1. Ana Sayfa
  2. Gayrimenkul Makaleleri

AİHS Kapsamında Mülkiyet Hakkının Diğer Haklarla İlişkisi


Mülkiyet hakkını düzenleyen Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin, Sözleşme’nin bazı diğer maddeleri ile ilişkisi bulunmaktadır. Çünkü mülkiyet hakkının ihlal edildiği durumlarda genellikle sözleşmenin diğer maddeleri de ihlal edilmiş olmaktadır. Ayrıca tek başına okunduğunda mülkiyet hakkı ihlali olarak değerlendirilmeyen bazı durumlar, Sözleşme’nin diğer maddeleri de dikkate alındığında farklı bir görünüm arz edebilmektedir.

Bu durum ise mülkiyet hakkının kapsamının genişlemesine ve Sözleşme uyarınca taraf devletlerin güvence altına almakla mükellef oldukları mülkiyet hakkından daha ileriye gitmesine neden olabilmektedir (Grgiç, 2007: 25).
Bu maddelerden bazıları aşağıda açıklanacaktır. Fakat bu hususa geçmeden önce şunu vurgulamak faydalı olacaktır. Predojević ve Diğerleri/Slovenya davasında olduğu üzere bazı başvurucular mülkiyet haklarına yapılan müdahalenin insanlık dışı muamele olduğunu ileri sürmüşler ve mülkiyet hakkını Sözleşme’nin 3. maddesi ile ilişkilendirmeye çalışmışlarsa da Sözleşme organları bu iddiaları kabul etmemişlerdir (Grgiç, 2007: 18).

Mülkiyet Hakkı-Adil Yargılanma Hakkı İlişkisi

Sözleşme’nin adil yargılanma hakkını düzenleyen 6/1. maddesi kişinin medenî haklarını ve tarafsız bir mahkeme önünde adil ve makul süre içerisinde yargılanma hakkını güvence altına almaktadır.

Sözleşme’nin 6/1 maddesi hükmüne göre “Her şahıs gerek medeni hak ve vecibeleriyle ilgili nizalar gerek cezai sahada kendisine karşı serdedilen bir isnadın esası hakkında karar verecek olan, kanuni, müstakil ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve aleni surette dinlenmesini istemek hakkını haizdir.”

Öncelikle mülkiyet hakkına ilişkin davaların 6/1. maddesinde sayılan medeni hak ve vecibelerle ilgili dava kapsamına girip girmediğini değerlendirelim.

AİHM kararları da göstermektedir ki mülkiyet hakkına ilişkin davalar AİHM tarafından medeni hak ve vecibelerle ilgili dava kapsamında değerlendirilmektedir (Grgiç, 2007: 18). Bu davaların hangi mahkemelerde incelenip karara bağlanacakları konusu da AİHS açısından önemli değildir (Dinç, 2004: 133). Bu kapsamda sadece adli yargıda görülen davalar değil, idari yargıda görülen davalar da adil yargılanma hakkının kapsamına girebilmektedir. Mahkeme’ye göre uyuşmazlığın kaynağı ya da idari yargının görev alanına girmesi, uyuşmazlığın medeni hak ve vecibeleriyle ilgili olmaması sonucunu doğuramaz (Dinç, 2007: 17).

Mülkiyet hakkının adil yargılanma hakkı ile çeşitli açılardan yakın bir ilişkisi mevcuttur. Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi mülkiyet hakkını düzenlerken, adil yargılama hakkı ise mülkiyete ilişkin davalarda hukuki yolları güvence altına almaktadır. Bir başka anlatımla, 1. madde mülkiyet hakkına yapılacak müdahaleler açısından gereken şartları ortaya koymakta iken 6. madde mülkiyet hakkına yapılacak müdahalelere karşı mahkemeye erişimi ve adil yargılamayı garanti altına almaktadır.

Şikayet edilen konunun hangi durumlarda Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi ya da Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında inceleneceği, şikayet edilen durum ile yakından ilgilidir. Hangi durumda Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ya da Sözleşme’nin 6. maddesinin uygulanacağı konusunda Mahkeme’nin içtihadı istikrar kazanmamıştır (Grgiç, 2007: 25). Bununla birlikte, eğer şikayetin asıl konusu mülkiyet hakkına müdahale edilmesi ise 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi uygulama alanı bulur. Buna karşılık şikayet edilen husus mülkiyet hakkı ile ilgili davanın adil yargılama ilkesine aykırılığı ise 6. madde uygulanacaktır. Ancak yine de vurgulamak gerekir ki her durumda bu iki maddeyi birbirinden kesin çizgilerle ayırmak mümkün olmamaktadır.

Mülkiyet hakkı ile adil yargılanma hakkının ilişkili yönlerinden en önemlisi mülkiyet hakkına ilişkin davaların uzun sürmesidir. Mülkiyete ilişkin davaların uzunluğundan şikayetçi olunan davalarda AİHM, davanın esasına girmemekle birlikte, yargılamanın uzun sürmesini Sözleşmenin 6/1 maddesine aykırı bulmaktadır. Bu anlamda mülkiyete ilişkin davaların uzun sürmesi, Mahkeme tarafından adil yargılanma hakkının ihlali olarak değerlendirilmektedir. Çünkü mülkiyetle ilgili davaların uzun sürmesi, mülkiyet konusu nesnenin malikliği konusunda belirsizliğe neden olur, bu durum da söz konusu mülkiyet hakkı üzerinde zarar verici etkilere neden olabilir (Grgiç, 2007: 18). AİHM, Devecioğlu/Türkiye, Dökdemir ve Diğerleri/Türkiye, Ezel Tosun/Türkiye, Meşrure Sümer/Türkiye gibi kararlarında kadastro konusunda uzun süren yargılamaların adil yargılanma hakkının ihlali oluşturduğunu vurgulamıştır.

Mülkiyete ilişkin davaların bağımsız ve yansız bir mahkemede görülmemesi de Mahkemece adil yargılama hakkının ihlali olarak değerlendirilmiştir (Benthem/Hollanda kararı).

 Bir diğer önemli yön ise mülkiyet hakkı nedeni ile açılan davalara ilişkin mahkeme kararlarının yerine getirilmemesidir. Mahkeme kararının yerine getirilmesi Sözleşme’nin 6/1 maddesi ile güvence altına alınmış olan adil yargılanma ilkesinin önemli bir unsurudur. Yargı kararının uygulanmaması halinde adil yargılama hakkı tamamen özünden koparılmış olacaktır (Grgiç, 2007: 18). Mülkiyete ilişkin davalarda, malik lehine olan yargı kararlarının uygulanmaması, kişiyi sadece adil yargılanma hakkından değil, aynı zamanda mülkünden de yoksun bırakır. Bu nedenle adil yargılanma hakkına riayet edilmemesi, mülkiyet hakkının ihlalini de beraberinde getirebilecektir. Örneğin Burdov/Rusya kararında Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından hükmedilen tazminatın ödenmemesini hem adil yargılanma hakkına, hem de mülkiyet hakkına aykırı bulmuştur. Mahkeme ulusal makamlar tarafından hükmedilen tazminatın devlet tarafından, kaynak yokluğu gerekçesi ile ödenmemesi sonucu açılan Prodan/Moldova davasında da adil yargılanma hakkı ve mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

Üstelik yargı kararının uygulanması konusundaki yükümlülük sadece devlet ile kişiler arasındaki davalarda değil, özel kişiler arasındaki davalarda da söz konusudur. Buna göre devlet, özel kişiler arasında görülen davalar sonucunda mülkiyete ilişkin olarak verilen kararların yerine getirilmesini sağlamak için gereken pozitif tedbirleri almakla yükümlüdürler. Mahkeme Fuklev/Ukrayna davasında Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinden kaynaklanan pozitif yükümlülüklerin özel kişiler ve şirketler arasındaki davalarda bile mülkiyet hakkının korunması için bazı tedbirlerin alınmasını gerektirebileceğine hükmetmiştir (Grgiç, 2007: 19).

Adil yargılanma ilkesinin bir diğer yönü de ilk derece mahkemeleri tarafından verilen ve temyiz/istinaf makamları tarafından onaylanan kararların kesin hüküm teşkil etmesi gerekliliğidir. Buna göre kesin hüküm teşkil eden kararların sonradan başka prosedürlerin uygulanması sonucu bozulmaması gerekmektedir. Mahkeme Brumarescu/Romanya davasında ilk derece mahkemesinin kesinleşmiş kararının tazminat prosedürüne dahil olmayan cumhuriyet savcısı tarafından yüksek mahkeme önüne götürülmesi sonucu yüksek mahkeme tarafından bozulmasını Sözleşme’nin 6/1 maddesi ve 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine aykırılık teşkil ettiğine karar vermiştir.

Mülkiyet Hakkı/Etkili Başvuru Hakkı İlişkisi

Mülkiyet hakkını düzenleyen AİHS Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin, Sözleşme’nin bazı diğer maddeleri ile ilişkisi bulunmaktadır. Çünkü mülkiyet hakkının ihlal edildiği durumlarda genellikle sözleşmenin diğer maddeleri de ihlal edilmiş olmaktadır. Ayrıca tek başına okunduğunda mülkiyet hakkı ihlali olarak değerlendirilmeyen bazı durumlar, Sözleşme’nin diğer maddeleri de dikkate alındığında farklı bir görünüm arz edebilmektedir. Bu durum ise mülkiyet hakkının kapsamının genişlemesine ve Sözleşme uyarınca taraf devletlerin güvence altına almakla mükellef oldukları mülkiyet hakkından daha ileriye gitmesine neden olabilmektedir (Grgiç, 2007: 25).

Sözleşme’nin 13. maddesi, etkili başvuru hakkını düzenlemektedir. “Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir” hükmünü ihtiva eden bu madde (mülkiyet hakkı da Sözleşme ile güvence altına alınmış bir hak olduğu için) mülkiyet hakkı ihlal edilen kişilerin etkili başvuru haklarını güvence altına almaktadır.

Sözleşme’nin etkili başvuru hakkı düzenleyen bu maddesi, adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. madde ile yakından ilgilidir. Bundan dolayı mülkiyet hakkı ile ilgili yargısal uyuşmazlıklar hem 6. hem de 13. madde kapsamına girebilir.

Fakat 6. madde ile getirilen güvenceler 13. maddeye göre özel hüküm (lex specialis) niteliğinde olduğu ve ayrıca 13. maddede sunulan güvenceden daha katı ve kapsamlı olduğu için Mahkeme 6. maddenin ihlal edildiği sonucuna vardığı davalarda 13. madde uyarınca yapılmış diğer şikâyetleri incelemeyi gerekli görmemektedir.

Buna karşılık 6. maddenin kapsamına girmeyen davalar 13. madde kapsamına girebilmektedir. Örneğin istihdam anlaşmazlıkları “medeni hak ve vecibe” olarak kabul edilmediği için (Grgiç, 2007: 25) istihdam konusunda ortaya çıkan mülkiyet hakkı ile uyuşmazlıkların 6. madde kapsamında değil, 13. madde kapsamında incelenmesi söz konusu olacaktır.

Mülkiyet hakkına ilişkin davalarda da etkin bir iç hukuk yolu tanınması gerekmektedir. Mahkeme mülkiyet hakkıyla ilgili olarak açılan davalarda mülkiyet hakkının ihlali iddialarının iç hukukta söz konusu edilebilmesi için etkin bir iç hukuk yolu tanınmamasını mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir.

Örneğin Hazine arazisi üzerinde yapılan gecekondunun, yakınlardaki çöplüğün gaz sıkışması nedeniyle patlaması sonucu tahrip olması dolayısıyla açılan Öneryıldız/Türkiye davasında (İNHAK BB, 2010/i) Mahkeme mülkiyet hakkının yanı sıra, mülkiyet hakkıyla ilişkili olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Mülkiyet hakkıyla ilgili olarak etkili başvuru denilince akla sadece bir yargı yolunun mevcudiyeti gelmemelidir. Bu yargı yolundaki yargılamanın etkili olması, uzun sürmemesi ve sonucunda kişinin mağduriyetinin giderilmiş olması gerekir.

Mülkiyet Hakkı/Konut Dokunulmazlığı İlişkisi

Kişilerin oturmakta olduğu meskenlerine yapılan müdahaleler, mülkiyet hakkı kapsamına girdiği gibi Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesinde güvence altına alınmış olan konut dokunulmazlığı hakkı kapsamına da girebilecektir. 

Bundan dolayı konut dokunulmazlıklarının ihlal edildiğini iddia eden ve 8. maddeyi ileri süren başvurucular zaman zaman Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesini de ileri sürebilmektedirler. Özellikle kira kontrolleri nedeniyle açılan davalarda (Örneğin Larkos/Güney Kıbrıs Rum Yönetimi davası) hem konut dokunulmazlığının, hem de mülkiyet hakkının ihlal edildiği ileri sürülebilmektedir. Bu kapsamda devlet tarafından mülkiyet hakkına getirilen sınırlamalar kişilerin ikamet ettikleri konutları etkiliyor ise Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi ile birlikte 8. maddenin de uygulanması söz konusu olabilmektedir.

Mahkeme Türk güvenlik güçlerinin başvurucunun evini ve içindeki eşyaları evde yaşayanları, yerlisi oldukları köyü terk etmeye zorlamak amacıyla kasten yaktıkları sonucuna vardığı Selçuk ve Asker/Türkiye davasında verdiği kararda mal ve mülkün tahrip edilmesini hem mülkiyet hakkı, hem de konut dokunulmazlığı kapsamında incelemiştir. Mahkeme Akdıvar ve Diğerleri/Türkiye davasında da konutun tahrip edilmesin hem konut dokunulmazlığının ihlali, hem de mülkiyet hakkının ihlali olduğuna hükmetmiştir: “Mahkeme, başvurucuların evlerinin ve içindekilerin kasıtlı olarak yakılmasının, konuta ve aile yaşamına saygı hakkı ile maliki olunan şeylerin barışçıl biçimde kullanılmasına ağır bir müdahale oluşturduğuna şüphe bulunmadığı fikrindedir. Güvenlik güçlerinin olaya katılımını reddetmekle yetinen davalı hükümetin ileri sürdüğü hiçbir gerekçe, bu müdahaleleri haklı gösteremez. Bu nedenle Mahkeme, Sözleşme’nin 8. maddesinin ve Birinci Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varır.

Aynı anda iki maddenin birden ihlal edildiği durumlarda hangi maddenin öncelikli olarak uygulanacağına dair herhangi bir mahkeme içtihadı bulunmamaktadır. Ancak Mahkeme, önüne gelen davada öncelikle konut dokunulmazlığını düzenleyen 8. maddenin uygulanıp uygulanmayacağını incelemekte, 8. maddenin uygulanmadığı durumlarda meseleyi Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında ele almaktadır.

Mahkeme hangi maddenin uygulanacağını değerlendirirken iki hususu değerlendirmektedir. Öncelikle müdahalenin gerçekleştiği evin mülkiyeti ve burada ikamet edilip edilemediği değerlendirilmektedir. Mülkiyet hakkının söz konusu olabilmesi için kişinin söz konusu konuta malik olması gerekir, buna karşılık konut dokunulmazlığının ihlal edilmiş olabilmesi için söz konusu konutun kişinin mülkiyetinde bulunmasına gerek yoktur.

Aynı şekilde kişi malik olduğu konutta ikamet etmiyorsa bu konuta ilişkin müdahaleler, maliki açısından konut dokunulmazlığının ihlali teşkil etmez. Bir başka ifadeyle, herhangi bir mekânın açıkça konut olarak nitelendirilemediği durumlarda Mahkeme, konuyu Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında değerlendirmekte ve 8. maddeye değinmemektedir (Grgiç, 2007: 23). Örneğin Mahkeme Velosa Barreto/Polonya davasında, söz konusu taşınmazın başvurucunun (davacının) ikameti için zorunlu olmadığını dikkate alarak konuyu mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirmiştir.

Buna karşılık haksız bir şekilde işgal edilen konutun tahliyesinin gecikmesi nedeniyle açılan Cvijetic/Hırvatistan davasında Mahkeme konuyu konut dokunulmazlığı açısından incelemiştir.

İkinci olarak Mahkeme hangi madde kapsamında inceleme yapacağına karar verirken şikayet edilen müdahalenin niteliğine önem atfetmektedir. Eğer yapılan müdahale konutun mülkiyetine fazla bir etki göstermiyorsa AİHM konuyu 8. madde kapsamında incelemektedir.

Buna karşılık konut dokunulmazlığının ihlalinin önemli bir şekli olan konutun tamamen yıktırılması ya da devletçe el konulmasına ilişkin davalarda Mahkeme 8. madde ya da Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi arasında bir ayrım yapmaksızın iki madde açısından da inceleme yapmıştır.

Mülkiyet Hakkı/İfade Özgürlüğü İlişkisi

Mülkiyet hakkına yapılan bazı müdahaleler aynı zamanda Sözleşmenin 10. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğünü de yakından ilgilendirmektedir.

Özellikle yayınlanması kanun koyucu ya da idare tarafından yasaklanan yayınlara el konulması ve sonrasında bunların müsadere edilmesi konusunda ifade özgürlüğü ile mülkiyet hakkı çakışmaktadır. Bu tür yayınlara uygulanan el koyma ve müsadere işlemleri, hem ifade özgürlüğünün, hem de mülkiyet hakkının kapsamına girebilmektedir.

Sözleşmenin 10. maddesinin birinci fıkrası özgürlüğün kapsamını ikinci fıkrası ise bu özgürlüğün hangi hallerde sınırlandırılabileceğini düzenlemektedir.

İfade özgürlüğüne getirilen önemli bir sınırlama suç işlenmesinin önlenmesi ya da ahlakın korunması amacıyla, kitap, dergi gibi yayınlara el konulması ve sonrasında bunların müsadere edilmesidir. İşte bu el koyma ve müsadere işlemleri nedenleri bakımından ifade özgürlüğünün, sonuçları bakımından ise mülkiyet hakkının kapsamına girmektedir.

Çünkü el koyma ve müsadere işlemi bir yandan ifade özgürlüğünün sınırlanması anlamına gelirken bir yandan da mülkiyete el konulması anlamına gelmektedir. Zaten Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci fıkrası da devletlere, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları çıkarma ve uygulama hakkı vermektedir.

AİHM’nin Handyside/Birleşik Krallık kararında (Doğru, 2011/f) ifade edildiği üzere çeşitli nedenlerle yayınlanması sakıncalı görülen yayınlar hakkında uygulanan el koyma ve müsadere işlemleri Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci fıkrası kapsamında “mülkiyetin kullanımının kontrolü” anlamına gelmektedir.

Mahkemeye göre Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci fıkrası kapsamında sınırlama nedeni olarak kabul edilen kamu yararı kavramı genel ahlakın korunmasını da içerir. Mahkeme Handyside/Birleşik Krallık davası kararında (Doğru, 2011/f) bu konuda şunları ifade etmiştir: Mahkeme itiraz konusu tasarrufun, 1959/1964 tarihli Yasanın 3. maddesine göre ve hukuka uygunluğu itiraz konusu olmayan bir yargılamadan sonra yapıldığını tespit etmiştir. Ayrıca el koymanın amacı, yetkili İngiliz makamlarının takdir yetkilerini kullanırken anladığı gibi, “ahlakı korumak”tır (bk. yukarıda parag. 52). Birinci Protokol’ün 1(2). fıkrasındaki anlamıyla daha geniş bir kavram olan ‘genel yarar’ kavramı, Sözleşme’nin 10(2). fıkrasında kullanılan ‘ahlakın korunması’ kavramını da kapsamaktadır.”

Ancak Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci fıkrası ile 10. maddenin ikinci fıkrası arasında önemli bir fark da söz konusudur. Sözleşmenin 10. maddesinin ikinci fıkrası kapsamında yapılacak müdahalelerde “demokratik toplumda gereklilik” şartı aranırken Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında yapılacak müdahalelerde bu şart aranmamaktadır. İkinci fıkra Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasının tersine, müdahalenin gerekliliği konusunda Sözleşmeci Devletleri tek karar makamı haline getirmektedir. Bu nedenle Mahkeme’nin Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci fıkrası kapsamındaki denetimi, el koyma ve müsadere öngören söz konusu yasaklamaların amaç ve hukukiliğinin denetlenmesiyle sınırlıdır (AİHM’nin Handyside/Birleşik Krallık kararı, Doğru, 2011/f).

AİHS Kapsamında Mülkiyet Hakkı Ayrımcılık Yasağı İlişkisi

Sözleşmenin 14. maddesi ayrımcılık yasağını düzenlemektedir. Madde hükmüne göre bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanmanın, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanması gerekmektedir.

Sözleşme’nin 14. maddesinin bağımsız bir varlığı yoktur, bu madde Sözleşme’nin diğer maddeleriyle korunan hakların ve özgürlüklerin kullanılmasıyla bağlantılı olarak bir işlev görür. Bu anlamda Sözleşme’nin 14. maddesi, Sözleşme’nin ve ek protokollerin maddi hükümlerini tamamlamaktadır. Bundan dolayı şikâyet konusu olaylar bir veya birden fazla maddi hükmün kapsamına girmedikçe, 14. maddenin kendi başına bir uygulama alanı bulunmamaktadır (28.05.1985 tarihli Abdulaziz, Cabales ve Balkandali kararı). 14. madde, ancak Sözleşme’de güvence altına alınan haklardan biri yönünden ayrımcılık yapıldığında uygulama alanı bulabilmektedir.

Üstelik ayrımcılık yasağı sadece Sözleşme ile güvence altına alınan hakları değil, fakat aynı zamanda Sözleşmeci devletlerin kendi ulusal mevzuatları uyarınca gönüllü olarak kişilere tanıdıkları mülkiyet haklarını da kapsamaktadır. Örneğin işsizler için acil yardım ödeneği adı altında bir yardım fonu oluşturan Avusturya’da, Avusturya vatandaşı olmadığı gerekçesi ile bu ödenekten yardım alamayan kişi tarafından açılan Gaygusuz/Avusturya davasında verdiği kararda AİHM, bir devletin, ülkesinde ikamet edenlere sunmakla yükümlü olmadığı haklarla ilgili olarak böylesi bir yükümlülüğün kabul edildiği durumlarda gerekli tüm şartları yerine getiren başvurucunun sadece yabancı olması gerekçesi ile yardımdan yararlandırılmasını 14. madde ile birlikte değerlendirildiğinde Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesine aykırı olduğu sonucuna varmıştır (Grgiç, 2007: 25).

Sözleşmede güvence altına alınan bir hakkın hem tek başına, hem de 14. madde ile birlikte değerlendirildiğinde ihlal edildiğinin iddia edildiği durumlarda, hangi durumda sadece ilgili hak açısından inceleme yapılacağı, hangi durumda ilgili hakkın ayrımcılık yasağı ile birlikte değerlendirileceği konusunda Mahkemece net bir kriter ortaya konmamıştır.

Bu konuda belki de ileri sürülebilecek tek kriter ayrımcılığın, davanın esaslı bir unsuru olmasıdır. Eğer ayrımcılık şikayetin ve dolayısıyla davanın esaslı unsuru değilse AİHM, 14. madde bakımından ayrıca inceleme yapmaya gerek görmemektedir. Mahkeme göze çarpan birçok kararında, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi ile ilgili şikâyetleri incelemiş, fakat bu madde ile bağlantılı olarak 14. madde uyarınca yapılan şikâyetleri incelemeyi gerekli görmemiş ya da bu hususta ayrı bir mesele gündeme gelmemiştir (Grgiç, 2007: 26).

Buna karşılık eğer ayrımcılık, davanın esaslı bir unsuru ve sebebi ise Mahkeme 14. maddeyi de dikkate almaktadır. Chassagnou ve Diğerleri/Fransa davasında Mahkeme bu konuda şu yorumu yapmıştır: “Sözleşme’nin belirli bir maddesinin tek başına veya 14. madde ile birlikte ileri sürüldüğü ve bu belirli maddenin ayrı olarak ihlalinin tespit edildiği durumlarda Mahkeme davanın ayrıca 14. madde uyarınca ele alınmasını genellikle gerekli görmemektedir. Fakat söz konusu hakkın kullanımındaki muamelenin belirgin eşitsizliğinin davanın temel bir boyutunu teşkil ettiği durumlarda Mahkemenin tavrı tam tersi olmaktadır.”

Mülkiyet Hakkı/Ayrımcılık Yasağı İlişkisi

Mal ve mülkü ile ilgili olarak bir ayrımcılığa uğradığını iddia eden kişiler de 14. maddeyi 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi ile bağlantılı olarak ileri sürebilmektedirler.

Böylelikle, sadece Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi dikkate alındığında mülkiyet hakkının ihlali anlamına gelmeyen bazı durumlar, 1. maddenin 14. madde dikkate alınarak yorumlanması halinde, mülkiyet hakkının ihlali niteliğine bürünebilmektedir.

Örneğin Marckx/Belçika davasında  (AİHM’nin Marckx/Belçika kararı, Doğru, 2011/h) AİHM; annenin çocuğuna miras bırakabilmesi için çocuğun anne tarafından tanınması zorunluluğu getiren ve mirasçılık bakımından çeşitli kısıtlamalara tabi tutulan gayri meşru çocuklara ayırımcılık uygulayan bir yasayı tek başına okunduğunda Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlali anlamına gelmese de 14. madde ile birlikte okunduğunda Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında mülkiyet hakkına müdahale olduğuna karar vermiştir.

Mahkeme aynı içtihadını Inze/Avusturya (1987) davasında da yinelemiştir. Bu davada evlilik içi doğan mirasçıya evlilik dışında doğan mirasçıya karşı öncelik tanıyan bir kanun dava konusu edilmiştir. Evlilik dışı mirasçı olan başvurucu bu kanunun uygulanmaması için iç hukuk makamları nezdinde gerekli girişimlerde bulunmuş ancak netice alamamıştır. Başvurucuların dava açması üzerine konuyu değerlendiren AİHM, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesiyle birlikte ele alınan Sözleşme’nin 14. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Çünkü başvurucular, miras elde etmek konusunda meşru bir beklentiye sahiptirler ve Kanunun evlilik dışı çocuklara ayrımcılık öngörmesi nedeni ile başvurucular mülklerinden yoksun bırakılmışlardır. Bu da mülkiyet hakkının ihlali anlamına gelmektedir.

AİHM’nin tek başına mülkiyet hakkının ihlali olmamakla birlikte Sözleşmenin 14. maddesi ile birlikte okunduğunda mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirdiği davalara bir başka örnek Koua Poirrez/ Fransa (2003) davasıdır. Bu davada AİHM, Fildişi Sahili vatandaşı olan ve bir Fransız tarafından evlat edinilen özürlü kişiye, diğer şartları taşıdığı halde sırf Fransız vatandaşı veya Fransa ile karşılıklılık anlaşması yapmış bir ülkenin vatandaşı olmadığı gerekçesi ile özürlü yetişkin aylığı bağlanmamasını 14. madde ile birlikte okunduğunda Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlali olarak nitelendirmiştir. Aylık ödenmesi talebinin reddi, Fransız vatandaşlığı veya aylık konusunda Fransa ile karşılıklılık anlaşması yapmış bir ülke vatandaşlığı kriterine dayanmıştır; bu kriter Sözleşme’nin 14. maddesinin uygulandığı bir farklılaştırma oluşturmaktadır. Başvurucuya aylık ödenmemesi, sırf o tarihte yürürlükte bulunan Sosyal Güvenlik Kanununun L. 821-1 maddesindeki gerekli vatandaşlığa sahip olma biçimindeki yeterlilik şartını taşımamasına dayanmıştır. Başvurucu sosyal güvenlik aylığı alabilmek için diğer koşulları taşımaktadır; ayrıca başvurucu, yeni yasanın vatandaşlık şartını kaldırmasından sonra aylığa hak kazanmıştır. Başvurucu o tarihte Fransız vatandaşlarıyla veya Fransa’nın karşılıklılık anlaşması yaptığı ülke vatandaşlarıyla benzer durumdadır. Sosyal güvenlik aylığının bağlanması konusunda Fransız vatandaşları veya karşılılık anlaşması yapılmış ülke vatandaşlarıyla ile yabancı vatandaşlar arasındaki farklı muamele, “objektif ve makul bir haklı sebebe” dayanmamaktadır. Bu nedenle Sözleşmenin 14. maddesi ile birlikte okunduğunda Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmiştir.

Mülkiyet Hakkı Açısından Ayrımcı Uygulamanın Şartları

14. maddenin uygulanması için Sözleşme’nin herhangi bir maddesiyle korunan bir hakkın söz konusu olması, bu hakla ilgili olarak benzer durumda olanlar arasında farklı bir uygulamanın yapılması ve bu uygulamanın devlet tarafından haklı gösterilememiş olması gerekir. Bu şartları mülkiyet hakkıyla birlikte değerlendirdiğimizce mülkiyet hakkıyla ilgili olarak ayrımcılık yasağının ihlal edilmiş olabilmesi için aşağıdaki şartların gerçekleşmesi gerektiği görülür.

1. Mülkiyetle İlgili Bir Konunun Söz Konusu Olması

Mülkiyet hakkının korunması açısından Sözleşme’nin 14. maddesinin uygulanabilmesi için öncelikle bir mülkün bulunması gerekmektedir. Bu kapsamda farklı uygulama yapılan konunun gerek mevcut olup olmadığı ve gerekse niteliği yönünden Ek 1 No’lu Protokol’ün kapsamına girmesi gerekir. Ancak Mahkeme devletlerin, yapmakla yükümlü olmadıkları hizmetler yönünden de mülkiyet hakkının ayrımcılık yasağıyla birlikte okunduğunda ihlal edildiğine karar vermektedir. Örneğin Mahkeme Gaygusuz/Avusturya davasında verdiği kararda Avusturya vatandaşı olmayan kişinin sırf Avusturya vatandaşı olmadığı gerekçesi ile işsizler için acil yardım ödeneğinden yararlandırılmamasını 14. madde ile birlikte değerlendirildiğinde Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesine aykırı olduğu sonucuna varmıştır (Grgiç, 2007: 25).

2. Farklı Uygulama

İkinci olarak mal ve mülke yapılan bir müdahale bulunmalı ve bu müdahale benzer durumda olan kişilere uygulanandan haklı gösterilemeyecek şekilde farklı olmalı, bir başka ifadeyle kişinin mülkü nedeniyle çeşitli yönlerden (cinsiyet, servet, ırk, evlilik içi/dışı olma, vatandaş/yabancı olma gibi) aynı durumda olanlara göre farklı bir uygulamaya tabi tutulmuş olmalıdır.

Sözleşmenin 14. maddesinin ihlal edilmiş olması için, mülkiyet hakkının mutlaka ihlal edilmiş olması gerekmez. Önemli olan mağdurun, mülkü ile ilgili bir konuda haksız bir ayrımcılığa uğramasıdır. Mülkü ile ilgili bir konuda ayrımcılığa uğrayan kişinin mülkiyet hakkı ihlal edilmemiş olsa bile 14. maddenin ihlali söz konusu olabilir (Grgiç, 2007: 25). Bu kapsamda kişi sadece mal ve mülküne yapılan bir müdahale bulunduğunu ve bu müdahalenin, benzer kişilere yapılan uygulamadan (haklı gösterilemeyecek şekilde) farklı olduğunu ispat etmesi gerekmektedir.

Farklı uygulamaya tabi tutulduğunun ispatı bunu iddia eden başvurucuya düşer. Üstelik kendisine ayrımcılık yapıldığını düşünen kimselerin sadece farklı uygulamayı ortaya koymaları yeterli olmamaktadır. Bunun yanı sıra kendilerinden farklı bir muameleye tabi tutulduğunu iddia ettiği kişiler ile aynı ya da benzer durumda olduklarını da ispat etmesi gerekmektedir.

Örneğin Van Der Mussele/Belçika davasında ücretsiz adli yardım hizmetinde çalışmakla yükümlü tutulan stajyer avukat; diş hekimleri, doktorlar ve diğer hukukçular gibi profesyonel mesleklerde çalışanlara benzer bir ücretsiz hizmet yükümlülüğü getirilmediğini, bu nedenle kendisine ayrımcılık yapıldığını iddia etmiştir. Mahkeme belirtilen diğer mesleklerle avukatlık mesleği arasında hukuki statü, mesleğe giriş koşulları, mesleğin doğası, mesleğin icra edilme yöntemleri arasında farklılıklar olduğunu belirmiştir. Bu nedenle stajyer avukatlıkla diğer meslek mensuplarının aynı durumda olmadığına karar vermiştir.

Mülkiyet hakkı yönünden ayrımcı uygulamalar cinsiyet, servet, ırk, evlilik içi/dışı olma, vatandaş/yabancı olma gibi çeşitli açılardan ortaya çıkabilmektedir.

a) Gayri Meşruluk Yönünden

Marckx/Belçika (1979) davasında  (Doğru, 2011/h) evlilik içi/dışı olma yönünden ayrımcılık söz konusu edilmiştir. Bu davada AİHM; annenin çocuğuna miras bırakabilmesi için çocuğun anne tarafından tanınması zorunluluğu getirilen ve mirasçılık bakımından çeşitli kısıtlamalara tabi tutulan gayri meşru çocuklara ayırımcılık uygulayan bir yasayı tek başına okunduğunda Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlali anlamına gelmese de, AİHS’nin ayrımcılık yasağını düzenleyen 14. maddesi ile birlikte okunduğunda Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında mülkiyet hakkına müdahale olduğuna karar vermiştir. Mahkeme aynı içtihadını Inze/Avusturya (1987) davasında da yinelemiştir. Bu davada evlilik içi doğan mirasçıya evlilik dışında doğan mirasçıya karşı öncelik tanıyan bir kanun dava konusu edilmiştir. Evlilik dışı mirasçı olan başvurucu bu kanunun uygulanmaması için iç hukuk makamları nezdinde gerekli girişimlerde bulunmuş ancak netice alamamıştır. Başvurucuların dava açması üzerine konuyu değerlendiren AİHM, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesiyle birlikte ele alınan Sözleşme’nin 14. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Çünkü başvurucular, miras elde etmek konusunda meşru bir beklentiye sahiptirler ve Kanunun evlilik dışı çocuklara ayrımcılık öngörmesi nedeni ile başvurucular mülklerinden yoksun bırakılmışlardır. Bu da mülkiyet hakkının ihlali anlamına gelmektedir.

b) Vatandaşlık Yönünden

Koua Poirrez/Fransa davasında vatandaş olma/olmama yönünden ayrımcılık konusu incelenmiştir. Bu davada AİHM, Fildişi Sahili vatandaşı olan ve bir Fransız tarafından evlat edinilen özürlü kişinin, diğer şartları taşıdığı halde sırf Fransız vatandaşı veya Fransa ile karşılıklılık anlaşması yapmış bir ülkenin vatandaşı olmadığı gerekçesi ile özürlü yetişkin aylığı bağlanmamasını 14. madde ile birlikte okunduğunda Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlali olarak nitelendirmiştir.

c) Cinsiyet

Wessels-Bergervoet/Hollanda davasında mülkiyet hakkı açısından cinsiyet nedeniyle ayrımcılık gündeme gelmiştir. Bu davada AİHM, eşleri Hollanda dışında çalışan erkeklerden kesinti yapılmamasına rağmen, eşleri Hollanda dışında çalışan kadınlardan kesinti yapılmasını 14. maddeyle birlikte okunduğunda mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir (Etgü, 2009: 214). Benzer şekilde Anderson/Birleşik Krallık davasında (Çeviren: Altıparmak, 2008), eşin ölümü üzerine nafaka benzeri ödentilerin verilmesi konusunda kadın ve erkek arasındaki farklı uygulama, Mahkeme tarafından ayrımcılık olarak nitelendirilmiştir. Bu davada başvurucu (Andrew Anderson) karısının vefat etmesi üzerine Kamu Gelirleri İdaresine başvurarak nafaka benzeri haklarını (WBA) talep etmiş, ancak bu talep idare tarafından bu hakkın yalnızca eşi ölen kadınlara tanındığı, karısı ölen erkeklerin böyle bir hakkının söz konusu olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. AİHM, nafaka benzeri hakların (WBA) ödenmesi açısından kadın ve erkek arasında söz konusu olan böyle bir ayrımın makul gerekçelere dayanmadığına, bundan dolayı Sözleşme’nin 14. maddesi ve Ek 1. Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

ç) Din ve Vicdan Özgürlüğü

Din ve vicdan özgürlüğü bakımından ayrımcılık yasağı ise Darby/İsveç davasında tartışılmıştır. İngiliz kökenli, İsveç’te hekimlik yapan bir Finlandiya vatandaşının başvurucu olduğu bu davada başvurucu sürekli olarak İsveç’te ikamet eden birisi olmamasına ve İsveç Kilisesi’ne bağlı olmamasına rağmen kendisinden Lutherci İsveç Kilisesi için vergi alınmasını din ve vicdan özgürlüğü bakımından ayrımcılık yasağının çiğnendiği gerekçesiyle AİHM önüne taşımıştır. Bu davada verdiği kararda Mahkeme, ayrımcı uygulamalar sonucunu doğuracak önlemlerin makul olmaması, meşru amaca yönelik bulunmaması ve öngörülen yasal amacı gerçekleştirmek için aşırı yük oluşturması hallerinde, ayrımcılık yasağının ihlal edileceği vurgulayarak İsveç Hükümeti’nin başvurucudan alınan bu verginin geçerli bir hukuksal amacının olduğunu savunamadığını ifade ederek Sözleşme’nin 14. maddesi ile birlikte okunduğunda Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin çiğnenmesi sonucunda mülkiyet hakkı bakımından ayrımcılık yasağının ihlal edildiğine karar vermiştir (Etgü, 2009: 213).

d) Mülkiyetin Kendisi Yönünden

Bazı durumlarda bizzat mülkün niteliği, bir ayrımcılığa neden olabilmektedir. Örneğin Mahkeme, Pine Valley Developments Ltd ve Diğerleri/İrlanda davasında davacı şirketin, aynı kategorideki diğer taşınmaz maliklerinden farklı bir uygulamaya tabi tutulmasını ayrımcılık yasağının ihlali olarak değerlendirmiştir. Aynı şekilde Mahkeme Chassagnou ve Diğerleri/Fransa davasında küçük arazi (20 hektardan küçük) sahiplerinin, büyük arazi sahiplerinden (20 hektardan büyük) farklı uygulamaya tabi tutulmasını ayrımcılık olarak nitelendirmiştir.

3. Farklı Uygulamanın Haklı Gösterilememesi

Sözleşme’nin 14. maddesi mutlak bir eşitlik sağlamak amacını taşımamaktadır, bundan dolayı her farklı uygulama ayrımcılık yapıldığı anlamına gelmemektedir. 14. maddenin uygulanması açısından iki husus önem taşımaktadır. Öncelikle madde, benzer durumda olanların eşit muameleye tabi tutulmasını gerektirmektedir. 14. maddenin amacı benzer durumda olan kişiler için aynı uygulamanın yapılması olduğu için benzer durumda olarak arasında farklı muamele kabul edilmemektedir. Buna karşılık farklı durumda bulunanlar açısından farklı uygulamalar söz konusu olabilmektedir.

Aynı durumda olanlar açısından farklı uygulamanın haklı gösterilebilir bir yanı yoktur. Buna karşılık farklı durumda bulunanlar açısından yapılan farklı uygulamaların haklı gösterilebilmesi söz konusudur. Başvurucu, mülkü ile ilgili olarak maruz kaldığı uygulamanın, benzer durumda olanlardan açıkça farklı olduğunu ispat ederse, davalı devlet tarafından, yapılan farklı uygulamanın haklı olduğunu ve makul gerekçelere dayandığının ispat edilmesi gerekir. AİHM farklı uygulamalar konusunda Sözleşme’ye taraf devletlere belirli bir takdir alanı tanısa da, bu takdir alanı mülkiyet hakkına yapılabilecek müdahaleler konusundan tanınan takdir hakkından daha dar kapsamlıdır (Grgiç, 2007: 26). Özellikle cinsiyete, din, dil, ırk gibi unsurlara dayanan farklı uygulamalarda Mahkeme takdir hakkını dar yorumlama eğilimindedir.

Farklı durumda olanlar için yapılan farklı uygulamanın haklı gösterilebilmesi için farklı uygulamanın objektif ve mantıksal bir temele dayanması gerekmektedir. Mahkemeye göre alınan önlemlerin makul olması, meşru amaca yönelik bulunması ve öngörülen yasal amacı gerçekleştirmek için aşırı yük oluşturmaması durumunda ayrımcılık yasağının ihlali gibi bir durum söz konusu olmayacaktır. Örneğin Mahkeme, Van Der Mussele/Belçika davasında diğer mesleklerde bu yönde bir uygulama olmamasına rağmen, avukatlara ücretsiz adli yardım hizmetinde çalışmakla yükümlüğü getirilmesini, ayrımcılık olarak nitelendirmemiştir. Diğer mesleklerle avukatlar arasında hukuki statü, mesleğe giriş koşulları, mesleğin doğası, mesleğin icra edilme yöntemleri arasında farklılıklar olduğunu ifade eden Mahkeme avukatlarla diğer meslek mensuplarının aynı durumda olmadığına ve bunlar için aynı uygulamanın yapılmasının zorunlu olmadığına, bir başka deyişle farklı muamelenin ayrımcılık olarak nitelendirilemeyeceğine karar vermiştir.

Buna karşılık farklı uygulama, objektif ve mantıksal bir dayanaktan yoksun ise, bir başka ifadeyle, meşru bir amacı gerçekleştirmeye yönelmemişse veya gerçekleştirilmek istenen amaç ile bu amaca ulaşmak için kullanılan araç arasında makul bir denge yoksa ayrımcılık teşkil eder (Etgü, 2009: 2111). Örneğin Mahkeme, Chassagnou ve Diğerleri/Fransa davasında verdiği kararında 20 hektardan küçük araziye sahip kişileri, kendileri avlansın ya da avlanmasın veya avcılık derneklerine üye olsun ya da olmasın avlanma haklarını, bir yasa ile yerel avcılık derneklerine devretmek zorunda bırakılmalarını, buna karşılık büyük arazi sahiplerine böyle bir yükümlük konulmamasını ayrımcılık yasağının ihlali olarak değerlendirmiştir. Mahkeme’ye göre küçük arazi sahipleri ile büyükleri arasında yasa ile getirilen ayrımcılık objektif bir temele dayanmamaktadır, bundan dolayı mülkiyet hakkı, servete dayalı ayrımcılık yapılarak ihlal edilmiştir (Etgü, 2009: 213).

Yorum Yap