde mülkiyet hakkının ihlali gerekçesiyle dava açmaları mümkündür.

Kişi toplulukları iki şekilde AİHM nezdinde dava açabilmektedir. Bunlardan ilkinde dava dilekçesi kişi topluluğunu oluşturan kişiler tarafından imzalanmakta, ikincisinde ise topluluk üyeleri kendilerini temsilen topluluk üyelerinden birine yetki vermektedir.

Kişi topluluklarına en güzel örneklerden birisi terekelerdir. AİHM James ve Diğerleri/Birleşik Krallık davasında  (Doğru, 2011/c) tereke mütevellilerinin açtığı davayı karara bağlamıştır. Bu davada başvurucular, Westminster İkinci Dükü’nün İradesi gereğince hareket eden vakıf mütevellileridirler (trustee).

2. Tüzel Kişiler

Ek 1 No’lu Protokol’ün “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır” hükmünü ihtiva eden 1. maddesi gereği, gerçek kişilerin yanı sıra tüzel kişilerin mülkiyet hakkı da Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında korunmaktadır.

Zaten Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi, Sözleşme’nin tüzel kişilere değinen tek maddesi olma özelliğine sahiptir (Grgiç, 2007: 6). Üstelik Sözleşme, tüzel kişilerin de bir temel hakkın ya da özgürlüğün öznesi olabileceğini öngören tek uluslararası belgedir (Gemalmaz, 2009: 26).

Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında gerçek kişiler ve tüzel kişiler, mülkiyet haklarının ihlal edildiği gerekçesi ile dava açabilmektedirler. Ancak gerçek kişiler ile tüzel kişiler arasında öyle bir kategori daha vardır ki bunların dava açma ehliyetleri konusu oldukça tartışmalıdır. Bu kategori, tüzel kişilerin hissedarları/üyeleridir ki bunların dava açma ehliyetleri Strazburg organlarını önemli ölçüde meşgul etmektedir.

2.1. Kamu Tüzel Kişilerinin Dava Açma Ehliyeti

Bu konuda şu yazımıza bakabilirsiniz: Kamu Tüzel Kişileri AİHM Nezdinde Dava Açabilirler mi?

2.2.  Özel Hukuk Tüzel Kişilerinin Dava Açma Ehliyeti

AİHS 34. maddede yer alan hükümet dışı kuruluşlar ibaresi tüm özel hukuk tüzel kişilerini kapsamaktadır. Bu konuda şu yazımıza bakabilirsiniz: Tüzel Kişilerin AİHM’de Dava Açma Ehliyeti

[1] Türk Medeni Kanunu’nun 28. maddesine göre “Kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar ve ölümle sona erer.

Çocuk hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder.”

[2] 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 582. maddesi: “Cenin, sağ doğmak koşuluyla mirasçı olur. Ölü doğan çocuk mirasçı olamaz.”

[3] 4721 sayılı Kanun’un 643. maddesi: “Mirasın açıldığı tarihte, mirasçı olabilecek bir cenin varsa paylaşma doğumuna kadar ertelenir. Ana muhtaç ise, doğuma kadar geçim giderlerinin terekeden sağlanmasını isteyebilir.”

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.