Osmanlı Hukukunda Mülkiyet Hakkının Korunması Açısından Yasal ve Anayasal Düzenlemeler

Makalemizi paylaşır mısınız?

Osmanlı İmparatorluğunda 19. yüzyıla kadar padişahın mutlak otoritesi söz konusudur. Osmanlı imparatorluğunda özel mülkiyet bulunmakla birlikte padişah otoritesinin sınırsızlığı, padişah fermanları ile kişilerin özel mülklerine el konulması sonucunu doğurabilmekteydi.

Bu kapsamda padişah emri ile özel mülkiyette bulunan malların müsadere edilmesi söz konusu olabilmekteydi. Gerçekten de özellikle Rumeli’de yapılan temlikler sonucu toprak mülkiyeti yönünden zengin bir sınıf ortaya çıkmıştır (Tuş, 1999: 191). Ayrıca Anadolu’da fethedilen yerlerde mevcut olan büyük toprak mülkiyeti de devam etmiştir.

Bu ailelerin oldukça büyük miktarda araziye ve dolayısıyla güce sahip olması, bu ailelerle hanedan ailesi arasında çekişmelere neden olmuştur (Tuş, 1999: 182). Fakat bu güç aynı zamanda hanedan ailesinin bu özel mülkiyeti sınırlama isteğini de ortaya çıkarmıştır.

Osmanlı padişahları bazen gizli, bazen açık olarak bu mülkiyeti zayıflatma ve gerektiğinde sonlandırma gayretinde olmuşlardır. Bu kapsamda zaman zaman müsadere uygulamasına başvurulmuştur. Örneğin Yıldırım Bayezid güçlü ailelerin elinde bulunan arazileri müsadere ettirerek miri arazi haline getirmiştir (Tuş, 1999: 193). Yıldırım Bayezid’den sonra Fatih Sultan Mehmet de toprak aristokrasisinin elinde bulunan arazileri (ister mülk arazi, isterse zürri vakıf olsun) müsadere ettirmiştir.[1]

Padişah otoritesinin sınırsız ve sorgulanamaz oluşu özel mülkiyeti bu uygulamalar karşısında korumasız bırakmıştır.

Padişah ailesinin bu çabası karşısında büyük toprak mülkiyetine sahip aileler, mevcut mülklerini koruma çabası içerisinde olmuşlardır. Bu çabanın temel noktası, gücün kaynağı olan toprak mülkiyetini koruyabilmek olmuştur. Bu amaçla ailevi (zürri) vakıflar kurulmuş ve bu mülkler vakıf arazi haline getirilmiştir.

Ancak 19 yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğunda merkezi otoritenin zayıflaması sonucu, padişahın kişilerin mülkiyet hakkına istediği şekilde el koyabilmesi hususunda da çeşitli sınırlamalar ortaya çıkmıştır.

Bu sınırlamalardan ilki 1808 tarihli Sened-i İttifaktır. 1808 tarihinde ayanlar ve padişah tarafından imzalan bu senedin mülkiyet hakkı yönünden en önemli özelliği, keyfi olarak yapılan müsadere uygulamalarına son verileceğinin benimsenmesi oluştur.

Senedin 5. maddesiyle müsadere için soruşturma usulleri getirilmiştir (Akşin, 1992: 118). Madde hükmüne göre ayanlardan suç işleyen olursa soruşturma yapılmadan ceza verilmeyecek ve mallarına keyfi olarak el konulmayacaktır (Pamir, 2004: 75).

Ayrıca zulüm olmaması için vergiler vükela ve hanedanlar arasında görüşülecek ve nasıl karar verilirse uygulamanın sürekli o yönde olmasına dikkat edilecekti (Akşin, 1992: 118). Senedin 3. maddesinde yer alan ve ayanların devlet gelirlerinin toplanmasında ve korunmasında gayret göstereceklerine dair ifade merkezi otoritenin korunmasına yönelik bir düzenlemedir (Pamir, 2004: 75).

Sened’in 7. maddesine göre ayanlar kendi bölgelerinde halkı vergilerle ezmeyeceklerdir Bunun için haksız olarak alınan vergiler kaldırılması,  ayanların bu konuda birbirlerini sürekli gözetim altında tutmaları ve aralarından zulüm yapan olursa onları devlete bildirmeleri öngörülmüştür. Bu maddede geçen “keyfîliğin yasaklanması”, “hukukîliğin aranması”, “vergilemede adaletin sağlanması” gibi hususlar mülkiyet hakkının korunması ve hukuk devleti ilkesinin gerçekleştirilmesi için önemli sayılmalıdır (Pamir, 2004: 76).

Her ne kadar ayanlarla padişah arasından düzenlenen bu İttifakın getirdiği korunmadan sadece ayanlar yararlanmış olsa da belge aynı zamanda padişahın mülkiyet hakkına dokunmamayı kabul ettiği bir belge niteliğini taşımaktadır. Bu anlamda Sened-i İttifak, diğer hakların yanı sıra mülkiyet hakkının da devlet müdahalesine karşı korunmasını amaçlayan ilk belge niteliğindedir (Etgü, 2009: 111).

Ancak Sened-i İttifakın hazırlanmasında büyük emeği geçen Alemdar Mustafa Reşit Paşanın, Sened’in imzalanmasından beş ay sonra öldürülmesi ve Sened-i İttifakın, İttifak’da yer alan hükümlerin uygulanmasını ve verilen sözlerin tutulup tutulmadığını denetleyecek bir mekanizma içermemesi nedeniyle pek uygulama alanı bulamamıştır. Bu anlamda İttifak daha en baştan “ölü doğmuş bir belge” olarak değerlendirilmiştir (Pamir, 2004: 78).

Sened-i İttifaktan sonra 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanında herkesin diğer haklarının yanı sıra mülkiyet hakkına da sahip olduğu kabul edilmiştir (Güvenç, 2008: 41). Mülkiyet hakkıyla ilgili olarak Ferman’da şu ifadelere yer verilmiştir (Etgü, 2009: 114): “Mal emniyetine gelince, bu olmazsa kimse devletine ve milletine ısınamaz ve memleketin kalkınmasına ilgi göstermeyip daimi bir kaygı içinde yaşar. Halbuki şu da bir gerçektir ki, malından emin olan kimse kendi işiyle uğraşır, geçim çevresini genişletmeye çabalar ve kendinde her gün devlet ve millet gayreti ve vatan sevgisi artar

Ayrıca Ferman’da herkese mal güvenliği konusunda garanti verilmiştir. Herkes malına, mülküne tam sahip olacak; bunları dilediği gibi kullanacak, bunu yaparken de devlet büyüklerinin müdahalesine uğramayacaktır. Fermanın mülkiyet hakkını ilgilendiren bir diğer yönü vergiler konusudur.

Ferman vergi toplanmasının gerekçesini ülkeyi korumak olarak açıklandıktan sonra vergilerin en iyi şekilde toplanması gerektiği ifade edilmiştir. Ayrıca vergilerin toplanmasında kullanılan iltizam usulünün zararlarından bahsedilmiştir. Ferman’a göre iltizam usulü ülkenin siyasi işlerini ve mali konularını bir adamın keyfine, hatta cebir ve zulmüne teslim etmek demektir. Ferman’da eğer mültezim iyi niyetli değilse kendi çıkarları için halka zulmedebileceği vurgulanarak bunun önlenmesi için ülkemiz insanlarının her biri için, malına ve gelirine göre bir verginin saptanması ve kimseden bundan fazla bir şey alınmaması gerekliliğine vurgu yapılmıştır. Fermanda mülkiyet hakkını ilgilendiren bir diğer konu müsadere uygulamalarıdır. Ferman’a göre suçlar kişisel olduğu için suçlunun malları elinden alınıp varisleri miras hakkından yoksun bırakılmayacaklardır. Ferman mal güvenliğine ve vergilerin belirlenmesine ait yasaların hazırlanacağı konusunda da taahhütte bulunmuştur.

Aynı güvenceler 1856 tarihli Islahat Fermanında da yenilenmiş ise de aslında her iki belge de mülkiyet hakkına gerçekçi bir güvence getirmekten uzaktır. Her iki ferman da bir halk mücadelesi sonucunda kazanılmadığı gibi padişahın da verdiği sözden dönmesi her zaman için mümkündü (Güvenç, 2008: 41). Bundan dolayı her iki belgenin de mülkiyet hakkı açısından esaslı bir koruma sağladığını söylemek mümkün görünmemektedir.

Mülkiyet hakkı resmi güvenceye ilk olarak 1876 Kanuni Esasi ile kavuşmuştur. Genel yapısı itibariyle klasik Osmanlı devlet ve egemenlik anlayışına uygun bir görünüm sergileyen (Özkorkut, 2004: 176) Kanuni Esasi, diğer haklarının yanı sıra mülkiyet hakkını da düzenlemiştir. Mülkiyet hakkı Kanuni Esasi’nin 21. maddesinde düzenlenmiştir. Madde hükmüne göre “Herkes usulen mutasarrıf olduğu mal ve mülkünden emindir.” Aynı maddede bu hükümden sonra “Kamu yararı için lüzumu sabit olmadıkça ve kanuna göre değer pahası peşin verilmedikçe kimsenin tasarrufunda olan mülkünün alınmayacağı” düzenlenmiştir (Dağlı, 2007: 15). 1876 Anayasasının önemli bir düzenlemesi de 24. maddede, savaş hali dışında, genel müsaderenin yasaklanmasıdır.

Kanuni Esasi her ne kadar temel hak ve özgürlüklerin korunması ve idarenin otoritesinin sınırlandırma açısından etkili bir mekanizma getirmemiş (Özkorkut, 2004: 176) ise de kişilerin hak ve özgürlüklerinin kabul edilmesi bakımından büyük önem taşımıştır.

Ayrıca insanlar arasındaki medeni ilişkileri düzenlemek üzere yürürlüğe konulan Mecelle’de de mülkiyet ile ilgili hükümler yer almıştır. Bu anlamda Mecelle’de herkesin, kendi mülküne başkaları tarafından yapılan tecavüzleri önleme ve sonlandırma hakkı olduğu hüküm altına alınmıştır (Güvenç, 2008: 45). Mecelle sadece özel mülkiyet konusu malları değil, kamunun ortak kullanımında olan malları da düzenlemiştir.

Milli Emlak Kitabı

[1] Fatih zamanında müsadere edilen toprak II. Bayezid zamanında eski maliklerine iade edilmiştir. Tuş, M. (1999) “Osmanlılarda Özel Toprak Mülkiyeti”, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 1999, Sayı:5, s:194

Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2463 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.