İslam Hukukunda Özel Mülkiyet

Makalemizi paylaşır mısınız?

İslam Hukukunda Özel Mülkiyetin Kabulü

İslam hukukunda mülkiyetin kaynağının Allah olduğunun kabul edilmesine ve (taşınmazlar açısından) kamu mülkiyetinin temel esas olmasına rağmen İslam hukuku özel mülkiyeti tanımıştır (Cin, 1978: 7; Çalış, 2004/a: 56). İslamiyette mülkiyet düzeni, meşru yollarla edinilen özel mülkiyetin serbest olması ve korunması üzerine kuruludur (Kattan, 1967: 21).

Bir başka ifadeyle İslam hukuku özel mülkiyeti kabul etmiş ve her türlü haksız müdahaleye karşı titizlikle korumuştur. Şeriat, ferdî mülkiyete saygılı olmayı, onu çeşitli saldırılardan korumayı bir vazife olarak belirlemiş ve bu mülkiyet hakkının korunması vazifesini devlete yüklemiştir (Nebhani, 1999: 102). Kişi mülkünde dilediği gibi tasarruf edebilir ve başkasının haksız müdahalelerini önleyebilir.

Kur’an-ı Kerim’de her şeyin sahibinin Allah olduğu yolundaki hükümler, İslam hukukunun özel mülkiyeti tanımadığı anlamında yorumlanmamıştır (Eren, 1991: 23). Hatta İslâm hukukçularının ittifakla benimsediği görüşe göre İslâm’da mülkiyet düzeninin temelini özel mülkiyet oluşturmaktadır (Çalış, 2002: 145). Bu anlamda İslam hukukunda özel mülkiyetin yasaklandığı bir mülkiyet anlayışı söz konusu olmamıştır (Barkan, 1980: 139).

Gerek Kur’an-ı Kerim’de, gerek hadislerde ve gerekse uygulamada özel mülkiyetin kabul edildiğine dair pek çok işaret bulunmaktadır. Hatta Kur’an-ı Kerim özel mülkiyeti tanımakla kalmamış, özel mülkiyete tecavüzleri yasaklayan düzenlemeler de getirmiştir (Çalış, 2004/a: 56).

Öncelikle Kuran-ı Kerim’in pek çok ayetinde mülkiyet ve miras ile ilgili hükümler yer almıştır. Örneğin Yasin Suresinin 71. ayetinde “Görmüyorlar mı ki biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır” ifadesi yer almaktadır. Aynı şekilde Hadid Suresinin 7. ayetinde mülkiyetle ilgili olarak “Allah’a ve Resûlü’ne iman edin. Sizi, üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden harcayın. Sizden iman edip de (Allah rızası için) harcayan kimselere büyük mükâfat vardır.” ifadesi yer almaktadır. Zariyat Suresinin 19. ayetinde “Ve mallarında, dileyene ve mahrûm olana bir hak vardı.” hükmü vardır.  Mearic Suresinin 24. ayetinde ise “Ve öyle kişilerdir onlar ki mallarında malûm bir hak var.” ifadesi yer almıştır. Ayrıca çeşitli surelerde geçen “Kendileri için hayvanlar yarattığımızı görmezler mi? Onlara mâlik bulunuyorlar.”, “anahtarlarına mâlik olduğunuz yerlerden”, “mallarını infak edenler”, “mallarınızın sermayesi sizindir” gibi ifadeler insanların malik olarak kabul edildiğini göstermektedir. Aynı şekilde başta Nisa Suresi olmak üzere bazı surelerde mirasla ilgili hükümlerin yer alması da özel mülkiyetin tanındığını göstermektedir.

Hz. Muhammed’in sünneti de özel mülkiyetin tanındığını göstermektedir. Pek çok hadiste özel mülkiyete dair ifadeler söz konusudur. Örneğin bir hadiste geçen “müslümanın müslümana kanı, malı, ırzı haramdır” ifadesi özel mülkiyete vurgu yapmaktadır. Hz. Muhammed’in ihya müessesesini kabul ve tatbik etmesi, fetihler sırasında da sık sık mülk arazi dağıtımında bulunması da İslamiyet’in özel mülkiyeti kabul ettiğinin önemli bir göstergesi olarak kabul edilmektedir (Cin, 1978: 7).

Ayrıca Hz. Muhammed döneminde savaşarak elde edilen toprakların beşte dördünün savaşa katılanlara dağıtılması da özel mülkiyetin kabul edildiğinin bir göstergesidir. Bunun yanı sıra İslamiyet öncesi Arap toplumunda mülkiyetin varlığı bilindiğine ve İslamiyet de özel mülkiyeti açıkça yasaklamadığına göre İslamiyetin özel mülkiyeti tanıdığı kabul edilmelidir. Ayrıca gönül rızası ile İslamiyet’i kabul eden ülkelerde özel mülkiyete izin verildiği de bilinmektedir (Çalış, 2002: 157). Bu da İslamiyet’in özel mülkiyeti kabul ettiğinin bir başka göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Osmanlıda Özel Mülkiyet

Osmanlı hukukunda da özel mülkiyetin kabul edildiğini görmekteyiz. Bunun en önemli nedenlerinden birisi İslamiyetin özel mülkiyetin kabulüne dair yaklaşımının Osmanlı Devleti tarafından da benimsenmesidir. Ayrıca fethedilen bölgelerde mevcut olan özel mülkiyet de bu yaklaşımı kuvvetlendirmiştir.

Osmanlılar doğuya doğru yaptıkları fetihler sonucu ele geçirdikleri yerlerde Selçuklular ve diğer Anadolu beylikleri zamanında ortaya çıkan özel mülkiyete dokunmamışlardır. Savaşla elde edilen ganimet niteliğindeki arazi İslam hukukuna paralel olarak savaşa katılan ve bu nedenle ganimet kazanmaya hak kazanmış kişilere dağıtılmıştır. Savaşmadan ele geçirilen yerlerde bulunan halklarla zimmet anlaşması yapılmış ve bu gayrimüslim halkların mülklerine dokunulmamıştır. Bunun yanı sıra fethedilen yerlerde yaşayan halkların Müslümanlığı kabul etmesi durumunda mülkleri kendi mülkiyetinde bırakılmıştır. Son olarak padişahın miri araziden yaptığı temlikler de özel mülkiyetin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Özel Mülkiyetin Kullanımı

İslam ve Osmanlı hukukunda özel mülkiyetin temel esas olmasına rağmen bazı hususlara da dikkat etmek gerekir. Öncelikle İslam hukuku, özel mülkiyeti benimsemekle birlikte mülkiyetin edinilmesi, kullanması ve elden çıkarılması konusunda oldukça dikkatli bir yaklaşım sergilemiştir. İslam hukuku, hem mülkiyetin gayri meşru yollarla (yetim malı, faizden elde edilen kazançlar, rüşvet vb. haksız kazanç yolları gibi) edinilmesini, hem gayri meşru amaçlarla kullanılmasını hoş görmemiştir.

Üstelik Allah’ı anmaktan, O’nun dini uğruna mücadele vermekten (cihad) alıkoyan, gösteriş amaçlı ve dinî yönelişlerin önünü almak gayesiyle harcanan mallar yerilmekte; meşru usul ve yöntemlerle iktisap edilip, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere harcanan, Allah’ın rızasını kazanmak ve ruhundaki cömertlik duygusunu kuvvetlendirmek için hayra sarf edilen, Allah yolunda cihada harcanan ve zekât olarak hak sahiplerine ödenen mal/servet ise övülmektedir (Çalış, 2004: 128). Hz. Muhammed bir hadisinde malını Allah yolunda harcayan kişinin gıpta edilmesi gereken kişilerden olduğunu vurgulamıştır (Demir, 2002: 147).

Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta İslam hukukunun asıl ilgi alanının mülkiyet değil, mülkiyetin edinme ve kullanılma şekli olduğu görülmektedir (Temel, 2007: 198). Bir başka ifadeyle mülkiyet sırf mülk olması dolayısıyla ne övülmüş, ne de yerilmiştir (Çalış, 2004: 127).

Ayrıca İslam hukukunda özel mülkiyetin olduğu kabul edilmekle beraber, özel mülkiyetin Allah’tan kaynaklandığı,  gökte ve yerde olan her şeyin Allah’ın olduğu kabul edilmektedir (Şen, 1997: 172; Kattan, 1967: 35). Kuran-ı Kerimin pek çok ayetinde de her şeyin Allah’ın malı olduğu ifade edilmiştir. Örneğin Al-i İmrân suresinin 26. ayetinde “De ki; Allahım, mülk’ün mâliki sensin, mülk’ü dilediğine verir ve mülkü dilediğinden alırsın…” ibaresi yer almaktadır. Her şeyin Allah’ın malı olduğu yolundaki bu hükümler, İslamiyet’in özel mülkiyeti tanıyıp tanımadığı konusunda görüş ayrılıklarına neden olmuştur.

Reşit Rıza gibi azınlıkta kalan bazı İslam hukukçuları İslamiyet’te özel mülkiyetin söz konusu olamayacağını, yeryüzünde var olan şeyler üzerinde ortaklaşa bir mülkiyetin (ibaha) söz konusu olduğunu ve bunların edinilmesinde ve kullanılmasında aslolanın ibaha olduğunu ifade etmişlerdir (Demir, 2002: 146; Temel, 2007: 198). Bu yaklaşıma göre insanlar, yeryüzünde var olan şeyleri dinen bir yasaklama söz konusu olmadığı sürece diledikleri gibi kullanma hakkına sahiptirler. Fakat bu görüş çoğunluk tarafından kabul görmemiştir. Zaten bizzat Kuran-ı Kerimin kendisi özel mülkiyeti ve buna bağlı olarak miras hakkını tanıdığı için özel mülkiyetin varlığı konusu İslam araştırmalarında tereddüt noktası olmamıştır. Üstelik İslam hukuku insanın mal edinmesini teşvik edici hükümler ihtiva etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de hem her şeyin Allah’ın mülkü olduğunun kabul edilmesi, hem de insana mülkiyet izafe edilmesi bir çelişki değildir. Bu yaklaşım bir yandan insana mülkiyet hakkı vererek onu faydalı şekilde çalışmaya teşvik etme, bir yandan da her şeyin aslında Allah’ın olduğunu ve malın geçici olduğunu vurgulayarak aslolanın ahiret hayatı olduğunu vurgulamaya çalışır. Bu anlamda Kur’ân-ı Kerîm’de yeryüzünün Allah’a ait olduğunu bildiren âyetler bir dinî telâkkî ve fikir olup, hukukî kaide değildir.

Üçüncü bir yaklaşım ise azınlık ve çoğunluk görüşünü uzlaştırmaya çalışmıştır. Bu görüşe göre yeryüzünün Allah’a ait olduğunu bildiren âyetler, özel mülkiyeti tamamen yasaklamasa da insanın mülkiyet karşısındaki konumunu oldukça etkilemektedir. İslam hukukuna göre her şeyin aslı sahibi Allah olduğu için insan kendisine tasarruf, kullanma ve yararlanma yetkileri verilmiş bir emanetçi/halife/bekçi konumundadır (Güriz, 1969: 54). Hadid Suresi’nin 7. ayetinde insanın sahip olduğu mal ve servet üzerinde halife olduğunun zikredilmesi, bu görüşü doğrulamaktadır. Yeryüzündeki her şeyin yaratıcısı ve gerçek sahibi Allah’tır; O bu nimetleri insanın kullanımına emaneten vermiştir, dolayısıyla insanın sahip olduğu bu şeyler üzerindeki yetkisi, mülkiyeti ve tasarruf hakkı emanetçilikten/vekillikten öteye geçmez (Gül, 2010: 33). Menna El Kattan ise insanın bu konumunu bekçilik olarak nitelendirmektedir (Kattan, 1967: 36) Yazara göre insanlar kendi malları üzerinde Allah’ın tayin ettiği birer bekçiden başka bir şey değildir. Hatemi ve Talegani ise insani Allahın halifesi olarak görmektedirler (Hatemi, 1977: 203; Talegani, 1989: 124).

Hatta Hatemi (1977:203) “yeryüzünde Yaratıcı’ya halife olarak yaratılan insana ve inananlar topluluğuna, mallar üzerindeki mülkiyet yetkisinin sınırsız bir hak olarak değil, hiç değilse felsefî düzeyde bir görev olarak verildiği” görüşündedir. Yazar Hadîd Suresi’nin 7. ayetinde yer alan “Allah’a ve Resûlu’ne îman edin ve sizi mûstahlef kıldığı şeyleri infak edin” ibaresinin mülkiyetin bir görev olduğunu belirten bir işaret sayılması gerektiğini ifade etmiştir. Yazar bu konuda şunları söylemektedir (Hatemi, 1977:205): “Ana kaynaklara (Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet) göre, bütün Kâinat ve dolayısı ile onun parçası olan mallar üzerinde gerçek ve en üstün yetki (mülk ve melekût) sahibi olan, Yaratıcı’dır. İnsan, mallar üzerinde O’na halef olarak yetki sahibi olmaktadır ve mal sahibi olmak da, bir imtihana tabi tutulmak demektir. Mal, bir imtihan vesilesidir (K. VIII, 28). Şu halde, mülkiyet, bir yetki olduğu kadar bir de görev olmaktadır.”

İnsanın kendisine tasarruf, kullanma ve yararlanma yetkileri verilmiş bir emanetçi/halife/bekçi durumda olmasının doğal bir sonucu olarak insanların mülkiyet hakkı mutlak ve sınırsız değildir (Talegani, 1989: 123). İnsan mülkiyet hakkına sahip olmakla birlikte bu mülkiyet nedeni ile, bunların asıl sahibine karşı sorumludur. Bu sorumluluk ise insana, mülkiyetini bunların asıl sahibinin istekleri doğrultusunda kullanma zorunluluğu yükler (Gül, 2010: 51). İnsan her türlü tasarrufunda, kendisine bekçilik vazifesi veren malın ilk sahibinin (Allah’ın) gösterdiği yolu takip etmek zorundadır (Kattan, 1967: 36). Buna göre mülkiyetin atıl bırakılması ya da israf edilmesi hoş olmadığı gibi gayrı meşru yollarla edinilip harcanması da doğru değildir. Bu açıdan bakıldığında halife kavramı, insanın mal, mülk, eşya ve kâinat karşısındaki konumunu çok güzel bir biçimde özetlemektedir: Halife insan, kendisine verilen nimetleri, bu nimetlerin asıl sahibi olan Allah’ın isteklerine uygun biçimde kullanmalıdır (Gül, 2010: 51).

İslam Hukukunda Özel Mülkiyet
Makalemizi paylaşır mısınız?
Suat Şimşek, Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü) hakkında 2451 makale
Daire Başkanı (Milli Emlak Genel Müdürlüğü), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müfettişi, (önceden) Milli Emlak Kontrolörü

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.