1. Ana Sayfa
  2. Gayrimenkul Makaleleri

İslam Hukukunda Mülkiyet Hakkına Sahip Gerçek ve Tüzel Kişiler


İslam Hukukunda Gerçek Kişiler

İslam hukukunun gerçek kişilere mülkiyet hakkı tanıdığı konusunda ittifak mevcuttur. Gerçek kişiler sağ doğumdan ölüme kadar haklara (mülkiyet hakkına da) sahip olabilmektedirler (Kayıklık, 2007: 13). Bunun için sağ doğmuş olmak yeterli olup, temyiz kudreti ve reşit olmak gerekmemektedir.

Gerçek kişiler mülkiyet hakkına doğumla sahip olurlar, ancak cenin de bazı haklara sahiptir (Zerka, 1958: 4). Bu açıdan bakıldığında cenin de İslam hukukunda bir şahsiyet olarak görülmekte (Uzunpostalcı, 2006: 62) ve bunun doğal sonucu olarak bazı haklara sahip olmaktadır. Cenin varis olma, yapılan vasiyeti alma, adına yapılan bir vakfın gelirlerinden yararlanma gibi haklara sahiptir (Uzunpostalcı, 2006: 62, 63). Örneğin murisin vefatı tarihinde mirasçılar arasında cenin varsa cenine de bir pay hesap edilir ve mirasın açılması ceninin doğumuna kadar bekletilirdi. Ancak tekrar etmek gerekir ki cenin bu haklara ancak sağ doğması halinde sahip olabilir. Bu anlamda, ceninin hak ehliyeti, “sağ doğmak” gibi bir geciktirici şarta bağlıdır (Kayıklık, 2007: 14).

İslam hukukuna göre gerçek kişilik, ölüm veya gaiplik kararının verilmesi ile sona ermektedir. Gaiplik kararı gerçek kişinin kaybolmasından itibaren belirli bir süre geçtikten sonra hakim tarafından verilmektedir. Gaip hakim kararı ile hükmen ölmüş durumuna düşer. Gaiplik kararı verilmeden kişinin mirası mirasçılarına geçmez.

Ancak gerçek kişilerin mülkiyet hakkı açısından din kriterine göre bir ayrım yapıldığı görülmektedir. Bu konuda Müslümanlara ve zimmîlere mülkiyet hakkı tanınmış, bunlar dışındakilerin mülk edinmesine izin verilmemiştir.

a) Müslümanlar

Müslümanların, İslam dinini benimsemiş olmaları nedeniyle İslam ümmetinin bir üyesi oldukları gibi İslam devletinin de vatandaşıdırlar (Kaya, 1998: 340). Müslümanların İslamiyet ile ilgili bağlarını etnik kökenleri değil, inançları oluşturur.

Dolayısıyla müslümanlar hangi devlette ikamet ederlerse etsinler İslam devletinin bir vatandaşı sayılırlar. Bunlara dar’ül İslam ehli denir. İslam ülkelerinde mülk edinmeleri mümkündür. Bunlar birbirlerine mirasçı olabilecekleri gibi miras da bırakabilirler. Bunların Müslüman olmayan bir devlette (Dar’ül harp) yaşamaları İslam devletinin vatandaşı olmalarına engel teşkil etmez. Bundan dolayı müslümanların Müslüman olmayan bir devlette (Dar’ül harp) yaşamaları İslam devletinde ikamet eden müslümana varis olmalarına mani değildir (Kaya, 1998: 341). Ancak Müslüman olmayan bir devlette (Dar’ül harp) yaşayan müslümanların mülkiyet hakkından yararlanabilmeleri için İslam devletine hicret etmesi gerekir (Kaya, 1998: 341).

Burada yeri gelmişken kadınların mülkiyet hakkına da değinmek gerekir. İslam hukuku kadın haklarına büyük önem vermiştir. Kadınlar kendi malları üzerinde tasarruf hakkına sahip oldukları gibi, kocaları da eşleri istemediği sürece onun malları üzerinde tasarrufta bulunamazlar (Çubukçu, 1976: 40).

b) İslam Hukukunda Gayrimüslimler

İslam hukuku sadece müslümanlara değil, aynı zamanda gayrimüslimlere de mülkiyet hakkı tanımıştır. Özel mülkiyetin benimsenmesi açısından müslüman/gayrimüslim şeklinde bir ayrım İslam hukukunda görülmez. Bu bağlamda sadece müslümanların değil aynı zamanda gayrimüslimlerin de mülkiyet hakkından yararlanmaları söz konusudur. Osmanlı hukuku da gerek mülk arazilerin ve gerekse miri arazinin mülkiyeti ve tasarruf hakkı konusunda Müslümanlarla gayrimüslimler arasında bir ayrım yapmamıştır (Kenanoğlu, 2006: 118).

c) İslam Hukukunda Zımmiler ve Bunların Mülkiyet Hakkı

Özellikle ehl-i kitap olarak kabul edilen hıristiyan ve musevilerin din ve vicdan özgürlükleri korunduğu gibi, mal ve mülkleri de müslümanların mal ve mülkleri gibi korunmuştur. Ehli kitap olarak kabul edilen toplumlarla İslam devleti arasında yapılan zimmet sözleşmeleri, gayrimüslimlerin mallarını koruma ve güvence altına almıştır. Zimmî olarak adlandırılan bu kişiler zimmet anlaşması yapılmadan önceki mallarını ve topraklarını aynen korumuşlardır. Bunlarla zimmet anlaşmaları yapılmış ve bu topluluklar İslam devletinin koruması altında can ve mal güvenliklerinden emin olarak yaşamışlardır. Bunların dışındaki toplumların İslam topraklarında yeri olmamıştır (Yurdaydın, 1985: 97).

ç) Zımmilerin Hakları

Zimmîler, devletle zimmet sözleşmesi yaparak İslam ülkesinde mülkiyet hakkı elde ederlerdi. Bu kişiler vatandaşlık hukuku bakımından İslam ülkesi vatandaşıdırlar (Kaya, 1998: 340). Bu kişilerin kendi devletleriyle olan vatandaşlık bağı kopmuş sayılır; hatta zimmî statüsüne giren erkek İslam devleti dışında bulunan karısından boşanmış sayılır (Bozkurt, 1987: 123). Vatandaşlık yönünden bu kişilerle müslümanlar arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır. Zaten İslam ülkesi vatandaşlığını ifade etmek üzere kullanılan “darülislam ehli” kavramı hem müslümanları, hem de zimmîleri kapsamak üzere kullanılmıştır (Güneş, 2008: 258). Bundan dolayı vatandaşlıktan çıkarma sebeplerinden birisi söz konusu olmadığı sürece zimmiler vatandaşlıktan çıkarılamaz (Kaya, 1998: 340). Bir başka ifadeyle zimmet sözleşmesi müslümanlar tarafından bozulamaz, devlet ba­şkanının bile gayrimüslimlerin vatandaşlık sözleşmelerini feshetme yetkisi yoktur (Güneş, 2008: 259).

d) Zımmilerin Mülkleri ve Mülkiyet Hakkı

Zimmîler, can ve mal güvenliği açısından müslümanlar gibi korunurlardı. Hz. Muhammed bir hadisinde “kim zimmîlerin mallarına el koyarsa kıyamet günü ondan davacı olacağım” buyurmuşlardır (Bozkurt, 1987: 119). Zimmiler, ticaret malları üzerinden vergi verirken harbilere oranla daha az vergi verirlerdi (Yurdaydın, 1985: 101). Zimmilerin toprakları kendi mülkiyetlerinde kalır. Bu topraklar savaşa katılan müslümanlara ganimet olarak dağıtılamayacağı gibi, fey olarak devlet mülkiyetine de geçirilemezdi. Bu kapsamda zimmîlerin malları da tıpkı müslümanların malları gibi koruma ve güvence altındadır. O kadar ki İslam devleti harbilerin (İslam devleti ile savaş halinde olan devletlerin) ganimet olarak ele geçirdikleri zimmîlere ait malları geri almakla yükümlüdür (Bozkurt, 1987: 123). Halife Ömer de Arap yarımadasında bulunan ehli kitapları Suriye ve Mezopotamya’ya sürdüğü zaman, bunların sahip oldukları toprakların değerini kendilerine ödemiştir (Barkan, 1980: 139).

Bir zimmi, zimmiler lehine vakıf kurabilir; bir müslüman zimmi lehine, bir zimmi de bir müslüman lehine vakıf kurabilir (Yurdaydın, 1985: 101). Ancak din farklılığı İslam miras hukukunda miras engeli olarak kabul edildiği için zimmilerin müslümana ve müslümanların da zimmilere mirasçı olması söz konusu olmazdı.

Müslümanlar ve zimmîleri dışındaki gerçek kişilere ise 1869 yılına kadar mülkiyet hakkı tanınmamıştır (Kenanoğlu, 2006: 118). Ülkemizde 1869 tarihli Tebaayı Ecnebiyenin Emlake Mutasarrıf Olmaları Hakkında Kanuna kadar yabancıların taşınmaz edinmesi konusunda genel bir mevzuat bulunmamaktaydı. Bu dönemde genel kural, yabancıların taşınmaz edinmesinin yasak olması idi (Mardin, 1947: 26). Ancak münferit olarak bazı yabancıların padişah fermanlarına istinaden taşınmaz sahibi oldukları da görülmüştür (Esmer, 1990: 598-599).

Yabancıların mülk edinmelerine ilk defa Sefer Kanunu olarak bilinen 7 Sefer 1284 (1867) tarihli Tebaayı Ecnebiyenin Emlake Mutasarrıf Olmaları Hakkında Kanun ile izin verilmiştir. Bu Kanun bazı şartlar altında yabancılara taşınmaz edinme hakkı tanımıştır. Kanunun 1. maddesine göre yabancı devlet uyrukluğunda bulunan kişiler, Hicaz arazisi hariç olmak üzere Osmanlı Devletinin her tarafında Osmanlı tebası ile aynı şartlarda ve başka bir şart aranmaksızın onların tabi oldukları mevzuata uyulması kaydıyla şehir ve kasabalarda taşınmaz edinme hakkına sahiptiler.

e) İslam Hukukunda Kölelerin Mülkiyet Hakkı

İslam hukukuna göre, kendisi bir mülk olan kölenin mülkiyet hakkı bulunmamaktadır. Kölenin eksik vücub (hak) ehliyeti bulunduğu için mülk edinmeleri söz konusu değildir.

Kölenin kazandığı ya da edindiği mallar efendisine ait olur (Akyılmaz, 2005: 10). Üstelik kölelerin mirasçı olmaları ya da başkalarına mal bırakmaları da söz konusu değildir.

e.1) Mukatebeli Köleler

Bunun bir istisnası mukatebeli kölelerdir. Mukatebe; köle ile sahibi arasında yapılan ve köleyi kazancı konusunda derhal, kölelik ve esaretten kurtulması hususunda daha sonra ödenmek üzere belli bir taahhüt karşılığında hürriyetine kavuşturmak için yapılan anlaşma ve yazışmadır.  Köle sahibi, kölesiyle bir işi belli bir zaman içinde yapması karşılığında anlaşır ve bu işin yerine getirilmesi durunda onu azat ederdi. Kölenin taahhüdü ya belli bir miktar paranın ödenmesi, belli bir malın üretilmesi veya belli bir süre çalışma olabilir. Bu sürenin hesaplanmasını köleye ödenen para, günlük yevmiye tutarı, köleye verilen önem ve sahibiyle kölesi arasındaki sosyal ilişkiler belirliyordu (Özbay, 2009: 155).

Mukatebe anlaşması yapmış olan köle bu taahhütlerini yerine getirinceye kadar köle ile hür insan arasında bir konumdadır. Bu aşamada hür insan gibi kazanç elde edebilir ancak bunların tam anlamıyla maliki olamaz. Mukatebeli kölenin özgürlüğüne kavuşuncaya kadar edindiği mallar kendisinindir, ancak özgürlüğüne kavuşuncaya kadar bunlar üzerinde tasarruf hakkı yoktur. Mukatebeli kölenin malları üzerindeki hakları hakku’l milk niteliğindedir (Çalış, 2003: 192; 2004/a: 33). Mukatebeli kölenin kazancı kendisine aittir, ancak bunlar üzerinde tam olarak hak sahibi olabilmesi, yani bunun milke dönüşmesi için kölenin mukatebe anlaşmasında belirtilen kölelik bedelini ödemesi ve kölenin hür insan haline gelmesi gerekir.

e.2) İslam Hukukunda Ortakçı Kulların Mülkiyet Hakkı

Osmanlı İmparatorluğunda gerçek kişilerin mülkiyet hakkı irdelenirken değerlendirilmesi gereken bir diğer grup, ortakçı kullardır.

Aslında ortakçı kullar, savaşta ele geçirilen esirlerdir. Bu nedenle hukuki statü olarak köledirler. Bunlar sahiplerinin mülkiyetindedir. Öyle ki cezalandırılacakları zaman bile ancak sahiplerinin izni ile kadı huzuruna çıkarılabilmektedirler (Barkan, 1980: 578). Fakat sosyal ve ekonomik bazı gerekçelerle, bunlardan bir kısmının köle olarak kalması uygun görülmemiş ve bunlara arazi, tohum ve hayvan verilerek bir çiftçi gibi belirli bir toprağa yerleştirilmeleri uygun görülmüştür (Barkan, 1980: 578). Bu şekilde bir muameleye tabi tutulan bu kullar, hakiki kölelerle hür köylüler arasında bir statüye yerleştirilmişlerdir.

Bunların mülkiyet ve miras hakları sınırlıdır. Örneğin ortakçı kulun vefat etmesi durumunda mirası, yalnızca hizmete yarar oğullarına geçmektedir. Kadınların ise ancak küçük çocukları olduğu takdirde ölen kocasının mallarından yararlanma hakkı verilmekte, aksi bir durumda kocanın malları beyliğe kalmaktadır (Barkan, 1980: 591).

İslam Hukuku ve Osmanlı Uygulamasında Mülkiyete Sahip Olma Açısından Tüzel Kişiler

İslam hukukunun tüzel kişiliği tanıyıp tanımadığı konusunda ihtilaf söz konusudur. Ancak çoğunluk görüşü, bizzat tüzel kişilik (hükmi şahıs) ibaresi kullanılmamış olsa bile İslam hukukunun tüzel kişilik kavramını benimsediği yönündedir (Akagündüz, 1988: 8). Örneğin Velidedeoğlu, İslam hukukunun gerçek kişiliğin yanı sıra tüzel kişiliği de benimsediği görüşündedir (Velidedeoğlu, 1959: 22-23). Bu kapsamda açıkça tüzel kişilik ibaresinin kullanılmamış olması, İslam hukukunun tüzel kişiliği tanımadığı anlamına gelmemektedir. Zorunluluk nedeniyle insan dışı bazı kurumların da tüzel kişiliğinin bulunduğu kabul edilmiştir.

İslam hukukunda iki önemli tüzel kişilik söz konusudur: Devlet (Hazine) ve vakıflar. Osmanlı hukukunda bunlara belediyelerle ticaret şirketlerini de eklemek gerekir. Bunların dışındaki tüzel kişiliklere 1912 yılında çıkarılan Eşhas-ı Hükmiyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarrufları Hakkında Kanun çıkarılıncaya kadar taşınmaz mülkiyeti hakkı tanınmamıştır (Mardin, 1947: 42).

a) Devlet

İslam hukukunda en önemli tüzel kişilik, devlet tüzel kişiliği olan beytülmal (hazine) olarak karşımıza çıkmaktadır (Çalış, 2004/a: 63). İslam hukukunda devlet tüzel kişiliğine beytülmal (hazine) denilmektedir. Her ne kadar başlangıçta İslam hukukunda devlete bir tüzel kişilik atfedilmemişse de (Hatemi, 1977: 209) zamanla İslam hukuk düşüncesinde beytülmal, tüzel kişiliğe sahip müstakil bir kurum olarak değerlendirilmiştir (Çalış, 2004/a: 63). Bu anlamda beytülmal kavramında tüzel kişilik kavramının izlerini bulmak mümkündür (Hatemi, 1977: 209).

İslam hukukunun bazı özellikleri, Hazine’nin tüzel kişiliğinin bulunduğunun kabul edilmesini zorunlu kılmıştır. Örneğin taşınmazların büyük bir kısmı (miri arazi) devlet mülkiyetindedir. Ayrıca zekat gelirleri, ihtiyaç sahiplerine ulaştırılıncaya kadar devlet mülkiyetindedir. Üstelik Hazine, mirasçı bırakmadan vefat edenlerin mirasçısıdır. Hazine adına yapılan borçlanmalarda yükümlü kamu görevlisi değil, Hazine’dir. Ayrıca Hazine’nin davalarda taraf ehliyeti söz konusudur. Bütün bunlar Hazine’nin de haklara ve borçlara ehil olduğunu, dolayısıyla Hazine’nin de bir tüzel kişiliği bulunduğunu göstermektedir.

Devletin sahip olduğu mülkleri devletin özel mülkü ya da kamu malları olarak bir ayrıma tabi tutmak mümkündür. İslam hukukunda da benzer bir yaklaşım söz konusudur. Bir ayrım yapmadan her ikisini de devlet mülkiyeti kapsamında değerlendiren yazarlar bulunmakla beraber, çoğunluk devletin özel malları ile kamu mallarını özenle ayırma eğilimindedir. Devlete ait mallar arasında para, altın gibi kıymetli mallar olduğu gibi taşınır ve taşınmaz mallar da bulunmaktadır. İşte bu taşınmazları kamu mallarından ayrı tutmak gerekir. Bu mallar başta miri arazi olmak üzere gelir getirici amaçlarla kullanılmıştır. Bundan dolayı bu malları bugünkü anlamda devletin özel malları olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

b) Vakıflar

Vakıflar da gerek İslam ve gerekse Osmanlı hukukunda mülkiyet hakkına sahip olabilmişlerdir. Vakıfların İslam toplumundaki konumu ve Osmanlı İmparatorluğundaki mülkiyet hakkına yönelik bazı uygulamalar nedeniyle vakıflar, Osmanlı toplum yaşamının önemli bir parçasını teşkil etmiştir.

Bu anlamda vakıflar taşınır ve taşınmaz olmak üzere pek çok mala sahip olmuşlardır. İslam hukuku ile ilgili çalışmaların pek çoğunda vakıf mülkiyeti kamu mülkiyeti içerisinde değerlendirilse de vakfedilen malların tabi olduğu statü onların ayrı bir mülkiyet sınıfı olarak değerlendirilmesini gerektirmektedir.

Vakıf mallarının kimin mülkiyetinde olduğu konusunda görüş ayrılığı mevcut olsa da  (İnalcık, 1959: 32) İslam ve Osmanlı hukukunda vakfın da bir tüzel kişiliği olduğunu ve bu tüzel kişiliğin mülkiyet hakkına sahip bulunduğunu söylemek mümkündür.

Aslında İslam hukukunun ilk dönemlerinde tüzel kişilik nazariyesinin henüz oluşmamış olması nedeniyle (Köprülü, 1951:514) vakıf malların Allah’ın mülkünde olduğu kabul edilmiştir.

Çünkü İslam hukukunun temel prensiplerinden birine göre mülk terk ile ortadan kalkmaz. Bu durumda bir mal vakfedilirken onu vakfeden kişinin mülkünden çıkarabilmek için bir kişiliğe izafe edilmesi gerekmekteydi. Bu, gerçek kişi olamayacağı için vakıf malların Allah’ın mülkünde olduğu ve vakfeden kişinin mülkünden çıkacağı esası benimsenmiştir (Köprülü, 1951: 514).

Bundan dolayı vakıfları da malik türleri içerisinde saymak yanlış olmayacaktır. Zaten pozitif İslam hukukunda da vakıfların tüzel kişiliğe sahip oldukları ve malik olabilecekleri kabul edilmiştir (Hatemi, 1977: 210). Çünkü vakfedilen mal, vâkıfın mülkiyetinden çıkar ve vakıf tüzel kişiliğinin mülkiyetine geçer. Zaten malların “Allah’ın mülkü olmak üzere” vakfedilmesi de vakfeden kişi dışında bir tüzel kişiliğin mevcut olduğunu ima etmek üzere kullanılmaktadır (Akagündüz, 1988: 9).

c) Ticaret Şirketleri

İslam hukuku açısından şirket bir malda, bir amelde, bir ribihde veya bir mal ile amelde ve ribihde en az iki kimsenin ihtiyarî veya gayrı ihtiyarî bir surette ortak olmaları şeklinde tanımlanmaktadır (Bilmen, 1969: 138).

İslam hukukunda ticaret şirketlerinin varlığı kabul edilmesine rağmen, bu şirketlerin tüzel kişiliği bulunup bulunmadığı ve dolayısıyla şirketin mülk edinip edinemeyeceği meselesi tartışmalıdır. Bunda temel etken, ticaret şirketlerinin tüzel kişiliği meselesinin o dönem için fazla bir önem taşımamasıdır. İslam hukukçuları şirketlerle ilgili pek çok konuyu ayrıntıları ile incelemişler, ancak tüzel kişilik meselesine değinmemişlerdir.

Bazı yazarlar ticaret şirketlerinin tüzel kişiliğe sahip olduğunu savunmaktadırlar. Örneğin Akagündüz’e göre mudarebe (emek ve sermaye şirketi) de tüzel kişiliktir ve bunların da malik olabileceği kabul edilmelidir. Çünkü bu şirketlerin mülkiyetlerinde bulunan mallar açısından ortaklar üçüncü kişi konumundadır (Akagündüz, 1988: 9).

İslam Hukukunda Mülkiyet Hakkına Sahip “Gerçek Kişiler”

Yorum Yap