1. Ana Sayfa
  2. Gayrimenkul Makaleleri

İslam Hukukunda Özel Mülkiyet


İslam Hukukunda Özel Mülkiyetin Kabulü

İslam hukukunda mülkiyetin kaynağının Allah olduğunun kabul edilmesine ve (taşınmazlar açısından) kamu mülkiyetinin temel esas olmasına rağmen İslam hukuku özel mülkiyeti tanımıştır (Cin, 1978: 7; Çalış, 2004/a: 56). İslamiyette mülkiyet düzeni, meşru yollarla edinilen özel mülkiyetin serbest olması ve korunması üzerine kuruludur (Kattan, 1967: 21).

Bir başka ifadeyle İslam hukuku özel mülkiyeti kabul etmiş ve her türlü haksız müdahaleye karşı titizlikle korumuştur. Şeriat, ferdî mülkiyete saygılı olmayı, onu çeşitli saldırılardan korumayı bir vazife olarak belirlemiş ve bu mülkiyet hakkının korunması vazifesini devlete yüklemiştir (Nebhani, 1999: 102). Kişi mülkünde dilediği gibi tasarruf edebilir ve başkasının haksız müdahalelerini önleyebilir.

Kur’an-ı Kerim’de her şeyin sahibinin Allah olduğu yolundaki hükümler, İslam hukukunun özel mülkiyeti tanımadığı anlamında yorumlanmamıştır (Eren, 1991: 23). Hatta İslâm hukukçularının ittifakla benimsediği görüşe göre İslâm’da mülkiyet düzeninin temelini özel mülkiyet oluşturmaktadır (Çalış, 2002: 145). Bu anlamda İslam hukukunda özel mülkiyetin yasaklandığı bir mülkiyet anlayışı söz konusu olmamıştır (Barkan, 1980: 139).

Gerek Kur’an-ı Kerim’de, gerek hadislerde ve gerekse uygulamada özel mülkiyetin kabul edildiğine dair pek çok işaret bulunmaktadır. Hatta Kur’an-ı Kerim özel mülkiyeti tanımakla kalmamış, özel mülkiyete tecavüzleri yasaklayan düzenlemeler de getirmiştir (Çalış, 2004/a: 56).

Öncelikle Kuran-ı Kerim’in pek çok ayetinde mülkiyet ve miras ile ilgili hükümler yer almıştır. Örneğin Yasin Suresinin 71. ayetinde “Görmüyorlar mı ki biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır” ifadesi yer almaktadır. Aynı şekilde Hadid Suresinin 7. ayetinde mülkiyetle ilgili olarak “Allah’a ve Resûlü’ne iman edin. Sizi, üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden harcayın. Sizden iman edip de (Allah rızası için) harcayan kimselere büyük mükâfat vardır.” ifadesi yer almaktadır. Zariyat Suresinin 19. ayetinde “Ve mallarında, dileyene ve mahrûm olana bir hak vardı.” hükmü vardır.  Mearic Suresinin 24. ayetinde ise “Ve öyle kişilerdir onlar ki mallarında malûm bir hak var.” ifadesi yer almıştır. Ayrıca çeşitli surelerde geçen “Kendileri için hayvanlar yarattığımızı görmezler mi? Onlara mâlik bulunuyorlar.”, “anahtarlarına mâlik olduğunuz yerlerden”, “mallarını infak edenler”, “mallarınızın sermayesi sizindir” gibi ifadeler insanların malik olarak kabul edildiğini göstermektedir. Aynı şekilde başta Nisa Suresi olmak üzere bazı surelerde mirasla ilgili hükümlerin yer alması da özel mülkiyetin tanındığını göstermektedir.

Hz. Muhammed’in sünneti de özel mülkiyetin tanındığını göstermektedir. Pek çok hadiste özel mülkiyete dair ifadeler söz konusudur. Örneğin bir hadiste geçen “müslümanın müslümana kanı, malı, ırzı haramdır” ifadesi özel mülkiyete vurgu yapmaktadır. Hz. Muhammed’in ihya müessesesini kabul ve tatbik etmesi, fetihler sırasında da sık sık mülk arazi dağıtımında bulunması da İslamiyet’in özel mülkiyeti kabul ettiğinin önemli bir göstergesi olarak kabul edilmektedir (Cin, 1978: 7).

Ayrıca Hz. Muhammed döneminde savaşarak elde edilen toprakların beşte dördünün savaşa katılanlara dağıtılması da özel mülkiyetin kabul edildiğinin bir göstergesidir. Bunun yanı sıra İslamiyet öncesi Arap toplumunda mülkiyetin varlığı bilindiğine ve İslamiyet de özel mülkiyeti açıkça yasaklamadığına göre İslamiyetin özel mülkiyeti tanıdığı kabul edilmelidir. Ayrıca gönül rızası ile İslamiyet’i kabul eden ülkelerde özel mülkiyete izin verildiği de bilinmektedir (Çalış, 2002: 157). Bu da İslamiyet’in özel mülkiyeti kabul ettiğinin bir başka göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Osmanlıda Özel Mülkiyet

Osmanlı hukukunda da özel mülkiyetin kabul edildiğini görmekteyiz. Bunun en önemli nedenlerinden birisi İslamiyetin özel mülkiyetin kabulüne dair yaklaşımının Osmanlı Devleti tarafından da benimsenmesidir. Ayrıca fethedilen bölgelerde mevcut olan özel mülkiyet de bu yaklaşımı kuvvetlendirmiştir.

Osmanlılar doğuya doğru yaptıkları fetihler sonucu ele geçirdikleri yerlerde Selçuklular ve diğer Anadolu beylikleri zamanında ortaya çıkan özel mülkiyete dokunmamışlardır. Savaşla elde edilen ganimet niteliğindeki arazi İslam hukukuna paralel olarak savaşa katılan ve bu nedenle ganimet kazanmaya hak kazanmış kişilere dağıtılmıştır. Savaşmadan ele geçirilen yerlerde bulunan halklarla zimmet anlaşması yapılmış ve bu gayrimüslim halkların mülklerine dokunulmamıştır. Bunun yanı sıra fethedilen yerlerde yaşayan halkların Müslümanlığı kabul etmesi durumunda mülkleri kendi mülkiyetinde bırakılmıştır. Son olarak padişahın miri araziden yaptığı temlikler de özel mülkiyetin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

İslam Dininde Mülk Edinmenin En Temel Prensibi

İslam’da mülk edinmenin en temel prensibi hangisidir diye sorulsa verilecek ilk cevap sanırım, mülkiyetin meşru yollarla edinilmesidir demek gerekir. Ayrıca mülkiyetin meşru amaçlar için ve Allah yolunda kullanılması da zorunludur.

İslam hukuku, özel mülkiyeti benimsemekle birlikte mülkiyetin edinilmesi, kullanması ve elden çıkarılması konusunda oldukça dikkatli bir yaklaşım sergilemiştir. İslam hukuku, hem mülkiyetin gayri meşru yollarla (yetim malı, faizden elde edilen kazançlar, rüşvet vb. haksız kazanç yolları gibi) edinilmesini, hem gayri meşru amaçlarla kullanılmasını hoş görmemiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta İslam hukukunun asıl ilgi alanının mülkiyet değil, mülkiyetin edinme ve kullanılma şekli olduğu görülmektedir (Temel, 2007: 198). Bir başka ifadeyle mülkiyet sırf mülk olması dolayısıyla ne övülmüş, ne de yerilmiştir (Çalış, 2004: 127).

Özel Mülkiyetin Kullanımı

İslam ve Osmanlı hukukunda özel mülkiyetin temel esas olmasına rağmen bazı hususlara da dikkat etmek gerekir.

Üstelik Allah’ı anmaktan, O’nun dini uğruna mücadele vermekten (cihad) alıkoyan, gösteriş amaçlı ve dinî yönelişlerin önünü almak gayesiyle harcanan mallar yerilmekte; meşru usul ve yöntemlerle iktisap edilip, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere harcanan, Allah’ın rızasını kazanmak ve ruhundaki cömertlik duygusunu kuvvetlendirmek için hayra sarf edilen, Allah yolunda cihada harcanan ve zekât olarak hak sahiplerine ödenen mal/servet ise övülmektedir (Çalış, 2004: 128). Hz. Muhammed bir hadisinde malını Allah yolunda harcayan kişinin gıpta edilmesi gereken kişilerden olduğunu vurgulamıştır (Demir, 2002: 147).

Ayrıca İslam hukukunda özel mülkiyetin olduğu kabul edilmekle beraber, özel mülkiyetin Allah’tan kaynaklandığı,  gökte ve yerde olan her şeyin Allah’ın olduğu kabul edilmektedir (Şen, 1997: 172; Kattan, 1967: 35). Kuran-ı Kerimin pek çok ayetinde de her şeyin Allah’ın malı olduğu ifade edilmiştir. Örneğin Al-i İmrân suresinin 26. ayetinde “De ki; Allahım, mülk’ün mâliki sensin, mülk’ü dilediğine verir ve mülkü dilediğinden alırsın…” ibaresi yer almaktadır. Her şeyin Allah’ın malı olduğu yolundaki bu hükümler, İslamiyet’in özel mülkiyeti tanıyıp tanımadığı konusunda görüş ayrılıklarına neden olmuştur.

Reşit Rıza gibi azınlıkta kalan bazı İslam hukukçuları İslamiyet’te özel mülkiyetin söz konusu olamayacağını, yeryüzünde var olan şeyler üzerinde ortaklaşa bir mülkiyetin (ibaha) söz konusu olduğunu ve bunların edinilmesinde ve kullanılmasında aslolanın ibaha olduğunu ifade etmişlerdir (Demir, 2002: 146; Temel, 2007: 198). Bu yaklaşıma göre insanlar, yeryüzünde var olan şeyleri dinen bir yasaklama söz konusu olmadığı sürece diledikleri gibi kullanma hakkına sahiptirler. Fakat bu görüş çoğunluk tarafından kabul görmemiştir. Zaten bizzat Kuran-ı Kerimin kendisi özel mülkiyeti ve buna bağlı olarak miras hakkını tanıdığı için özel mülkiyetin varlığı konusu İslam araştırmalarında tereddüt noktası olmamıştır. Üstelik İslam hukuku insanın mal edinmesini teşvik edici hükümler ihtiva etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de hem her şeyin Allah’ın mülkü olduğunun kabul edilmesi, hem de insana mülkiyet izafe edilmesi bir çelişki değildir. Bu yaklaşım bir yandan insana mülkiyet hakkı vererek onu faydalı şekilde çalışmaya teşvik etme, bir yandan da her şeyin aslında Allah’ın olduğunu ve malın geçici olduğunu vurgulayarak aslolanın ahiret hayatı olduğunu vurgulamaya çalışır. Bu anlamda Kur’ân-ı Kerîm’de yeryüzünün Allah’a ait olduğunu bildiren âyetler bir dinî telâkkî ve fikir olup, hukukî kaide değildir.

Üçüncü bir yaklaşım ise azınlık ve çoğunluk görüşünü uzlaştırmaya çalışmıştır. Bu görüşe göre yeryüzünün Allah’a ait olduğunu bildiren âyetler, özel mülkiyeti tamamen yasaklamasa da insanın mülkiyet karşısındaki konumunu oldukça etkilemektedir. İslam hukukuna göre her şeyin aslı sahibi Allah olduğu için insan kendisine tasarruf, kullanma ve yararlanma yetkileri verilmiş bir emanetçi/halife/bekçi konumundadır (Güriz, 1969: 54). Hadid Suresi’nin 7. ayetinde insanın sahip olduğu mal ve servet üzerinde halife olduğunun zikredilmesi, bu görüşü doğrulamaktadır. Yeryüzündeki her şeyin yaratıcısı ve gerçek sahibi Allah’tır; O bu nimetleri insanın kullanımına emaneten vermiştir, dolayısıyla insanın sahip olduğu bu şeyler üzerindeki yetkisi, mülkiyeti ve tasarruf hakkı emanetçilikten/vekillikten öteye geçmez (Gül, 2010: 33). Menna El Kattan ise insanın bu konumunu bekçilik olarak nitelendirmektedir (Kattan, 1967: 36) Yazara göre insanlar kendi malları üzerinde Allah’ın tayin ettiği birer bekçiden başka bir şey değildir. Hatemi ve Talegani ise insani Allahın halifesi olarak görmektedirler (Hatemi, 1977: 203; Talegani, 1989: 124).

Hatta Hatemi (1977:203) “yeryüzünde Yaratıcı’ya halife olarak yaratılan insana ve inananlar topluluğuna, mallar üzerindeki mülkiyet yetkisinin sınırsız bir hak olarak değil, hiç değilse felsefî düzeyde bir görev olarak verildiği” görüşündedir. Yazar Hadîd Suresi’nin 7. ayetinde yer alan “Allah’a ve Resûlu’ne îman edin ve sizi mûstahlef kıldığı şeyleri infak edin” ibaresinin mülkiyetin bir görev olduğunu belirten bir işaret sayılması gerektiğini ifade etmiştir. Yazar bu konuda şunları söylemektedir (Hatemi, 1977:205): “Ana kaynaklara (Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet) göre, bütün Kâinat ve dolayısı ile onun parçası olan mallar üzerinde gerçek ve en üstün yetki (mülk ve melekût) sahibi olan, Yaratıcı’dır. İnsan, mallar üzerinde O’na halef olarak yetki sahibi olmaktadır ve mal sahibi olmak da, bir imtihana tabi tutulmak demektir. Mal, bir imtihan vesilesidir (K. VIII, 28). Şu halde, mülkiyet, bir yetki olduğu kadar bir de görev olmaktadır.”

İnsanın kendisine tasarruf, kullanma ve yararlanma yetkileri verilmiş bir emanetçi/halife/bekçi durumda olmasının doğal bir sonucu olarak insanların mülkiyet hakkı mutlak ve sınırsız değildir (Talegani, 1989: 123). İnsan mülkiyet hakkına sahip olmakla birlikte bu mülkiyet nedeni ile, bunların asıl sahibine karşı sorumludur. Bu sorumluluk ise insana, mülkiyetini bunların asıl sahibinin istekleri doğrultusunda kullanma zorunluluğu yükler (Gül, 2010: 51). İnsan her türlü tasarrufunda, kendisine bekçilik vazifesi veren malın ilk sahibinin (Allah’ın) gösterdiği yolu takip etmek zorundadır (Kattan, 1967: 36). Buna göre mülkiyetin atıl bırakılması ya da israf edilmesi hoş olmadığı gibi gayrı meşru yollarla edinilip harcanması da doğru değildir. Bu açıdan bakıldığında halife kavramı, insanın mal, mülk, eşya ve kâinat karşısındaki konumunu çok güzel bir biçimde özetlemektedir: Halife insan, kendisine verilen nimetleri, bu nimetlerin asıl sahibi olan Allah’ın isteklerine uygun biçimde kullanmalıdır (Gül, 2010: 51).

İslam Hukukunda Taşınmazlar Üzerinde Özel Mülkiyet Kurulup Kurulmayacağına Dair Tartışmalar

Kur’an-ı Kerim’de taşınmaz mal mülkiyeti konusunda açık hüküm olmadığı için İslâm toprak hukukunun temelleri, İslam hukukçuları tarafından atılmıştır. Kur’an, miras ve cezada olduğu gibi, eşya hukuku alanında esaslı düzenlemeler getirmemiştir. İslam hukukçuları, dinin desteği ve karışması olmaksızın, Kur’an’ın genel ilkeleri ve Hz. Muhammed’in uygulamasını dikkate alarak  (Çalış, 2002:158) aklın ve geleneklerin yardımıyla kendine ait özellikler taşıyan, oldukça karışık bir toprak mülkiyeti sistemi geliştirmişlerdir (Güriz, 1969: 55).

Fakat İslam toprak hukukunun esaslarının bu şekilde İslam hukukçuları tarafından tespit edilmesi, uygulamanın (İslami esaslar dikkate alınmakla birlikte) devletten devlete farklılık göstermesine neden olmuştur (Barkan, 1980:146).

Bu kapsamda her devlet İslami usulleri dikkate alarak fakat kendi örf ve adetini de ihmal etmeksizin kendine özgü bir eşya hukuku sistemi benimsemiştir. İslam devletlerindeki eşya hukuku prensipleri İslâmî prensiplere, şeriat esaslarına aykırı düşmeyen bir takım kanunlara dayanmaktadır ve bu yüzden millî karakter arz etmektedir. Bundan dolayı tüm İslam devletlerinde uygulanan tek bir eşya hukuku sisteminden söz etmek de mümkün değildir (Çalış, 2002:158).

Kur’an-ı Kerim’de ferdî mülkiyet hakkının konusu olarak belirtilen şeyler arasında, toprağın da yer aldığını açıkça gösteren hiç bir ayete rastlanmamasına rağmen (Hatemi, 1977: 203) İslam hukukçularının çoğu İslam hukukunda mülkiyete sahip olma konusunda taşınırlarla taşınmazlar arasında herhangi bir fark olmadığı görüşündedirler (Çalış, 2002: 145). Bu anlamda taşınırlar özel mülkiyete konu olabildiği gibi taşınmazlar da özel mülkiyete konu olabilmektedir.

Ancak bazı İslam hukukçuları taşınırlar üzerinde özel mülkiyet olabileceğini kabul etmekle beraber taşınmazların özel mülkiyete konu olamayacağını ileri sürmüşlerdir. İslam pozitif hukukuna göre taşınmazların statüsünü açıklamadan önce, taşınmazların özel mülkiyete konu olup olmayacağı yönündeki bu tartışmalara değinmekte fayda görüyoruz.

Taşınmazların özel mülkiyete konu olup olamayacağı konusunda üç temel görüş ileri sürülmüştür. Bunlardan birincisi taşınmaz malların da tıpkı taşınır mallar gibi özel mülkiyete konu olabileceğini ileri süren görüştür. İkinci görüşe göre taşınmazlar kesinlikle özel mülkiyete konu olamaz. Üçüncü görüş ise taşınmazların özel mülkiyete konu olabileceğini kabul etmekle beraber, mülkiyetin devamının toprağın işlenmesine bağlı olduğunu vurgulamıştır.

Taşınmazlarda özel mülkiyet olabileceğini savunanlar…

İslam hukukçularının büyük bir kısmı taşınmazların özel mülkiyete konu olabileceğini kabul etmiştir. Örneğin Nebhani, toprağın gerek rekabesinin ve gerekse menfaatinin özel mülkiyete konu olabileceğini vurgulamıştır (Nebhani, 1999: 192). İslam pozitif hukuku da bu görüşü benimsemiştir. 

Bu görüşü ileri sürenlerin dayandıkları temel nokta Kur’an-ı Kerim’de lafzen de olsa insanlara mülkiyet izafe edilmesidir. Üstelik Hz. Muhammed’in sünneti de toprakta özel mülkiyetin tanınması yolundadır. Hz. Muhammed savaş yolu ile elde edilen toprakların beşte dördünü ganimet olarak savaşa katılanlara dağıtmıştır. Devlet reisinin savaş yoluyla elde edilen ganimet niteliğindeki araziyi bu şekilde mülk olarak dağıtma yetkisi İslam hukukunun taşınmazlar açısından da özel mülkiyeti kabul ettiğini göstermektedir.

İslam hukukunda toprağın özel mülkiyete konu olabileceğini savunan yazarlar ve hukukçular; toprağın özel mülkiyete konu olabilmesinin İslamiyet öncesi Arap toplumunda da söz konusu olduğunu, İslamiyet’in özel mülkiyeti açıkça yasaklamadığını, dolayısıyla özel mülkiyete cevaz verdiğini ileri sürmektedirler (Çalış, 2002: 151).

Bu görüşe göre Müslümanlarla gayrimüslimler arasında düzenlenen ve Medine Vesikası olarak bilinen metin, gayrimüslimlerin mevcut mülklerini muhafaza etmelerini sağlamıştır. Dolayısıyla İslamiyet, kendisinden önceki dönemde mevcut olan özel mülkiyet uygulamasını açıkça yasaklamadığına göre İslamiyet’in de özel mülkiyeti benimsediği kabul edilmelidir.

Ayrıca gönül rızası ile İslamiyet’i kabul eden ülkelerde toprak mülkiyeti açısından özel mülkiyete izin verildiği de bilinmektedir (Çalış, 2002: 157). Bunun yanı sıra İslamiyeti kabul etmemekle beraber, İslam devleti ile zimmet anlaşması yapan bazı ülkelerde gayrimüslim halkın sahip olduğu topraklara dokunulmamıştır. Bu hususlar da İslamiyet’in özel mülkiyeti kabul ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Toprakta özel mülkiyetin söz konusu olduğunun önemli bir diğer göstergesi de mülk olarak verilen iktalardır. İslam devletlerinde başkanlık yapmış olan kişiler hükümranlık hukukundan istifade ederek pek çok defalar temliken iktalar yapmışlardır (Barkan, 1980: 237). Bu şekilde verilen topraklar, mülkiyet hukuku bakımından sahiplerinin tam mülkiyetindedir.

Son olarak ölü (mevat) arazinin ihya yolu ile mülk edinilmesinin mümkün olduğu dikkate alındığında özel mülkiyetin taşınmazlar açısından da söz konusu olduğu sonucuna varılır (Barkan, 1980: 250). Bu görüşü savunanlar Hz. Muhammed’in bir hadisinde yer alan “Ey Müslümanlar, her kim başka bir müslümanın üzerinde hak iddia etmediği bir boş araziyi işlerse onun üzerinde hak sahibi olur. Arazi onun olur.” şeklindeki ifadeleri, özel mülkiyetin İslamiyet tarafından benimsendiği şeklinde yorumlamışlardır (Talegani, 1989: 122).

Taşınmazlarda özel mülkiyet olamayacağını savunanlar

İkinci görüşe göre taşınmazlar üzerinde özel mülkiyet kurulamaz, şahıslar topraktan emekleri karşılığı yararlanma hakkına sahiptirler, üstelik yararlanma hakkı da emeğin devamına bağlıdır (Çalış, 2002: 146). Toprağın işlenmesi bırakılırsa yararlanma hakkı da sona erer.

Bu görüşü savunanlardan Muhammed Bâkır es-Sadr, İktisâdunâ isimli eserinde mülkiyeti emekle açıklamakta ve mülkiyetin temelinin emek olduğunu, kişilerin eşya üzerindeki emekleri devam ettiği sürece mülkiyet hakkına sahip olduklarını vurgulamaktadır. Buna göre bir nesnenin oluşturulmasında, yetiştirilmesinde ya da meydana getirilmesinde emeği olan kişi onun maliki olur. Bu anlamda kişiler denizden çıkarılan ürünler, işleme sonucu ortaya çıkan eşyalar gibi kişinin emeği sonucu ortaya çıkan mülk üzerinde tam bir mülkiyet hakkına sahiptirler (Çalış, 2002: 147).

Sadr’a göre kişinin mülkiyete sahip olması, yalnızca “oluşumunda insan emeğinin olduğu” nesneler üzerinde söz konusudur. Bu yaklaşıma göre bir nesnenin oluşumunda insan emeği söz konusu ise o nesne özel mülkiyete konu olabilir, bunun aksine bir nesnenin oluşumunda insan emeği yoksa o nesne özel mülkiyete konu olamaz. Sadr bu konuda şunları vurgulamaktadır (Çalış, 2002: 147): “İşte İslâm’da özel mülkiyet, oluşumunda insan emeğinin etkisi bulunan nesnelerle sınırlıdır. Bu alan İslam’ın özel mülkiyete müsaade ettiği çerçeveyi oluşturmaktadır. Şahıs, eşya üzerinde emeğinin etkisi devam ettiği sürece malik olabilir ve faydalanma, kiraya verme vb. mülkiyet haklarından istifade edebilir.”

Bu anlamda toprağın oluşumunda insanların herhangi bir emeği olmadığı için toprağı işleyen insan sadece taşınmazın yararlanma hakkına sahip olur, toprağın rekabesi (kuru mülkiyeti) her halükarda devlete aittir (Çalış, 2002: 147).

Şahıslar toprağın yalnızca kullanma hakkına sahip olur ki bu kullanma hakkı da ancak toprak işletildiği sürece devam eder. Toprak işletilmediği zaman kişinin yararlanma hakkı da sona erer.

Mahmut Talegani ve Hüseyin Hatemî de Sadr’la aynı kanaattedirler. Bunlardan Talegani, kişilerin toprak üzerinde mülkiyet hakkı bulunamayacağını, kişilerin yalnızca yararlanma hakkına sahip olabileceğini vurgulamıştır (Talegani, 1989: 124, 125). Yazara göre mutlak mülkiyet yalnızca insan emeğinin ürünü olan şeylerle sınırlıdır, bundan dolayı kişilerin toprak üzerinde, ancak onları verimli ve yararlı kullandığı sürece özel ve sınırlı bir sahiplik hakkı söz konusudur (Talegani, 1989: 124, 125, 178).

Hatemi ise toprağın mutlak anlamda “enfal” olduğunu, bu nedenle özel mülkiyete konu olmasının mümkün olmadığını ileri sürmektedir (Hatemi, 1967: 36, 40).

İslam toprak hukukunda özel mülkiyet bulunamayacağını ileri süren hukukçular şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:

1) Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerinde toprağın Allah’a ait olduğunu belirten ifadeler bulunmaktadır. Örneğin A’râf Suresinin 7. ayetinde “Bütün bir yeryüzü Allah’a aittir” hükmü yer almaktadır. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de “yere varis olma” şeklinde görülen ifadeler de insanın toprakla ilişkisini mülkiyet olarak değil; hükmetme, hâkimiyet sağlama ilişkisi olarak görmektedir. Bu nedenle İslamiyet’te tüm topraklar Allah’a aittir, kişiler sadece toprağın işletme hakkına sahiptir. Bu anlamda Kur’ân, kişilere toprakta mülkiyet değil, yararlanma hakkı vermiştir.

2) Bu görüşü savunanların dayandığı ikinci nokta Hz. Muhammed’in söylediği rivayet edilen şu söze dayanmaktadır: “Kimin yeri varsa onu eksin; ekmezse din kardeşine (ekmesi için) versin. Din kardeşine vermezse yerine sahip olsun”. Buna göre Hz. Muhammed, toprakların kiraya verilmesini yasaklamıştır. Toprağın kiraya verilememesi ise malikin toprak üzerinde mülkiyet hakkına değil, kullanma hakkına sahip olduğunu gösterir (Karşı görüş için bkz. Çalış, 2002: 160).

3) “Fey”i (savaşmadan elde edilen topraklar) özel mülkiyet dışına çıkaran ve “Allah’ın, onlardan peygamberine verdiği fey’e gelince, siz onu elde etmek için ne at, ne de deve sürmediniz. Fakat Allah, Peygamberini dilediği kimselerin üzerine hakim kılmaktadır. Allah her şeye kadirdir.” hükmünü ihtiva eden Haşr Suresi’nin 6. ayeti, toprak, madenler ve ormanlar üzerinde özel mülkiyetin olmayacağı şeklinde yorumlanmalıdır (Hatemi, 1977: 203).

4) Bir diğer gerekçe ise İslam ve Osmanlı hukukunun uygulandığı coğrafyada toprağı sulama imkanlarının çok sınırlı olmasıdır. Marks ve Engels’in görüşlerinden mülhem bu düşünce tarzı, kendiliğinden sulanma imkanı olmayan toprakların sulanabilmesinin devlet tarafından kanal yapılmasına bağlı olmasından hareket etmektedir (Divitçioğlu, 1971: 21).

Karma yaklaşım…

Üçüncü görüş ise prensip olarak toprağın özel mülkiyete konu olabileceğini, ancak kişinin toprak üzerindeki mülkiyetinin devam edebilmesinin toprağın işletilmesine bağlı olduğunu, toprağın işletilmeyip atıl bırakılması durumunda mülkiyetin sona ereceğini ileri sürmüştür. Kişi toprağı işlediği sürece toprağa maliktir.

Buna göre özel mülkiyette bulunan toprak üç yıl üst üste işletilmeyip boş bırakılırsa malikin elinden alınır ve başkasına verilir.

Bu görüşün temelinde, işletilmeyen toprağın malikin elinden alınması gibi bir uygulamanın, kişileri mülkiyetlerinde bulunan taşınmazları işletmeye teşvik etmesi ve bunun da iktisadi kalkınma açısından önemli bir fayda sağlaması yatmaktadır (Çalış, 2002: 148).

Bu görüşü savunanlardan Nebhânî ve Manna El Kattan’a göre elindeki araziyi 3 yıl üst üste işletmeyerek atıl bırakanın toprağı elinden alınır ve işletebilecek başkasına verilir (Çalış, 2002: 148).

Aynı şekilde Ersoy da “İktisadî Kalkınma ve İslâm” isimli eserinde kişinin toprağı işlettiği ölçüde toprağa malik olduğunu, dolayısıyla mülkiyetin devamının toprağın imarına bağlı olduğunu vurgulamaktadır (Çalış, 2002: 148).

Fazlurrahman da İslam hukukunda aslolanın toprağın devlet mülkiyetinde bulunması olduğunu, ancak daha verimli kullanılacağı ve topluma daha yararlı olacağı kabul edilen durumlarda boş bırakmamaları şartıyla çiftçilere mülk olarak verilmesinin de mümkün olduğunu ifade etmektedir (Çalış, 2002: 149).

Talegani de aynı görüştedir. Yazar’a göre toprak üzerinde özel mülkiyet ancak belirli sınırlar içinde söz konusudur ve toprağı işlemenin ne kadar sürdüğüne bağlıdır; işleme durunca özel mülkiyet de sona erer (Talegani, 1989: 131).

Bu yazarlar görüşlerini Hz. Peygamberin Bilâl el-Müzenî’ye iktâ ettiği “el-Akîk” isimli bölgeyi, Bilâl’in tam olarak imar edip işletememesi üzerine Hz. Ömer’in “Allah Rasûlü sana araziyi elinde bulundurasın ve insanları buraya sokmayasın diye iktâ etmedi, ekip imar edesin diye verdi. Binaenaleyh işletebildiğin kadarını al, kalanını iade et” dediği yolundaki rivayete dayandırmaktadırlar (Çalış, 2002: 150).

Hz. Ömer zamanında üç yıl süreyle boş bırakılan ihya, ikta ve haraci arazinin malikinden geri alındığı bilinmektedir. Mahmut Ebussuud gibi bazı yazarlar ise işletilmeyen toprağın malikin elinden alınabilmesi için toplumun bu toprağa ihtiyacı olmasının şart olduğunu vurgulamış ve eğer toplumun o toprağa ihtiyacı yok ise toprak işletilmese bile mülkiyet hakkının devam edeceğini ifade etmişlerdir (Çalış, 2002: 148).

Pozitif İslam hukukunun yaklaşımı…

Pozitif İslam hukukunun yaklaşımı ise taşınmazların da özel mülkiyete konu olabilmesi yönündedir. Uygulama açısından bazı nüans farklılıkları olsa da, genel bir esas olarak İslam hukukunun uygulandığı tüm devletlerde (buna Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere) taşınmazlar açısından özel mülkiyetin kabul edildiği görülmektedir. İslam hukukunun uygulandığı hemen her ülkede de taşınmazlar özel mülkiyete konu olmuştur.

İslam hukukuna göre arazi; miri arazi, mülk arazi, vakıf arazi, metruk ve mevat arazi olmak üzere çeşitli kısımlara ayrılmaktaydı. Osmanlıda toprak mülkiyeti de esas itibarı ile İslam hukukuna paralel bir görünüm arz etmektedir. Ancak Osmanlı İmparatorluğunda toprak mülkiyeti konusunda yeknesak bir uygulama söz konusu olmamıştır. Toprağın büyük bir kısmı miri arazi olarak devletin mülkiyetindedir, ancak özel mülkiyete konu olan mülk araziler de bulunmaktadır.

İslam Hukukunda Özel Mülkiyet

Yorum Yap