Sosyal Devlet Anlayışında Mülkiyet Hakkı

Kapitalizmin daha önceden açıklanan olumsuz yönlerinin ortaya çıkması üzerine 19. yüzyıldan itibaren sosyal mülkiyet anlayışı ortaya çıkmaya başlamıştır. Ancak şurası da dikkat çekicidir ki sosyal devlet anlayışını yansıtan uygulamalara 19. yüzyıldan önce de rastlamak mümkündür. Örneğin İslam hukuku zayıfların, güçsüzlerin ve yoksulların korunması amacıyla zekat kurumunu geliştirmiştir. Özellikle ilk dönem uygulamalarında zekat başlı başına bir sosyal devlet uygulamasıdır. Devlet zenginlerden belirli oranlarda vergileri toplamakta ve Kur’an-ı Kerim’de belirlendiği şekilde yoksullar için harcamaktadır. Kapitalizmin beşiği sayılan İngiltere’de bile daha 1601 tarihinde çıkarılan Yoksulluk Yasası, sakatlara, çocuklara ve işsizlere yardım yapılmasını öngörmüştür. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak sosyal devlet anlayışının doktrin tarafından ele alınışı 19 yüzyıla rastlamaktadır. Bu yıllarda özellikle Alman hukukçular sınırsız mülkiyet anlayışını sert bir şekilde eleştirmişlerdir. Örneğin Jhering 1877 yılında yayınladığı bir eserinde mülkiyetin dokunulmaz ve mutlak hak olduğu görüşünü reddetmiş ve böyle bir mülkiyet anlayışının toplumun yargılarıyla bağdaşamayacağını ve toplumun böyle mutlak bir mülkiyet anlayışını benimseyemeyeceğini vurgulamıştır (Zevkliler, 1977: 575). Jhering’e göre sınırsız, kutsal ve dokunulmaz mülkiyet anlayışı, kişinin bencilliğini, hırsını, vurdumduymazlığını ve fedakarlığa bir türlü yanaşmayan inadını gösterir (Zevkliler, 1977: 575). Sınırsız mülkiyet anlayışı, bireyin topluma üstün tutulması sonucunu doğurur. Alman hukukçulardan Gierke ise 1889 yılında yayınlanan Özel Hukukun Sosyal Ödevi isimli eserinde mülkiyetin dokunulmaz bir hak olduğunu kabul etmeyi, mantıksızlık ve toplum düşmanlığı olarak nitelendirmiştir (Zevkliler, 1977: 576). Gierke’ye göre mülkiyet sadece yetkileri değil, aynı zamanda topluma karşı ödevleri de içerir. Ona göre ödevsiz bir mülkiyet düşünülemez. Alman hukukçuların bu yaklaşımı başta Almanya olmak üzere kabul görmeye başlamış ve sosyal mülkiyet anlayışı benimsenmiştir.

Sosyal mülkiyet anlayışı kapitalist ve Marksist mülkiyet anlayışını reddederek bunların yerine çağın şartlarına uygun karma bir mülkiyet anlayışı getirmiştir (Eren, 1977/b: 313). Bu anlayış bir yandan özel mülkiyeti esas almış, bir yandan da mülkiyet hakkının ödevler ve sınırlamalar içerdiğini benimsemiştir.

Sosyal mülkiyet anlayışının temelini de özel mülkiyet oluşturmaktadır. Bir başka ifadeyle sosyal (karma = modern) mülkiyet anlayışında da özel mülkiyet kural, ödev ve sınırlandırma ise istisnadır. Bundan dolayı özel mülkiyeti tamamen reddeden bir sistem, sosyal mülkiyet anlayışı ile bağdaşmaz.

Sosyal devlet anlayışı prensip olarak özel mülkiyeti kabul etmekle beraber, mülkiyet hakkını sınırsız olarak görmemektedir. 1961 ve 1982 Anayasaları tarafından da benimsenen sosyal devlet anlayışında, başlangıçta kişinin eşya üzerinde mutlak bir egemenliği demek olan ve kutsal olarak kabul edilen mülkiyet hakkı, bu niteliğini yitirmiş, mutlak ve sübjektif olarak düşünülen bu hak, mutlak olmayan bir duruma dönüşmüş ve sosyal işlevleriyle sınırlanmıştır. Bu anlamda mülkiyet hakkı, bireyin dilediği biçimde kullanabileceği bir hak ve sınırsız bir özgürlük olma niteliğini yitirmiştir, birçok hak gibi bu hakkın da kamu yararı amacıyla sınırlanabileceği ilkesi benimsenmiştir. Bu anlayışa göre sınırsız mülkiyet anlayışı, toplumu, bireyin bencilliğine tercih etmektedir. Bundan dolayı mülkiyet hakkının niteliği ve içeriği, sadece kişilerin durumları ve hakları dikkate alınarak belirlenemez. Malik dışında, toplumun çıkarlarının da dikkate alınması gerekir. Bir başka ifadeyle bireylerin iradesinin, toplumun genel iradesine ve toplum yararına uygun olması gerekir (Altaş, 2000: 106). Çünkü insan yalnız kendisi için, kendi başına değil, diğer insanlarla birlikte ve büyük bir toplum içinde yaşamaktadır. Hukuk düzeni, yalnız bu şart ve sınırlar içinde mülkiyeti bir hak olarak tanır (Eren, 1974:780). Sosyal devlet anlayışında devlet bireysel menfaat ile kamunun genel menfaati arasındaki denge unsuru görevini görür (Etgü, 2009: 89). Bu görevin iki temel aracı söz konusudur: Bunlardan birincisi bireyler arasındaki ilişkileri (kira sözleşmelerinde olduğu üzere) düzenlemek, diğeri ise kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde özel mülkiyette bulunan taşınmazları kamulaştırma ya da devletleştirme yolu ile kamunun ortak mülkiyeti haline getirmektir. Bundan dolayı sosyal devlet anlayışı, devletin kamu yararı amacıyla mülkiyet hakkını düzenleyebileceğini savunmaktadır.

Sosyal mülkiyet anlayışının mülkiyet hakkına iki açıdan önemli söz konusudur. Bunları mülkiyet hakkının ödevler içermesi ve mülkiyet hakkının sınırlandırılabilmesi olarak izah etmek mümkündür. Mülkiyet hakkının sınırlandırılması ile mülkiyet hakkından kaynaklanan ödevler arasındaki temel fark, mülkiyetten kaynaklanan ödevlerin bizzat hakkın muhtevasında bulunmasına karşılık, sınırlamaların hakka dışarıdan yüklenen bir unsur olmasıdır. [1] Ayrıca mülkiyetin sınırlanması ile mülkiyetten doğan ödevler arasında tazminat ödenmesi yönünden de fark olduğu ileri sürülmüştür (Zevkliler, 1977: 601). Bu sava göre mülkiyetten doğan ödevler zaten mülkiyetin muhtevasında olduğu için karşılığında malike tazminat ödenmesi gerekliliği söz konusu değilken, mülkiyet hakkının kamulaştırma gibi, malikle mülkiyet konusu şey arasındaki ilişkiyi tümüyle sona erdiren girişim ve sınırlamalara karşılık malikte tazminat ödenmesi gerekmektedir (Zevkliler, 1977: 601; Sirmen, 1988: 284).

Sosyal mülkiyet anlayışının mülkiyet hakkına ilk etkisi, mülkiyet hakkının ödevleri de içerdiğinin kabul edilmesidir. Sosyal mülkiyet anlayışında mülkiyet hakkı sadece yetkileri değil, aynı zamanda ödevleri de içerir. Sosyal devlet anlayışında mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olma vasfını yitirmiştir. Mülkiyetin kullanılması toplum ve kamu yararına uygun olmak zorundadır (Bulut, 2006: 22). Bu anlamda malikin sadece mülkiyet hakkından kaynaklanan yetkileri değil, aynı zamanda mülkiyet hakkından doğan, topluma karşı yükümlülükleri de söz konusudur. Bu ödevlerin niteliği, malik olunan şeyin türüne göre farklılık gösterebilir; ancak bu durum hakkın yetkiler yanında ödevler de yüklediği gerçeğini değiştirmez. Üstelik kapitalist mülkiyet görüşünün aksine, sosyal mülkiyet anlayışına göre bu ödevler hakkın kendisine yabancı bir unsur değil, hakkın muhtevasında (hatta Zevkliler’in vurguladığı üzere “her zerresinde”) yer alan tabii bir unsurdur. Zevkliler’e göre bir dokunun tüm hücrelerinde bulunan olumlu ve olumsuz elemanlar gibi, ödev ve yetkiler de mülkiyetin her parçasında birlikte bulunurlar (Zevkliler, 1977: 594). Bu yaklaşıma göre yetki ve ödev, mülkiyet hakkının yapısında bulunur ve onun ayrılmaz parçası niteliğindedir. Eğer ödevlerin sınırlama niteliğinde olduğu ve mülkiyete dışarıdan yükletildiği kabul edilirse, o zaman bu sınırlamaların neler olduğunu tek tek saymak gerekir ki, bu da olanaksızdır (Zevkliler, 1977: 596). Üstelik bunlar arasında kural/istisna hiyerarşisi söz konusu değildir (Zevkliler, 1977: 594), her iki unsur da hakkın kullanımı açısından aynı derecede önemlidir. Malik mülkiyet hakkından doğan yetkilerini, ödevlerle birlikte kullanmak zorundadır. Bu anlamda yetkiyi kural, ödevi ise istisna gören yaklaşım mülkiyetin yapısıyla bağdaşamaz (Zevkliler, 1977: 595). Çünkü mülkiyet hakkının kullanılmasına ilişkin her yetki, az ya da çok bir ödevi de içermektedir. Örneğin mülkiyet konusu nesneyi kullanırken, bir yandan da başkalarına zarar vermeme ödevi de söz konusudur. Üstelik bazı durumlarda ödevler ve yetkiler öylesine iç içe girer ki bir hukuki durumun yetki mi yoksa ödev mi olduğunu belirlemek neredeyse imkansız hale gelir. Örneğin tarım topraklarının işletilmesi bir yandan bir yetkiyi ifade etmektedir, oysa ki taşınmazın toplum yararına kullanılması amacıyla konulan toprağı işleme yükümlülüğü bir ödevi de ifade etmektedir (Zevkliler, 1977: 595).

İkinci olarak mülkiyet hakkı kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilir. Sosyal devlet anlayışında mülkiyet hakkının sınırlandırılmasını izah etmeden önce,

Sosyal devlet anlayışında sadece mülkiyet hakkı değildir korunan, devlet bireylerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi amacıyla mülk edinme haklarını da korumak ve düzenlemek zorundadır. İşte bu yüzden kapitalizmde mülkiyet hakkının sınırını teşkil eden “diğer malikin hakları” şeklindeki sınır, sosyal devlet anlayışında “kamu yararı” kavramını da içine alacak şekilde daraltılmıştır. Artık devletin kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde mülkiyete el koyması ya da mülkiyet hakkına çeşitli sınırlamalar getirmesi söz konusu olmaktadır. Bundan dolayı sosyal devlet anlayışında mülkiyet hakkının iki temel sınırı söz konusudur: Bunlardan birincisi diğer maliklerin mülkiyet hakkı, diğeri ise kamu yararıdır.

Üçüncü olarak, sosyal mülkiyet anlayışında devlet piyasalara müdahale etme hakkına sahiptir. Kapitalizmin mülkiyet anlayışına göre mülkiyet hakkı, ancak bir diğer malikin hakları ile sınırlıdır, bu sınırlar içinde kalmak kaydı ile malik taşınmazı üzerinde dilediği gibi tasarruf edebilir. Fakat bu şekildeki bir anlayış, güçsüzleri, kimsesizleri ve sosyal açıdan düşük tabakaları koruma dışında tutmaktadır. Fakat bu tabakaların da bir şekilde korunmaması sosyal açıdan önemli sıkıntılara ve rahatsızlıklara neden olacaktır. Örneğin konut arzının talebi karşılayamadığı durumlarda konut kiraları aşırı yükselecektir. Böyle bir durumda devletin kira piyasasına müdahale etmemesi, kiraların aşırı şekilde yükselmelerine, bu durum da dar gelirli kiracıların barınma sorunu yaşamalarına ve önemli sosyal rahatsızlıklara neden olur. Bundan dolayı sosyal hukuk devleti gerektiğinde kişiler arasındaki ilişkilere müdahale ederek sosyal açıdan zayıf olanların da temel hak ve özgürlüklerden yararlanmasını sağlamakla yükümlüdür (Gören, 1997: 97).

Sosyal hukuk devleti, kapitalist hukuk devletinin aksine, bireylerin sadece şekli (hukuki) anlamda eşit olmasını yeterli görmemektedir. Örneğin hukuki olarak herkesin konut edinme hakkının olması, sosyal devlet ilkesi açısından yeterli görülmemektedir. Hukuken konut edinme hakkına sahip olan kişilerin fiilen bunu gerçekleştirememeleri kapitalist devlet anlayışında önem taşımazken sosyal devlet anlayışı açısından bu, ciddi bir problemdir. Sosyal devlet anlayışının temeli, mülkiyet hakkı da dahil olmak üzere bireylerin temel hak ve özgürlüklerden herkesin hukuken ve fiilen yararlanabilmesine dayanır (Gören, 1997: 96). Amaç tüm insanlara insanca bir yaşam sağlamak olduğu için devletin bu amaçla tedbirler alabileceği ve haklara bazı yönlerden sınırlamalar getirebileceği kabul edilir.

Bu anlayışa göre insanın doğuştan sahip olduğu onurlu bir hayat sürdürme, maddî ve manevî varlığını geliştirme hakkını, refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak, sosyal hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, sosyal hukuk devletinin temel amacı ve görevidir. Bu nedenle sosyal devlet sosyal açıdan zayıf olan kesimleri desteklemek ve bu kesimlerin temel hak ve özgürlüklerden yararlanabilmesini sağlamak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. Devletin bu şekilde piyasaya müdahale etmesi, mülk sahiplerinin haklarını önemli ölçüde kısıtlar, ancak genele bakıldığında pek çok kişinin de haklardan etkin şekilde yararlanmasına vesile olur (Gören, 1997: 97).

Devlet;  Piyasa başarısızlıklarını (dışsallıklar, tekelleşme, bazı piyasaların var olmayışı, yetersiz bilgi gibi) azaltmak/önlemek,  kamu hizmetlerinin görülmesini sağlamak, eğitim, sağlık ve konut hakkı gibi hakların korunması ve sağlanması, sanatın, kültürün ve bilimin gerçekleştirilmesi, çevrenin ve tarihi değerlerin korunması gibi nedenlerle piyasalara müdahale etmek durumunda kalabilmektedir (Akalın, 1994: 73). Bu gibi durumlar, devletin piyasa mekanizmasının işleyişine zaman zaman sınırlamalar getirmesine neden olabilmektedir. Örneğin kiraların aşırı yükseldiği bir durumda devlet dar gelirli ailelerin barınma sorununu karşılamak üzere piyasaya müdahale etme hakkına sahiptir.

[1] Buna karşılık bazı yazarlar yukarıda belirtilen iki görüşü de karşılaştırarak bir sonuca varmak isteyen bazı yazarlar, bu tartışmaların teorik alanda kaldığını, en azından de lege lata mahiyet taşıdığını ve uygulama için bir önem taşımadığını, uygulamada, her iki görüşün aynı sonuca ulaştığını ödev de dense, sınırlama da dense uygulamada sonuç olarak malikin bazı yetkilerinin kısıtlanmış olacağını, bir tek mülkiyet kavramında birleşilse bile bu bir tek mülkiyet kavramı altında iki değişik mülkiyet düzeninin bulunabileceğini belirtirler. Bunlara göre, pratik açıdan ve uygulama yönünden önem taşıyan nokta, mülkiyet kavramı ve bu kavramlardan hangisinin benimsenmesi gerektiği sorunu değil, mülkiyetin içeriği ve hukuksal kurumudur. Zevkliler, A. (1977) “Mülkiyetin Yapısı ve Mülkiyetten Doğan Ödevler”, Prof. Dr. Bülent N. Esen’e Armağan, Ankara, 1977, s: 584

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.