İslam Hukukunda Mülkiyet

İslam hukukunun temel kaynakları kitap, sünnet, kıyas ve icmadır. İslamiyet’in kutsal kitabı ve bugünkü anlamda anayasası olan Kur’an-ı Kerim’de mülkiyetle ilgili çeşitli ayetler yer almıştır. Ancak uygulama, daha ziyade Kur’an hükümlerinin örf ve adet doğrultusunda yorumlanması ile ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı İslam hukukunun uygulandığı alanlarda birbirinden farklı uygulamalar söz konusu olabilmiştir.

Osmanlı hukuku da İslam hukuku ile paralellik göstermiştir. Osmanlı Devleti temel olarak şer’i hukuk düzeninin esas almış ve buna paralel olarak İslâm hukukunun mülkiyet esaslarını kabul etmiştir (Çalı, 2006: 64).

Ancak bunun yanı sıra, kendisinden önce gelen Türk devletlerinde söz konusu olan örfi hukuk da göz ardı edilmemiştir. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı İmparatorluğunun mülkiyet sistemi, esas itibarı ile kendisinden önceki Türk devletleri ve İslam mülkiyet sisteminin bir bileşimi şeklinde görülmektedir. Osmanlı, iktisadî ve toplumsal dinamiklerinin birçoğunu kendinden önceki Türk devletleri ve İslâm toplumlarından almıştır (Özbay, 2009: 149).

Bu anlamda Osmanlı hukukunun, Hanefi mezhebinin görüşlerini benimseyen şer’i hukuka dayanan fetvalar ile padişah fermanlarından ve yerel adetlerden oluşan örfi hukuktan[1] oluştuğu şeklinde yaygın bir görüş vardır (Okur, 2005: 34).[2]

Örneğin mülk arazinin mülkiyeti ve miras yoluyla intikali konusunda şeri hukuk uygulanırken; miri arazinin sipahilere dağıtılması, sipahilerin bunları mutasarrıflara vermesi, bunların miras yoluyla intikali gibi hususlar örfi hukuk ile düzenlenmiştir.

Özellikle Selçuklu toprak sistemi, Osmanlı toprak sistemini önemli ölçüde etkilemiştir. Zaten toprak sisteminin gerek Selçuklularda ve gerekse İslam hukukunda gelenek ile oluştuğu dikkate alındığında Osmanlı hukukunda Selçuklu hukukundan gelen örfi hukukun etkisi görülebilir. [3]

Ancak şurası da bir gerçektir ki gerek daha önceki uygulamalardan kaynaklanan boşluklar ve gerekse zamanın ihtiyaçları nedeniyle Osmanlı hukukunda padişah fermanları ve şeyhülislam fetvalarıyla İslam ve Selçuklu hukukundan farklı düzenlemeler de söz konusu olmuştur.

İslam hukukuna göre mülkiyeti insan ile mülkiyet konusu nesne arasında kurulan ve insanın nesne üzerinde münhasıran (‘ala vechil istibdat’) tasarrufta bulunma ve başkalarının tasarrufunu engelleme hakkı veren şer’i bir aidiyet (ihtisas) olarak tanımlamak mümkündür (Ansay, 1954: 88).

O halde ilk olarak İslam hukukuna göre hakkın ne anlama geldiğinin izah edilmesi gerekmektedir. İslam hukukçularından Senhûrî hakkı “hukukun fert için tanıdığı mali yarar (maslahat)” seklinde tanımlarken, Ali el-Hafîf “Allahın kişiler için tanıdığı yarar (menfaat)” olarak tanımlamaktadır. Zerka ise hakkı “hukukun bir yetki veya yükümlülük olmak üzere benimsediği bir aidiyet (ihtisas)” olarak tanımlamaktadır (Kayıklık, 2007: 6-7).

İslam hukukunda mülkiyet hakkına da bu açıdan bakılmıştır. İslam düşünürleri mülkiyeti “bir nesneye istiglal vechi üzere zabt eylemeye kaadir olarak zafer bulup zîr-i dest ve istîlaya almak”, mülkü ise “mülkiyyet üzere zabt ve tassarruf olunacak nesne” olarak tanımlamıştır (Hatemi, 1977: 201). Mustafa Ahmed Ez Zerka mülkiyeti “ehliyet noksanlığı veya başkasının da hakkı olması gibi bir engel bulunmadıkça hukuken yalnızca sahibine tasarruf imkanı veren ve izni olmadıkça sahibinden başkasını mülkiyet konusu üzerinde faydalanma ve tasarruftan alıkoyan bir hak” olarak tanımlamıştır. Döndüren ise mülkiyet hakkını ve bu hakkın doğuşunu şu şekilde açıklamaktadır: “Mübah olan bir şeyin ihtiyaç sırasında yararlanılmak üzere ele geçirilmesine ‘elde etme (ihraz)’ denir. Bu mübah olan bir şeyi meşru yoldan elde etme demektir. Kaynak veya umuma ait çeşmedeki suyu, kaba doldurmak veya av hayvanını yakalamak bir ihrâzdır. Elde edilen şeyin sırf elde edene ait kılınmasına da ‘kişiye ait kılma (ihtisas)’ denir. İşte elde etme ve kişiye ait kılma işlemleri sonucunda eşya ile kişi arasında meydana gelen hak ve yetki ilişkisine ‘mülkiyet’ adı verilmiştir.” Cürcani mülkiyet hakkını şu şekilde tanımlamaktadır: “Eşya ile insan arasında, o şey üzerinde sahibinden başkasının intifa ve tasarrufuna mani olucu (hâciz) özellikte bir ‘sırf kendisine aidiyet’ ve hakkında tek basına söz sahibi olma (ihtisas) yetki ve iktidarı anlatan hukukî bir bağdır.” (Kayıklık, 2007: 23)

[1] İslam ve Osmanlı hukukunda şer’i hukuk/örfi hukuk ayrımı ve ilişkisi konusunda ayrıntılı bir çalışma için bkz. İnalcık, H. (1958) “Osmanlı Hukukuna Giriş: Örfi-Sultani Hukuk ve Fatih’in Kanunları”, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Dergisi, Yıl: 1958, Cilt: 12, Sayı: 2

[2] Osmanlı hukukunun yapısı ve şer’i hükümler karşısındaki konumu hakkında ayrıntılı bir çalışma için bkz. Okur, K. H. (2005) “Para Vakıfları Bağlamında Osmanlı Hukuk Düzeni ve Ebussuud Efendinin Hukuk Anlayışı Üzerine Bazı Değerlendirmeler” Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2005/1-2, Cilt: 4, Sayı: 7-8

[3] Selçuklular döneminde de İslam hukukunda geçerli olan mülkiyet sistemi geliştirilerek devam ettirilmiştir. Özellikle Nizam-ül Mülk döneminde ikta sistemi yeni esaslara bağlanmıştır. Bu dönemde de iktalar konusundaki mülk ikta ve intifaen ikta ayrımı devam etmiş ancak, mülk iktanın mirasçılara intikal etmesi esası genişletilmiştir. Ayrıca vakıf müessesi bu dönemde büyük gelişme göstermiş ve hem maddi güçlerini hem de faaliyet alanlarının oldukça genişletmiştir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.